YAZARLAR https://teorivepolitika1.net Sun, 25 Feb 2024 03:02:16 +0000 Joomla! - Open Source Content Management tr-tr Sınıf ve Sınıf Mücadelesi https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/742-sinif-ve-sinif-mucadelesi https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/742-sinif-ve-sinif-mucadelesi

 

Sınıf ve Sınıf Mücadelesi

 

“Marksizmin öğretisinin özü, sınıflar savaşımıdır. Durmadan söylenen ve durmadan yazılan şey budur. Ama bu doğru değildir ve Marksizmin oportünist çarpıtmaları olan; burjuvazi için kabul edilir bir duruma getirmeye yönelen çarpıtmalar kolayca bu yanlışlıktan kaynaklanır. Çünkü sınıflar savaşımı öğretisi Marx tarafından değil ama Marx’tan önce burjuvazi tarafından ortaya konulmuştur; ve bu öğreti genel olarak burjuvazi için kabul edilebilir bir öğedir; sadece sınıf savaşımını kabul eden biri Marksist değildir.[1]

 

Çetin Konuk 

Sınıf sözcüğü Fransızca’ya (classe) 14.yüzyıl, İngilizce’ye (class) ise 16. yüzyılda girdi. Her ikisinin de Latince classıs sözcüğünden geldiği belirtilir; classıs sözcüğü yurttaşları, servete göre ayıran çeşitli kategorileri belirtirdi.

Toplumun ekonomik ölçütlere göre bölündüğü “sınıf” terimi ile ifade edildiği ilk kuramı ortaya koyanlar fizyokrat okulu üyeleridir. Bu okulun kurucusu Quesnay ve ardıllarına göre, “ulus üç yurttaşlar sınıfından ibarettir: Üretici sınıf, mülk sahipleri sınıfı ve yararsız sınıf”. Quesnay'a göre sınıf gelir düzeyine, çalışma koşullarına göre değil, ama zenginliklerin üretim süreci içindeki yeri ile daha soyut bir biçimde tanımlanır.

18. yüzyıl sonlarından itibaren İngiltere’de, daha sonra da 19. yüzyılda diğer Avrupa ülkelerinde sınıf sözcüğü kendi özerkliğini kazanırken daha öncekilerden farklı bir anlama büründü. Toplumsal ayrım ve ilişkileri farklı düşünmenin bir şekli oldu. Sosyolojik ya da siyasal düşüncenin önemli bir kavramı haline gelen modern toplumsal sınıf kavramının tarihi böylece başlıyordu.

19. yüzyılda toplumsal yapılanma üzerindeki düşünceler iki ana eksen etrafında toplandı. Bir yanda muhafazakârlar ve liberal-muhafazakârların ve diğer yanda sosyalistlerin sosyolojik çözümlemeleri. 19. yüzyılın ikinci yarısında, kendisini daha önce ortaya koyan ve kabullendiren “sınıflar” sözcüğünün yüklendiği anlam, sosyalistler tarafından benimsenmiştir.

Toplumsal sınıf teriminin (işçi sınıfı, burjuva sınıfı, vb.) modern dillerdeki kökeni görece yenidir. Terim, Marx’ın damgasını yemiş olması noktasında, tartışmaların odağını oluşturmaktadır. Bu anlamada, toplumsal sınıflar üzerindeki tartışmaların içeriği, Marksizme karşı duruşu kendi içinde barındırmaktadır. Çünkü sözcük hem sosyoloji, hem de politika dağarcığına aittir.

Sosyalist düşüncenin gelişme süreci Marksizmin etkisi ile (1870’li yıllardan itibaren) hızlanırken, aynı zamanda sınıf sözcüğü de bu etki ile toplumsal mücadeleye bağlanacaktır. Marksizmde sınıf kavramının özgünlüğü sınıfların tarihsel anlamda saptanması ve özellikle gelecekte oynayacakları rolün aydınlatılmasıdır. Marx’ın kendi deyimi ile “...benim getirdiğim yenilik, şunu tanıtlamak oldu: 1) sınıfların varlığı, sadece üretimin belli tarihsel gelişim evrelerine bağlıdır; 2) sınıflar mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varır; 3) bu diktatörlük de; tüm sınıfların ortadan kalkmasından ve sınıfsız topluma geçişten ibarettir.”[2]

Buradan bakıldığında Marx’ın sosyolojisi bütünüyle bir sınıflar mücadelesi anlayışı üzerinde yükselmektedir. Sınıflar mücadelesi “tarihin ilerletici motorudur” sözleriyle bunu net olarak ifade eder. Temel önermesi modern kapitalist toplumdaki uzlaşmaz sınıf çelişkileri üzerine oturmuştur.

Toplumsal sınıflar sorununun tartışılmasında, sınıfların ekonomik varlıkları esas alınmıştır. Bu tartışmalar, sınıf kavramının oluşturulmasındaki politik ve ideolojik belirlenimlerin önemini ortaya çıkarırken, aynı zamanda, herhangi bir üretim biçiminde toplumsal sınıf sorununun uygulama durumundaki konumunu da içermektedir.

Sınıf Kavramına Yaklaşımlar

Tanımlamanın mantığı, Marx’ın Kapital 3. Ciltte belirttiği “gelir kaynakları, sırası ile, ücret, kâr ve toprak rantı olan, sırf emek gücü sahipleri, sermaye sahipleri, ve toprak sahipleri, başka bir deyişle ücretli-emekçiler, kapitalistler, ve toprak sahipleri kapitalist üretim tarzına dayanan modern toplumun üç büyük sınıfını oluştururlar” sözleri üzerine yorumlarla geliştirilmiştir.

Sınıf kavramı konusundaki tartışmalar; genelde sosyalistlerin kabul görülen düşünceleri (ki bu Marksist sınıf kavramının belirlediği biçimdir) etrafında şekillenmiştir. Genelde Marksist sınıf ve sınıf mücadelesi yaklaşımındaki düşünceler ikircilikli, belirsiz olarak tanımlanmış ve öyle yaklaşılmıştır. “Genel olarak Marksistler sınıf kavramı üzerinde sınıfın üretim sürecindeki yeri ve rolü üzerinde anlaşmışlardır.”[3]

Sınıfları, Lenin, “Tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sistemi içindeki yerle, üretim araçları ile olan ilişkileriyle (çoğu kez yasaların belirlediği ve kabul ettiği) emeğin toplumsal örgütlenmesiyle, dolayısıyla kendi tasarrufundaki toplumsal zenginliklerin elde ediliş biçimleri ve önemiyle ayrılan geniş insan grupları...” olarak tanımlamıştır.

Buradan çıkartılan genel sonuç; bu geniş insan gruplarının ekonomik olarak üretim araçları ile olan ilişkileri olmaktadır. Marksizm içi ve dışı kişi ve gruplarca en yoğun bir biçimde tartışılan husus budur. Eğer sadece üretim araçları ile olan ilişkileri belirleyici olacaksa ya da, tek başına toplumsal zenginliklerin elde ediliş biçimleri ele alınacaksa, bunlara sınıflardan çok toplumsal katmanlar demek, daha doğru olacaktır.

