YAZARLAR https://teorivepolitika1.net Sun, 25 Feb 2024 01:10:29 +0000 Joomla! - Open Source Content Management tr-tr Teknoloji https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/792-teknoloji https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/792-teknoloji

Teknoloji (1)

Mustafa Atmaca

Materyalizm (maddecilik), varlığın maddiliğini savunduğu için bu adla anılmaktadır. Maddecilik, maddenin çeşitli tür ve formlar içerdiğini kabul etmeyi engellemez. Maddecilik, örneğin, insan varlığının ve onun zekasının maddenin bir biçimi olduğunu, bir madde-enerji olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Yani, şimdiki bilgi düzeyi itibarıyla, insan türü ve onun aklı, maddenin en yüksek derecede organize olmuş şeklidir. İdealizm ise, bilindiği üzere, varlığın anlaşılmasında maddi-olmayana, ruha ya da akla öncelik veya teklik tanır.

Maddenin, doğa bilimleri tarafından sürekli olarak ortaya konan temel özelliği değişimdir. “Değişimin olmadığı yerde maddenin de olmadığı” görüşü, madde ile değişim’in, ve giderek, materyalizmle diyalektiğin bir kavram ya da kategori çifti olarak alınmasına yol açmıştır.

Değişimin maddeye özgü bir özellik olması, doğa tarafından insandan bağımsız olarak, insanın dışındadır. Madde olarak doğanın değişimi sonucu milyarlarca yılda ortaya çıkan insan, doğaya karşı değişimi algılayan ve başlatan madde-enerji yapısıyla yeni bir değişim evreni ortaya koymuştur.

İnsanın genel olarak doğaya yönelik yeni değişim evreni diyalektik işleyiş gösterir. Doğal evren tarafından meydana gelmesi nedeniyle insan; bir yandan doğayı değiştirirken diğer yandan kendini değiştirir ve geliştirir.

İnsanın doğaya karşı yarattığı bu yeni evrendeki değişim insanın farkındalığı sayesinde olmaktadır. Madde artık insanda kendini ve kendinin değişimini algılayacak bir nitelik kazanmıştır. İnsan evrenindeki temel fark; maddi evrenin değişimi sonucu insanda tezahür eden ve farkındalığı sağlayan emektir. Bu farkı Marx şöyle ifade eder:

Biz, emeği, salt insana özgü biçim içerisinde ele alıyoruz. Örümcek işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir. (Marx, 2000: 181)

İnsan evreninin emek aracılığıyla; hem kendini hem de doğayı tarihsel süreçteki değiştirmesini Engels şöyle genelliyor:

Elin, konuşma organlarının ve beynin birlikte eylemiyle yalnızca her bireyde değil, aynı zamanda toplumda da, insanlar, giderek daha karmaşık işleri yapabilecek, giderek daha yüce işlere yönelecek ve erişecek güce varır. Emek de kuşaktan kuşağa değişti, daha yetkin ve çok yönlü duruma geldi. Avcılığa ve hayvancılığa tarım, tarıma örgücülük ve dokumacılık, materyallerin işlenmesi, çömlekçilik, gemicilik eklendi. Ticaret sanayiin yanısıra, enisonu sanat ve bilim ortaya çıktı, kabileler, uluslar ve devletler halinde değişti; hukuk ve siyaset gelişti; bunlarla birlikte insan kafasında insani şeylerin gerçeği aşan yansıması ortaya çıktı... (Engels, 1979: 194)

Bu yazı kapsamında; emeğin günümüzde vardığı karmaşık organizasyon biçimleriyle üretim süreci içindeki yerinin ve işlevinin değişimi ve bu değişimde önemli bir etken haline geldiği görülen teknolojiyi ele alacağım.

Üretimin, toplumsal süreçlerin algılanmasında temel bir ayıraç olduğu Marksizmin bilim anlayışının temellerindendir. Marksizmin kurucularının, nesnelerini “üretim tarzı” kavramıyla ifade etmeleri bunun açık ifadesidir. Üretim ilişkileriyle üretim güçleri bütünselliğinden üretim tarzı ve üretimin genel sürecinin oluştuğu fikriyatı Marksist camiada son dönemlerde yeniden görece canlı bir tartışmanın konusu oldu. Bu tartışmalarda en önemli faktörlerden birinin teknoloji olduğu izlenmektedir.

Üretim sürecinin ve toplumsal değişimin vardığı nokta açısından bu kadar önemli sayılmasına karşın, teknolojinin, üretim sürecine ve toplumsal süreçlere etkisinin yeterli ayrıntıda incelendiği, doyurucu zenginlikte verilerle ortaya konduğu söylenemez. Bu gözlem, çalışmalarım sırasında konuyu olabildiğince kapsamlı bir şekilde ele almayı benim açımdan zorunlu kıldı. Konuyu ele alırken, başvuru kaynaklarımdan geniş aktarmalar yapmaktan kaçınmayacağım. Bu bağlamda, değerlendirmemi, aşağıdaki başlıklar üzerinden ilerletmeye gayret edeceğim:

1- Teknoloji nedir, bilim ile teknoloji arasında kuvvet çifti oluşturacak bir ilişki var mıdır?

2- Teknoloji, üretim sürecinin tarihsel gelişiminde ne tür değişim ve dönüşümler yaratmıştır?

3- Teknolojinin değişiminin toplumsal ve sınıfsal etkileri neler olmuştur?

4- Kapitalizmin krizlerinde teknolojinin rolü nedir?

5- Üretim ilişkileri ve üretim güçleri bağlamında günümüz teknolojisinin etkileri nedir?

Kapitalist üretim tarzında bilim ve tekniğin gelişmesinin ana işlevi değişim değerini ve artı değer sömürüsünü arttırmak ve devam ettirmektir. Bu amaç doğrultusunda ve tarihsel süreç içinde, bilimle teknolojinin birleştirilmesiyle meydana gelen teknobilim sayesinde, emeğin artık ortadan kalktığı gibi bir aldatmacaya karşı da görüş geliştirmeye çalışacağım.

Üretim sürecinde teknoloji

Teknoloji, bilimin, pratik yaşam gereksinimlerinin karşılanmasına ya da insanın çevresini denetleme, biçimlendirme ve değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları, Yunanca tekhne (sanat, zanaat) ve logos (söz, sözcük) sözcüklerinden oluşturulan teknoloji terimi, Eski Yunan’da “sanatlar üzerine konuşma” anlamına geliyordu. Zaman içinde anlamı değişen sözcük, bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçları ve bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütününü ifade eden bir anlam kazanmıştır.

Teknik, temel olarak alet yapımı ve alet kullanarak sonuç alma yöntemleri anlamına gelir. Alet yapma yeteneği, insan türünü öteki canlılardan ayıran temel niteliktir. Bu niteliği nedeniyle insan, en başından beri teknoloji üreten bir varlıktır ve teknolojinin tarihi insanlığın tüm evrimini içerir. (Ana Britannica, 1987: C. 20, s. 494)

Bu tanımlamalar, günlük dilde kullanılan teknoloji terimini anlatmadığı gibi, üretim süreci içindeki teknoloji kavramını da bulanıklaştırmaktadır.

İnsanın doğayı değiştirme eyleminde; bir tarafta değiştirilecek madde (nesne), diğer tarafta değiştirme istek ve farkındalığında bulunan insan ve emeği (özne), arada değişimi gerçekleştirecek araç bulunmaktadır. Araçla insan arasındaki ilişki bilgi birikimi, meslek ve uzmanlığı; araçla üretim nesnesi arasındaki ilişki ise teknolojiyi meydana getirir.

Üretim sürecinin bu ana şeması Marx tarafından şöyle formüle edilmiştir:

“Emek sürecinin basit öğeleri şunlardır: 1. insanın kişisel etkinliği, yani işin kendisi; 2. işin konusu, ve 3. işin araçları.” (Marx, 2000: 181)

Althusser; bu üç öğeden emek araçlarının önemini vurgulayarak öne çıkarır.

Emek sürecinin üç kurucu öğesi arasında (nesne, araçlar, emek gücü) başat olan biridir: emek araçları. Tüm iktisadi dönemlerin ortak emek sürecinde, temel biçimlerini ayırt edecek özgül farklılığı saptamayı ve yerine yerleştirmeyi sağlayan bu sonuncu öğedir. Söz konusu emek sürecinin tipik biçimini belirleyen şey,”emek araçları”dır. (Althusser, Balibar vd., 2007: 455)

Balibar’ın, Althusser’in önemine dikkat çektiği emek araçlarıyla ilgili olarak, emek aracı - emekgücü ve emek aracı - emek nesnesi (ürün) arasındaki ilişkiye yaptığı vurgu da önemlidir:

[İ]malat, bizi ilgilendiren bakış açısından, mesleğe özgü olan ve bu mesleğin tüm özelliklerini koruyan bir hareketin devamı olarak kabul edilebilir. Ama, eğitilmiş, uzmanlaşmış emek gücü ile alet bütününün yerine geçen makine, bu bütünün evriminin ürünü hiç değildir. Basitçe ayni yeri işgal eder. Önceki sistemin yerine başka bir sistem geçirilir: süreklilik öğeler ya da bireyler arasında değil, işlevler arasındadır. Bu dönüşüm, genel bir terim olan yer değiştirmeyle belirtilebilir (Althusser, Balibar vd. 2007: 561).

Balibar, emek aracı ile emek nesnesi arasındaki ilişkiyi oluşturan teknolojinin, emek aracı ile emek öznesi arasındaki ilişkinin (mesleğin ve uzmanlığın) yerine ikame edilebileceği (makinenin insanın yerini alabileceği) fikrinin basit bir yer değiştirme olarak bütünsel üretim sürecinde mümkün olamayacağını söylemektedir.

Emek ve üretim süreci üzerindeki temel tartışma; “emeğin üretim süreci içinde yok olduğu” ve onun yerini artık teknolojinin aldığı şeklindeki tartışmalar Marksist düşünürlerin de kafasını bulandırmış durumdadır. Bu konuya daha sonraki bölümlerde detaylı olarak döneceğim.

Bilim ile teknoloji ilişkisi

Doğanın kendiliğinden değişimi içinde, bu değişimin nitel bir durağı olarak insan ortaya çıkmıştır. İnsanla ilgilenen bilimlerden arkeoloji ve antropoloji; insanın doğal evrenin bir köşesinde ortaya çıkışını tarihleyebilmektedir artık. Bu tarihleme insan faaliyetinde tekniğin öncel olduğunu, bilimsel faaliyetin ise insanın ortaya çıkışına göre çok sonralara denk geldiğini ortaya koymaktadır.

Teknolojinin tarihsel öneminin daha doğru olarak anlaşılmasıyla, insanın var olduğu binlerce yıllar boyunca günlük gereksinimleri ve yaşamı kolaylaştırıcı öğeleri yetenekleriyle yaratan el sanatlarının bağımsız geleneklerine gereken önem verilecektir. Böyle bir tarihsel değerlendirme, birçok durumda, bilimin teknolojinin gelişimini değil, teknolojinin bilimin gelişmesini yönlendireceğini de gösterecektir. (James E. McClellanIII, Harold Dorn, 2006: 2)

Alet yapıp kullanma ve teknolojinin kültürel aktarımı, insanın varoluş biçimi için çok gerekli olmuş ve tüm insan toplulukları bu yoldan geçmiştir. Üstelik insanlar alet yapmak için alet yapan tek yaratık gibi görünmektedir. İnsanlar alet olmaksızın oldukça güçsüz bir türdür ve hiçbir insan toplumu teknoloji olmadan yaşamını sürdürememiştir. İnsan ırkı evrimsel başarısını büyük ölçüde alet yapımında ustalaşmaya ve alet yapım ve kullanımını yeni kuşaklara aktarmaya borçludur. Bu nedenle insanın evrimsel tarihi teknoloji tarihine dayanmaktadır. (A.g.e., 2006: 9) 

İnsanın doğada varolma uğraşında önceliğin teknikte olduğu, tekniğin toplumsal bir değer olarak biriktirilmesi ihtiyacının zamanla bilimi doğurmuş olabileceğine başka bir örneği Çin matematiğinden verebiliriz:

Çin matematiğinin en büyük itici gücü pratik ve yararcı amaçlar doğrultusunda olmuştur. Örneğin, Matematik Sanatı Üzerine Dokuz Bölüm … adlı MS 1. yüzyıl metninde tarımsal alanların ölçümüyle ilgili 246 problemin çözümü, tahıl değişim oranları ile inşaat ve dağıtım problemleri ele alınmıştır. (A.g.e., 2006:154) 

Emperyalist Batı, dünyanın tüm evveliyatının kendine ait olduğu ideolojisini empoze eder. Kapitalizmde bilimin ideolojik bir araca dönüştürülmesi ve sanki her şeyden önce bilim varmış gibi sunuş yapılması bilime olan sevgiyle ilgili değildir. Aydınlanma İdeolojisinin özünü oluşturan pozitivizm, feodal ideolojinin toplum çimentosu olarak kullandığı din ideolojisi yerine bilimi oturtmuştur.

Avrupa uygarlığı, makinelerle ilgili Orta Çağ merakı sayesinde, doğayı teknolojik açıdan diğer kültürlerden daha fazla bir şekilde insanlığın yararına kullanılabilecek bir güç kaynağı olarak görmüştür. Doğaya karşı bu farklı yaklaşım güçlü ve giderek daha çok korku veren sonuçlar doğurmuştur.

Avrupa toplumunun ve kültürünün dönüşümüne yol açan etkileyici teknolojik yenilikler dizisi kuramsal bilime hiç borçlu olmamıştır, çünkü geniş ölçekte bilimin sunacakları çok azdı. Sonunda Antik Dünyadan ve Orta Çağ İslam’ından miras alınan bilimin Orta Çağ Avrupa’sında uygulanabilirliği, bu uygulamalarda olandan bile daha azdı. Bir miktar geometri bilgisi (teoremlerin kanıtlanması değil) takvim hesaplamalarına yararlı olmuş ama bunların hiçbirisi Orta Çağ Avrupa’sına ün kazandıran makine ve tekniklerin geliştirilmesinde uygulama alanı bulmamıştır.

Ancak, Avrupa uygarlığının gelişmesi bilim ve doğa felsefesi için yeni dışsal koşullar yaratmış ve Avrupa’da ortaya çıkan yeni bir yaşamsal öğrenim kültürüne ortam hazırlamıştır. Avrupalı bilginler, eski çağların ve İslam’ın felsefi ve bilimsel gelenekleriyle “12. Yüzyıl Rönesansı” olarak bilinen olay aracılığıyla temas kurmuş ve bunların üzerine eklemeler yapmaya başlamıştır. (A.g.e., 2006: 212)

Orta Çağların üniversitesi, bu günkü üniversitelerden farklı olarak bir araştırma kuruluşu değildi ve bilimin amacı öncelikle bilim yapmaktan farklıydı.

Yunan ve İslam biliminin üniversitede bilimsel bir ders programının temelini oluşturmasından önce, tüm bilgilerin kapsamlı çeviri programlarıyla Latinceye çevrilip hazır duruma getirilmesi gerekiyordu. Büyük Müslüman kenti Toledo 1085 yılında Hıristiyanların eline geçmiş (genişleyen Avrupa uygarlığının yeni gücünün başka bir belirtisi) ve kent çeviri ekiplerinin klasik bilimsel ve felsefi metinleri Arapça’dan Latince’ye aktarma merkezi haline gelmiştir… Aranan belgeler aslında yararlı oldukları varsayılan tıp, astronomi, astroloji ve simyayla ilgili olduklarından dolayı, bu kayda değer çabalar için teşvikin tümüyle soyut bir bilgi sevgisi olmadığını göz önünde bulundurmak gerekir. (vurgu sonradan)

Sonuçta, 1200 yılında Avrupalılar, antik bilimlerin çoğunu İslam dünyasında birkaç yüzyıl boyunca üretilen bilimsel ve felsefi başarılarla birlikte geri kazanmıştır. (A.g.e., 2006: 215)

12. Yüzyıl ile 14. Yüzyıl Avrupa’sı iç savaşlar nedeniyle perişanlık içindedir. 13. Yüzyılda başlayan bütünleşmeler 14. Yüzyılda birliklere ve devletlere dönüşmeye başladı. Tarımda başlayan gelişme ticareti, ticaret de kentleri geliştirdi, artan nüfus kentlere doğru kaydı ve kent nüfusları arttı. Ancak sulu tarım henüz ortaya çıkmış değildi veya kurumsallaşmamıştı. Kentlerin gelişmesi sınıfsal egemenlik aracı olarak devlet gücünün gelişmesini, bu gücün gelişmesi de silah teknolojisini öne çıkardı.

