Salı, 06 Aralık 2022 10:48

Çin’deki Gösteriler ve Marksizmin Tarihsel Gücünden Ürken Solcular

Yazan

  

Çin’in dünyaya yaydığı kapsayıcı etki karşılıksız kalamazdı elbette. Vahşi ve yalancı Batılı kapitalist düşman karşı-saldırı için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Düşman düşmanlığını yapacak. Ama bizim taraftakilere ne demeli?

Çin’de gösteriler başladığından beri sosyalist ya da Marksist çoğu kesim fırsattan yararlanarak Çin mahkûmiyeti hükmünü bir kez daha kesti.

“Demokrasi ve özgürlükler” denildi ve solun önemli bir kesimi saflara çekildi.

“İşçi sınıfı ve kitleler” dendi ve deniyor; solun daha da çok kesimi saflara dahil oldu.[1]

Özel bir simge, Mao, devreye girdi ve solun bir kısmı daha etki alanına alındı.[2]

Bunların hiçbiri yeni ortaya çıkmadı elbette; sol hareketin çeşitli kesimleri kademe kademe esasen aynı konumdaydı ve her bir olay, konumların tazelenmesine vesile oluyor. Buna karşılık, Çin Komünist Partisinin başarılı olduğu kesin olan eylem ve yönelimlerinin etkisi de yayılıyor dünyanın dört bir yanına. Düşmanlar için Çin adlı sorun akut hal alırken, sol ve sosyalist saflardaki hararet daha da yükseliyor.

Sorunumuz düşmanımızın niteliği konusunda kendimizi bir kez daha telkin etmek değil. Sorunumuz; düşmanın saldırısına eşlik eden, bu saldırının etkisinde kalan ya da en azından bizim tarafın birtakım sorunlarıyla baş etme direnci gösteremeyen ve hemencecik bozuluveren geniş sol, sosyalist ve Marksist çevrelerin hali. Saflarımızın geniş kesimleri düşmanın ideolojik kavalının büyülü nağmesine pek kolay kapılıyor ve düşmanın davulunun gümbürtüsüyle sarsılıyor.

Bu konjonktürde liberter “yatay solculuk” ile radikal söylemiyle dikkat çeken “sol komünizm” öne çıktı.

İşçiler peki? Yalın sorunlarına yalın tepkiler veren işçi ve halk yığınlarına nasıl yaklaşmalı? Bu tayin edici bir sorudur ve yanıt vermeye çalışacağız.

 

“Sıfır kovid”e karşı “bırakınız ölsünler”!

Çin hükümetinin dünyada en etkili korona politikasını izlediği açık bir gerçek. Kapitalizmin önder ülkesi ABD’nin nüfusunun bir milyondan fazlasının tam anlamıyla telef olmasına göz yumduğu hesaba katılırsa, toplam ölü sayısının beş binin biraz üzerinde seyrettiği Çin Halk Cumhuriyetinin “sıfır kovid” gibi net bir salgın politikasını başarıyla uyguladığını kimse reddedemiyor. Ama bu başarı bile düşmanlık konusu oluyor: Ancak Çin gibi mutlak otoriter devletler halkını bu kadar sıkı bir kontrole tabi tutabilir!

Kapitalist devletlerin çok büyük kısmının salgın karşısında çuvallamasının kapitalizme içkin bir özellik olduğu görüşünde değiliz. Bir devletin başarılı bir halk sağlığı politikası izlemesi için illa sosyalist olması gerekmiyor. Kapitalizmin de halka ihtiyacı var ve toplumu ilgilendiren sorunlar karşısında kapitalist devletler de birtakım etkin önlemler alabilir. Fakat içinde bulunduğumuz dönemin kapitalizminin öne çıkan devlet yapılanmasının, salgın karşısında darmadağın olduğunu gördük.

Beri yandan, Çin’de korona salgınına karşı başarılı politikanın da sosyalizme içkin olmadığını ileri süreceğiz. Buna karşın, dünya kapitalist devletler âleminin sorunu, korona salgını karşısında çarpıcı bir kudret uygulamasına tanık olduğumuz ÇKP yönetimindeki Çin hükümetinin başarısının sosyalizm ve komünizmin hanesine yazılmasıdır. Sosyalizmi ve komünizmi mezara gömmüş ve üzerine de pislemişken, Batı kapitalizminin sosyalizm ve komünizm seslerini yüksek sesle dillendirmeye başlayan bir ülkedeki başarıya tahammülü olamazdı. O yüzden, Çin’in başarıları Batı için bir kâbus, bu ülkede ortaya çıkan her türden sorun ise bu düşmanlar için gökte ararken yerde buldukları nimettir.