Bu belirlemeler, (sınıflar kavramını ele alırken) Marksist sınıf kavramının kategorilere ayrılarak tartışılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa sınıf sözcüğünün katmanlaşma araştırmaları içinde yeri yoktur. Sınıfı bir kategori olarak almak her şeyden önce olup bitenleri açıklama olanağından yoksun olmak demektir. Toplumsal sınıf deyimi toparlayıcı bir terimdir. Bu terim her durumda bir topluluk içindeki bireyler bütününü, bir insan toplulaşmasını belirtir. Bu grup reel ve kalıcı bir birliğe sahip olur ve böylece toplumu yapılandırır.

Poulantzas, sınıfa bakış çerçevesinde kendisini bir sınıf ilişkileri anlamını ifade eden ve kendi için sınıftan ayrı olarak kendiliğinde sınıf anlamını içeren ifadelere karşı çıkmaktadır. “Marx'ın kuramsal incelemelerinin çeşitli düzeyleri, bir sınıfın oluşumunun tarihsel evrelerini oluştururlar; şöyle ki, önceleri bireyler yığını halindeki farklılaşmamış kitle sonradan kendi için sınıfa dönüşecek olan kendiliğinde sınıf olarak örgünleşecektir. Marx’ın incelemelerinin bu tarzda yorumlanması zaten kendiliğinden eksikliği sınıflar kuramında en açık tarzda görülebilen, bir tarihselci sorunsala bağlanmaktadır. Marksist sınıf tanımının Hegelci anlamda bir ontoloji-kalıtsal şemanın itlali olarak görmesi ve tarihi yapan insanlardır teması üzerinde gelişmektedir.”[4]

Sınıf Kavramına İki Yönlü Bakış

Marksist sınıflar kuramına yaklaşımlardan biri, ekonomist yorumdur. Bu yaklaşımın özelliği, toplumsal sınıfları sadece ekonomik düzeyde ele almak yani Lenin’in sınıflar tanımındaki birinci öğeyi ön plana çıkartarak, sadece üretim ilişkileri içerisinde üretim araçlarıyla ilişkilerini esas alıp, sınıf tanımını bu alana hapsetmesidir.

Tanımın kendisine bağlı olarak, üretim araçlarıyla ilişkiyi mülkiyet ilişkisi içerisine hapsetmek, politik ve idolojik yanı görmemeyi beraberinde getirir. Oysa, Marx’ın toplumsal sınıflara ilişkin incelemeleri; tek başına ekonomik yapı veya üretim ilişkilerini değil; ancak bir toplumsal oluşumun ve bir üretim biçiminin yapısal bütününün ve oradaki çeşitli düzeylerin aralarında süren ilişkileri de içerir.

Toplumsal sınıf kavramı, yaşanan bir gerçekliğe dayanır, bu toplumsal yaşamın temel bir gerçeğidir. Çünkü, toplumsal ve siyasal yaşamı yöneten odur. Ekonomik bir dayanağı olan bu gerçeklik, aynı zamanda insan grupları arasındaki temel bir karşıtlık ve mücadeleyi içerir.

Sermaye ve emek gerek kapitalistlerin, gerek işçilerin deneysel gerçekleri değildir. Toplumsal ilişkileri de kapsayan bu iki terim toplumsal sınıf kavramı ile ifade edilmezler. Bu değişik biçimde üst yapılar olarak, devlet ve onun, ideolojik-politik yapısı gibi; politik ve ideolojik yapılar da toplumsal sınıf kavramıyla ifade edilmezler. Nasıl ki yalnız başına üretim araçları ile işçi arasındaki ilişki toplumsal olarak işçi sınıfını yansıtmıyorsa, ideolojik-politik bir yapı nesnesine tek başına dayanmak da sınıfı dile getirmez.

Kapitalist (burjuva) toplum kavramı, toplumsal sınıf olarak bakıldığında, bir bütün olarak üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin yansıması olan ideolojik ve politik yapılanmayı ve bunun etkilerini de ifade eder. Sınıf tanımlaması, içerdiği üretim ilişkilerini; bu ilişkilerin yarattığı çelişkileri ve bu çelişkilerin sınıflar arasında doğurduğu mücadelenin yönünü belirtir.

Modern dünyanın sınıfları, köken ve gelişim olarak elle tutulur bir biçimde, salt ekonomik nedenlerden ileri gelmiş görünüyor. Bundan dolayı, sınıflara bölünmenin temelinde, işbölümü yasası bulunur. Burjuvazi ve proletaryanın her ikisi de, ekonomik koşulların, daha doğrusu üretim biçiminin dönüşümü sonucu oluşmuşlardır.

Sınıf ve Sınıf Savaşımı

Üstyapının politik biçimleri ve sonuçları, hukuksal biçimler, sınıf savaşımlarını ve savaşanları etkiler. Politik, felsefi, dinsel anlayışlar ve bunların etkisinde kalan gelişimler tarihsel savaşımlar üzerinde etkili olmuşlar ve hatta onların biçimlerini belirlemişlerdir. Bunların tümü içinde en belirleyici olan ekonomik koşullardır. Önemli olan, olaylar arasındaki iç bağlantıların ve karşılıklı etkileşimlerin doğru bir süzgeçten geçirilerek incelenmesidir. Materyalist tarih anlayışına göre tarihteki belirleyici etken, son aşamada yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Bundan fazlasını söylemek ekonomik etkeni tek başına belirleyici olarak almak boş ve anlamsız kalmaktadır. Ekonomik durum temeldir.

Marksist sınıf anlayışı, bütün geçmiş tarihin sınıf savaşımları tarihi olduğu üzerinedir. Marx, toplumların birbiriyle çatışan sınıflarının, her zaman, üretim ve değişim tarzlarının, kısaca kendi çağlarının koşullarının ürünleri olduğunu tanıtlamıştır.

Bu iki ürünün kendilerini üretim içerisinde ya da toplum içerisinde nasıl adlandırdıkları veya nasıl gördükleri üretim ilişkileri açısından pek fazla bir önem taşımaz. Politik ve ideolojik kuramların ötesinde üretim ilişkileri içinde aldıkları yer sınıfsal niteliklerini tanıtlar.

Max Weber’e göre sınıfı belirleyen ekonomik etmenler, geniş “değerler” kategorisi içindeki etmenlerden biri olarak görülmelidir. Çıkardan hareketle açıklama ile düşüncelerle açıklama arasındaki karşıtlık anlamsızdır, Çünkü herkesin kendi çıkarını görme biçimini yönlendiren düşünceler farklılıklar içerir ve hatta bunlar; metafizik ya da dini düşüncelerdir. Kişinin kendi çıkarını algılama biçimleri tek değildir, her şey sonuçta o kişinin dünyaya bakış açısına bağlıdır. Böylece Weber dini ekonomi ile açıklamak yerine ekonomiyi dinle açıklamaktadır. 

Bu söylemler; Marx’ın sınıf tanımına yakın gibi görünür. Weber’de sınıf, düzenin sadece bir bölümü, yani ekonomik düzen için geçerli olan ortak bir aitlik duygusu içermeyen bir yapılanmadır. Sınıfın dayanağını oluşturan bu ekonomik çıkar, toplum içinde tarafların peşinde gittikleri çeşitli çıkarlardan biridir sadece. Sınıf bu anlamda bir topluluk olduğuna göre sadece çıkarları olduğunda hareket eden bir topluluktur, ortak sınıfsal eylemi söz konusu olamaz.