16. yüzyıl başlarında silah teknolojisi Osmanlı ve Avrupa merkezleri için önemli bir teknoloji.

1500 yılında silah yapımı Eski Dünyada Çin, Hindistan ve Moğol İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa gibi merkezlerde evrensel bir teknoloji olmuş ve bu güçler top teknolojisini Eski Dünyadaki müşteri devletlere de yaymıştır… Barutun ve ateşli silahların Avrupa’nın savaş alanındaki sonuç alıcı rolü 15. yüzyılda zaten başlamış ve yüzyılın sonunda politikayı, sosyolojiyi ve savaş ekonomisini dönüşüme uğratmıştı.

…15. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan yeni silahlar Avrupa hükümetlerinin bütçelerine büyük artışlar getirmiştir… Sonuç olarak, sonraki iki yüzyıl boyunca çeşitli Avrupa devletlerinin kalıcı ücretli ordularındaki asker sayısı dramatik bir biçimde 10.000’den 100.000’e sıçramıştır… Maliyetler amansızca yükselmiş ve savaşlar merkezi devletlerin tekeline geçmiştir.(vurgu sonradan)

Silah teknolojisi askeri güce, askeri güç, yerel feodal otorite gücüne dönüştü. Siyasal yapı olarak feodalizmin bitişi üzerine doğan ulus devlet, daha önemli bir güç organizasyonu ihtiyacıyla, silah teknolojisini tekeline aldı. Gücün devamı için vergi alma kurumsallaştırıldı.

Yeni masrafların ve eşlik eden tahkimatın masraflarını yalnızca daha büyük politik varlıklar, özellikle de vergi alma gücü ya da ticari zenginliği olan ulus devletler karşılayabiliyordu. Bu nedenle askeri devrim, gücün yerel feodal otoriteden merkezi krallıklara ve ulus devletlere geçmesini sağlamıştır… Askeri devrim devletleri rekabete sokmuş ve sürekli olarak teknik gelişmeleri destekleyen dinamik toplumsal mekanizmalar geliştirilmiştir. (A.g.e., 2006: 226-229)

Bilimsel gelişmelerin teknolojik uygulamaları

Avrupa’da başlayan sanayi devrimi 1780-1840’lı yıllar arasında fabrika türü üretime geçmiştir (Chris Freeman, Luc Soete, 2003: 23). Bilimsel gelişmenin bu yıllara kadar teknolojiye dönüştüğü söylenemez.

Avrupa’nın bu son derece önemli gelişmesinde hangi rolü bilimsel düşünce oynamıştır? Yanıt aslında hiçbir roldür. Barut ve pusula gibi temel buluşlardan bazıları ... herhangi bir kuramsal kaygı olmaksızın geliştirildikleri Çin’den çıkmıştır. Yerleşik Aristo, Öklid, Ptolemaios geleneği olan Avrupa’nın kendisinde bile yeni savaş gereçleri ve bunlara ait yardımcı tekniklerin geliştirilmesinde çağdaş doğa felsefesi hiç uygulanmamıştı. Geriye bakıldığında kuramsal balistik yararlı olabilirdi ama bir balistik bilimi henüz ortaya çıkmamış ve Galileo’nun düşen cisimler yasasını beklemişti, bu durumda bile 17. yüzyılda kuramın pratiğe uygulanabilirliği bir soru işaretiydi. Metalürjik kimya dökümcüler için yararlı olabilirdi ama 19. yüzyıldan önceki kuram sınırlıydı ve görünüşe göre simyanın verebileceği bir şey yoktu. Gemi tasarımında uygulanabilecek hidrodinamik de henüz gelecekteydi. Daha sonra çok önemli bir mühendislik bilimi haline gelen malzeme mekaniği Galileo tarafından incelenmiş ama yalnızca 19. yüzyılda uygulanmıştı. Bilimsel haritacılık Avrupa’nın ilk denizaşırı genişlemesinde belki destekleyici bir rol oynamış ancak denizde seyir, bilim değil bir sanat olarak kalmıştır. Topçular, dökümcüler, demirciler, gemi yapımcıları, mühendisler ve gemicilik yapanların hepsi de işlerini, ne bir fazlası ne bir eksiği, kendi deneyimleri, becerileri, sezgileri, göz kararı hesapları ve cesaretleri yardımıyla yapmıştır.

Aslında nedenselliğin yönü, Avrupa hükümetlerini doğulu taydaşları gibi bilimin destekçileri oldukça ve teknik ve ekonomik yarar umuduyla bilimsel araştırmalar için hükümet desteği sağladıkça teknoloji dünyasından bilim dünyasına doğru olmuştur. Bu nedenle bilimin kurumsallaştırılması ve bürokratikleştirilmesinin önce ilk modern çağın Portekiz’inde ve İspanya’sında görülmesi bir rastlantı değildir. Bilimsel araştırmaların büyük bir hümanist destekçisinden çok, artık geç bir Orta Çağ haçlısı olarak düşünülen Portekiz prensi Gemici Henrique (Henry the Navigator,1394-1460) Batı Afrika kıyılarında 15. yüzyılda yapılan bir dizi tarihsel Portekiz araştırma gezisinden sorumluydu. Gemici Henrique, gemi seferlerini ve Portekiz’in denizcilik imparatorluğunu tanıtmak için çok şey yapmış ve baharat ticaretiyle gelişen Lizbon kısa zamanda dünyanın gemicilik ve haritacılık merkezi olmuştur.(vurgular sonradan) (James E.McClellanIII; Harold Dorn, 2006:234) 

Avrupa’daki saraylar ve hükümetler 16. yüzyıldan başlayarak bilimi kurumsallaştırdı. Temel amaç bilimden yararlanma ve bu nedenle uygulamacı bilime ağırlık verme öne çıktı, üretimin ihtiyaçları uygulamalı bilimleri ve mühendisliği faydacılık adına geliştirdi.

Kraliyet Derneği (1662) ve Paris’teki Academie des Sciences (Bilimler Akademisi) (1666), 17. yüzyıldaki yapısal devrimin amiral gemileriydi. Bunlar, bilim ve bilim adamları için yeni bir kurumsal temel oluşturmuş ve sonraki yüzyılın yapılandırılmış bilimini karakterize eden yeni bir akademik çağ başlatmıştır...

Dernek üyeleri daha az saray mensubu ve daha çok devlet hizmetinde uzman görevliler gibi hareket etme eğilimine girmiştir. Devlet akademi ve dernekleri özellikle doğa bilimleriyle ilgilenen kurumlardı, başka misyonların hizmetinde değildi, büyük ölçüde kendilerini yönetiyordu ve üniversiteden farklı olarak öğretim yapmıyordu. Devlet akademileri ile bilim derneklerinin 18. yüzyılda büyüyüp olgunlaşması, bilimin Bilimsel Devrimden sonra toplumsal olarak daha çok özümlenmesinin etkileyici bir kanıtıdır… 17. yüzyılın ikinci yarısında, devletçe desteklenen yeni bilim dernekleriyle eşzamanlı olarak, o günden bu yana bilimsel araştırma yayınlarının temel biçimi olan periyodik dergiler ortaya çıkmıştır...

Avrupa’daki saraylar ve hükümetler 16. yüzyıldan başlayarak bilimi kurumsallaştırmış ve bunun karşılığında bilim uzmanları botanik bahçelerinde, gözlemevlerinde, bilimsel derneklerde, uzman profesörlüklerde ve Avrupa’daki hükümet bürokrasilerinin çeşitli işlerinde hükümetlere yardım etmiştir. (A.g.e., 2006:296-299)

Bilimin üretim unsuruna dönüşmesi

Kapitalizmin gelişimi, 20. Yüzyıl başlarında ticarete oldukça güçlü bir uluslararası nitelik kazandırdı. Bu arada işçi sınıfı gelişti, sermaye sınıfına karşı mücadele yeteneği yükseldi. Sermaye sınıfı bu diyalektikteki sıkışıklığını ve sıkça gelen krizlerini ancak teknolojiyle bilimi bütünleştirecek bir yol bulmakla aşabildi. Geçmiş çağlarda zanaatkarlık durumunda bulunan mühendisliği bilimle birleştirerek mühendislik bilimlerini geliştirdi. Mühendisler daha önce zanaatkar nitelikli ustabaşı konumunda alaylı takımındayken kapitalist üretimin hızlı ve kitlesel üretime doğru kayması nedeniyle; mühendislik teknolojiyle, teknoloji de bilimle iç içe girdi. Mühendislerin eğitimle donatılması ihtiyacı ortaya çıktı. Mühendislik diğer taraftan emeğin düşünce yanının temsilcisi olarak fiziki emekten ayrılmayı temsil ediyordu. Böylece teknik akıl ideolojik alanın temel bir unsuru haline geldi.

Bilimle teknoloji bütünleşerek üretim sürecinde, daha önce ağırlıklı olarak tek başına teknolojinin gördüğü işlevi üstlenir hale gelmiştir. Bu bütünleşmeye sanayi üretimi ve bilimdeki düzenli gelişmeyle kapitalizmin değişim değeriyle pazar için mal üretiminin önemli etkileri olduğu söylenebilir.

20. Yüzyılın başlarında Kuvantum teorisi netleşmeye başladı. Bilimsel gelişme Mekanik Teoriyi zorlar duruma geldi, önce elektrik daha sonra kimyanın bilim alanı olması ve termodinamik yasalarının bulunmasıyla Newton’un geliştirdiği mekanik teorideki atom üstü maddeden atom altı maddedeki süreçlerin iç yapıları açığa çıkarılmaya başlandı. Kuvantum teorisinin geliştirilmesinde önemli bir bilimci olan Werner Heisenberg bu gelişmeyi şöyle açıklıyor:

XVIII. Yüzyılda ve XIX. Yüzyılın başlarında, mekanik olaylardan yararlanmaya dayanan bir teknik gelişti. Makine burada genel olarak, insan elini taklit etmekten başka bir şey yapmaz, ister örme dokuma, ister ağırlıkları kaldırma, büyük demir parçalarını dövme işinde olsun. Onun içindir ki, başlangıçta, bu çeşit bir teknik eski el sanatlarının bir gelişmesi ve uzantısı sayılmıştır. Bu teknik, yabancısı olan kimselere, herkesin eli yatmamakla birlikte nasıl yapıldığını bildiği eski sanatlar kadar anlaşılır ve olağan görünüyordu. Buharlı makinenin uygulaması bile, henüz tekniğin bu özelliğini ilke olarak hiç değiştirmemiştir. Bununla birlikte, bu andan sonra teknik, o güne kadar görülmedik bir ölçüde gelişti. Çünkü, kömürdeki doğal güçler, bundan böyle, insanın buyruğuna girebilir ve elle yapılan işin yerini alabilirdi. Bununla birlikte, tekniğin özelliğinde kesin değişme ancak geçen yüzyılın ikinci yarısında elektriğin gelişmesiyle olmuştur. Artık eski sanatlarla doğrudan doğruya bir ilişkiden söz edilemezdi. Burada artık, araçsız deneyle yetinmek zorunda olan insanın pek o kadar bilmediği doğa güçlerinden yararlanması söz konusudur. Onun içindir ki, elektrik birçok kimse için hala ürkütücüdür. ...

Kimya tekniğini de boyacılık, eczacılık, gibi bazı el sanatlarının bir uzantısı sayabiliriz. Ne var ki, burada da, yirminci yüzyılın başlarına doğru gelişen yeni kimya tekniğinin yayılması, daha önceki durumlarla hiçbir kıyaslama yapmaya yol açmaz. Atom tekniğine gelince, doğa dünyasında hiçbir deneyin erişemediği ölçüde, doğa güçlerinin kullanılması söz konusudur sadece... Bu günün insanı, kendisini doğrudan doğruya çevreleyen bir dünyada atom tekniğinde bulamayınca, buna akıl erdiremeyecektir. (Werner Heisenberg, 1987: 11)

20. Yüzyıl başlarında bilim ve teknoloji birbirine artık daha fazla yaklaştı. Ancak bilime kapitalist bir meta olarak bakış, materyalizmin tezlerini dikkate almayış devam etti. “Laboratuvarlarında materyalist olması” gereken kapitalist düzen bilimcilerinin felsefesi hala “Tanrının zar atmayacağı” üzerinden yürüyordu.

Bohr’un atom modeli, Einstein’ın birleşik alan teorisi sürekli olarak değişimlerin arkasında değişmez yasa arayışları peşindeydi. 1920’lere kadar determinist bilim irrasyonalizmi sürekli reddetti. Maddenin atomaltıyla kurulan teknolojik diyalog, 19. Yüzyıldan bu yana, insanın günlük yaşamıyla bilim arasındaki ilişkiyi kopardı.

Bilimin Kuvantum teorisine geçişinin öyküsünü Kaostan Düzene adlı kitaptan aktaralım:

Uzunca bir zaman mekanistik dünya görüşü Batı bilimini yönlendirdi. Bu görüş içinde dünya bir makine gibi göründü. Şimdi anlıyoruz ki, çoğulcu bir dünyada yaşıyoruz. Sürtünmesiz bir sarkacın hareketi ya da dünyanın güneş etrafındaki hareketi gibi bize determinist ve geri-dönüşlü görünen fenomenlerin varolduğu doğrudur. Geri-dönüşlü süreçler ayrıcalıklı bir zaman istikametinden habersizdirler. Fakat bununla birlikte bir de zaman istikameti (oku) ihtiva eden geri-dönüşsüz süreçler vardır... Kimya tümüyle böyle geri-dönüşsüz süreçler içerir.

Açıkçası, determinist süreçlere ek olarak mesela, biyolojik evrim ya da kültürlerin evrimi gibi bazı temel süreçlerde, olasılık gibi bir unsurun olması gerekiyor. Klasik görüşte tabiatın temel süreçleri determinist ve geri-dönüşlü olarak kabul ediliyordu. Düzensizlik ve geri-dönüşsüzlük içeren süreçler sadece istisna olarak kabul ediliyordu...

Bohr’un, maddeyi elektron ve protonların dairesel hareketlerine indirgediği ünlü atomik modeli... Einstein’in tüm fizik kanunlarını tek bir “Birleşik Alan Teorisi”nde birleştirme çabası... değişmekte olan olayların arkasında değişmez ebedi bir gerçek arayışı şevkleri uyandırıyordu. Fakat, bu şekilde tasvir edilen tabiatın aslında kendini çürütür nitelikte olduğu şaşkınlıkla görüldü; bilimin kendi başarısıyla, tabiat, bir otomat, bir robot olarak gösteriliyordu...