Korona salgını karşısında alınacak tıbbî önlemler bu konudaki uzmanların bileceği bir şeydir ve bu konuda “sürü bağışıklığı” gibi ağır ölümleri de göze almayı savunan sağlıkçılar olmuştur. ÇKP’nin ideolojisinin –birçok sosyalist için hiçbir inandırıcılığı olmasa da‒ resmen Marksist olduğunu biliyoruz. Marksizmin toplumsal yaşamı genişçe saran bir ideo-politik yapı olduğunu da biliyoruz. Fakat bu hegemonik yapı, tarihinde birtakım sapmalar olmasına karşın, esas damarıyla hiçbir zaman tıp disiplininin yerine göz dikmemiştir. Marksistler, hâlâ çok şükür, insanlar hasta olduğunda parti bürosuna değil sağlık merkezine gitmeyi salık verir. Salgın çıktığında da ÇKP liderliğinin konunun uzmanlarına danıştığını biliyoruz. Çin’in politik karar alıcısı ÇKP yönetimi, salgın karşısında sağlık uzmanlarının sunduğu alternatifler arasından seçim yaptı ve “sıfır kovid” politikasını yürürlüğe koydu.

Bunun tek seçenek olduğunu ya da mutlak doğru yol olduğunu kimse ileri süremez. Bir politik karar alıcı başka bir seçeneği, örneğin sürü bağışıklığı seçeneğini de uygulamayı yeğleyebilirdi. (Batının kapitalist ülkelerinin çoğunun sorunu bu konuda belirgin bir politika izlememesidir.) ÇKP liderliği kararlaştırdığı sağlık politikasını başarı ve dirayetle uyguladı ve dünyaya sunduğu mucizevî başarı örneklerine bir örnek daha ekledi geçen yıllar boyu.

Çin yönetiminin izlediği sıfır kovid politikasının da her türden seçimde olduğu gibi birtakım bedelleri olacaktı elbette. Çin’de halkın geniş kesimlerinin kaç yılı bulan ağır kovid önlemlerinden bunaldığını varsayabiliriz.[3] Bunun sonucu olarak halkın belli kesimleri tepkilerini yaygın olarak karşılarındaki yönetim birimlerine ve giderek ÇKP’ye yöneltmeye başladı.

Bugün Çin yönetiminin bu politikadan vazgeçmesi halinde yeni bedellerin olmayacağı ve bu kez de geniş yığınların bu yeni politikaya karşı tepkiler gösterebileceği ihtimali bugünkü tepkilerin ortaya çıkma ihtimalinden hiç de az değildir. Yani sıfır kovid ya da başka bir salgın politikası eksiksiz de uygulansa birtakım bedelleri olacaktı ve politikanın uygulamasına maruz kalan halk kesimleri tepki gösterebilecekti. Bunlar, hiçbir öznenin gücünün nesnel gerçeği tüm boyutlarıyla kapsamaya yetmeyeceği gerçeğinin normal sonuçları olacaktı.

Bütün bunlara karşın, gelişmelerde Çin hükümetinin hiç mi öznel sorumluluğu yok?

Çin hükümeti korona önlemleri konusunda birtakım başarısızlıklar, hatalar yapmış olabilir. Ek olarak, önlemlerin uygulanmasında bazı yerellerde özel başarısızlıklar da olmuş olabilir.[4] Halkın anlamlı bir kesimini memnun edememek de bir başarısızlıktır. İktidar olmak, mazeret üretmek değil başarmak, başarısızlığı başarıyla yönetebilmek, ikna edilemeyenleri uygun görülen yöntemlerle kontrol edebilmek ve sonunda egemenliği sağlamaktır. Soyut olarak, sokağa çıkanlar tamamen haklı ya da tamamen haksız olabilir. İktidar olmak bazen haklı tepkileri bastırmayı, haksız tepkiler karşısında ödünlemeyi gerektirebilir. (Ve bu sözlerde anlatılan yaklaşıma kategorik olarak karşı çıkmak Marksizmin kategorik olarak dışında olmaktır.)

Çin kentlerinde protesto için sokaklara çıkan işçilerin ve halk yığınlarının birçok isteminin meşru olmasa da anlaşılır olma olasılığı yüksektir. Sıkı korona önlemlerinin kaldırılması ya da gevşetilmesi talebinin gereğini değerlendirmeye gerek duymuyoruz. Bunlar her yerde olabilecek basit ve normal sorunlardır. Üzerinde durulması gereken hususu, sokağa çıkanların “ideo-politik” yönelimleri oluşturuyor.

Sokaklarda çok çeşitli kesimlerin olduğunu tahmin etmek zor değil, fakat gösterilere damga vuran taleplerden ‒üstelik Batılı düşmanların cilaladıklarından ve öne çıkardıklarından‒ birinin, “bırakın özgürce hasta olalım ve istediğimiz gibi ölelim” şeklinde anlaşılması hiç de isabetsiz değildir.

Zamanında Çin’de hiç yolsuzluğun olmaması komünizmin gayri insani niteliğinin bir belirtisi olarak teşhir edilmişti.[5] Sonra Çin’de pek yaygın yolsuzluklar komünizmin kötülüğünün kanıtı, ÇKP’nin vesayetinin yozlaştırıcı sonucu olarak ileri sürüldü.[6] Şimdi de, düşman liberalizm, “bırakınız ölsünler” diyor. Düşmanın önde gelen medya organı BBC’nin şu sözlerine bakın: Göstericiler arasındaki Çinli bir genç, “Covid'e sıfır tolerans politikasının hayatlarının en güzel yıllarını çaldığını söylüyor”muş.[7]

Bu sözlerde, düşman ile sokaktaki protestocu arasındaki en nazik ve tehlikeli ideolojik bağ simgeleniyor.