Oysa Marksizmin kendisinden önceki sosyalist öğretilerden kopuşu, onların sermaye ve emek özdeşliği, serbest rekabetin yaratacağı evrensel uyum gibi burjuva gevezeliklerden öteye gidemediklerini, ekonomik çıkarlara dayanan sınıf savaşımı ve ekonomik çıkarlar üzerine bir şey bilmediklerini ortaya koyması ile olmuştur.

Marksizme cepheden karşı dikilenlere göre toplum, sınıflara bölünmekten önce yapısal olarak demokratiktir; yani bireysel eşitlik ve kardeşlik duygusuna dayanır. Burada sınıfsal çelişkiler, sömürü ve çelişkilerin yarattığı sınıfsal mücadele sözkonusu değildir. Ortaya çıkan “olaylar” sadece ve sadece toplumun yapısındaki aksaklıklardan kaynaklanmaktadır. Yani bireysel eşitlikteki aksamaların bir yansımasından başka bir şey değildirler. Bunun temelinde; Marksizmin belirttiği “tarihin yürüyüşünü yöneten insanın maddi koşulları ile bunların toplumsal ifadesi”ne cepheden karşı koyan Tocquevill’in, koşulların eşitliğine doğru gelişen karşı konulmaz demokratik hareketleri ve bu hareketleri yöneten bilinç mantığı vardır.

Tocquevill, “bireysel eşitliği yaratan bireylerin eşitlik duygusudur” der. Ona göre bunu sağlayan demokratik devrimdir. Hem devrimden söz edip hem devrimin dinamiği altında yatan öğelerden söz etmemesi oldukça ilginçtir. Tarih bilinçle yaratılan bir olgu olduğuna göre, devrimleri de yaratan bilinç olmaktadır.  Sonuç olarak büyük toplumsal gruplar eşitlikçi bireyciliğin etkisi altında ortadan kalkacaktır.  Bilinçte ortadan kalkan eşitsizlik, yoksulların ve zenginlerin varlıklarını sürdürmesi ile devam eder; bu bir eşitsizlik olarak ele alınmamalıdır.

Diğer yandan, gelişmeyi toplumsal çelişkilerin ana kaynağı olarak savunan (Comte, Taine ya da Durkheim’de olduğu gibi) tutucu etkiler de kendilerini belirgin olarak ortaya koymuşlardır. Comte’un aydınlanmacıların eşitçiliğine ve devrime getirdiği eleştiri ve yine Comte’un gerçek anlamda hiyerarşi mantığı, tutuculuğundan ve eski topluma olan özlemlerinden kaynaklanır. Taine tutuculuğu her türlü saldırıya karşı cesaretle üstüne almaktan geri kalmaz: İnsanları düzene koyan ve onların hırsını sınırlayanı, “eski toplumsal yapı ile modern düzensizlik arasındaki karşıtlık” olarak belirler. Başka bir açıdan baksa da Durkheim her şeyden önce modernliğin toplumsal uyuşmayı sürüklediği tehlikeler karşısında duyarlıdır, sınıf kavramı onun düşüncesine olan yabancılığını her zaman korur. “Oysa Marksizmin sınıf kavgasındaki mekanı kapitalizmdir. Marksizm kapitalizmin dönüştürücülüğünü kabul etmektedir.”[5]

Üretim İlişkileri ve Toplumsal Sınıflar

İnsanların, maddi değerlerin üretimi sırasında kurdukları tüm ilişkilere, kabaca üretim ilişkileri diyebiliriz. Bu ilişki, bilincin dışında olarak, kendisini ortaya koyar ve bu anlamda maddesel özelliktedir. Nitelik olarak da üretim güçlerinin gelişim düzeyi ve özelliklerine bağlıdır. Hangi tanımın kullanıldığına bağlı kalmaksızın üretim güçleri ile mülkiyet ilişkileri arasındaki bağ, üretim biçimini oluşturur.

Kapitalist üretim tarzının yarattığı toplumsal sınıflar, temel olarak işçiler ve burjuvalardır. Üretim tarzı, bu iki sınıfın üretim içerisindeki ilişkileri temelinde şekillenir. Bu üretim ilişkisi içerisindeki diğer tabaka ve sınıfların varlığı bu toplum yapısının özünü değiştirmez.

Modern toplumun gelişim yasalarının tahliline dayanılarak ortaya konulan işçi sınıfı ve kapitalist sınıfın üretim ilişkilerinin yarattığı uzlaşmaz çelişki, sınıf mücadelesini içerir. Burjuvazi ortaya çıktığı andan itibaren kendi anti-tezi ile kuşatılmış olarak çıktı. Ücretli işçiler olmaksızın onun varlığı olamazdı. Loncaya bağlı Ortaçağ kentlisi gelişip modern burjuvaziyi oluşturduğunda, lonca usta ve kalfası ve lonca dışındaki gündelikçi de proleterleşti. Yeni gelişen ekonomik yapıya karşı geri üretim tarzının karşı duruşu, burjuvazinin feodalizme karşı savaşımını doğurmuştur.

Burjuvazi feodalizmle savaşında aynı zamanda zamanın çalışan sınıflarının çıkarını temsil ettiğini ileri sürerken, bugünkü modern toplumun proletaryasının hayli gelişmiş öncüsü olan sınıfın da bağımsız patlamaları olmuştur. Örneğin Alman reformları ve köylü savaşları sırasında anabaptistler, İngiliz devriminde leveller, büyük Fransız devriminde Babeuf.

Bu devrimlerin hepsinde yer alan, henüz tam tanımlanamayan, gelişmemiş bir sınıfın devrimci başkaldırışına karşılık gelen teorik belirtiler vardı. 18 yüzyıldaki komünist teoriler, eşitlik istekleri ve politik haklarla yetinmiyorlardı. Ortadan kaldırılması gereken yanlızca kişiler arasındaki ayrıcalıklar değil, tersine sınıf ayrıcalıklarının kendisiydi.

İlkel komünist düşüncelerin üstüne gelen üç büyük ütopyacı; orta sınıf hareketini onunla atbaşı giden işçi sınıfı hareketinden daha anlamlı bulan Saint-Simon ve kapitalist üretimin çok geliştiği ülkede bunun sonucu olan uzlaşmaz karşıtların etkisinde sınıf farklılıklarının giderilmesi konusundaki önerilerini sistemli ve Fransız materyalizmiyle doğrudan ilişkili olarak işleyip tüketen Fourier ve Owen’dı.

Üç büyük ütopyacının ortak yanı; tarihsel gelişimin ve arada yarattığı proletaryanın çıkarlarının temsilcisi olarak ortaya çıkmamış oluşlarıdır. Onlar da Fransız filozofları gibi, önce belirli bir sınıfı değil, tersine bütün insanlığı hemen kurtarmak istemişlerdir.