Biz, “karmaşıklık bilimi”nin doğumu için İsere valisi Baron Jean-Joseph Fourier’in ısının katı maddelerde yayılmasına getirdiği matematiksel tanımlama nedeniyle Fransız Bilimler Akademisi’nin ödülünü aldığı 1811 yılını öneriyoruz... 1920 Almanya’sındaki irrasyonalist hareketlerin nasıl kuvantum mekaniğinin alt yapısını oluşturduğunu ele alalım. O zamana kadar, nedensellik, determinizm, indirgemecilik ve akılcılık gibi bir takım kavramlarla özdeşleşmiş olan bilime karşıt olarak, bilimin inkar ettiği, ancak tabiatın temeldeki irrasyonelliğini temsil eden fikirler o sıralar canlanmaya başladı... Bilim insanların önemli bulduğu bir takım tecrübeleri sadece sübjektif anlamlarıyla kabul ederek, irrasyonel aleme transfer edip onlara heybetli bir güç verme riskini taşır... Modern bilim on yedinci yüzyılın Avrupa’sının özel şartlarında doğmuştur. Şimdi ise yirminci yüzyılın sonuna yaklaşıyoruz, ve öyle görünüyor ki, çok daha evrensel bir mesaj taşıyor bilim. Öyle bir mesaj ki, insanın tabiatla ilişkisini olduğu gibi insanın insanla ilişkisini de içeriyor...

... Ebedi varsayılan kanunlar bilimsel rasyonelliğin ifadesi olarak görülürdü. Fakat artık bu doğru değildir. Geri dönüşümsüzlüğün (irreversibility) yanıltı olmak bir yana, tabiatta temelli bir rolü olduğunu kendi kendine yürüyen organizasyonların çoğu süreçlerin başı olduğunu keşfetmiş bulunuyoruz (İlya Prigogine, İsabella Stengers,1998: 27-40)

Fourier’in vardığı sonuç, şaşırtıcı biçimde basit ve şıktı: ısı akışı sıcaklık farkı ile doğru orantılıdır. Çarpıcı olan bu basit kanunun maddeye, katı, sıvı ya da gaz halinde uygulanabilir olmasıdır. Daha önemlisi, cismin kimyasal kompozisyonu ister demir ister altın, ne olursa olsun, kanun geçerliliğini korur. Yalnızca ısı akışı ile sıcaklık farkı arasındaki orantı sabitesi her madde tipi için özeldir.(...) Fourier, sonuçlarını Laplace ekolünün Avrupa bilimine egemen olduğu sıralar biçimlendirmişti. Laplace, Lagrange ve öğrencileri hep birlikte boş yere Fourier’in teorisini eleştirdiler ve sonuçta vazgeçmek zorunda kaldılar. (A.g.e., s. 140) Derken fiziğin altın çağına, yani çok şeylere gebe 1925-27 yıllarına geliriz. Bu kısa zaman aralığı içinde Heisenberg, Born, Jordan,Schrödinger ve Dirac hep birlikte kuantum fiziğini kendi içinde tutarlı bir teori haline getirdiler. (A.g.e., s. 265)

Kuantam mekaniği partiküllerin hiç durmaksızın birbirine dönüşümünü tasvir eden çerçeveyi sağladı. Aynı şekilde relativite kainatın başlangıç devrelerinin termal tarihini tasvir ettiğimiz temel teori oldu...

Yapay olarak elde edilmiş olan durumlar deterministik ve geri-dönüşümlü olabilir. Ancak doğal olan rasgele ve geri-dönüşümsüz temel elementler içeriyor. Bu da bizi maddenin artık mekanistik dünya görüşünün tarif ettiği gibi pasif bir şey olmayıp, kendi içinde hareket sahibi bir şey olduğu yeni madde anlayışına götürüyor. (A.g.e., s. 42)

Geri-dönüşlü ve geri-dönüşsüz süreçlerin beraberce varolduğu, hepsinin genişleyen kainatın içinde kendisine bir yer bulduğu çoğulcu kainat içinde yaşıyoruz.

Tekrar tekrar belirttiğimiz gibi, geri-dönüşlülük bir evrensel özellik değildir. Dolayısıyla, dinamikten bir genel geri-dönüşlülük çıkarsaması beklenemez. (A.g.e., s. 299)

Geri-dönüşsüzlük adına tüm dinamiği reddetmek de zordur, zira, mesela, bir ideal sarkacın hareketinde gerçekten de geri dönüşsüzlük yoktur. Görünen o ki, biri hareket yörüngeleri dünyası, diğeri süreçler dünyası olmak üzere birbiriyle çatışan iki ayrı dünya var ve bunlardan birinin mutlak otoritesini ilan etmeden diğerini reddetmek imkansız... Aslında tabiat tarihi fikri materyalizmin bütünleyici bir parçası olarak, Marx ve daha ayrıntılı olarak da Engels tarafından ileri sürülmüştür. Fizikteki çağdaş gelişmeler ve geri-dönüşsüzlüğün yapıcı rolünün keşfi, böylece uzun bir süredir materyalistlerce sorulagelmiş bir soruyu tabiat bilimlerinde gündeme getirdi. Materyalistlere göre, tabiatı anlamak demek, onun insanı ve insan topluluklarını üretebilen bir şey olarak anlamak demekti. (A.g.e., s. 300)

Değişmez kanunlar açısından ifade edilebilecek genel, kuşatıcı şemalar arıyorduk, ama zamanı, olayları, evrimleşen parçacıkları bulduk. Bunun yanı sıra simetri de arıyorduk, ama onda da sürprizle karşılaştık; elementer parçacıklardan biyoloji ve ekolojiye varıncaya kadar tüm düzeylerde simetri-kırıcı süreçler keşfettik, (A.g.e., s. 342)

Sermaye güçleri, ihtiyaç duyduğu teknolojiyi bir bilimciden beklemek yerine, ihtiyaç duyulan teknolojinin geliştirilmesini parçalara ayırarak yüzlerce iyi yetişmiş bilimciler topluluğuna sipariş verebilir hale geldiler. Üretim sürecinde yaptıkları gibi bilim üretim sürecini de parçaladılar. Bilim alanında amaçlanan çıkar veya gücü projeye dönüştürdüler. Bu süreç artık atomaltı süreçlerle oynayarak bir mühendislik projesinin yaşama geçmesi gibi gerçekleştirilebilmektedir. Bu dönüşümün tipik başlangıcı Manhattan Projesidir.

19. yüzyıl sonlarına doğru, devletler bilimsel ve teknolojik faaliyetlerinin alanının genişlettiler. Bu gelişme bilim ve sanayi işbirliğini perçinledi. Birinci Dünya Savaşı bir çok ülkede bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerine devletlerin destek vermesine yol açmıştır. İkinci Dünya Savaşı ise bu ilişkiyi ulusal politika aşamasına taşımıştır; zira savaşta kullanılan teknoloji, hükümetlerin sanayideki mühendislerle üniversitedeki bilim adamlarını seferber ettiği ar-ge projelerinin sonuçlarıdır. Artık tüm dünyanın bilimin gücünden etkilenmesi, nükleer silahlar tasarlayıp geliştirmek için planlanan Manhattan Projesi’nden sonradır. Savaş sonrası hemen bütün sanayileşmiş ülkelerde benzer hızlı gelişmeler cereyan etmiştir. (Yaşar Bülbül, 2008: 128)

Sonuç

Bilim, 20. Yüzyıla kadar teknolojiyle bir kuvvet çifti oluşturacak şekilde ilişkili değildi. Bu anlamda bilimin ideolojik bir üstyapı unsuru olarak kabul edilmesi doğru bir tespitti. Ancak 20. Yüzyıl başlarında, özellikle Mekanik Teori’nin yerini Kuantum Teorisi’nin alması, niteliksel bir dönüşüm sayılmalıdır. Emperyalist güçler, Manhattan Projesiyle atomu parçalamış ve Japon halkının kitlesel ölümü pahasına bunun denemesini de yapmışlardır.

Bunun kapitalist üretim sürecine yansıması, bilimle teknolojinin bütünleşerek teknobilime dönüşmesi şeklinde oldu. Üretici güçler-üretim ilişkileri formülasyonuna artık bu gerçeği dikkate alarak bakmalıyız. Ancak bu tespit asla, “üretim süreci içinde emeğe artık ihtiyaç yoktur” gibi kapitalist-emperyalist ideolojik tezlerin doğru olduğuna ilişkin değildir. Nitekim Marx, fabrika türü üretime geçişi kapitalist üretim tarzının niteliksel (geri dönüşsüz) bir durağı olarak keşfetmişti.

Kaynakça

Louis Althusser, Etienne Balibar, vd. (2007), Kapital’i Okumak, İthaki, İstanbul

Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi (1987), Ana Yayıncılık, İstanbul

Yaşar Bülbül (2008), Teknonomi: Tarihsel Açıdan Teknoloji-Ekonomi İlişkisi, Kitabevi, İstanbul

Friedrich Engels (1976), Doğanın Diyalektiği (çev.:Arif Gelen), Sol Yayınları, Ankara

Chris Freeman, Luc Soete (2003), Yenilik İktisadı, TÜBİTAK, Ankara

Werner Heisenberg (1987), Çağdaş Fizikte Doğa, V Yayınları, Ankara

Karl Marx (2000), Kapital (Cilt 1, Çev.: Alaattin Bilgi), Sol Yayınları, Ankara

James E. McClellanIII, Harold Dorn (2006), Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji, Arkadaş Yayınevi, Ankara

İlya Prigogine, İsabella Stengers (1998), Kaostan Düzene, İz Yayıncılık, İstanbul,

 

]]>
atilla2005@gmail.com (Mustafa Atmaca) Sayı 47-48 Fri, 28 Aug 2020 20:01:00 +0000
Zeki Erginbay’ın Katlinin 33. Yılı https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/308-zeki-erginbayin-katlinin-33-yili https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/308-zeki-erginbayin-katlinin-33-yili

Zeki Erginbay’ın Katlinin 33. Yılı

 

Zeki Erginbay, katledilişinin 33. yılında çeşitli etkinliklerle anıldı. Ankara’da Erginbay’ın anısına Sosyalist Parti tarafından, “Kontrgerilla, Ergenekon ve Faili Meçhuller” başlığıyla bir panel düzenlendi. 7 Şubat’ta İnşaat Mühendisleri Odası toplantı salonunda gerçekleştirilen panel, Necla Kurul’un yönetiminde İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan, Barış ve Demokrasi Partisi Milletvekili Pervin Buldan, Sosyalist Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Kahya ve İnşaat Mühendisleri Odası eski yöneticisi Mustafa Atmaca’nın katılımıyla yapıldı.

***

1948 yılında İstanbul'da doğan Zeki Erginbay, 12 Mart 1971 darbesinden önce İTÜ İnşaat Fakültesinde öğrenciydi. Erginbay, TİP ve devrimci gençlik saflarında yer aldı. Darbeden sonra tutuklandı. Sağmalcılar, Davutpaşa, Selimiye ve Maltepe cezaevlerinde kaldı.

1974 affıyla salıverildikten sonra Genç Sosyalistler Birliği ve daha sonra da Kurtuluş grubu içinde yer aldı. Bu arada, İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinin Teknik Güç adlı dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapmaya başladı.

Zeki Erginbay 23 Ocak 1977 tarihinde İMO İstanbul Şubesi'nden çıktıktan sonra kaçırıldı. Tüm aramalara rağmen bulunamayan Zeki Erginbay’ın, göğsüne bir kurşun sıkılmış cesedi, 2 Şubat 1977’de Ömerli barajında bulundu.

***

Panelde yapılan konuşmalar kısaca şöyleydi:

• Öztürk Türkdoğan

Faili meçhul cinayetler bir devlet politikasıdır. Devletin uyguladığı cezasızlık politikasıdır. Cezasızlık, suç olarak tanımlanan eylemlerin kovuşturulmamasıdır. Türkiye’de yaşanan faili meçhul cinayetlerin üstü örtülüyor, bu cinayetler takip edilmiyor. Cezasızlık politikasının anayasal dayanakları var. ’82 Anayasası’nın geçici 15. maddesiyle cuntacılar ve diğer dokunulmazlık zırhlarıyla görevliler yargılanamıyor. Bir faili meçhul cinayeti araştırmaya başladığınız zaman karşınıza sorumluların dokunulmazlık zırhları çıkıyor. Bu zırh kaldırılana kadar davalar zaman aşımına uğruyor, hasıraltı ediliyor.

Bizim dernek olarak 1990 yılında başlattığımız raporlama çalışmaları da faili meçhullerin bir devlet politikası olduğunu gösteriyor. 1990 ile 2008 yılları arasında tespit edebildiğimiz faili meçhul sayısı 2837 kişi. 1990’da 11 faili meçhul ve cinayet, gözaltında ve cezaevinde öldürülen 12 kişi var. 90’dan sonra Kürt hareketine yönelik saldırıların artmasıyla beraber bu sayı artıyor, 92’de 362, 95’de 351 faili meçhul var. Bununla beraber zorla kaybetme vakaları var. 1980-93 arası 52, 94’de 328, 95’de 220, 96’da 194 zorla kaybetme olayı var.

Gerçi 2004 yılından sonra zorla kaçırırarak infaz etme bulunmuyor, ama faili meçhuller devam ediyor. 2009’da dur ihtarına uymadığı gibi gerekçelerle öldürülen 46 kişi, gözaltında ve cezaevlerinde işkence, hastalık, baskı sonucu intihar gibi sebeplerle öldürülen 39 kişi var. Bu rakamlar yapılan başvurular sonrasında bizim sınırlı imkânlarımızla belirlenen rakamlardır; bu nedenle minimum rakamlardır, gerçek sayının bu sayıdan daha fazla olduğunu biliyoruz. Bir işkence davasına karşılık 77 adet “polise mukavemet” davası açılıyor.

Yapılacak en önemli şey, unutmamak ve unutturmamaktır. Çünkü unutmak, kaygısızlığın kültüre sirayetine neden olur. Sürece müdahillik çok önemli, bu anlamda hukukçulara çok iş ve görevler düşüyor.

• Pervin Buldan

İlk faili meçhul Sabahattin Ali’dir. Ben de faili meçhullerin devlet politikası olduğunu söylüyorum. 1990’lar sonrasının siyasi cinayetleri 1991’de Vedat Aydın’la devam etti. HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın öldürülmesinden sonra muhalif kesimlere yönelik faili meçhul cinayetler, kaçırılmalar hız kazandı. “91-95 konsepti” dediğimiz dönemde bu uygulamalar hız kazandı ve binlerce cinayet işlendi. Bu cinayetlerin yöntemi, kullanılan kurşunlar bile aynı. 1991-95 arasında faili meçhuller çok yoğunlaştı, aynı odaktan, aynı yöntemlerle yapıldı, yapan örgütler biliniyordu. JİTEM, Kontrgerilla…

Susurluk kendiliğinden ortaya çıktı, ama yapılan Meclis araştırması devlet tarafından engellendi ve dosya gereği yapılmadan kapatıldı. Eğer Zeki yoldaşa sıkılan ilk kurşunun failleri aydınlatılmış olsaydı, biz bugün 17 bin faili meçhulden söz etmiyor olurduk. Benim, benzer bir cinayete kurban giden eşim Savaş Buldan’la ilgili Susurluk Komisyonu’na ifade vermem engellendi. Savaş Buldan’ın öldürülmesi Ağar tarafından açıkça savunuldu. Çiller faili meçhullere övgü dizdi.

İbrahim Şahin’in, “Savaş Buldan’ın öldürülmesi devlet için faydalıdır” demesi, Mehmet Ağar’ın “Ben devlet için bin operasyon yaptım” demesi, Mesut Yılmaz’ın “Duvardan bir tuğla çekersek altında kalırız” demesi birer itiraftır ve devletin bütün kademelerinin yaşananların ne olduğunu bildiğini gösterir.

Geçmişiyle yüzleşmeden Türkiye demokratikleşemeyecektir. Geçmişi karanlık bir ülke olarak AB’ye giremeyecektir. Ancak devlet Ergenekon davası sürecinde Kürdistan boyutunu hiçbir zaman gündeme almadı. Bunların açığa çıkmadığı hiçbir süreç Türkiye’ye fayda sağlamayacaktır. Yapılan her şey bizce boştur, hiçbir şey ifade etmez. Bütün kayıplar, infazlar açığa çıkarılırsa, ancak o zaman bir adım atılabilir ve biz de AKP’nin samimiyetine inanırız. Bu zihniyet ile AB’ye de girilemez.