*

Yığınların iktidarı etkilemek için gösteriler yapmasının “ilkede” hiçbir sakıncası olamaz ve ÇKP yönetiminin kitle gösterilerine nasıl bir yanıt vereceğine ilişkin akıl yürütmeye gerek yok; bu bir uygulama sorunudur ve yönetim nasıl uygun görüyorsa öyle yapacaktır.

ÇKP’nin, sorunları ve başarısızlıkları karşısında engin tutumlar alabilen bir tarzı olduğunu bilmek yetiyor. Ayrıca, bu son olayların ÇKP’nin karşı karşıya olduğu sorunlar bakımından önemliler mertebesinde olmadığı da açıktır. Çin, başka büyük sorunları çözmeyi önüne koymuş büyük bir deneyimin sahibidir. (Konuyla ilgili olarak biz dışarıdakilerin negatif ya da pozitif gerilimimize karşılık bu ülkede yaşayan Kamuran Kızlak’ın düşmana ve kendini düşmana kaptıranlara öfke dolu ama ülkenin gerçek haline ilişkin sakin değerlendirmesini okumayı öneririz.)

Sorun, düşmanın düşmanlık yapması değildir. Sorun, Çin halkının bir kısmının ve daha önemlisi bu ülkenin içinden ve dünyanın dört bucağından bazı sosyalistlerin demokrasi ve özgürlük seslerinin düşmanın demokrasi ve özgürlük höykürmesine karışmasıdır.

Hiç kuşku yok; bu gösteriler geçip gidecek ama düşman yılmayacak. Bize düşen, bu türden meselelere karşı yaklaşımın teorik-politik gerekçelerini oluşturmaktır. İdeolojik öznenin ön donanımı, toplumsal gerçeğin her bir konjonktüründe kendini yeniden-kurması bakımından tayin edicidir. Somut koşulları somut olarak çözümlemek için sağlam Marksist ideolojik öznelik önceldir.

İşçiler mi Parti mi?

Çin’deki gösterilerden dolayı, sosyalizmlerini “özgürlükçülük”, “demokrasicilik” ya da “işçicilik” üzerinden tanımlayan çeşitli kesimlerin, öğretilerinin bir kez daha parlak şekilde doğrulanmasının coşkusunu yaşadığını gördük. Fabrikalardaki işçilerin polisle çatışma görüntüleri, sokaklarda işçilerin varlığı, sosyalizmi bir tür işçicilik olarak algılayan kesimler açısından durumu tanılamak için yeterince açık göstergeydi.

*

Onlara göre, sosyalist bir ülkede işçiler bu türden tepkiler vermez ve veriyorsa o ülke sosyalist değildir. Öyle midir gerçekten?

İşçi yığınlarına metafizik bir öz yakıştıran bu görüş sahipleriyle tarihsel ve teorik bir karşılaşmaya gitmeden önce, daha dün yaşanan meşhur “renkli devrimler”in en büyük yığınının doğal olarak (çünkü toplumun büyük çoğunluğunu onlar oluşturur) işçiler ve emekçiler olduğunu görmemiş, duymamış ve unutmuş görünüyorlar. Hoş; bunların ‒haksızlık etmeyelim, hepsi değil ama‒ önemli bir kısmı “renkli devrimler”i şevkle desteklediği için kime ne söylüyor olduğumuz da sorulabilir.

Ekim Devriminden sonra Sovyetler Birliği dahil sosyalist olarak bilinen ülkelerin ‒herhalde‒ hepsinde görüldü bu türden tepkiler. O halde, iki seçenek vardır. Ya bu ülkelerin hiçbiri sosyalist değildi. Nitekim bu yaklaşımın en azından tutarlılık bakımından anlamlı bir niteliğe sahip olduğunu reddedemeyiz. Bunların bazılarına göre geri ülkelerde veya başka bazılarına göre bütün dünyada sosyalizm zaten olanaksız bir şeydi. Ya da eğer bu ülkelerin en azından biri ya da birkaçının sosyalist olduğunu savunabiliyorsak, başka bir sosyalizm anlayışı geliştirmek durumundaydık. Yani gerek olursa işçiler dahil bazı halk kesimlerine karşı da durabilen bir sosyalizm! (Sözünü ettiğimiz iki seçenekten başka melez ya da eklektik yaklaşımların kategorik olarak zayıf olduğunu ve tartışmaya değmeyeceğini kabul ediyoruz.)

Çin zaten bu konuda ta baştan birtakım Marksistlerin asla sosyalist görmediği bir deneyim sunuyordu. Birçok nedeni var ama bunların birinin parlak bir göstergesini, 1949’da Halk Kurtuluş Ordusunun bir büyük kente girişini protesto etmek için işçilerin grev yapması oluşturuyordu. ÇKP’nin komünist, Çin’in ise sosyalist olmadığı ve olamayacağı, Batının bazı Marksistleri nezdinde o günden belliydi!