Oysa “Kapitalizmin varlığını kabul etmek; bir sistemi maddi bir nesneyi ve bir felsefenin doğasını kabul etmeyi, onu tanımayı içermektedir. Kapitalizmin felsefesini ve doğasını kabul etmek, onu onaylamak değil; bir sınıf mücadelesinin yapıcı birliğinin siyasal hedeflerine, toplumsal üretimin ve ideolojilerin nesnel çözümlemesi ile oluşturulan yeni devrimci bir kurama ulaşmaktır.”[6]

Bu her şeyden önce; sınıf mücadelesinin hem ideolojik, hem de siyasal boyutlarının artık hep var olacak biçimde kurulmuş olması sonucunu doğrulamaktan geçer. Fransız devriminde yedeğine aldığı güçlerin sözcülük ve temsilciliğine soyunan burjuvazi, kent emekçilerini, köylüleri ve henüz çekirdek halindeki işçileri peşinden sürüklemiş, ancak devrimden sonra, bu güçlerle karşı karşıya gelmiştir. Marksizm bu noktada sınıf olarak işçilerin, ekonomik eşitlik ve sosyal haklar talebi, toplumsal patlamalar ve sisteme karşı ayaklanmalar ile kendisini ifade ettiğini ortaya koyuyordu. Lyon ayaklanmasında ise, çıkarları evrensel olanların birleşmesi gerektiğini savunurken; işçi sınıfını ekonomik ve sosyal taleplerden daha ileri olarak, siyasal telepleri olan, bir sınıf olarak görmüştür.

Burjuvazi ve proletaryanın her ikisi de ekonomik koşulların, daha doğrusu üretim tarzının dönüşümü sonucu oluşmuşlardır. Bu, lonca tezgahından manifaktüre, manifaktürden de makineler kullanan, su buharı ile işleyen ve bu iki sınıfı geliştirmiş olan büyük sanayiye geçiştir.

Bu geçiş, bir yandan ellerinde üretim araçları toplanmış bulunan kapitalistler ve öte yanda emek gücünden başka hiçbir şeyi olmayan üreticiler olmak üzere ayrılmanın tamamlanması olmuştur. Toplumsallaştırılmış üretim ile kapitalist mal edinme arasındaki çelişki, proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık olarak şekillendi. Bu, ne burjuvazinin ne de proleteyanın iradesine bağlı olmayan, kendiliğinden gelişen bir süreçtir.

Kapitalist sistemin gelişimi ve üretim biçimi tek başına baz alındığında ortaya çıkan sınıf bileşimi kendi başına yanıltıcı bir öğe olarak görünmektedir. Marx’ın tanımladığı gibi kapitalistler, toprak sahipleri ve işçileri ortaya çıkaran üretim biçimidir. Bu sınıflar içinde burjuvazi ve proletaryayı belirleyen, toplumsal üretimin kapitalist tarafından mal edilmesidir. Bu, bugünkü toplumun içinde hareket ettiği ve sanayinin ortaya çıkardığı bütün çelişkilerin doğurduğu temel çelişkidir.

Birinci olarak; üretici güçlerin üretim araçlarından ayrılması, işçinin yaşamı boyunca ücretli emeğe mahkum edilmesi; bu, burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişkidir.

İkinci olarak; pazar için üretimi yöneten yasaların üstün gelmesi ve etkilerinin gittikçe artması, her alanda amansız rekabet, bir fabrikadaki toplumsallaştırılmış örgütlenme ile üretimdeki toplumsal anarşi arasındaki çelişki...

Üçüncüsü; bir yandan üretim araçlarındaki gelişim ve buna bağlı olarak gittikçe artan oranda işçinin yerinden olması ile tamamlanan gelişme, işsizler (yedek sanayi ordusu), diğer yandan üretimin sınırsız gelişmesi ve rekabet karşısında her bireysel kapitalist için rekabet zorunluluğu.

Dördüncü; burjuvazinin üretim araçlarının toplumsal karakterini tanımak zorunda kalması, anonim ortaklıklar, tröstler olarak bireysel mülkiyete karşı kapitalistlerin ortaya çıkması.

Beşinci; devletin yönetimi ve üretimi üstlenmesinin burjuvaziyi gereksiz kılması ve onun bütün toplumsal görevlerini aylıklı memurlara yaptırması.

Ekonomik düzeydeki gelişme son aşamada ekonomik düzey tarafından belirlenme daha çok, politik düzeyin, bu üretim biçiminde aldığı konum ve işlev bakımından, egemen nitelikteki rolü biçiminde yansır.

Sınıf Mücadelesi İçinde Sınıf

İşçilerin bir sınıf olarak ortaya çıkışı ve Marksizmin bir bilimsel sistem olarak şekillenmesi liberalist bireyciliğin postülalarını çürütüyor ve biçimsel bireyci özgürlüklerin karşısına gerçek anlamda toplumsal özgürlüğü koyuyor.

Bilimsel soyutlama, kapitalist toplumu temel üretim ilişkisi ile, yani emek-sermaye ilişkisi ile sınırlamak, kapitalist toplumun çeşitli belirme biçimleri içerisinde ortak olanı bulup çıkarmak için gereklidir.

Ekonomik kategoriler ve teorik ifadeler yalnızca toplumsal üretim ilişkilerinin soyutlamasıdırlar. Yeni üretici güçler sağlamak için insanlar kendi üretim biçimlerini değiştirirler. Üretim biçimini değiştirmek, yaşam için gereksinim duyulan şeyleri kazanma yollarını dğiştirmektir. Bunun için de bütün toplumsal ilişkilerini maddi üretkenliklerine uygun olarak kuran insanlar, bu ilişkilere uygun ilkeler, düşünceler ve kategoriler üretirler ve her toplumun üretim ilişkileri bir bütün oluştururlar. Sınıflar ve sınıflar arası mücadele ve uzlaşmazlıklar da bu bütünün bir parçasıdır.

Sınıf kendini, mücadelesi içerisinde var eder ve ortaya koyar; bu onun ideolojik olarak ifadesidir; bir sınıfın bir toplumsal oluşuma ilişkin üretim ilişkileri içerisinde toplumsal bir güç olarak bir sınıf olarak var olabilmesini ancak sınıfın ekonomik varlığının, üretim ilişkileri ile bağlantılarının o toplumsal yapılanmadaki diğer düzeylerine kendisine özgü olarak etki etmekle kendini ortaya koyar.[7]

Bu etki politik ve ideolojik yapılarda olduğu kadar, toplumsal ideolojik ve politik sınıf ilişkilerinde de ortaya çıkar. Bu ilişkilerin ortaya çıkmasında belirleyici yan, sınıfları ve onların arasındaki (burjuvazi ve proletarya arasındaki) uzlaşmaz karşıtlığın zorunlu olarak doğurduğu tarihsel ve ekonomik olaylardır. Bu anlamda bütün toplumsal değişimlerin ereksel nedenleri, insanların kendi dünyalarında yarattıkları ütopyaya kavuşma ve ütopyalarını kavramalarında değil, ana üretim ve değişim biçimlerindeki değişmelerde aranmalıdır.

Sınıflar mücadelesi içerisinde ekonomik temelin var olması yanında, politik-ideolojik ve ekonomik varoluş bir bütün olarak ortaya konulmak durumundadır. Bu, gerçek var oluşun ta kendisidir. Kendi başına bir ekonomik kategori olarak var olmak sınıfın belirleyicisi olmaktan uzaktır.