Geçmişteki faili meçhul dosyalarını yeniden açtırmak için çalışıyorum. Bu konuda İçişleri Bakanlığı’na verdiğim soru önergeme verilen cevap, “Bizim dönemimizde işlenmiş faili meçhul cinayet yoktur” şeklinde oldu. Oysaki bu da yalan. Hrant Dink, Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz, Festus Okey ve adını hatırlamadığım birçok cinayet bu dönemde işlenmiştir ve AKP bunlardan doğrudan sorumludur.

Açılım yapacağız diyorlar, ama açılım faili meçhulleri aydınlatarak olur. Kürt Sorununun çözümü faili meçhul cinayetlerin çözümünden geçer. Türk annelerine sesleniyorum; savaşta ölen çocuklarının hesabını sorsunlar, ”Diğer çocuklarım da bu yolda feda olsun” demekten vazgeçsinler.

• Mustafa Kahya

Zeki Erginbay’ın adını anmaktan çok, onun uğruna öldüğü idealler için mücadelenin ne durumda olduğunu ve onun katlediliş şeklinin daha sonra nasıl sistemleştirildiğini irdelemek üzere yapacağım konuşmamı...

Zeki Erginbay’ın 33 yıl önce katledilmesinden sonra faili meçhule on binler kurban gitti. Bizim için “faili belli” olan faili meçhul cinayetlerin bugünkü sistem içinde açığa çıkarılması mümkün değil. Zeki’nin katlediliş yöntemi sonrakilerle aynıdır. Bugün yaşanan Ergenekon sürecinin bu bakımdan politik anlamını irdelemek gerekiyor. Egemenler arasında muhafazakârlık adı altında da olsa liberal politikalarla ulusalcılık arasında süren bir mücadele var. Bugün sol bu dava üzerinden ikiye bölünmüş durumda. Ulus devletçiler yani Ergenekoncular, kendilerine “vatan sevdalıları” diyorlar. Elli bin Kürt öldürüldü; bu vatan sevdalılarının kılı kıpırdamadı.

Öncelikle bugün egemenler arasında yaşanan çatışma, birbirlerini yok etmek üzere değil, yeniden dizayn edilen Türkiye’de kimin daha fazla rol alacağına ilişkindir. Bu tahlili yapamayanlar Taraf çizgisine kayıyorlar. Bizim ise hangi tarafta olmamız gerektiğini Tekel işçilerinin direnişi gösteriyor. Bugün Tekel işçilerinin direnişi ekonomik boyutu aşmış, tüm sınıfları etkileyen, siyaseti belirleyen temel etkenlerden biri olmuştur. Tekel direnişi Kürtlerle Türkleri mücadele içinde kaynaştırabiliyor. Tekel işçileri bu ülkenin demokratikleşmesi için hangi güçlerin yan yana gelmesi gerektiğini gösteriyor.

Biz ezilenlerin yanındayız, darbeciliğe karşıyız, ama ABD patronajında ülkenin yeni dizaynına aracılık edenlere, yani AKP’ye de dikkat çekiyoruz. AKP Genelkurmayla danışıklı olarak Ergenekon’u sorguluyor. PKK’nın 2005’te alınan tasfiye kararı da AKP ile ABD arasında anlaşmalı olarak uygulamaya çalışılmıştı.

Ergenekon’un ortaya çıkarılmasına destek olalım, ama “Fırat Suyu Kan Akıyor”a da dikkat çekelim. 1500 seçilmiş Kürt yönetici içeri tıkılıyorsa AKP’nin samimiyeti nerede? Buna sessiz kalan emekçi kendi geleceğine de sessiz kalıyor demektir. Bugün yüzümüzü Kürdistan’a dönmeden, orada mücadele edenlerin ne için mücadele ettiğini batıda anlatmadan faili meçhullerin hesabını soramayız. Ezilenlerin birliğinden başka güvencemiz yok. Bugün, ezilenlerin mücadele birliğinin politik iradesinin açığa çıkarılması gerekmektedir…

• Mustafa Atmaca

Öncelikle Zeki Erginbay’ın örnek devrimciliğini saygıyla anıyorum. Zeki’nin katledilmesi, onun sınıf kavgasını yaşam biçimi haline getirmiş militan bir devrimci olmasıyla ilişkilidir. O, önder bir devrimci olduğu için hedef seçildi. Zeki öldürüldükten sonra İlhan Selçuk’un ona ilişkin yazdığı yazıdan aktarma yapmak istiyorum:

“Belleğimin ilk anıları Davutpaşa Kışlasının tutuklular bölümünde başlıyor. Yıl 1972… Zeki’yi ilk kez orada görmüştüm… bir köylü durağanlığının bilgeliğiyle, şehir çocuğunun zekası buluşmuştu Zeki’de. Gösterişsiz ama özlü bir devrimciydi… Geçmiş yıllarda devrimcilik yollarında patırtı gürültü eden çok kişi gördük. Görevlerini alçak gönüllü bir sessizlikle yerine getirenlere boş verildiği bir dönem yaşandı. Bundan böyle devrimci kesimde değer yargılarının daha sağlıklı oluşması için artık bu konuda özen gösterilmesi gerektiği kanısındayım… Çok şamata yapan nice kişinin 12 Mart sınavlarında sıfır aldığı görüldü. Alçakgönüllü ve sessiz nice kişi kaya gibi çıktı. Ne kırık not alanları kınıyorum, ne de kaya gibi duranları göklere çıkarıyorum. Yaşadığımız olaylara insani yönden anlayışla yaklaşmak gerekir. Öylesine uzun bir yol var ki önümüzde, olan-bitenleri hoşgörüye karşılamak ve izlemek gerekir. Ne var ki bir görevimiz de gerçek değerleri tanımak, sevmek, tanıtmak değil midir? Zeki gerçek bir değerdi.”

Zeki Erginbay’ın bir militan devrimci sıfatını çok haklı olarak taşıdığını İlhan Selçuk onun katledilmesi sonrasında yazdığı makalede böyle ortaya koymuştu.

Devletin, Zeki’nin “katli vaciptir” karar ve “operasyon” nedeni için TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) meslek kuruluşundaki mühendis ve mimarların sendika mücadelesi tarihine gitmek gerekir.

1950, dünya emperyalist kapitalist sisteminin dönüşüm tarihlerinden biridir: 1929 Büyük Ekonomik Bunalımı sonrasında bozulan sosyal, siyasal ve ekonomik dengelerin yeniden kurulması ve kaynakların kapitalizmin hizmetine sunulması için dünya coğrafyasının ülke sınırları da dahil olmak üzere çok önemli değişiklikler İkinci Dünya Savaşı ile yeni bir aşamaya taşınmıştır. Önceki dünya egemeni İngiltere bu patronajını ABD’ye bırakmak zorunda kalmıştır. Yeni kapitalist egemen ABD, dünyanın yeniden tasarımına askeri güç alanında 1949’da NATO’yu kurarak başladı. NATO sadece “ortak savunma” amacıyla kurulmamıştı elbette. NATO, üye devlet yapılanmalarına kadar her alanda etkin bir örgüt olmuştur. “Gladyo” adı altında gizli silahlı örgütlenmelerle toplumsal muhalefetin karanlık yöntemlerle bastırılması için üye ülkelerin “derin devlet” yapılanmaları da NATO komutası altına alınarak çok daha organize hale getiriliyordu. Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları, İttihat ve Terakki geleneğinin buna benzer ”derin devlet” işlerini “Teşkilat-ı Mahsusa” ile yürütmüş ve bunu sonraki yıllarda da devam ettirmişlerdi. Bu nedenle NATO’ya girebilmenin rüşveti olarak önce Kore Savaşına girildi. Bedel, 750 askerin ölümü ve 2500 askerin sakat kalması oldu. NATO’ya girildi ve hemen “derin işler” Gladyo patronajında yürütülmeye devam edildi. Bu Gladyo “organize işler”i devletin tarihten devraldığı hareket tarzına o kadar uydu ki, ilgili kadrolar, Batılı ülkelerin birçoğunda gidilen uygulamaya, yani Gladyo’yu ortadan kaldırma ve bu tür işleri daha modern tekniklerle ve “temiz” olarak yürütmeyi öngören yeni derin devlet versiyonuna geçilmesine bile halen karşı durmaktadırlar.

1950’li yıllar, kapitalizmin Türkiye’deki gelişimi doğrultusunda, çeşitli dallardaki mühendis ve mimarların örgütlü bir yapıya kavuşmasını gerektirdi. Diğer meslek örgütleriyle birlikte 1954 yılında Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) kuruldu. 1952’de Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (kısa adıyla TOBB), 1953’de Türk Tabipler Birliği’nin (TTB), 1956’da Türk Eczacılar Birliği’nin (TEB) kuruluşunu kaydedebiliriz.

1960’lı yılların sonlarına kadar TMMOB –diğer meslek örgütleri gibi– devletin, demokratik ihtiyacından değil ama, devletin amaçlarına uygun meslekçilik esaslı korporatist bir örgüt olarak, amacına uygun faaliyet yürüttü. 60’ların sonuna kadar da meslek sorunları ötesinde herhangi bir çalışması olmadı. Bunun yansımasını İnşaat Mühendisleri Odasının yayın organı olan Teknik Güç’de görmek mümkün. 60’ların sonuna kadar meslek sorunları dışında tek bir başlık yok.

60’lı yılların sonuna doğru Türkiye ezilenlerinin ve onun bir parçası olan işçi sınıfının mücadelesi gelişmeye ve sertleşmeye başladı. Dünya kapitalizminin 1973-75’teki yeni krizinin çok önemli işaretleri 60’lı yıllarda görülmüş ve krizin belirtileri yeni gelişmeye başlayan Türkiye kapitalizminde de görülmeye başlamıştı.

Sınıf örgütlenmesi de bu çerçevede hız kazandı. İlk grev 1963 yılında Kavel Kablo Fabrikasında 170 işçinin işi bırakmasıyla başladı. İşçi sınıfının bir parçası olan mühendis ve mimarların, az sayıda olmaları nedeniyle başta görece yüksek olan ücretleri, sayının artmasına paralel olarak işçi ücretlerine yaklaşma eğilimine girdi. Bu ve diğer sınıfsal ve politik gelişmeler, sınıf mücadelesi araçlarından biri olan sendikalaşmayı ihtiyaç haline getirdi. 1965 yılı Haziran ayında çıkarılan 624 Sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu ve Devlet Memurları Kanununun 226-229. maddelerindeki düzenlemelerle devlet dairelerinde memur olarak çalışan mühendislera sendika kurma hakkı tanındı. Buna göre, 14 Ekim 1965 tarihinde “İnşaat Yüksek Mühendisleri ve Mühendisleri Sendikası” kuruldu. Bu dönemde tek tek mühendis ve mimar odalarıyla, üst birlik olan TMMOB arasındaki uyuşmazlıklar nedeniyle sendika, sembolik olmanın ötesine geçemedi ve sonunda kapandı.

1961 Anayasasının 46. Maddesi sendika kurma hakkını tanıyor olmasına karşın Sendika Yasası işçi ve memur statüsünde olmayanların sendika kurmasını engelliyordu. Büyük mücadeleler sonucunda İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) İstanbul Şubesi, serbest ve ücretli çalışan tüm mühendis, tekniker ve teknisyenleri tek bir çatı altında toplayan sendikayı, TEKSEN adı altında 12 Şubat 1970 tarihinde kurdu.

Mühendislerin ve diğer teknik personelin toplumsal muhalefetle kurduğu ilişkinin hızla büyümesi, oda yönetimlerinde söz sahibi olması ve TEKSEN çatısı altında ortak bir sendikal mücadelenin örgütlenmeye başlaması, teknik elemanların sorunlarının dile getirildiği yerlerin kapalı mekanlardan çıkarak alanlara taşınmasını da beraberinde getirdi. Bu doğrultudaki en önemli ve güçlü adım, 18 Nisan 1970 tarihinde gerçekleştirilen Teknik Eleman Mitingi ve Yürüyüşü olmuştur.

1970’de gerçekleşen bir başka önemli değişiklik, meslek odası yönetimlerine sosyalist ve devrimci mühendis ve mimarların gelmeye başlamasıdır. 12 Mart 1971 darbesi tüm ezilen mücadeleleri gibi mühendis odalarını da ezdi. TEKSEN kapatıldı, oda yöneticileri içeri atıldı. Devletin şiddet tekeline karşı mücadele eden silahlı devrimci grupların mensupları fiziksel imhaya uğradı. 12 Mart faşist darbesini yapanların siyasi iktidara 12 Eylül’de olduğu gibi direkt olarak gelip oturmaması vb. faktörlerden dolayı, bu darbenin ilk saldırısını atlatan devrimciler hızla toparlanıp mücadeleye artan bir ivmeyle devam etti.

1973-74’den sonra yeni bir devrimci dalga yükselmeye başladı. Darbe sonrası oda yönetimlerine tekrar seçilen solcular, 1973’te de, odaların üst birliği olan ve yönetimi darbecilerle işbirliği yapan TMMOB’nin yönetimini ele geçirdiler. TMMOB’de Teoman Öztürk’le temsil edilen politik çizginin mücadelesi, “mühendislerin sorunları halkın sorunlarından ayrı olarak çözülemez” ilkesi rehberliğinde yürütülmeye başladı. Bu tarih ve ilke ile TMMOB ezilenlerin yanında yer almaya başladı. Bu muhaliflik, TMMOB’nin devletin adeta hasım saydığı bir örgüt olarak görülmesine neden oldu. Bu değişimi Teknik Güç’te de izleyebiliyoruz. Artık oda yönetiminde yer alan sosyalistler, ülke sorunları ile meslek sorunlarının iç içe olduğunu işlemeye başlıyorlar Teknik Güç Dergisinde.

1974’de sendikalaşma çalışmaları yeniden başladı ve hemen sendikalar kurulmaya başladı. Önce Tüm Teknik Elemanlar Derneği TÜTED kuruldu ve bu dernek, sendika kurma çalışmalarının öncülüğünü üstlendi. TÜTED, TMMOB ve TEK-DER’den oluşan bir yürütme komitesi oluşturuldu. Birinci Teknik Eleman Kurultayı 1974 yılında, İkincisi 7-8 Haziran 1975’de Ankara’da toplandı. Üçüncü Teknik Eleman Kurultayının 1976’da Ankara’da toplanması için karar alındı.

Zeki Erginbay 1973 Affından faydalanarak hapisten çıkar çıkmaz İTÜ’deki öğrenciliğe ve devrimci mücadeleye kaldığı yerden başladı. O asıl işçi sınıfı içinde çalışma yürütüyordu. Bu sefer, TÜTED’le teknik elemanların sendikalaşma faaliyetinin içindeydi. Sınıfın içinde çalışmakta olan Zeki, teknik elemanların sendikalaşması mücadelesinde de önemli rol oynuyordu. Nisan 1976’da, İMO İstanbul Şubesi tarafından 88. sayısı yayınlanacak olan Teknik Güç Dergisinin yazı işleri müdürü oldu. Zeki, hemen birkaç sayı sonra, bu derginin 91. sayısından itibaren sendikalaşma konusunu işlemeye başlıyor.

Teknik Güç’teki çizgi değişikliği ve sınıf mücadelesindeki kararlılığını anlamak için eski sayı başlıklarıyla Zeki’nin yönetimindeyken konulan başlıkları karşılaştırmak yeterlidir.