O zamanki grevci işçiler sosyalist olamayacak köylü ordusuna karşıydı. Şimdiki grevci ve gösterici işçiler ise bizatihi kendilerine karşı olan adı sosyalist iktidara karşıdır. 1949’da ÇKP’nin komünist ve Çin’in sosyalist olamayacağını söyleyenler ile 2022’de ÇKP’nin komünist ve Çin’in sosyalist olmadığını söyleyenler aynı kimseler değilse bile aynı zihniyetli kimselerdir. Bu Marksizm anlayışına göre, işçiler o zaman eski çağın köylü ordusunun baskısına karşı koyuyordu, şimdi ise kapitalistlerin iktidarının baskı ve zulmüne karşı koyuyor.

*

Bakın bu sosyalistlerin ana-atalarından biri ne diyordu Ekim Devrimi iktidarına ilişkin: Bolşevik despotluğuna, sıkıyönetime ve sosyalistlerin tutuklanmalarına karşı ilk protesto sesleri 1921’de Petrograd’da duyuldu. Petrograd, Sovyet Rusya’daki ilk grevi de yaşadı.[8]

Bu sözler, o yıllarda devrim ülkesinde bulunan ünlü sosyalist Angelica Balabanov’a ait. Peki, Balabanov Bolşevik iktidara iftira mı ediyordu? Kesinlikle hayır!

Bu gerçeği de katarak o günlerin Bolşevik Rusya’sında ve dünyanın sosyalistleri arasında bir tartışma çıkmıştı. Bolşevik iktidarın uygulamaları hiç de hayal ettikleri komünizme benzemiyordu. O kadar ağır bedeli bunlar için mi ödemişlerdi?

Burada sert bir ikilemle karşı karşıya kalındı: Bolşeviklerden özgürlük ve ücret artışı isteyen işçilerin mi yanında olunacaktı, yoksa işçilerden ülkenin ağır zorluklarına katlanmasını isteyen Bolşeviklerin mi?

Bu olay karşısında Lenin’in liderliğindeki Bolşevik iktidar ne yaptı dersiniz? Yanıtı Balabanov veriyor: Bolşevik hükümette, yeni bir devir başlıyordu. Lenin, çoğunluğu Asyalılardan oluşan orduları, ayaklanmayı bastırmaları için Petrograd’a gönderdi. Asyalıların en korkunç baskıyı uygulayacaklarını bildiği için onlardan oluşan orduyu seçmişti.”

Kötü ruhlu Şeytan ve Asyalı askerleri!

Angelica Balabanov tamamen gerçeği dile getiriyordu; ve artık ancak kendini çürüten önermeler dile getirilebilirdi: İşçiler “kendi iktidarları”na karşı greve çıkmıştı ve “iktidarları” da grevci işçileri ezmişti.

Çelikten ikileme Bolşeviklerin yanıtı gayet açıktı. Fakat Balabanov gibi sosyalistlerin yanıtı da gayet açık olacaktı: “İktidarın gücüne sahip olan bir insan olmaktansa o gücün kurbanı olmayı tercih ederdim.”

Ve canı kıymetli Balabanov kurban olmayı seçmedi, Ekim Devriminin ülkesini terk etti. Bu, ne anlama geldiği gayet açık ve net bir seçimdi. Balabanov’un sonraki yaşamından kolaylıkla çıkarabiliriz bunu. Demokratik faaliyete izin veren Batılı kapitalist ülkelerde muhalefet etmek evlaydı. Sosyalizm anlayışıyla birlikte demokrasiyi, özgürlüğü ve işçi sınıfını ikircimsiz savunuyordu artık Balabanov.

*

Leninizmden kopanlar sadece reformcu sosyalistler ya da “yatay politika”yı benimseyenler değildi elbette; devrimci eylem içinde olan Marksistler de vardı iktidar olmanın zorluklarıyla karşılaşmaya dayanamayanlar arasında. Anti-Leninistlerin bir kümesini “İleri; her durumda daha daha ileri!” diyen süper devrimciler oluşturuyordu. Bunlara göre iktidarı kurmaya yönelmek yıkıcı devrimci eylemden ve işçi sınıfının gerçekliğinden uzaklaşmaktı, ve dolayısıyla iktidar olmaya da devrimci şekilde karşı çıkılmalıydı.

Bu keskin ayrım dolayısıyla o günün sosyalistlerinin birçoğu Bolşeviklerin iktidar olunca sağcılaştığını, oysa her yerde olduğu gibi Ekim Devrimi ülkesinde de doludizgin komünizme gitmek gerektiğini ileri sürdüler. Bunun kestirme bir yolu, artık “sol komünist” olarak anılan bu devrimcilere göre işçilerin sözünü dinlemekti.

Süper devrimciler, iktidar olmanın muhalefette olmaktan kategorik farkını anlatmaya çalışan Bolşeviklere kulak asmadılar. Bolşevikler, işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün kimi meşru istemlerinin bile bazı durumlarda karşılanamayacağını, bu gerçeğe karşın işçiler ve köylülerle karşı karşıya kaldıklarında taraflarının elbette ve kesinlikle iktidar olduğunu eylemleriyle açıkça gösterdiler. Bolşevikler için bu türden sosyalistler rüya ile gerçeği ayırt edemeyen çocuklar ya da sanrılı yetişkinler gibiydi. Bir devrimci parti, muhalefetteyken nasıl devrimci politika yanında zaman zaman reformlar politikası izleyebilirse, iktidardayken de “sol” ya da “sağ” politikalar izleyebilirdi. Buna karşılık, söz konusu sosyalistler Leninizmde somutlanan devrimcilik türünden kategorik olarak uzaklaştılar ve gerisin geriye, ta Marksizm-öncesine çekildiler. Onlar için kirleten iktidardan uzak durmak ve tertemiz muhalif mahfillerde mücadele etmekti sosyalist ya da komünist meşrebe uyan.