Toplumsal sınıflar yapısal durumları değil, toplumsal ilişkileri kapsarlar; bu toplumsal ilişkiler, toplumsal uygulamalarca oluşturulurlar, bu demektir ki toplumsal sınıflar ancak, sınıf uygulamaları çerçevesinde kavranabilirler.

Toplumda sınıfların karşılıklı etkileşimle ortaya çıkmaları bir sonuçtur. Sınıfsal eylemler de ancak sınıf mücadelesi alanı içerisinde karşılıklı ilişkiden kaynaklanır. Her düzeyde farklı sınıf uygulamalarının çatışmacı niteliği ve sınıfların var oluşları, yapısal ilişkilerin sonucudur. Bu da yapısal çelişkilerin, toplumsal ilişkilerin içinde büründüğü biçimlerdir.

Ekonomik bir kategori olarak var olan; politik ifadesini ve bu anlamda ideolojik bir kategori olarak da kendisini ortaya koyar. Bu konuda, Felsefenin Sefaleti’ndeki ekonomik savaşım ve Komünist Manifesto’daki politik görevler sınıf mücadelesi içerisindeki işçi sınıfının varoluşunun Marksist kanıtıdır.

Marx, tüm siyasal savaşım tarihinden, devletin ortadan kalkması gerektiği ve ortadan kalkışın geçici biçiminin de egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya olacağı sonucunu çıkartmıştır. Marx için Komün, proleter devrim tarafından, burjuva devlet aygıtını parçalamak için yapılmış ilk girişim olması ve parçalanmış olanın yerine geçmesi olanaklı ve gerekli olan “en son bulunmuş” siyasal biçimdir. Nitekim Kugelman’a 12 Nisan 1871’de şöyle yazıyordu: “...benim 18. Brumıere’nin son bölümünde eğer yeniden okursan göreceğin gibi, Fransa'da gelecek devrim girişiminin, şimdiye dek olduğu gibi artık bürokratik ve askeri makineyi, başka ellere geçirmeye değil, onu yıkmaya dayanması gerekeceğini belirtiyorum. Kıta üzerinde gerçekten halkçı her devrimin ilk koşulu bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın giriştikleri şey de budur.”

Tarihte işçi sınıfının politik ve ideolojik olarak da varoluşunu Komün deneyinden sonra Sovyet deneyi ile Lenin ortaya koydu. Sadece üretici güç anlamında ekonomik bir kategori olarak görünen işçi sınıfını Marksist bir bakış açısı ile sınıflar mücadelesi içerisinde ideolojik ve politik bir güç olarak bütünleşmiş halde keskin bir ifade ile ortaya koydu.

“...önceki toplum biçimleri gibi, kapitalist üretim biçimi de nedensellikler ve yasalarla doğmuştur ve yine nedensel ve yasalı olarak yok olacaktır.”[8]

 

 



[1] V. I. Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara 1989, s. 45.

[2] K. Marx, Kapital Cilt 3, Sol Yay., Ankara, s. 775.

[3] Fhilippe Beneton, Toplumsal Sınıflar, Çev.: Hüsnü Dilli, İletişim Yay., İstanbul 1995

[4] Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Şen Süer, L. Fevzi Topaçoğlu, Belge Yay., İstanbul 1992, s. 54.

[5] M. Serdar, “İşçi Hareketi, Marksizm ve Parti”, Teori ve Politika 3, ‘96, s.56.

[6] A.g.y., s. 56.

[7] Marx’ın diğer sosyalistlerden kopuşu da bu noktada başlar.

[8] Metin Kayaoğlu, “Marksist Politikanın Teorik Öncülleri”, Teori ve Politika, Kış ‘96, s. 27.

 

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 4 Thu, 16 Jul 2020 10:21:40 +0000
Devlet ve İktidar Sorunu https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/708-devlet-ve-iktidar-sorunu https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/708-devlet-ve-iktidar-sorunu

Marx ve Engels, sınıflar savaşımında başlıca sorunun iktidar sorunu olduğunu belirtmelerine rağmen, kuramsal olarak bir iktidar kavramı ortaya koymamışlardır. Marksizmin kurucuları, Komünist Manifesto, 18.Brumaire, Gotha-Erfurt Programlarının Eleştirisi gibi eserlerinde değindikleri “iktidar” (yönetme erki, güç, egemenlik vb.) kavramını genel olarak, sınıf ilişkileri ve devlet içerisinde işlemişlerdir. Devlet ve iktidar deyimleri, buna bağlı olarak birbirlerinin yerine ikame edilerek kullanılmıştır. Devlet denildiğinde bir sınıfın iktidarı anlaşılırken; iktidar deyiminden sadece hükümetler anlaşılmıştır.1

Marx ve Engels, sınıflar savaşımında başlıca sorunun iktidar sorunu olduğunu belirtmelerine rağmen, kuramsal olarak bir iktidar kavramı ortaya koymamışlardır. Marksizmin kurucuları, Komünist Manifesto, 18.Brumaire, Gotha-Erfurt Programlarının Eleştirisi gibi eserlerinde değindikleri “iktidar” (yönetme erki, güç, egemenlik vb.) kavramını genel olarak, sınıf ilişkileri ve devlet içerisinde işlemişlerdir. Devlet ve iktidar deyimleri, buna bağlı olarak birbirlerinin yerine ikame edilerek kullanılmıştır. Devlet denildiğinde bir sınıfın iktidarı anlaşılırken; iktidar deyiminden sadece hükümetler anlaşılmıştır.1

Devlet ve iktidar sorunsalı, karşımıza iki ayrı noktada çıkmaktadır. İktidar, yapısal kurumların toplum üzerindeki etkilerini içerirken; devlet, kendisini oluşturan bütün “üst yapı” kurumları (hukuki, dini, siyasal, vb.) ile, çıkarına hizmet ettiği belli sınıf ya da sınıfların diğer sınıf ya da sınıflar üzerindeki zora dayalı aygıtıdır. İktidar, mücadele eden sınıflar arasındaki ilişkilerin, toplum üzerindeki etkilerini belirtir. Bu anlamda iktidar, mücadele durumundaki sınıfların çatışmalı ilişkilerinin doğurduğu etkilerin genel bir anlatımıdır.

I.

Devlet (baskı) aygıtının görevi, özü bakımından, son analizde, sömürü ilişkileri olan üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin siyasal koşullarını devlet (baskı) aygıtı olarak, baskı (fiziksel ya da değil) ile sağlamaktır.”2

Devlet olarak örgütlenmiş sınıf egemenliği, sınıfların çatışma düzeyinin farklılıklarına bağlı olarak, kendisini farklı biçimler altında gösterebilir. Devlet, sınıf egemenliğini, hukuk çerçevesi içinde dengeli, değişmez, oturmuş bir yapıya kavuşturmaya çabalar. Sınıflararası ilişkilerde, egemen sınıf aleyhine ortaya çıkan çatışmalı durumlarda, siyasal iktidardan bağımsız bir zor aygıtı olarak devlet devreye girer.3* Çünkü devlet, Lenin’in tanımıyla “sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir…varlığı da, sınıf çelişmelerinin uzlaşmaz olduklarını tanıtlar”.4 Tüm siyasal sınıf mücadeleleri, devletin herhangi bir sınıf ya da sınıf temsilcilerinin ittifakı tarafından elde tutulması ya da elde edilmesi ve korunması çevresinde döner. Devletin kendisi kapitalizmde sermayenin yoğunlaşmış bir biçimi olarak, sermaye adına toplumun diğer kesimlerinin karşısına zorba olarak dikilir.