- Ortak Mesleki Denetim Başlıyor (Sayı 49, Temmuz 1974)

- Yan Ödeme Uygulaması Mutlaka Düzeltilmelidir (Sayı 52, Ağustos 1974)

- TÜTED’de Birleşelim (Sayı 72, Haziran 1975)

- Sendikalaşma Mücadelesi Sürüyor / İşçi Sınıfına Uzanan Eller Kırılacaktır / Altınok Mühendislikte Greve Hazırlık (Sayı 91, Temmuz 1976, Zeki’nin çıkardığı 3. sayı)

- TMMOB Teknik Eleman Örgütleri, İşçi Memur Ayrımı Teknik Elemanlar Arasında Ayrıcalık Yaratıyor / İktidarın Doğu Halkına Karşı Umursamaz Tavrı Sürüyor - Muradiye Depremi- (Sayı 96, Ocak 1977. Bu, Zeki’nin çıkardığı son sayıdır.)

91. sayıya, “Sendikalaşma mücadelesi sürüyor. İşçi sınıfına uzanan eller kırılacak” başlığı atılıyor. Zeki böylece odadaki mücadelenin sınıfla ilişkisinin önemini gösteriyor.

Bu gelişmeler gösteriyor ki, devlet için, muhalif bir örgüte dönüşen TMMOB’nin sınıf sendikacılığına üçüncü kez yaptığı öncülük çok sıkı ve kararlıdır. Bu gelişmenin en önünde, en kararlı ve devrimci tavırla öncülük edenler arasında kim var? Bu soruya, o konjonktürde devletin derininde verilen cevaptır Zeki Erginbay’ın katli…

]]>
atilla2005@gmail.com (Mustafa Atmaca) Sayı 51-52 Mon, 14 Jan 2013 05:59:03 +0000
Teknoloji ve Sınıflar https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/256-teknoloji-ve-siniflar https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/256-teknoloji-ve-siniflar

Mustafa Atmaca

Üretici güçlerin iki temel kaynağından biri doğadan, diğeri toplumdan gelir. Doğa, hammaddeler sunar (madenler, bitkiler, hayvanlar, hava, su vb.). Hammaddelerin üretici güç unsuru olarak direkt kullanımı sınırlıdır. Doğal üretici güç unsurlarının tüketim aracı haline getirilmesi için –kendisi de doğal bir güç olan– insan emeğinin devreye girmesi gerekir. Üretici güç olarak emeğin genel rolü, kolektif değer yaratmadır. Değer ise, sosyal yararlılığı kabul görmüş olan soyut ve toplumsal bir unsurdur.

Değer yaratmayla, gittikçe daha çeşitli ve mükemmel üretim araçları üretilir. Üretim araçlarının geliştirilmesi ve üretimin kolaylaştırılması genel olarak teknolojiyi oluşturur.

Bu yazı kapsamında; teknik ve teknoloji ile üretici güçlerin gelişiminin sınıfsal yapıya etkilerini ele alacağım. Özellikle işçi sınıfının doğuşu, emek gücünün değersizleştirilmesi ve günümüzde sınıfsal yapıdaki önemli değişiklikleri anlatmaya çalışacağım.

Teknoloji her derde deva mı?

Deneme yanılma ve usta çırak ilişkisiyle gelişen teknik, insan toplumlarıyla birlikte varolmuştur. Kapitalist ideoloji teknolojiyi, toplumun kültür vb. değerlerini etkileyen, belirleyen ve değiştiren önemli bir olgu olarak araçsallaştırmıştır. Böylece teknoloji, insan özgürlüğünün yerini alarak insan yeteneklerini zaafa uğrattı. Pek tabiidir ki teknoloji, insanlığın önemli sorunlarına çok büyük katkılar sunmuştur. Ama teknolojinin kendisinin de metalaştırılması, insanlığa sağladığı faydalar yanında büyük sorunlar da yaratmıştır. Yaşama tarzı, çalışma düzeni yanında, kültürel vb. etkinliklerimiz de modern endüstriyel toplumun teknolojik düzeni tarafından yapılandırılıyor. ‘Her türlü teknolojik ilerleme ve gelişme, sorgulanmadan kabul edilmesi gereken bir şeydir’ anlayışı çok yaygın ve etkindir.

Kapitalizmin amentüsü haline gelmiş olan “ilerleme ve kalkınma” ideolojisi çoğunlukla teknoloji ile birlikte sunulur. Ancak, ne tarihsel kayıtlar, ne de teknolojinin toplum içinde üstlenmiş olduğu mevcut rol, teknolojik gelişmeyle ezilenlerin sorunlarının çözümü arasında doğrusal bir ilişki bulunduğunu doğrulamaktadır.

İlk ve Orta Çağda teknik

“Teknoloji” kavramının, kapitalizmin manifaktür üretiminden fabrika türü üretime geçtikten sonraki dönemi için kullanılması genel kabul görmüştür. “Teknik” ise tarım toplumundaki üretim alet ve araçları için kullanılır.

“Nehir medeniyetleri” olarak da anılan tarım toplumlarının varlığı genel olarak ilk ve Orta Çağı kapsar. İnsanın yerleşik yaşama geçişi tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi ile başladı. İnsanın biyolojik ihtiyaçları doğada en kolay ulaşılan suyu ve su gücünü kullanmayı gerektirmiştir. Su kullanımıyla ilgili bilgiler Bu dönem tekniğinin en yaygın ürünleri su kullanımıyla ilgili bilgilere dayanır. Kullanılan malzeme daha çok suyla yoğrularak kolay şekil verilebilen ve kurutulduğunda istenilen şekli alabilen kilden kaplardır. Tarihleme açısından, Mezopotamya’da çömlekçilik MÖ 3250 yılları civarında, kaldıraç kullanılarak kuyudan su çekme MÖ 2300’lü yıllarda ortaya çıkmıştır.

İnsanın yerleşik yaşama geçişiyle gelişen bir başka önemli toplumsal olgu ticarettir. Kentlerin, devletin ve sınıflı toplumun doğuşunda ticaretin çok önemli rolü oldu. Zanaatkarlık da genel anlamda kentlerde ortaya çıkmış ve özellikle metallerin keşfi ile daha da gelişmiştir.

Genel olarak toplumsal kümelenme ve yerleşme büyük akarsuların yer aldığı bölgelerde gerçekleşmiştir. (Mısır’da Nil, Mezopotamya’da Fırat ve Dicle, Hindistan‘da İndus ve Çin’de Hoang-Ho nehirleri.) Bu kültürler; metallerin kullanımı, atlı araba, yelkenli gemi gibi taşıma araçları ve sulama tesisleriyle destekli tarımı geliştirdiler. Tarımsal gelişme sonucu, yiyeceklerin biriktirilip depolanarak ihtiyacı olan başkalarına satılması olgusunun getirdiği ticaret, devletin ilk modelini doğurdu. Mezopotamya’da kent devletlerinin üzerinde rahip krallar, Mısır’da ise bir tanrısal kral oluştu. Kent, hem yönetim merkezi hem de dini örgütlenme merkezi idi. Rahipler, tapınak hazinelerini saklıyor ve kentin gereksinimlerini karşılamak üzere çiftçilerce tapınağa sevk edilen tahıl ve benzeri doğal maddeleri koruyorlardı.

Metal ve büyük sulama tesis tekniklerindeki gelişmelerin yanı sıra, Mezopotamya’da özellikle Sümerlerde tekerlekli araba (MÖ 3000’den önce), çömlekçi döner tablası (MÖ 3000’den önce), tuğla üretimi (MÖ 3000’ler), inşaatlarda kiriş kullanımı, kaldıraç yardımıyla yük kaldırma (MÖ 3000’ler), yazı yazmak üzere papirüs (MÖ 4.-3. bin yıl), eşit kollu terazi (MÖ 2600’ler), körük (MÖ 1600’lerde) geliştirilmiştir. (Tez, 1995/4)

Orta Çağ tekniği 10. yüzyıla kadar Batı’da daha çok manastırlardaki zanaatkarlarla sınırlı kaldı ve dini yapıların üretiminde çok büyük başarılar elde etti. Bu anlamda zanaatkarlık ve onun uygulaması olan teknik, imparatorlukların güdüm ve kontrolünde gelişti. Kentlerin gelişimine paralel olarak sivil zanaatkarlık da gelişmeye başladı. Ancak, Orta Çağ tekniğinde, İlk Çağdan beri kullanılan doğa gücü olan sudan başka yaygın bir “teknik ve bilimle” ilişkilenmiş teknolojiden söz edilemez. (Daha az miktarda rüzgar gücü yel değirmenlerinde kullanıldı.) 11. yüzyıldan sonra, su çarkının değirmen olarak tahıl öğütme amacı dışında; çekiçhane, kereste biçme, körük çalıştırma vb. işlerde yaygınlaştığı bilinmektedir.

Zanaat emeği ya da vasıflı emek, Sanayi Devrimine kadar üretimin temel biçimiydi. Her zanaatta işçi geleneksel bir bilgi yığınının ustası olarak kabul ediliyor ve yöntemlerle uygulanacak aşamalar onun kendi kararına bırakılıyordu. Bu tür üretim ustasında, üretimin ihtiyacı olacak malzeme ve süreçlerin birikmiş bilgisi vardı. Usta, zihninde ve bedeninde, uzmanlık alanının kavramlarını ve fiziksel maharetlerini birleştiriyordu. Usta-çırak ilişkisi buna dayanıyordu.

İlk ve Orta Çağda teknik değişimlerin toplumları etkileyici ve yaygın olmamasının birçok nedeni arasında üretimin daha çok biyolojik ihtiyaca, daha az ticari satışa yönelik olması sayılabilir. Bir diğer neden, siyasal düzen gereği, canlı emekçinin işlevinin üretimin diğer unsurları olan malzeme ve üretim araçlarıyla aynı kabul ediliyor olmasıydı. Emekçinin köle olması nedeniyle canlı emek için üretim gideri yoktu. Üçüncü neden olarak, kapitalizmin manifaktür dönemi sonrasındaki gibi tüketimin manüple edilmiyor olması sayılabilir.

Manifaktür türü üretim, ticari amaçlı atölye türü üretimin genel adıdır. Ticari kar dürtüsünün zorlamasıyla başlayan ihracat (özellikle İngiltere’de tekstil sanayisinde) büyük bir arz-talep hızı yarattı. Bu hız, üretimde tekniğin bilimle ilişkilenmesi anlamına gelen teknoloji dönemine geçmeyi zorladı. Su gücü tekniklerinin bu ihtiyaca cevap vermesi pratik olarak sınırlarına dayanmıştı. 18. yüzyılda fen ve doğa bilimlerindeki büyük ve yoğun gelişmeler bilimle tekniğin, daha çok teknik uygulamaların zorlamasıyla ilişkilenmesini başlattı. Buhar gücü, su gücü yanında kullanılabilir hale geldi.

Buhar gücü, fiziksel emek gücü yerine geçiriliyor

17. yüzyıldan sonra çok sayıda girişimci buhar makinesi yapmak için çalıştı. Bu çalışmalar sonucu gelişmiş buhar makineleri ortaya çıktı. Newcomen’in 1711 yılında yaptığı ilk ticari buhar makinesi 500 atın yaptığı işi tek başına yapabiliyordu. James Watt silindire bir yoğunlaştırma odası ilave ederek buhar makinesinin yakıt verimini yüzde 75 arttırdı.(Özilgen 2009/152-154)

Buhar gücünün demiryolu ulaşımına uygulanması teknolojinin kullanıldığı önemli bir üretim aracı olması açısından bir okul niteliği taşır. Diğer teknolojiler ve mühendisliğin gelişiminde, buhar ve demiryolu teknolojisi dönüm noktası sayılır.

Emeğin niteliksiz, değersiz ve ucuz hale getirilmesinde teknolojik gelişmenin etkileri

Sanayi kapitalizminin erken evrelerine kapitalistin cephesinden bakıldığında emek gücü, üretim sürecini tamamlayan diğer herhangi bir unsur gibi düşünülüyordu: Üretimin bünyesine giren hammadde ne ise, emek gücü de oydu. Kapitalistlerin emek gücüne bu bakışı, sanayi kapitalizminin, metaların üretiminden değil, alım-satımından anlayan ve emeğe öteki metalar gibi muamele eden tüccar kapitalizmi geleneğinden kaynaklanıyordu.

Fabrika türü üretime gelmeden önce ‘evde çalışma’ türü bir model doğdu. Evde çalışma, kapitalistin malzemeyi parça başına, kendi evlerinde imal etmek üzere taşeronlar ve komisyon aracıları yoluyla işçilere dağıttığı bir sistem olarak doğdu. Bu sistem; tekstil, giysi, şapka, metal ürünleri, saat yapımı, ahşap ve deri sanayilerinde uygulandı. Madenlerin çıkarılması gibi, çalışmanın eve taşınamayacağı sanayilerde bile, yer üstünde çalışan maden işçileri taşeron işverenler aracılığıyla, tek tek ya da takım halinde pazarlanıyorlardı.

Taşeronlaştırma ve eve iş verme uygulamaları, manifaktür dönemi sonlarına doğru ticaretteki talep artışının hızlanmasına bağlı olarak üretim hızının artması nedeniyle azaldı. Bu süreç, fabrikanın sanayi kapitalizminin ana üretim merkezi haline gelmesi ve ticari dağıtımın da üretici kapitalistin egemenliği altında yürütülmesiyle tamamen sona erdi.

Taşeronlaştırma, çok sonra beklenmeyen tarzda geri döndü. İletişim, ulaşım ve kontrol teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte özellikle kapitalizmin 1973 büyük krizi sonrasında esnek üretimin temel unsuru olarak üretim sürecine yeniden dahil oldu. Günümüz üretiminde, emeğin parçalanması ve gücünün yok edilmesi, sendikaların etkisiz hale getirilmesi, sosyal güvenlik ödemelerinin ortadan kaldırılması açılarından taşeronlaştırmanın önemli etkileri olmaktadır.

Kapitalizmin ilk dönemi olan manifaktür üretimin en tipik özelliği, üretimin henüz iş aletleriyle yapılmasıdır. Emeğin bütüncül özelliği bu dönemin sonlarına doğru bozulmaya başladı. Ticaretin, dünya ölçeğinde gelişmesi ve artışı, üretim hızının da bu artışa paralel olarak artmasını gerektirdi. Makinelerin üretim aracı olarak yaygın ve organize bir şekilde kullanılmasıyla doğan fabrika türü üretimle birlikte emeğin niteliksizleştirilmesi yoğun bir şekilde başladı.

Üretim, toplum ölçeğinde genelleşti. Emekçiler, üretimin sürdürülmesini sağlayan araçlardan kopartıldılar ve bu araçlara yalnızca, emek güçlerini başkalarına satarak ulaşabilir hale geldiler. İşçiler emek güçlerini elden çıkarmalarını engelleyen, serflik ya da kölelik gibi yasal bağlarından kurtarıldı. Üretim süreci içindeki işçinin emek gücü, işçi tarafından satılan ve işveren tarafından satın alınan bir sözleşmeye kavuştu. Böylece 18. yüzyılda fabrika işçisi doğmaya başladı.

Kapitalist rekabette temel silah olan makineleşme, aşama aşama kapitalist egemenliği yoğunlaştırmıştır. Bağımsız zanaatkarlar artık aynı mekanda ve aynı kumanda altında toplanmış durumdadır. Bu, manifaktür döneminin basit işbirliği aşamasıdır. Artık işler, onları çalıştıran kapitalistin karı için ve onun emri altında yapılır hale gelmiştir.

İkinci aşama, karmaşık işbirliğidir. Her bir işçi artık nihai ürünü üretmek için eskisi gibi bir dizi işi kendi başına gerçekleştiremez. Her işçi parça işçisi haline gelir ve uzmanlaşmış bir kategoriye girer. Sadece belirli aletleri kullanabilir duruma gelir.