İşçilerin anlamlı bir kesimiyle birlikte taleplerde bulunmak, yetersizlikleri ortaya koymaktı bu komünizm türünün başlıca bir belirtisi. İşçi konumu midenin asit üretmesi türünden doğal olarak sosyalistlik üretiyordu. İşçilerin doğal davranışı kendiliğinden sosyalizm anlamına geliyordu ve buna bağlı olarak, işçi yığınlarından en küçük bir uzaklaşma sosyalizmden de uzaklaşmaktı. Bolşeviklerin başına gelen ibretlik akıbet buydu.

*

Partinin işçi sınıfının ta kendisi olduğunu söylemek, bazı momentlerde “ya işçiler ya komünist parti” gibi zorlu bir seçeneğin gerçeğinden kaçmaktır. Parti, elbette işçiler ve ezilen yığınların gücüyle kudretlenir ama parti ile yığınlar başka varlıklardır. Bu hem teorik bir gerçek hem de pratik olarak gözlenebilen bir oluştur.

Bazı tarihsel anlarda hiç istenmeyen bir tablo oluşabilir ve işçilerin önemli denebilecek bir çoğunluğuyla komünist partisi karşı karşıya gelebilir. Eğer o parti komünist ise düşünecek bir an bile olamaz; elbette partidir aslolan. Partinin komünistliğinin kanıtı da o anda işçi yığınlarıyla ilişki değildir. Yığınlarla ilişkinin sorunları ancak bundan sonra bütün önemiyle gündeme gelir.

Mücadele tarihi devrimci “politik güç” oluşturmaktan geçer. İşçilerin ya da ezilenlerin kendiliğinden hareketinin enerjisi bize “politik güç”ü vermez; ama politik güç yığınların enerjisinin dönüştürülmesiyle kazanılır. Bu, diyalektik mugalata değil ayrımları ve birleşim yerlerini tanıyan devrimci diyalektiğin bir uğrağıdır.

*

Çin’deki sorunlardan dolayı özgürlükçü ve demokratik ya da işçici ideolojilerinin bir kez daha parlak bir şekilde kanıtlandığını gören ve kendilerinden bir kez daha ziyadesiyle hoşnut olan sosyalistler, mücadeleyi ve sosyalist iktidarı bu dünyada bu gerçeklik içinde değil zaten zihinlerinde vermekte ve kurmaktadır. Komünizm onların kafasının içindedir. Oysa komünizmin kökeni değilse de kurucu işaretleri, ezme-ezilme ilişkilerinin ortaya çıkışından beri bütün eksik gediği, ağır hatası ve yüksek sevabıyla devrime ve iktidara yürüyen ve iktidarı kuran hareketlerdedir. Bugün Çin ve öteki ülkeler, büyük bir deneyimin öncü sürdürücüleridir ve biz yaman eleştirmenler olmanın konforunu reddetmeliyiz.

Politik güçler tarihi

Ele alınması gereken birtakım ince hususlar olmakla birlikte; Birinci Enternasyonal’in “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” şiarı ile Leninizmin parti anlayışı arasında ilkesel bir ayrım vardır. Marx’ın şiarı, işçi sınıfını ya da işçiler kitlesini kendi başına bir özne olarak ya da özne olabilirliği (sınıf gücü) üzerinden değerlendirirken, Leninist parti anlayışı, ancak politik bir örgütün amaca yönelik güçlü hareket birliği (politik güç) anlamında özne olabileceğini vazeder. Bu anlamda, Ekim Devrimiyle başlayan ve sosyalizm deneyimleri diye adlandırdığımız bütün tarih, sınıf mücadeleleri tarihi değil, politik güçlerin tarihi olarak seyretmiştir. Sorunları ve başarılarıyla politik güç tarafından “yapılan” tarihtir bu; ve çöküş de ancak politik güç yitimiyle mümkün olabilmiştir.

Marx-Engels, Paris Komünü dahil birçok olayda münhasıran sınıfsal hareketin değil politik devrimciliğin tayin edici rolünü vurgulamış, ama politik güç teorisi aşamasına ulaşamamışlardır. Teorik-politik işaret fişeğini Marx-Engels’ten alan Leninist yolun tarihte kavradığı somut halka olan devlet iktidarı ile artık Marksistler şahsında ezilen devrimciliği tarihsel aşama kaydetmiştir.