Devlet, düşünce tarihinde, üzerinde çok tartışılan bir kavram olmak yanında, devlete bakış, "Marksistleri" değerlendirmede bir mihenk taşı oluşturur.5 Devlet, Hegel’in ileri sürdüğü gibi, “ahlak düşünün gerçekliği”, “aklın imgesi ve gerçekliği” mi, yoksa Lenin’in deyimi ile, varlığıyla “sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisi” mi?

Bu tanımlamayla göreceli olarak toplumun dışında duran, Hegel’de olduğu gibi, kendi kendine varolan, bireyin hak ve hukukundan hareket eden, burjuva ideolojisinde “Toplum Sözleşmesi” üzerinde kurulan, birliği ve “nesnel ahlak” ilkesini kendinde belirginleştiren, ya da “…objektif ahlak idesinin edim halindeki realitesi... kendi kendisine açıkça görülen, kendi kendini bilen ve düşünen ve bildiğini bildiği için yapan, cevhersel irade… örf ve adetlerde dolaysız olarak; bireyin kendilik bilincinde, bilgisinde ve faaliyetinde dolaylı olarak varolan”6 biricik unsur olan devlet, bizi kendisiyle kendisini oluşturan organların karıştırılmasına götürür.

Hegel’in devlet tanımında ve “Toplum Sözleşmesi” kavramında, toplumsal ve siyasal kategori birbiri içerisinde kaybolurken, toplumsal düzeyin ilerde gitmesi karşısında, siyasal düzey geriden onu kendisine çekmektedir”.7 Her iki yaklaşım da, bizi, siyasal yanın (yürütmenin) daha ilerde olduğu yanılsamasına götürür.

Bu yanılsama karşısında Marx, Hegel’e karşı çıkarak “İnsanın özünün siyasal değil, toplumsal olduğunu ortaya koymuştur”.8 Marksist literatürde, en genel anlamıyla devlet; bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki baskı aygıtı olarak tanımlanır. “Uzlaşmaz karşıtlıkları artık yeni baştan uzlaştıramamakla kalmayan tersine onları sonuna kadar geliştirmek zorunda bulunan…”9 sınıf iktidarı aracı devlet, bir “düzenleme organı” olarak, dışardan dayatılan güç olmaktan çok, toplumsal gelişmenin belli bir aşamasındaki zorunlu bir ürün olarak ortaya çıkar.

Althusser, "Marx'ın her toplumun yapısını özgül bir belirlemeyle eklemlenmiş 'düzey' ya da 'kerte'lerden oluşmuş biçimde tasarladığını" belirtiyor ve toplumun yapısına ilişkin belirlemesini ekliyor: "Altpapı ya da ekonomik temel ile kendisi de iki 'düzey' ya da 'kerte': Hukuki, siyasal ve ideoloji içeren üstyapı."10

Marx, siyasal düzey ile toplumsal düzey arasındaki ilişkiyi ayakları üstüne oturtarak, temele toplumsal düzeyi koyar ve buradan hareket eder. Çünkü tarih anlayışı olarak, insanın, toplumsal varlık olması mutlak iken, siyasal bir varlık olması ancak tarihsel bir zaman birimine tekabül eder. Her iki düzey arasındaki kopukluk bu anlamada mutlak değil tarihseldir. Tarihsel bir durum olarak devletin varoluşu ve yok oluşu (komünist toplumun kurulması) tarihsel bir zorunluluktur.

II.

Tarih felsefesi, devletin insanlar arası ilişkileri düzenleyip anlaşmazlıkları çözmesini ön plana çıkartıyor.

Bu bakış, tarafsız devletin sağladığı bireyin özgürlüğünü anlatır.Özgürlük, eylem dışında kendisini felsefede insan topluluğu içerisinde, tek tek bireylerde somutlar. Tarih içerisinde ise sınıflar arası ilişkilerde belirlenir. Burjuvazi özgürlük düşüncesini tarih felsefesinden ödünç alıp kullanırken Marksizm özgürlüğü tarih biliminden alarak gerçek anlamda sınıf mücadelesinin yasalara bağlı gelişen bir sonucu olarak ortaya koyar. Bu yüzden Marksizmde ütopyacılığı görememekteyiz. Marksizm, toplumu tarihin somut gelişimi ile tasarlamış, ve toplumun bağrından çıkan yeni topluma geçişin doğal bir tarihi süreç olarak incelenmesi ve sonuçlarını ortaya koyması ile tarih felsefesinden ve filozoflardan ayrılmıştır.

Böylece devlet, çıkışı ile “insanlar” arasındaki toplumsal ilişkileri düzenlerken; sınıflar arasındaki ilişkileri çözemiyor. İnsanlar arası çatışmayı epistemolojik düzlemde aile içi çatışma olarak gösterip, “baba devlet” olarak kardeş kavgasını önlemek gerekliliği ile harekete geçiyor. Düzenleyici güç olarak burada devlete kesin ihtiyaç vardır. Marksizm ise, Engels’in tanımlamalarında olduğu gibi, sınıflar savaşımını ilerlemenin itici gücü olarak belirtirken devletin “düzenleyici rolüne” de yer verir Bunu Poulantsaz şöyle anlatır: “Devlet sınıfsal politik çatışmayı önlemede köktenci bir yaklaşım göstermez; yapının bütünlüğüne yansıyıp, onu sarsacak derecede olmasına meydan vermez. Devlet ‘toplum’ ve sınıfların yok olmasını önler, yani tek kelime ile toplumsal oluşumun patlamasını engeller.”11

Zor (baskı) aygıtı olarak devlet, Marksist terminolojinin temel vurgusudur. Bu vurgu, sınıflı toplumların ortaya çıkışı ile “sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının” ürünü ve ifadesidir. Nerede ve ne zaman sınıf karşıtlıkları uzlaştırılamazsa orada devlet ortaya çıkar. “Öyleyse devlet, topluma dışardan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi ‘ahlak fikrinin gerçekliği, aklın simgesi ve gerçekliği’ de değildir. Devlet daha çok toplumun, gerçekleşmesinin belirli bir aşamasındaki ürünüdür; bu, toplumun önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğünün, kendi kendisiyle çözülemez bir ilişki içine girdiğinin itirafıdır… görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.”12

Böylece devletin asli görevinin, geçmişten günümüze bütün sınıf çatışmalarını durdurmaya çalışması ve sisteme yönelen tüm şiddetli karşı çıkışları bastırması olduğu anlaşılmaktadır. Sınıf karşıtlıklarının denetim altına alınması gereksinimi zoru (baskıyı) gerektirir, çünkü, devlet, sınıf çatışmasının ortasında ortaya çıkmıştır. Kural olarak o, en güçlü, ekonomik bakımdan egemen sınıf haline gelen ve egemenlik altında tutulan sınıfı, denetim altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar elde eden ve üreten sınıfın devletidir. Zor gücü olarak devletin uygulama farklılıkları sınıf mücadelesinin durumuna göre değişir.