Büyük sanayi aşaması denilebilecek üçüncü aşamada, parça aletlerin yerini birleşik ve aynı anda çalışan bir alet-makine sistemi aldı. Bu noktadan sonra işçi artık makineye tabidir.

Birinci ve ikinci aşamalarda işçi aleti kullanırken, üçüncü aşamada makine işçiyi kullanır hale geldi. İşçinin üretimdeki tüm denetimi elinden gitti. Emekçinin, birinci ve ikinci tür üretimdeki canlı mekanizma olarak rolü, üçüncü aşamada cansız makinenin aracı olmaya dönüşmüştür. İşçinin nitelik ve yeteneği teknoloji ürünü makineyle elinden alınmıştır. İşçinin niteliksizleştirilmesi ve değersizleştirilmesi de emeğin ucuzlamasını getirmiştir. (Gouverneur, 2007/177-178)

İşçi sınıfının doğuşu

Emek süreci artık, bir sermaye birikim sürecine dönüşüyordu. Büyük emekçi kitlelerinin denetim altına alınması burjuva çağından çok daha eskilere dayanır. Piramitlerin, Çin Seddinin, geniş yol ağlarının, su kemerleri ve sulama kanallarının, büyük binaların, arenaların, anıtların, katedrallerin vb.nin hepsinin yapımında kitleler halinde işçi kullanılmıştır.

Kapitalist tarafından sarf edilen çabanın katkısıyla teknoloji hızla devrimci bir niteliğe büründü. Kapitalist, üretken olmayan emeğin beher saat fazlalığının maliyet artışı anlamına geldiğinin bilincindeydi. Kiralanmış emekle çalışan ve sermaye biriktirme ihtiyacı tarafından kışkırtılan kapitalistin, bütünüyle yeni bir yönetim sanatına ihtiyacı vardı. (Braverman, 2008/87)

Emekçilerin fabrika mekanı içinde toplu çalışması kapitalist açısından emek gücünü etkin bir şekilde yönetme ve dizginleme zorunluluğunu doğururken, karşıt bir gelişme olarak, işçilerin bilinçlenmesi gecikmedi. “Kendinde sınıftan, kendisi için sınıfa” geçiş bilinci işçi sınıfının tarih sahnesine görkemli çıkışını doğurdu.

Ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmine yönetim ve denetimin ”bilimselleşmesi”

Kapitalistler, bütün bu erken dönem çalışmalarında, bir yönetim teorisi ve pratiğine doğru el yordamıyla ilerliyorlardı. Yeni toplumsal üretim ilişkilerini yarattıktan ve üretim tarzını dönüştürmeye başladıktan sonra, daha önceki üretim süreçlerinden yalnızca boyutları bakımından değil, aynı zamanda nitelikleri bakımından da farklılaşan yönetim sorunlarıyla karşılaştılar.

“Özgür emek sözleşmesini” varsayan özel ve yeni ilişkiler altında, bir yandan gönüllü sözleşme temeline dayalı bir emek sürecini gerçekleştirirken, diğer yandan da, çalışanlar üzerinde kurulacak ve kendi çıkarlarına en iyi biçimde hizmet edecek gündelik bir yönetime kavuşmalıydılar. Denetim, bütün yönetim teorisyenlerinin örtük ya da açık olarak kabul ettikleri gibi, tüm işletme yönetimi sistemlerinin merkezi kavramıdır.

Bilinen toplumların hepsi çalışmayı üretken uzmanlık alanlarına göre bölmüşken, kapitalizmden önceki hiçbir toplum, her bir üretken uzmanlık çalışmasını sınırlı işlemlerden oluşan altbölümlere sistemli biçimde parçalamış değildir. Bu işbölümü biçimi yalnızca kapitalizm koşulları altında genellik kazanmıştır.

İnsan emeği toplumsal emek niteliğini, yani toplum içinde ve toplum aracılığıyla sarf edilen emek niteliğini kazanır kazanmaz, toplumsal işbölümü de gözle görünür bir biçimde ortaya çıktı. Toplum içindeki işbölümü, bilinen bütün toplumlara has bir niteliktir; atölye içindeki işbölümü ise kapitalist toplumun özgün ürünüdür. Toplumsal işbölümü, çalışmayı belirli bir üretim dalında yeterlilik sahibi olan meslekler ekseninde böler; ayrıntılı işbölümü ise meslekleri bu anlamda imha eder ve işçiyi herhangi bir bütünlüklü üretim sürecinin tamamını gerçekleştirmek bakımından yetersiz hale getirir.

Üretim içindeki işbölümü, emek sürecinin çözümlenmesiyle, yani üretme işinin kurucu öğelerine ayrılmasıyla başlar. Bu tür bir çözümleme ya da parçalama, aslında işçiler tarafından kendi ihtiyaçlarına uyacak biçimde örgütlenen bütün emek süreçlerinin karakteristiğidir.

Emek süreci parçalanabildiği ölçüde, bazıları diğerlerinden, ama hepsi de bütünden daha kolay olan öğelere ayrılır. Bu durum piyasa terimlerine tercüme edildiği zaman, süreci gerçekleştirme yeteneğine sahip olan emek gücünün, parçalanmış öğeler olarak, tek bir işçide bütünleşmiş olan bir yetenekten daha ucuza satın alınmasının mümkün olduğu anlamına gelir. Önce, el zanaatlarına ve daha sonra da mekanik zanaatlara uygulanan bu yöntem (Babbage İlkesi), nihayet hangi düzenek ya da hiyerarşik düzeyde olursa olsun, kapitalist toplumdaki tüm çalışma biçimlerini yöneten temel güç haline gelir.

Emek gücü artık meta haline gelmiştir. Kullanım biçimleri artık onu satanların ihtiyaç ve arzuları uyarınca değil, temelde sermaye değerini genişletmek isteyen işverenlerin ihtiyaçlarına göre örgütlenir. Emek sürecindeki her adım, mümkün olduğu her ölçüde, özel bilgi ve eğitimden kopartılarak basit emeğe indirgenir. (Braverman, 2008/103)

Fabrika türü üretimde “bilimsel yönetim”

Taylorizm, bilimin yöntemlerini hızla büyüyen kapitalist işletmelerin giderek karmaşıklaşan emek denetimi sorunlarına uygulamayı amaçlayarak ortaya çıkmış bir girişimdir. “Bilimsel yönetim” isimlendirmesine rağmen gerçek bilimin niteliklerinden yoksundur, çünkü varsayımları kapitalistin üretim koşullarıyla ilgili bakış açısından başka bir şeyi yansıtmaz. Araştırma konusu yaptığı şey, genel olarak emek değil, emeğin sermayenin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirilmesidir.

Taylor düşüncesinin ikinci ayırt edici özelliği geliştirmiş olduğu denetim kavramıydı. Denetim, tüm tarihi boyunca yönetimin temel ve ayrılmaz bir niteliği olmuştur, fakat Taylor’la birlikte denetim görülmemiş ölçüde baskıcı ve despot bir karakter kazandı.

Taylor’dan önce yönetimin emek üzerindeki denetiminin aşamaları, sırasıyla şunları içeriyordu: İşçilerin bir atölye içinde bir araya getirilmesi ve işçilere çalışma günü süresinin dayatılması; işçilerin sebatlı, yoğun ya da kesintisiz çalışmalarını güvence altına alacak şekilde gözetim altına alınmaları; çalışmayı kesintiye uğratacağı düşünülen (konuşmak, sigara içmek, işyerini terk etmek vs. gibi) oyalanmalarla ilgili kuralların uygulanması; asgari üretim düzeylerinin belirlenmesi vs.. İşçi bunları kabul edip uygulayarak yönetimin denetimi altına girmiş sayılıyordu. Burada işçinin çalışma kararı elinden tam alınmış olmuyordu. Taylor’un yöntemi, işçinin tüm hareketlerini zamanlaması önceden belirlenmiş ve yeniden tanımlanmış bir şekilde yapmasını dayatıyordu.

Kafa emeği kol emeği ayrımı

Kapitalizmin yapısal işleyişindeki değişimler işçi sınıfının birleşimindeki bir dizi köklü değişimle de üst üste gelir. Kafa emeğinin kol emeğinden ayrışması, herhangi bir verili üretim düzeyinde, doğrudan doğruya üretimle uğraşan işçiye duyulan ihtiyacı azaltır, çünkü işçiler zaman alıcı düşünsel işlevlerden azat edilir ve bu işlevleri başka yerlere dağıtılır. Tasarım, planlama, muhasebe ve kayıt tutma süreçleri üretim süreci içinden çıkarılarak başka bölümler halinde düzenlenir. Üretime başlamadan önce adeta üretimin senaryosu yazılır ve her işçinin rolü tanımlanır, işçinin bu eylemi sırasındaki rol tanımı, beynini en az, fiziksel gücünü en fazla kullanmaya göre kurgulanır. İşin sonucunun denetlenmesi, düzeltilmesi ve sürecin her bir aşamasının bitiminde ortaya çıkan sonuçların değerlendirilmesi gibi çeşitli yönlerin hepsi, imalathaneden yönetim bürosuna taşınmıştır. Böylece işçi yaptığı işi bütünlüklü olarak göremez ve öğrenemez.

Fordizmden esnek üretime

1945’den sonra başlayan Keynesçi devlet kapitalizmi 1973 kriziyle son buldu. Bu çeyrek yüzyıllık dönemde kapitalist üretim süreci, genel olarak Frederick Taylor’un teorize ettiği Taylorizm, ABD’deki Ford Fabrikalarında uygulamaya Fordizm olarak konulmuştu. Bu dönemin son bulması Batı kapitalizmini, yeni bir üretim yöntemi arayışına soktu. Bu arayış özellikle kıta Avrupa’sında başladı ve 1970’lerin ortasındaki krizle birlikte yoğunluk kazandı. 1960’lı yılların başında Japonya’da esnek üretim; kalite çemberi, takım çalışması ve tedarikçi firma yöntemiyle Fordizmden nispi olarak farklı bir üretim modeli olarak üretimi arttırıcı sonuçlar alıyordu. Fordist modelin tıkanması vb. diğer nedenlerden dolayı Batı, bu modeli terk ederek Japonların esnek üretim modelini uygulamaya yöneldi. Fordist, otoriter ve işçinin kas gücünü öne alan modelin yıkılmasında İtalyan işçi sınıfının verdiği kararlı ve sert mücadelenin de çok etkisi oldu.

Batı kapitalizminin esnek üretime yönelişinin bir diğer nedeni, bu modelin üç başlığından biri olan tedarikçi firmalar idi. Taşeronlaştırmayla üretimin çeşitli parçalarının vergi, sigorta vb. kaçağının olduğu değişik ülkelerde yapılması sağlandı ve bu nedenle üretim girdilerinin düşürülme olanakları elde edildi.

Yeni üretim modeline, ilk kez Toyota’da yaratılıp uygulandığı için, fordizmden esinlenilerek toyotaizm de denildi. Toyota’da, krize bir çözüm olarak, işçilerin dörtte birinin işten çıkartılmasına niyetlenildi. Fakat firma kendisini fabrikayı işgale yönelen bir işçi ayaklanmanın ortasında buldu. Daha da öteye, firmanın sendikası grevi kazanacak güçteydi. Japonya’da Sovyetler’in, Çin devriminin ve Kore’deki gelişmelerin etkisiyle yaygın ve güçlü bir işçi sınıfı hareketi vardı. Toyota’daki tarihi nitelik taşıyan uzlaşma, bu olaylar sonrasındaki pazarlıklarla gerçekleşti.

İş’i zor ve çıkar kıskacıyla yürüten ve bu işkencenin ağrılarını tüketim sarhoşluğu yaratarak azaltmayı yöntem edinen kapitalist üretim tarzı da, artık bu sarmalın zirve ve bu anlamda tıkanma noktasına gelip dayandı. (Esnek üretimde, işçinin görüşünün de alındığı tezi uygulamada işçilerde karoshi hastalığı olarak soruna dönüştü.) (Yılmazer, 2007/380)

Fordizm için “işçinin kas gücünü denetleyen” nitelemesini yaparsak, esnek üretim için, “işçinin beynini de kullanan” ilavesini yapmamız gerekir.

“Bilgi çağı” üretim sürecinde emek

Günümüzün kapitalist ekonomisinde canlı emek içindeki kol emeğinin beyin emeğine nazaran azaldığı doğrudur. Kapitalizmin manifaktür aşamadan sanayi aşamasına geçişi ile başlayan makinelerin canlı emeğin özellikle kol emeğinin yerini alması gittikçe artarak günümüze değin sürmüştür. Böylece emeğin parçalanarak niteliksizleştirilmesi ve ucuza satın alınması sağlanmıştır. Canlı emeğin metalarda ölü emeğe dönüşümü kafa emeğine olan ihtiyacı daha da baskın bir şekilde ihtiyaç haline getirmiştir. Makinelerin organizasyonu, ve niteliksiz hale getirilmiş olan emeğin organizasyonu, yönetimi ve denetimi için kafa emeği öne çıktı. Kafa emeğinin uygulayıcısı, yöneticisi ve organizatörü olarak mühendislik mesleği geliştirildi. Böylece sömürüye yepyeni bir boyut katılmış oldu.

Maddi olmayan emekle maddi olmayan üretim dönemi özellikle kapitalizmin 70’lerde girdiği büyük krizden çıkışı sonrasında yoğunlaştı. Bilgisayar, iletişim teknolojisi ve bunlara dayalı programcılık, mühendislik ve hizmet alanlarını metalaştırarak pazara sürülür hale getirdi.

Teknik gelişim, zaman içinde insanın bazı niteliklerini elinden alıp emeği niteliksizleştirmiş olsa da, düşünce yönünde süreç farklı işler hale geldi. Makineler geliştikçe insanın düşünce gücü ve yaratıcılığı, kaybolmak yerine, yeni bir gelişme alanı yarattı. (Yılmazer, 2007/436)

Sınıfın değişiminde teknolojinin etkisi

İşçi sınıfının net bir şekilde ortaya çıkması manifaktür kapitalizmi aşamasından fabrika türü üretime geçişte oldu. Bu dönemde burjuva sınıfı da yeni gelişmeye başlamıştı. 18. ve 19. yüzyılda başlayan sanayi kapitalizmi geliştikçe işçi sınıfı da ”kendisi için” sınıf olma bilinciyle gücünü keşfediyordu. Kapitalizmin tekelci aşamaya geçip sanayi sermayesiyle ticaret sermayesinin finans kapital olarak sentezlenmesiyle egemen sınıfın yapısı da yenilendi ve daha organize hale geldi. Bu bütünleşme sanayi sermayesinin önderliğini kaptırmadan 1980’li yıllara kadar geldi. Bu yıllardan sonra kapitalist yapı içindeki finans sektörü, üretim ekonomisine egemen hale gelmeye başladı. Spekülasyon ağırlıklı mali sermaye üretim ekonomisini yürüten sanayi kapitalizmini adeta ele geçirdi ve ona egemen oldu. Hızlı teknik yenilenme ve rekabetin yoğunluğu da finans ekonomisinin egemenliğine katkı sağladı.

Özellikle ABD’de birikmiş olan emeklilik, sigorta ve sendika fonlarının borsaya çekilmesiyle oluşan dev finans gücü üretim sermayesinin önderliğini elinden aldı. Üretim sermayesi finansa bulaşmadan ayakta kalamaz hale geldiğinden finans bölümü olmayan üretim firması kalmadı. Finans sektörünün sermayenin liderliğine oturmasında, diğer faktörlerin yanında iletişim ve bilgisayar teknolojisinin gelişmesinin önemli katkıları vardır. Bu teknolojik gelişmenin sağladığı en büyük katkı, sermayenin klasik yörüngesi olan para-meta-para turundaki hızının inanılmaz boyutlarda arttırılmasıdır. Finans ekonomisinde hızın yanında, yörüngedeki üretim (meta) durağının ortadan kaldırılmasıdır. Bu durumda (finans ekonomisinde) formülasyon; müthiş bir hızla dünyanın tümünde “para-para” olarak üretimin kısmi risklerinden de kurtulmuş oluyordu. Artık, üretim ekonomisi de kendini spekülasyon şansına göre ayarlar hale geldi. Teknik yeniliklerle büyüyen bazı üretim firmaları belli bir pazar payına sahip olmaları halinde finans kapitalin mali operasyonlarıyla ya batırılır ya da ele geçirilir oldu.