Ekim Devrimi sonucu kurulan parti iktidarıyla, ezilenlerin gücü tarihin ana politik güçlerini çeşitli iyileştirmeler yapmak için itekleyen konumdan kategorik olarak uzaklaşmış ve ezilenlerin politik gücü bizatihi tarihin ana güçlerinden biri olma konumuna sıçramıştır. “İtekleyen konum”un ideo-politik karşılıkları, ya Avrupa gibi bölgelerdeki ilerleme ve demokrasilerde payı olunduğu vehmine sapmakta ya da tümel bir tarih anlayışı olarak “aşağıdan yapılan tarih”çiliğin yanılsamalı yoluna kapılmaktadır. Genel olarak politik güçlerin ve özel adlandırmasıyla devletlerin ve devlet olmaya yönelen güçlerin varlığında, kendini bu varlıkta ifade etmeyen sınıflar ve sınıfsal güçler ancak karar alma ve uygulama mevkisinde bulunan politik güçleri dışarıdan itekleyebilir, etkileyebilirler. Burada “sınıfsalcılık” ya da “toplumsalcılık” ile “politikçilik” karşı karşıya gelmektedir ve Marksizmin devrimci diyalektiği kesin bir şekilde politikçiliğe doğru işlemiştir.

Devletler şeklinde politik güçler arenasının aktörleri arasına katılmak, Marksizmin, ezilen devrimciliğini “tarih-öncesi”nden “tarih” sürecine dahil eden büyük başarısıdır.

Bunun ne büyük bir gelişme olduğunu idrak edemeyen ve özellikle başarısızlıklardan sonra bu tarihsel-politik kazanımı tamamen unutmaya eğilimli akımlar, muhalefetin cazibesine çağırmakla ağır bir tarihsel aymazlık içindedir. Devlet olmanın sorunlarıyla karşılaşmayı kategorik olarak dışlayan bir sosyalizm anlayışı tarih-öncesidir; sosyalizmin hayalci aşaması, çocukluk evresi, kudretlenmekten korkan türüdür; ve en sonunda, Marksizm-öncesine aittir.

Tarihin ana güçlerinden olma onuru ve ağır yükü bugün dünya ölçeğinde ÇKP’nin omuzlarındadır. Öteki sosyalist ülkelerin partileri (“Kuzey” Kore henüz hariç) bu deneyimi izlemeyi en uygun yol olarak benimsediklerini ifade etmektedir.

Buna karşılık, iktidar aşamasına henüz çok uzak olan bizim gibi Marksistlere, Marksizmin ileri aşamasını pratik politikamızın değil teorik politikamızın konusu yapmak düşer. Aksi hal, teorik ve politik anakronizmden yani yer ve zaman şaşmasından kaynaklanan bir politik mevzilenmeye yol açar. Ya yıkılması gereken devlet “devrimci devlet” olarak sahiplenilir ve böylece düşmanın safına düşülmüş olunur ya da ‒bu düşman konumuna düşülmese de‒ tarih-öncesi dönemde tarihsel dönemin misyoneri gibi davranılarak yıkıcı devrimcilik kategorik olarak dışlanır ve kurmaya yönelik bir geri politik konuma düşülür. (Türkiye’de ilk modelin örneği bugün düşman bir akım olan Vatan Partisidir, ikinci model ise TKP’de karşılığını bulmaktadır. “Tarihsel” denilen TKP ise bu iki modeli melez ve geçişli bir halde edinmişti.)

Bunlara karşılık, bulundukları mücadele biriminde devlete karşı devrimci mücadele yürüten ya da bu anlayışta olan akımların yaygın eğilimi, kendi takvimlerini tarihin ileri evresinde olan sosyalist iktidarlara doğru yaymaktır. Sonuç, her yer ve zamanda “sol komünizm” olmaktadır. Gerçekte, sosyalist ülkelerde bu anlayış iktidara karşı düşmanlık anlamında sağa ulaşan bir solculuk olmaktadır. Görünüşte ve sembolde sol, eylemli varoluşta sağ.

Teorik ve politik anakronizmin bir biçimi “tarih-öncesi”ne “tarih”in ölçütlerini uygulamak iken, öteki biçimi “tarih”e “tarih-öncesi”nin ölçütlerini uygulamaktır. Birinciler karşı-devrimcilikten sıradan ilericiliğe kadar bir sağcı yelpaze oluştururken, ikinciler kudretsiz devrimciliğin çeşitli biçimlerini taşıyan “sol”culardır.

Samimi ama fikirsiz sol komünistlerin öncelikle Balabanov’un örneği karşısında tavır belirlemesi gerekir. Çin’de olan ‒birçok ayrımına karşın‒ kategorik olarak aynıdır. Balabanov örneği karşısında net bir tutum belirledikten sonra sorunların çözüleceğini ileri süremeyiz, ama sorunların çözümü için girilecek yol sorunu çözülmüş olacaktır.

Tarihte bu yola hiç girmeksizin müzmin muhaliflik yapmayı nihai hedef olarak belirleyen akımlar olmuştur. Yolları açık olsun diyebiliriz, ama bu akımların “tarihin yapıcısı” konumuna geldiklerine, dolayısıyla yol kat ettiklerine hiç tanık olunmadı. Dolayısıyla tarihin büyük sınavına girmekten kaçınan akımların bu sınava boylu boyunca girme cüreti gösterebilen Marksist komünistlerden çağ olarak geride kaldığını saptayabiliriz.