Sınıf çatışmasının şiddetlenmesi durumunda, tarihsel süreçte görüldüğü gibi, egemenler egemenlikleri için daha fazla baskıda bulunurlar. Yaptıkları her şey özgürlük, düzen ve sosyal barış adınadır! Böylelikle “mantıki olarak kendi bakış açılarından” işçilerin bir grevde başvurduğu şiddeti mahkum edebilirler ve aynı zamanda grevi bastırmak için devleti şiddet kullanmaya çağırabilirler.

Toplum dış ve iç saldırılara karşı ortak çıkarları savunmak üzere kendi kendine bir organizma yaratır; bu organizma devlet iktidarıdır. Devlet daha doğar doğmaz kendini toplumdan bağımsız kılar, ve belli bir sınıfın organizması hâline geldiği ölçüde ve bu sınıfın egemenliğini üstün kıldığı ölçüde daha da bağımsızlaşır. Bağımsız bir güç haline geldi mi, devletin kendisi de artık bir ideoloji yaratır. İdeolojisine bağladığı kimseler devletin ekonomiyle bağının üstünü örtmeye çalışarak onu her şeyin üzerinde göstermek için her hileye başvururlar. “Her özel durumda, ekonomik olgular, yasa biçiminde onaylanmak için hukuksal konular biçimini almak zorunda olduklarından, ve aynı zamanda daha önce yürürlükte olan bütün hukuksal sistemi hesaba katmak gerektiğinden, hukuksal biçim her şey olmak, ekonomik içerik ise hiçbir şey olmamak durumundadır.”13

Egemen sömürü tipinin tanımlanması, tarihsel sınırlar içerisinde özgül sınıf egemenliğinin siyasal yapısını çözmek için gereklidir. Ama bu tek başına ekonomik yapıdaki değişikliklerin siyasal etkilerini açıklamaz. Aynı ekonomi tipi örnekleri ve aynı devlet tipi örnekleri arasındaki sayısız değişikliğin geniş alanını kavramak gerekmektedir. Lenin, “somut tarihsel oluşumları sadece tarihsel materyalizmin genel ilkeleri ile açıklamanın olanaksızlığı"nı ifade ederken Althusser bu konuya yeni bir boyut ekler: “Devlet teorisini geliştirmek için, yalnızca devlet aygıtı ile devlet iktidarı ayrımını değil, fakat açıkça devletin (baskı) aygıtının yanında olan fakat onunla karıştırılmaması gereken bir gerçeği de göz önüne almak zorunludur. Bu gerçeğe kendi kavramının adını vereceğiz: devletin ideolojik aygıtları.”14

Toplumdan çıkan ama toplumun üstünde ona yabancılaşan devlet denilen “güç”, başlangıçta silahlı güç olarak örgütlenen halkla artık aynı şey olmayan bir “kamu kuruluşu”na dönüşür. Devlet, yalnızca baskıyı içeren kurumlar halinde değil -hükümet, ordu, yönetim, polis, mahkemeler vb.- birçok özelleşmiş kurumuyla doğrudan halkın karşısına çıkan birbirinden ayrı kamusal kurumlar halinde örgütlenir. Oysa “yönetici sınıfın devleti olan devlet, ne kamusal ne özeldir. Tam tersine her türlü kamusal ve özel ayrımın ön koşuludur. Devletin ideolojik aygıtlarını oluşturan kurumların özel ya da kamusal olması pek önemli değildir, önemli olan işleyişleridir.”15

III.

Bir sınıfın bir başka sınıfa karşı örgütlenme düzeyi, ya da bir sınıfın diğer sınıflara göre, sınıfsal mücadele alanındaki özgül (ekonomik, politik, ideolojik) uygulamaları, iktidar ilişkilerine dayanır. Devletin toplumdan yalıtık görünmesini sağlayan da iktidar ilişkileri içerisinde net olarak görünmeyen sınıfsal ilişkilerdir. Çünkü devlet ve iktidar arasındaki direkt bağ, toplum tarafından görülmemektedir.

İktidar ilişkilerinin, sınıfsal ilişkiler olduğu vurgusunun belirleyici yanı iktidara alternatif olmaktır. Bu, her durumda sınıfın (politik güç olarak) en geniş anlamda iktidara alternatif olma eşiğinin var olmasını gerektirir. Söz konusu edilen “kendisi için sınıf” (politik bir güç) olma özelliğidir. Marx’ın, “…kuşkusuz işçi sınıfının siyasal hareketinin sonal amacı siyasal iktidarı ele geçirmesidir” vurgusu, toplumsal bir güç ya da ayrı bir sınıf olarak iktidara yönelmenin, temelde iktidar öngörüsü ile örgütlenmenin gerekliliğinin altını çizmektedir. Lenin bu vurguyu, özellikle sınıfsal örgütlenme ve iktidar kuramında, toplumsal bir güç olma koşulu yanında, “sınıf iktidarı” koşullarını sağlamaya yönelik yani sınıfı iktidara götürecek bir örgütlenme ve sınıfsal güçle pekiştirir.

İktidar olarak örgütlenmek”, yönetme erkinin, sosyal yapıların ve yapısal etkinliklerin sınırlarına bağlıdır. İktidar uygulamaları, çeşitli sınıfsal mücadele ilişkileri içerisindeki etkinliklerin yapısal sınırlar oluşturmasını sağlayacak biçimde kendine göre özgül biçimler alır. İktidarın yapısal sınırlar içindeki devlet uygulamaları bireyin özgürlüğüne dayanır. “Hukuk bakımından işçinin, küçük burjuvanın ya da köylünün seçim hakkı fabrikatörün seçim hakkına eşittir… niçin? Çünkü, bugünün tarihsel etkinlikleri parlamentolar dışında bulunuyor; bunlar ekonomik gruplaşmalar ve gelişmeler ve uluslar arası olaylardır. Örneğin, bugün hepimiz oyumuzu kullandık ama hiç de hükümet bizi temsil etmiyor”16 diyen Sartre, iktidar yapıları tarafından belirlenmiş ilişkilerin farklılıklarını belirtiyor.

Sınıfların gücü, karşılıklı etkileşimleri, iktidarın yapısal değişiklikleri ve uygulamalardaki farklılıkları politik iktidarın gücünden çok sınıfsal mücadele alanı içinde egemen güç olan sınıf(lar)a göre belirleyen Lenin, 1917 Nisan’ında şunları söylüyor: “Proletaryanın köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü şimdiden gerçekleşmiş bulunuyor. Ama olağanüstü özgün bir biçimde ve çok önemli birçok değişikliklerle… Gerçek yaşamda şimdiden bambaşka bir şey görüyoruz; bu ikisinin, birinin ve ötekinin, son derece özgün, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir biçimde birbirine geçişini. Önümüzde, yan yana, bir arada, aynı zamanda, hem burjuvazinin egemenliği(ni) (Lvov-Guçkov Hükümeti), hem de kendi isteğiyle iktidarı burjuvaziye bırakan ve isteyerek burjuvazinin kuyruğuna takılan proletaryanın ve köylülüğün devrimci diktatörlüğünü görüyoruz.”17 Sartre ve Lenin’in örneklerinde iki farklı iktidar uygulamasının özgün biçimlerini görüyoruz.