Sanayi kapitalizminden bilgi-hizmet kapitalizmine geçiş sanayi kapitalizmi dönemindeki işçi sınıfının çok önemli kazanımlarını büyük ölçüde aşındırmaya zorladı. Temel yapısal değişim, şüphesiz işgücünün imalat sanayisinden bilgi-hizmet sektörüne kaymasıdır. Yapısal nitelikte bir diğer değişim, işgücünün sanayi kapitalizmi döneminde kentlerin belli bölgelerine yığılması ve büyük fabrikalarda yoğunlaşması eğiliminin hızla değişmekte oluşudur. Daha da önemlisi, büyük işyerlerinin, üretimin yeni tekniklerinden dolayı yerini giderek daha küçük işyerlerine veya işçisi neredeyse olmayan işletmelere bırakmakta oluşudur. En yoğun işgücü birikimi sağlık, eğitim ve kültür-eğlence sektöründedir. Bu yoğunluk kaybı, sınıf yapısında önemli bir değişime yol açmaktadır. İşçi sınıfının topyekün davranma özelliği giderek zayıflamaktadır. (Yılmazer, 2007/444-45)

Sonuç

İlk ve Orta Çağ boyunca teknikteki değişim hızı yavaştı. Teknik, daha çok imparatorluk ve şehir devleti gibi o dönem egemenlerinin kontrolünde idi. Teknik gelişimi zorlayacak bir iradi güç yoktu, buna ihtiyaç da yoktu. Çünkü üretim, pazar için değil, daha çok insanların biyolojik ve o dönem devletlerinin savaş, anıtsal yapı, alt yapı vb. içindi.

Pazar için üretim ağırlıklı olarak kapitalizmle başladı. Manifaktür türü üretim döneminin sonlarında hızlandı ve fabrika türü üretimle hızı çok arttı. Kapitalizm, birçok önemli tarihsel gelişmeyle birlikte işçi sınıfının da doğumunu sağladı. Teknik ve teknoloji önce dar anlamda üretim aşaması içinde, daha sonra dağıtım (ulaşım) ve tüketimde yaygın bir şekilde kullanılmaya başladı. Teknolojinin üretim süreci içindeki temel işlevi, emek gücü ile üretim nesnesi arasında üretim aracı olmaktı. Günümüzde teknolojinin üretim süreci içindeki işlevi çok genişlemiştir. Teknoloji, emek gücünün verimliliğinin arttırılmasından üretim sonrasında dağıtıma, dağıtımdan tüketime kadar tüm aşamalarda yaygın bir şekilde kullanılır oldu.

İlk ve Orta Çağın enerji biçimi olan su enerjisinden buhar enerjisine geçiş çok uzun süre almasına rağmen oradan elektrik, petrol, nükleer vb. enerji türlerine geçiş çok daha hızlı oldu.

Emeğin üretim süreci içinde parçalanarak ucuzlatılması daha çok teknoloji kullanılarak gerçekleştirildi. Üretimin hızının arttırılması değersizleştirilmeyi pekiştirdi. Önceleri emek gücü için işçinin kaslarında gözü olan kapitalist, işçi sınıfının gücü karşısında tekniği bilimle ilişkilendirerek teknolojiyi emeğin fiziksel gücü yerine ikame etmeye çalıştı. Emeğin diğer bileşeni olan kafa emeği değersizleştirmenin zaaflarını gidermek için devreye sokuldu; mühendislik mesleği ile, zanaatkardan bilimsel eğitimli yeni bir emekçi sınıf kategorisi ortaya çıktı.

Üretim içindeki kafa emeği proje olarak ayrıldı. Ağırlıklı olarak fiziki gücünü kullanan kol emekçisi bir tarafta, kafa emekçisi, bilim insanı, mühendis, doktor vb. meslek insanları başka bir tarafta bırakılarak emekçi sınıflar başka bir açıdan bölündü. Emeğin bu şekilde parçalanması, ağırlıkla fiziksel emek sunan işçilerden elde edilen faydayı azalttı, verim düştü. Bu sefer emekçinin beynini de sömürüye katmak için esnek üretime geçildi, ama bunların hiçbiri dikiş tutmadı. Kapitalizmin krizleri birbirini izledi. Sonuncu kriz 2008 sonunda başladı, hala devam ediyor.

Sermaye sınıfının iç egemenliği, 1980’ler sonrası neo-liberal politikalarla üretim ekonomisi ağırlıklı olmaktan finans egemenliğine geçti. Spekülasyon ağırlıklı olan finans ekonomisinde emek büyük ölçüde devre dışına atıldı ve üretimdeki teknolojik değişim sonucu hizmet ekonomisi ve sanal ekonomi de emeğin gücünü parçaladı. Bu ve benzeri etmenler sonucu, emeğin fiziki ve siyasal gücü tarihinin en etkisiz düzeyine indi. Finans ekonomisinin baş aktörleri olan ABD ve İngiltere, tek tek dünya ülkelerinin ekonomilerini birbirine bağladı. Dünyadaki tüm sermayenin yarısından fazlası 8 ülkenin spekülatörlerinin elinde toplandı. Dünya egemenleri artık değiştirilmemiş hiçbir parçası kalmamış bir otomobil gibi yoluna devam etmeye çalışıyor. Sürekli olarak ekonomik krizlerle kaos ortamlarına düşen kapitalizm, ezilenlerin karşı koyucu gücünün zayıflığı nedeniyle bugüne değin sınıf mücadelesinin enerjisinden en büyük faydayı sağlayarak yaşamını hala sürdürebiliyor. Egemenler, ezilenlerin kolunu bacağını bağlayıp, beynini etkisiz hale getirerek karşılarında “Glu glu dansı” yapıyor. “Emek öldü, yaşasın sermaye” diyorlar. Burjuvazinin pervasızlığı, sermayenin emeksiz olamayacağı, tüm sermaye değerlerinin birer ölü emek ürünü olduğu ve hiçbir makinenin kendi başına sonsuza dek işleyemeyeceği bilgisine rağmen, ama işçi sınıfının tarihsel misyonunu oynamaktan henüz uzak olduğu bilgisi eşliğinde varlık buluyor.

Kapitalizm, canlı kafa ve kol emek gücünün yerine ikame edebileceği bir makine icat edemediği sürece, “Emek, değer olarak tarihten silindi” sözünün bir masaldan başka bir anlamı olmayacaktır. Doğanın dört milyon yıldaki değişim ve gelişiminin ürünü olan insan ve beyninin yerini tümüyle makinenin alacağına dair söylenenler kapitalizmin ideolojik palavrasından ibarettir.

 

 

Kaynakça

Braverman, Harry (2008), Emek ve Tekelci Sermaye, Kalkedon Yayınevi, İstanbul

Gouverneur, Jacques (2007, Kapitalist Ekonominin Temelleri, İmge Yayınevi, Ankara

Özilgen, Mustafa (2009), Endüstrileşme Sürecinde Bilgi Birikiminin Öyküsü, Arkadaş Yayınevi, Ankara

Tez, Zeki (1995), Doğa Karşısında Pratik ve Teknik Uğraşı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara

Yılmazer, Mehmet (2007), Kapitalizmde Yapısal Dönüşüm, Alaz Yayıncılık, İstanbul.

 

 

]]>
atilla2005@gmail.com (Mustafa Atmaca) Sayı 50 Sun, 14 Oct 2012 15:36:16 +0000
Sınıf Mücadelesi ve 71 Devrimciliği https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/222-sinif-mucadelesi-ve-71-devrimciligi https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/222-sinif-mucadelesi-ve-71-devrimciligi

Mustafa Atmaca

71’i hazırlayan en temel neden; sınıf mücadelesinin 1960–70 yılları arasındaki gelişimidir. 1965–70 yılları arasındaki Türkiye toplumu ezilenlerinin, özellikle işçi sınıfının gelişen ve olgunlaşan sınıfsal tavrı üniversiteli solcu gençliği de etkilemiştir. Ancak, sosyalist solun Türkiye koşullarına ilişkin devrim öngörüleri teorik olarak daha çok Kemalizm’den etkileniyordu. Bu yanlış eklemlenme, sınıf mücadelesinin yoğunlaştığı 70’li yılların başında gençlik hareketinin sınıfla bütünleşmek yerine onun öncüsü gibi davranmasına neden olmuştur.

71 öncesinde kalın hatlarıyla görünen; işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin, genel olarak ilk defa ayakları üzerine doğrularak sınıf tavrı ve gücü göstermiş olmalarıdır. Sınıf mücadelesinden etkilenen ama sınıftan kopuk olan gençlik hareketinin önderlerinin, silahlı bir karşı duruşa varacak ölçüde cesaret göstererek canlarını vermekten çekinmeyecek kararlılıkta olmaları ezilenlerde büyük bir özgüven yaratmıştır.

71 devrimciliğinin belirgin özelliği, Cumhuriyet iktidarlarının temel toplumsal sorunları çözme vaadinin 50 yıllık süredeki çözümsüzlüğüne olan sınıfsal tepkinin yanında yer alarak, ancak sınıfla bütünleşemeyerek, bir kesiminin silahlı bir karşı duruş sunmuş olmasıdır. 71 devrimciliğinden çıkarılacak diğer sonuçlar bunun yanında tali nitelikte kalır. 71 devrimciliğinin teorik beslenmesinin ana damarı Kemalizm’in sol bir yorumuydu. Türkiye sosyalist ve komünistlerinin bu teorik beslenmeleri hala temel sorun olmaya devam etmektedir. Genel olarak; Marksizm’in aydınlanmayla, özel olarak Türkiye sosyalistlerinin Kemalizm’le olan teorik ilişkilerini tamamen ayırmaları gerekmektedir. (Teori ve Politika’nın bu konudaki tavrı dikkat çekicidir.)

71 devrimciliği üzerine Teori ve Politika 41’de çıkan yazılar 71’in önemli sonuçlarını ayrıntılı olarak inceliyor ve büyük çoğunluğuna katılıyorum. Detaylara girmeden sınıf mücadelesinin olgunlaşması ve 1960–70 arasındaki süreçte uç vermesini değerlendirmeye çalışacak, 71 hareketinin sınıfla olan bağlantılarına da kısaca değineceğim.

Emperyalistler arası Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın (1. Dünya Savaşı) tutmayan hesaplarından birisi de yutmak istediği Osmanlı İmparatorluğu’ndan ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Ülkeyi işgal eden silahlı emperyalist güçlerin kapısına varıp avuç açmayı temel ekonomik politika olarak uygulayan Cumhuriyet yöneticileri, kazandıkları egemenlik haklarını yavaş yavaş bu emperyalist güçlere geri vermişlerdir. Cumhuriyet yöneticilerinin seçtikleri “Karma ekonomi” politikaları sermaye ve sermayedar yaratarak kalkınmayı amaçlıyordu. İş Bankasını kurup devlet eliyle sermaye birikimi ve sermayedar sınıfı yaratma gayretleri, bu politikayı yaşama geçirme çabalarıdır.

Kapitalizmin anahtar sözcükleri olan ilerleme, kalkınma ve sanayileşme, Cumhuriyet yöneticilerini de derinden etkilemişti. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki önemli sanayileşme tartışmaları hep sermaye birikimi engeline takıldığından tarımdan başka sanayileşme alanı bulunamamıştır.

Kuruluşunun ilk on yılının kapitalizmin en büyük bunalımına (1929) ve arkasından gelen ikinci on yılının 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na denk gelmiş olması, Kurtuluş Savaşı sonrası derin bir yoksulluğa gömülü olan Türkiye’de; Cumhuriyet iktidarlarının en temel meselesi olan, sermaye bulma ve kapitalist yaratarak kalkınma ütopyası, 50’li yıllara kadar gerçekleşme olanağı bulamamıştır.

1950 sonrası, emperyalizmin yeni baş patronu ABD oldu. ABD, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşının yıkımından etkilenmediği için elinde biriken hacimli miktarda sermayeyi dünyanın ezilen halklarına, kendine tam bağımlı hale getirmek için kredi ve borç olarak verdi. Sosyalist Blok’un ideolojik ve teknolojik etkisini kırmak için de girdiği bu yarışta ortaya attığı “sosyal devlet” tezi kapitalizmin geçirdiği derin bunalımları halklar nezdinde hafifletmek amacı güdüyordu. ABD sermayesi diğer taraftan 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında yerle bir edilmiş Avrupa’ya akarak üretimi geliştirdi (Marshall Planı). ABD, geri bıraktırılmış ülkelerin (“üçüncü dünya”) sanayileşme ve kalkınma (sanayi yoluyla sermaye birikimi yaratılması) isteklerine ithal ikameci sanayileşme alanında izin verdi.

1950’de iktidara gelen DP, özellikle Avrupalılarla olan emperyalist bağımlılık ilişkisinin yönünü, emperyalizmin yeni patronu bu ülkenin de özel gayretleriyle ABD’ye çevirdi. Bu dönemde yapılan ikili anlaşmalarla DP iktidarı ülkeyi emperyalizme tam bağımlı hale getirdi. DP iktidarı ABD emperyalizmine teslimiyet karşılığı aldığı kredi ve borçlarla 1954 yılı seçimlerine kadar idare etti. DP, 1954–57 arası dönemi zorlanarak, 1957–60 dönemini de muhalefeti zorbalıkla sindirerek iktidarını 1960 yılına kadar sürdürebilmiştir. ABD’nin ülkeyi rehin almak için verdiği borç ve kredilerle iktidarda kalabilen DP, özellikle görünür ve güdümlü yatırımlara yönelmeyi tercih etmiştir. ABD’den aldığı kredilerin önemli bir kısmını halkı hoşnut edip iktidarını sürdürebilmek için görünen yatırımlara yöneltmiştir. ABD’li uzmanlar denetiminde dünyada benzeri zor bulunacak şekilde Türkiye ulaşımının yüzde 95’i karayolu üzerine kaydırılmıştır. Alınan kredilerin geri kalanı da montaj sanayicisine verilmiştir. DP’nin ağırlıklı olarak ABD kredileriyle sürdürdüğü iktidarı, Cumhuriyet yöneticilerinin hayallerine bir nebze derman olacak olan ithal ikameci sanayileşmeyi, 1950’li yıllarda onu uygulamaya başlayan geri bıraktırılmış birçok ülkeden yaklaşık 20 yıl sonraya, 70’li yıllara erteledi. Ancak bu sefer de kapitalist sistemin derin krizlerinden biri daha devreye girdiğinden bu politika ancak çok kısa süre uygulama şansı bulabildi.

Tarımda sanayileşme, sermayesizlik nedeniyle 50’li yıllara kadar önemli bir gelişme kaydedemedi. 1950’den sonra tarım, montaj sanayisinin de etkisiyle kısmi olarak makineleşti. Tarıma akan kısmi sabit sermaye yatırımları (traktör vb.) tarım emekçilerine olan talebi azaltarak kente olan göçü hızlandırdı. Marx bu gerçeği söyle açıklamaktadır: “Kapitalist üretim tarım alanına el atar atmaz ve bu alanı ele geçirdiği ölçüde, tarımda kullanılan sermaye birikimi ilerlemekle birlikte, tarım emekçisine duyulan talep mutlak olarak azalır. … Tarımsal nüfusun bir kısmı işte bunun için sürekli olarak kent ya da manifaktür proletaryasına dönüşme noktasında ve bu dönüşüm için uygun koşulları bekler durumdadır.”[1]

1950’lerde yoğun bir şekilde başlayan kırdan kente göç olgusu 90’lı yılların başında doygunluk noktasına varıp yavaşlamıştır. Kırdan kente olan bu göç, 1960’larda en yoğun dönemini yaşamıştır.