Marksizmin pratik-politik olarak Ekim Devrimi iktidarıyla birlikte girdiği yol, sorunların çözümünü başka öznelerden beklemekten ayrılan ve sorunları bizzat çözme konumuna gelen, sorunlarla bu kez onları çözme konumunda karşı karşıya olan bir yoldur. Marksistler, sorunların bittiğini hiçbir zaman ileri sürmediler. Sorunların kolayca biteceğini sanan ve her sorunla karşılaştığında ya üzerinden atlayarak ileriye doğru ya da sorunu çözücü konumda bulunmayı kategorik olarak reddedip gerisin geriye kaçanlar, Marksist tarihsel diyalektiğin özel olarak Leninizm uğrağı öncesine, ama kuşkusuz genel bir yönelim olarak Marksizm-öncesine sığınanlardır. Marksizm-öncesi, sorunlarla ya talep eden tarzında ilişkilenen ya da onlara gözünü kapayan ve hayal âlemine dalanların yeridir. Marksistler, sorunlarla uğraşmaya kudretleneceklerini ilan ettiler. Çin’de olan, kategorik olarak başka bir şey değildir.

Bugün Çin’in sosyalistliğinin baş kanıtı ÇKP’nin “politik güç” olarak varlığı ve niteliğidir. Bu partinin gayet başarılı bir politik güç olduğu yeterince açıktır. O halde tek esaslı sorun ÇKP’nin ideo-politik niteliğidir. ÇKP’nin Marksist bir parti olduğunun, onun bir politik güç olduğunu göstermekten başka ölçütleri olduğu açıktır. Bu, gerekçelerini sorumluluk duygu-düşüncesiyle ortaya koymaya yöneldiğimiz, ucu açık ama başlangıcı en azından bizim için kesin bir süreçtir.[9] Biz, tarihe Marksist olarak giren bu büyük partinin Marksizm yolundan düştüğüne ilişkin bir kanıt bulamadık ve bağlı olarak, bu momentin yükümlülüklerini yerine getiriyoruz.

Gidimli bir yaklaşımla ele alırsak, bugün Çin’in sosyalistliğini “ilke olarak” reddedenler, aslında Ekim Devrimiyle başlayan tarihsel süreci ilke olarak reddetmektedirler. Gidimli bir yaklaşım başka bir sonuç veremez. Marksizmin bizi Marx-Engels’le teorik olarak, Lenin’in adına yazılan Ekim Devrimiyle pratik-politik olarak soktuğu bu gidimli yoldur ve bu yola bir kez girenin keyfince çıkma teorik hakkı ‒aynı gidimli gerekçelerle‒ yoktur. (Yoksa, yükselişlerde saflara koşan ve gerileyişlerde ikbalini başka yerlerde arayanlara ilişkin bir pratik cezaî önlem sözü değildir bu!)

Çin’de “sol Maoistler”

Birçok belirtiden ve çok sayıda yazılı belgeden edindiğimiz izlenime göre, Çin’de varlığını duyuran “yeni sol” olmasa da bu heterojen akımla ayrımı henüz pek belirginleşmeyen ve “sol Maoizm” olarak adlandırmayı yeğlediğimiz “Maoizm”in öğrenci gençlikte yeni ve diri bir damar olarak ortaya çıkmasını bir sağlık belirtisi olarak kabul ediyoruz. Bu akım, gerçekte Çin’in sosyalist sürecinin enginliğinin ürünü olan bir ışkın olsa gerektir. Fakat, hiçbir ciddi akım başlangıçta kalamaz; dolayısıyla bu akımın gelişme yollarının ne olduğuna ilişkin yeterli bilgiden yoksunuz. Anladığımız kadarıyla “sol Maoizm”, Mao’nun Kültür Devrimi dönemine saplanıp kalmış ve bundan dolayı anakronik bir tepkiyi yansıtıyor. Kültür Devrimi döneminin tarihsel ve politik eleştirel değerlendirilmesi ve bu arada savunulmasıyla ona saplanıp kalmak bambaşkadır.

Çin sosyalizm deneyiminin Deng Şiaoping’in damgasını vurduğu ikinci 30 yıllık döneminin eleştiri konusu ve mahkûm edilecek çok yönü bulunduğu açık. Fakat hangi dönemin böyle değerlendirilemeyeceği esaslı bir sorudur. Çin sosyalizm deneyiminin birinci 30 yıllık dönemi başarısızlıkla sonuçlanmıştır; bu kesin bir gerçektir. (Deng ile birlikte ÇKP’nin karşı-devrimci bir parti haline geldiğini savunanlar açısından bile bu başarısızlığın tanınmaması söz konusu edilemez; aksi halde başarının nasıl kötü bir sona dönüştüğü anlatılamaz.)

Çin’deki söz konusu yönelimlerin özgürlükçü solculukla birleşen kanalları olduğuna ilişkin izlenimlerimiz[10] dışında, bir söylemsel radikalizmi aşmayan ve yıllar geçtiği halde programatik boyutları olan bir kimlikle ortaya çıkmaması onun tepkici ve talepçi niteliğine ilişkin çıkarsamalar yapmaya olanak veriyor.