Sermaye birikimi ve sınıfların netleşmeye başlaması açısından 1960–1970 yılları arasındaki 10 yıllık süre önemlidir. 1990’lı yıllarda büyük çapta tamamlanan kırdan kente göç olgusu Türkiye’deki sınıf yapısının konumlanması ve gelişmesi açısından belirleyici bir öneme sahiptir. 1950–70 yılları arası için kırdan kente göçün hızını Garbis Altınoğlu şöyle ifade etmektedir:

“Türkiye’de de kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak, 1950’lerden başlayarak nüfusun kentlere akışı hızla artmış, 1950-70 döneminde kır nüfusu sadece yüzde 39 dolayında büyürken, kent nüfusu yüzde 163,5 oranında büyümüştü.”[2]

Kırdan kente göç olgusu Batı’da kapitalizmin gelişmeye başladığı 1700’lü yıllarda başlayıp, 150–200 yıllık bir sürede 1900’lü yıllarda doygunluk noktasına varmıştır. Kapitalizmin manifaktür döneminden fabrika türü üretime geçtiği döneme denk gelen bu yıllarda kente gelen kır ezilenlerinin çok büyük bir bölümü burjuva sınıfının ucuz emek talebi karşısında sanayi emekçisi olmuşlardır. Bu koşullar, işçi sınıfının keskin çizgilerle ortaya çıkmasında da etken olmuştur. Batılı ülkelerde kırdan iş amacıyla göç eden emekçi, kentli olmuş, içinde şekillendiği derin ve acımasız koşullarda yandaş ve yoldaşlarıyla aşağılanmadan kurtularak birlikte mücadeleyi öğrenip sınıf bilinci kazanmıştır. Türkiye’deki benzer sürecin birinci kısmı olan kentli olmak (Batı’daki benzer sürecin tamamlanmasından 100 yıl sonra) yaklaşık olarak 40 yılda tamamlanmıştır. 40 yıllık hızlı süreç kentlerin etrafında gecekondular oluşturmuş, başını sokabilecek bir yer bulabilen kır ezilenlerinin büyük çoğunluğu, seyyar satıcı veya sanayi alanı dışındaki hizmet veya “ayak işleri”ne yönelmek zorunda kalmışlardır.

Sermaye birikiminin olmadığı kapitalist ülkelerde sınıf netliği de yoktur. Bu durumda, egemen güçler, genellikle toplumsal bütünlüğü sağlayarak ezilen kitleleri sorunsuz yönetebilmek için din ve milliyetçilik birleştiricisine ihtiyaç duyarlar. Ezilenlerin ekonomik sorunlarını çözemeyen egemenler, sınıf mücadelesinin uç vermesini önlemek için otoriteye şartlandırılmış, devletin kutsallığı ve dokunulmazlığını öne çıkaran abartılı bir devlet ideolojisini araç olarak kullanırlar.

Kültürel değişim olarak “kentlileşmek”, en genel anlamda feodal kültürden kopmak anlamına gelmektedir. Kente gelen kır ezilenlerinin büyük çoğunluğu kent ve kır kültürü arasında sıkışmıştır. Bu anlamda artık o ne kentlidir ne de köylü; kenttedir ama kültürel olarak kentli değildir, artık köylü de değildir. Bu sıkışmış kitleler; devletin “dini bütün, milliyetçi, devletine-milletine bağlı insan” ideolojisiyle afyonlanarak uyuşturulup, acıları ve sefilliklerinin nedenini kaderlerinde aramaları sağlanmıştır.

27 Mayıs 1960 ilk askeri darbesi, cumhuriyetin kuruluşundan beri yürürlükteki 1924 Anayasası’nı değiştirerek yaptığı 61 Anayasası ile toplumsal özgürlüklere nispi olanak tanıyor olmasına karşın, sivil yönetimlerin her zaman askerlerin vesayetinde olmaları temel kuralının kurucusu olmuştur.

Kentte iş bulabilen kır ezilenlerinin çok azı Batı’daki sanayi emekçisine benzer şekilde sınıf bilincine varabilmiştir. Ancak 60’lı yılların ortasından itibaren önemli bir uyanış ve sınıf bilinci gelişmesi yaşanmaya başlandı. Türkiye tarihinde ilk kez işçi sınıfı gücünü tüm Türkiye egemenlerinin kolay unutamayacakları şekilde bu dönemde gösteriyordu. Bahsettiğimiz ve Türkiye işçi sınıfı hareketinde gerçek bir dönüm noktasını temsil eden olay, 15 -16 Haziran 1970 olaylarıdır. Ali Dehri, Teori ve Politika’nın geçen sayısındaki yazısında işin önemini şöyle anlatıyor:

“...1965 sonrasında nicel yönden büyüyen işçi sınıfının, ekonomik hakların kazanılması ve sendikalaşma çizgisindeki eylemleri önemli bir gelişme gösterdi.

“...Bu dönemde işçi eylemlerinin zirvesi, 15-16 Haziran 1970’te İstanbul ve Kocaeli’nde gerçekleşen ve sıkıyönetim ilanıyla sonuçlanan Büyük İşçi Direnişi’dir. AP hükümetinin DİSK’i hedef alan sendikalar kanunundaki değişiklik girişimi, DİSK’in çağrısıyla başlayıp, Türk-İş üyesi pek çok işçiyi de içine alan bir eyleme dönüştü. Yaklaşık 80.000 işçinin katıldığı bu yürüyüş eylemi iki gün sürdü. İstanbul’un Beyoğlu, Anadolu ve İstanbul yakalarıyla, İzmit eylemlere sahne oldu. İşçiler kendilerini durdurmaya çalışan polisleri püskürttüler, ordu barikatlarını aştılar. Üç işçinin ölümüyle sonuçlanan olaylarda, başta Dev-Genç olmak üzere sosyalistler işçilerin yanında yer aldılar. Gelişmelerden ürken DİSK yönetimi, mücadeleyi sona erdirme çağrısında bulundu ve sonrasında sorumluluğu üzerine almadı. İşçi hareketi, sendikal alanda DİSK’e yönelerek, gelişmesini 12 Mart 1971’e kadar sürdürdü.”[3]

61 Anayasasının sağladığı yasal kolaylıklar 71’i hazırlayan tali etmenler içinde sayılabilecek bir olgudur. Bu anayasanın yürürlüğe girmesiyle Demokrat Parti’nin iktidara gelebilmek için kullandığı seçim vaadi sonucu kurulan Amerikan tipi sendikacılıktan sınıf sendikacılığına geçilebilmiş, DİSK kurulmuştur. Yine TİP bu dönemde kurulmuş, başlangıcı sosyalist olmasa bile daha sonradan sosyalist bir partiye dönüşerek Türkiye tarihinde ilk ve son kez meclise 15 milletvekili sokabilmiştir.

1960’lı yıllara gelindiğinde Batı kapitalizmi 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasındaki nispi rahatlama dönemini geride bırakıp yeniden ekonomik ve yönetsel krize doğru ilerlemeye başladı ve 70’li yılların başında yeni bir krize girdi. Bir yandan ezilen kitlelerin sürekli afyonlanmasını sağlayan ideolojik abartılar ve ücretlerin düşmesi sonucu kitlelerin ayılması, diğer yandan sosyalist blokun varlığının solcu ve sosyalist kitleleri etkilemesi, “soğuk savaş” vb. politikalar, kitleleri muhalefete doğru sürüklüyordu. Burjuva devletin ideolojik temel kurgusu olan “Sosyal devlet ve temsili demokrasi”yi halklar yutmamaya başlamıştı. 1968’de önce Fransa’da daha sonra tüm Avrupa ülkeleri ve dünyanın önemli birçok ülkesine yayılan üniversite ve gençlik direnişleri başladı. Bu hareketlerin ana nedeni, çoğu kez sunulduğu gibi üniversitelerdeki akademik ve demokratik talepler değil, kapitalizmin devlet biçimi olarak kurgulayarak uygulaya geldiği “ulus devlet”in geri tepmelerinden birisi olarak görülmelidir. Kapitalist Batı ülkeleri 68 Olaylarından önemli dersler çıkararak kitlelere demokratik bazı tavizler vermek zorunda kalmışlardır. “Katılımcı demokrasi ve sivil toplum” söylemlerini dillendirmeye ve süre içinde yürürlüğe koymaya başladılar.

1960’lı yıllarda (yukarıda bahsettiğim üzere) Türkiye; kırla kent arasında yoğun bir ezilenler hareketiyle karşı karşıya, ekonomisi dışa bağımlı, sanayisi montaj, işsizliği had safhada ve sınıfsal konumlanışı henüz netleşmemiş bir yapıdadır. Tanımlanan koşullardaki Türkiye’de bir yandan da Cumhuriyetin 50. yılına yaklaşılmıştır. Cumhuriyet yönetimlerinin uzun yıllar boyu gerçekleşmeyen vaatleri, ülke politikasının temel sorunlarını çözememeleri, 70’li yılların önüne derin kriz ve sorunlar yumağı olarak yığılmıştır.

Bu yıllarda üniversite eğitimi almak bir statü ve ayrıcalık sayılıyordu. Çocuğunu üniversiteye sokabilen ezilen sınıftan bir aile, “okumuş adam” olacak çocuğuyla fukaralıktan kurtulacağı ümidini taşıyordu. Sınıfsal konumlanışın artık uç vermeye başladığı 1965–70 yılları arasındaki ortam ve 1968 olayları üniversite gençliğini de etkiliyordu. Gençliğin sol kesiminde sosyalist kültür ve sınıf bilincine yönelik kulaktan dolma bilgiler yaygın, birikimli sosyalist sayısı azdı. Üniversite gençliği 61 Anayasasının da verdiği kısmi özgürlükler gereği kendini Batı üniversite gençliği gibi hissetmek ve davranmak eğilimindeydi. Marksist-sosyalist yayınların ortaya çıkması ve kısmi okuyucu kitlesi bulması 1970’den sonra ağırlıklı olarak solcu üniversite gençliğinde başladı.

Cumhuriyet ideolojisi; “izm” olduğu genel kabul görmeyen Atatürk’ün nutuklarına dayandırılan, Atatürk’ün etkilendiği Fransa İhtilalinin tepeden inmeci (Jakoben) anlayışı üzerine oturmaktaydı. Bu ideolojinin Marksist/komünist ideolojiye olan karşıtlığı, Türkiye’nin emperyalizmin silahlı gücünü temsil eden NATO’ya katılmasıyla birlikte sosyalistleri iç düşman olarak bellemeye kadar varmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Lenin’in Sovyetler Birliği ile kurulan sıcak ilişkiler, ülke içindeki sosyalistlere “Türkiye’ye komünizm getirilecekse onu da biz getiririz” despotluğu şeklinde yansıyordu. Bu nedenle komünistlerle mücadele etmek üzere “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kurdurulmuştur. Komünizm sözcüğü ideolojik şartlandırmayla küfür ya da hakaret sözcüğü haline sokulmuştur. Bu faşist ideolojik anlayışın derin etkileri, ezilenlerin sosyalizm ve komünizmle tanışmasında önemli bir engel yaratmıştır. Cumhuriyet’in devlet ideolojisi ve sola bakışı başından beri yukarıda söylediğim gibiydi. Kemalizm’in sol versiyonu bu temel yaklaşım gölgesinde ve sınıftan ziyade devleti yandaş gören bir anlayış olarak 71 devrimcilerini çok etkilemişti.

Sınıf bilincinin gelişmediği, sınıf örgütlerinin henüz rüştünü ispat edecek durumda olmadığı, sınıf partisi olarak (sayılabilirse) TİP’in yeni kurulduğu 71 öncesi koşullardaki üniversitenin sosyalist solcu gençliği adeta kendini halkın ve ezilenlerin fedaisi olarak görme eğilimindeydi. Türkiye’nin düzenini Marksist analize göre incelediği düşünülen yazarlar; Kemalizm’in sosyalizmle bağdaşır olduğunu, sosyalist mücadelede müttefik olarak seçilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Sosyalizme giden yolda burjuva demokratik devriminin ordu gibi Kemalist bir gücü destek almadan yapılmasının imkânsız olduğunu söyleyerek Marksist ideolojiyi sulandırıyorlardı. Bu sol Kemalist düşünürlerin sosyalizm sınırları sonuç olarak “kapitalist olmayan yoldan kalkınmayı” öneriyordu. Başlangıçta hemen hepsi TİP içinde olup sonradan yolları ayrılan sosyalist gruplar büyük ölçüde Kemalizm’den etkilenmişlerdir. Daha sonraki ayrılıklarda silahlı mücadeleyi seçenlerin çoğu, bu düşüncenin çok uzağına gidebilecek zamanı bulamadan katledildi. Silahlı mücadeleye katılmayan diğer gruptaki siyasi hareketlerin büyük çoğunluğu Kemalizm’den medet umar teorik beslenmeyi günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Günümüzde “at izinin it iziyle karıştığı” ‘ulusal sol’ politikaların taşıyıcıları daha çok onlar olmuştur.

71 devrimciliği değerlendirilirken asıl ayrımın silahlı mücadeleyi kabul edenler ve etmeyenler şeklinde yapılması görüşü birazcık kaba düşse de doğruya daha yakın görünüyor. Silahlı mücadeleyi başlatan THKO, THKP-C ve daha sonra TKP-ML, Türkiye tarihinde ilk kez düzene karşı silahlı sol isyan hareketi başlatmışlardır. Bu durum, resmi devlet ideolojisinin otorite, korku ve baskı üzerine olan gücünün zayıflatılması açısından büyük bir öneme sahiptir. 71 devrimciliğinin Türkiye devrimci hareketindeki temel önemi, buradadır düşüncesindeyim.

Silahlı mücadeleye başvurmuş olmalarına rağmen devrim yapma eyleminin teori ve pratiğinin çok uzağında olduklarını 71 devrimcilerinin çoğu yaşamlarını vererek ispatlamışlardır. 71 devrimcilerinden cesaret alıp bayrağı yere düşürmeyen devrimciler 80’de daha büyük bir mağlubiyet alarak bugün sadece bayrağı elde tutmaya çalışan devrimciler konumuna düşmüşlerdir. Bu iç karatıcı tabloyu düşünmek ve sorgulayarak sosyalistlerin soyunu kurutmaya çalışan nedenleri ortadan kaldırmak için Lenin’in, “Ders çıkarmak için nedenlerini analiz edecek kadar temellerine inmeyi bildiğimizde bir yenilgi her zaman için bir zaferden daha zengin bilgilerle doludur, çünkü sonuçları, bizi şeylerin özüne inmeye zorlar. Ciddi bir kriz bunu haydi haydi yapar” sözü, sosyalistlerin başuçlarına asacakları bir eylem kılavuzu olmayı hak eder güzelliktedir. “Teori ve Politika”cı dostların bu konudaki çabalarını bu sözün yerine getirilmesi olarak algılıyorum ve yaptıklarını önemsiyorum. Ders almak için daha fazla yenilgi beklemeyelim.

 

 


[1] K. Marx, Kapital (1. cilt), Sol Yayınları, Ankara1997, s. 612

[2] Garbis Altınoğlu, “Bir İbrahim Kaypakkaya Değerlendirmesi”, Teori ve Politika 41,s. 17

[3] Ali Dehri, “12 Mart 1971: Darbeler Zincirinin Özgün Halkası”, Teori ve Politika 41, s. 71

]]>
atilla2005@gmail.com (Mustafa Atmaca) Sayı 42-43 Sun, 05 Aug 2012 14:13:55 +0000