Şu halde, “sol Maoizm” tarihsel bir süreci açıklama ve omuzlama yükümlülüğü ile değerlendirilmek durumundadır. Marksistlerin sadece eleştiriciler ve reddiyeciler olmadığı, Çin’in Mao Zedung devrimciliğini benimseyen gençliğine somut olarak ne önerildiğidir önemli olan. Dolayısıyla, çok büyük kazanımların olduğu Çin sosyalizmi deneyimini sadece reddetmenin, geçmişte Mao dönemi sosyalizminin –birtakım hayalî ilkelere sığınmadan, bir devletin başındaki kudretli komünistler tarzında‒ hangi mücadele yolunu tutturması gerektiğini ve bugün Şi yönetiminin ne yapması ya da Şi yönetimine karşı ne yapılması gerektiğini somut olarak ortaya koymamak Marksizm-öncesi sosyalizmin şu ya da bu akımının çekimine kapılmak olur sadece.

Şi’nin ÇKP eleştirisi

Şi Cinping, ÇKP’nin 20. Kongresinde şunları diyordu: “Parti üyelerimizin ideallerini ve inançlarını güçlendirecek, Partinin amacına bağlı olduklarını görecek ve temel dünya görüşü, hayata bakış açısı ve benimsemeleri gereken değerler sorununu çözeceğiz. Yüce komünizm fikrinin ve Çin özelliklerine sahip ortak sosyalizm idealinin sıkı inananları ve sadık uygulayıcıları olacağız.”[11]

Bu sözlerin ÇKP’ye dönük büyük bir eleştiri ve güçlü bir çağrı olduğu gayet açık. Sözleriyle Marksizme içtenlikle inandığına ilişkin güçlü bir izlenim veren[12] Şi Cinping, Partisinin üyelerinin ideal ve inanç bakımından yeterince güçlü olmadığını, üyelerin önemli bir kısmının Partinin amacına ve dünya görüşüne yeterince bağlı olmadığını, Çin’e özgü de olsa sosyalizm ideali ve “yüce komünizm”in sıkı inananları ve sadakatli uygulayıcıları olma konusunda Partisinin yetersiz olduğunu daha nasıl söyleseydi?

Çin’de kitle gösterilerinin yansıttığından çok daha derin ve engin sorunlar var. Bunlara karşın, bize göre Marksistlerin yapması gereken, dikkati ÇKP liderliğine yöneltmek ve bu partinin ilan ettiği yolda yürümesini dilemektir. Bizim için öncelik, Çin halkının sorunlarıyla yetkin Marksistler olarak uğraşmayı başaracak bir ÇKP’dir.

Çin’e ilişkin sorunlar Marksist teorik ve tarihsel argümanlarla tartışılmalıdır. Çünkü bu dünya-tarihsel deneyimde bizatihi tarihsel güç ideolojisi konumu yanı sıra, Marksizm, tarih bilimi, materyalist felsefe ve devrimci politikadan oluşan bütünlüğüyle en güçlü ve kapsamlı teorik-politik yapıdır. Gerisi teferruattır.

[1] Bir örnek: Ceren Ergenç, “Çin’de hükümetin istifasını isteyen sokak gösterileri” (30 Kasım 2022), https://www.evrensel.net/yazi/92048/cinde-hukumetin-istifasini-isteyen-sokak-gosterileri

[2] Buna ilişkin kararsız bir örnek: “Kahrolsun revizyonizm” (29 Kasım 2022), https://www.yenidemokrasi31.net/kahrolsun-revizyonizm.html

[3] Bunu, Kamuran Kızlak’ın yazısının başlığında bile görüyoruz: “Çin halkının sabır taşını çatlatan sıfır vaka politikası” (4 Aralık 2022) https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1257-cin-halkinin-sabir-tasini-catlatan-sifir-vaka-politikasi

[4] Nitekim Kamuran Kızlak’ın yazısı yanında Morning Star yazısında da bunun örneği veriliyor. https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1255-sifir-covid-ve-cin-deki-protestolar

[5] Bunun için şu düşman kitaba bakın: Jung Chang, Jon Halliday, Bilinmeyen Hikâye: Mao, Çev. Ayla Okyayuz Yazal, Goa Yay., İstanbul 2006.

[6] Referans göstermeye gerek yok; her gün duyuyoruz.

[7] Francis Mao, “Çin'de Covid protestoları: Gösterilerin dinamiği Tiananmen'i hatırlamayan genç kuşak” (4 Aralık 2022) https://www.bbc.com/turkce/articles/c295nd2er52o

[8] Angelica Balabanov, Lenin’in Yakın Görüntüsü, Çev. Gülşen Demir, Adapa Yay., Ankara 2005, s. 30.

[9]Çin ve Marksizm” sayısında (Sayı 85) TvP yazarlarının uğraşı bu yöndeydi.

[10] Yeni Demokrasi’deki kısacık söyleşide (https://www.yenidemokrasi31.net/kahrolsun-revizyonizm.html) yer alan bilgiler bunu kanıtlar nitelikte.

[11] Aktaran Behiç Oktay, “ÇKP 20. Kongresi: Fırtınalı yıllara hazırlık” Yeni Ülke, Sayı 21, Kasım 2022.

[12] Bu değerlendirme TvP yazarı Elif Nur Aybaş’a ait.

Okunma 610 kez