IV.

Devletin varlık nedenini, maddi yaşamın çelişkileri, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. Çünkü devletin gelişmelere uyumunu sağlayan ve her gelişme içerisinde pekiştiren iktidardır.* Bu gelişmelerin içinde "hukuki, siyasal, dinsel, entelektüel, artistik, felsefi biçimleri ve insanların çatışmanın bilincine vararak ve çatışmayı sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri" ayırmak gerekir.

Sınıf kavramı sömürü kavramından ayrılmaz. Eğer sömürü varsa sınıflar da vardır. “Üretim araçları üzerindeki mülkiyet hakkının, kendilerine başkalarının emeğinin ürünlerine el koyma olanağını verdiği bireyler grubu sömüren bir sınıftır.”18 Somut gelişimleri boyunca sınıflı toplumlar, büyük yapısal değişiklikler gösterirler. Toplumların yapısal değişikliklerinde devlet tipi somut örneklerde görülebilecek farklılıklar, temel ekonomik ve sınıfsal yapının karmaşıklığıyla bağlantılıdır.

Ekonominin belirleyiciliği, devlet ve iktidar tartışmalarında özellikle iktidar uygulamaları üzerinde kaba bir biçimde günlük ekonomik ilişkilerin yaptırım gücü olarak görülür. Ortaya çıkan sonuç anlamsızlık ve belirsizliktir. Bu anlamada ekonominin belirleyici yanını Engels, Joseph Bloch’a yazdığı mektupta şöyle dile getirmektedir: “…Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken, son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de bundan daha çoğunu hiçbir zaman ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi bir kimse ekonomik etken biricik belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. Ekonomik durum temeldir, ama çeşitli üstyapı öğeleri -sınıf savaşımının politik biçimleri ve sonuçları savaş bir kez kazanıldıktan sonra kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb.- Hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların onlara katılanların beyinlerindeki yansımaları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve daha sonra bunların dogmatik sistemlere gelişmeleri- hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yapar ve birçok durumda özellikle onların biçimini belirler. Bütün bu öğeler arasında bir etkileşim vardır; bu etkileşimde bütün sonsuz ilinekler (yani aralarındaki iç bağıntı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar olanaksız olduğundan var değil sayıp göz ardı edebileceğimiz şeyler ve olaylar) çokluğu ortasında, ekonomik devinim kendisini olurlamak zorundadır.Yoksa teorinin herhangi bir döneme uygulanması, birinci dereceden basit bir denklemin çözümünden daha kolay olurdu.”19 Engels’in ifadesiyle, Marx tarafından sıkça kullanılan, ekonomik durumun temel olması, sınıfsal uygulamalarda devletlerin biçimi ve politik ideolojik iktidarların arasındaki uygulama farklılıklarına, ekonomist yaklaşım açısından gidilecek sonuca karşı kalın bir çizgi çekilmektedir. Belirli bir tarihsel dönemi kapsayan iktidar ilişkileri ve uygulamalarını sadece anlık ekonomik ilişkiler çerçevesinde anlamaya çalışmak, devlet ve iktidar uygulamaları arasındaki farklılıkları ve bunların sınıf ilişkileri içindeki diğer bağlarını anlamsızlaştırır.

Sınıf egemenliğinin anahtarı, bu egemenliğin dayandığı sömürü biçimini anlamaktır. Her egemenlik ve bağımlılık ilişkisi, doğrudan doğruya üretim ilişkisi içerisinde doğar, gelişir ve üretim süreci üzerinde belirleyici etmen olarak etki yaptığı yöntemi belirler. Üretim sürecinden doğan ekonomik topluluğun, özgül siyasal yapısı da bu temel üzerinde kurulur. Üretim araçları sahipleri ile gerçek üretici arasındaki doğrudan ve dolaysız ilişkinin belli bir zamandaki biçimi, emek tiplerinin ve tekniklerinin, dolayısı ile emeğin toplumsal üretim gücünün gelişim sürecinde belli bir aşamaya tekabül eden bu ilişki daima, bütün toplumsal yapının, egemenlik bağımlılık ilişkilerinin siyasal biçimini içeren ulaşılmaz sırrını, kısacası devletin özgül biçimini açığa vurur. Aynı ekonomik temelin, başlıca koşulları her yerde aynı olsa bile, sayısız görüngül koşulun, doğal çevrenin, ırk kompozisyonunun, dış tarihsel etkilerin altında egemenlik ve bağımlılık ilişkileri sayısız farklılıklar gösterirler.

Komünist Manifesto’da, devlet ve demokrasi arasındaki bağıntıda iki kavram yan yana kullanılmaktadır. “Proletaryayı egemen konuma yükseltmek" ve “demokrasi savaşını kazanmak”. Bu görüşle, proletarya diktatörlüğü dahil her devlet tipinde demokrasi her zaman egemen sınıfın dar egemenlik sınırları içerisinde kuşatılmıştır. Bunun sonucu olarak demokrasi her zaman hangi sınıf adına demokrasi sorusu ile karşı karşıyadır.

Karşılıklı dengeleme veya durgunluk dönemlerinde ekonomik ve siyasal etmenlerin eşit düzeye geldikleri ve hatta siyasetin Popper’ın “toplum mühendisliği” dediği şey gibi, daha fazla önem kazanarak öne geçtiğini gösteren onlarca kanıt bulunabilir. Engels, devletin modern toplumla olan ilişkisi konusunda şu görüşleri ileri sürer: “Hegel’in de onayladığı eski geleneksel anlayış, devleti belirleyici öğe, sivil toplumu ise bu birincisi tarafından belirlenen öğe olarak görüyordu. Görünüşte böyledir. Nasıl ki tek başına bırakılmış bir insanda faaliyetlerinin bütün devindirici güçleri, onu harekete geçirmek için zorunlu olarak beyninden geçmeli, onun iradesinin dürtülerine dönüşmeliyse, aynı şekilde sivil toplumun bütün gereksinmeleri de -iktidardaki sınıf hangisi olursa olsun- herkese kendilerini yasa biçiminde dayatmaları için devletin iradesinden geçmelidirler. İşin kendiliğinden anlaşılan biçimsel yanı budur.”20

V.

"Marx ve Engels, sadece belirli bir devlet biçimini değil genelde devletin kendisini de … bilimsel sosyalizm çerçevesinde aşmak ve rafa kaldırmak istiyorlar."21

Marksizmin bu düşünüşünün temelinde, nasıl ki burjuvazi olmadan üretim sürdürülebiliyorsa devlet olmadan da insanların kendilerini yönetebileceği savı yatar. Burjuvazi üretimden kendisini yalıtarak salt egemen yönetici konumunda bulunması ile gereksiz hale gelmesi ve, devletin de, iktidarın üreticilerin elinde olduğu ve sömürenin ve sömürülenin olmadığı bir ortamda gereksizleştiği ortaya çıkmaktadır.

Ayrı ayrı her ülkenin, kendi tarihsel sınırları içinde gelişen üretim ilişkilerine bağlı olarak devlet biçimleri de farklılaşır. Bu farklılıklara rağmen hepsinin ortak yanları kapitalist anlamda az ya da çok gelişmiş olmaları ve burjuva toplum alanı üzerinde kurulu olmalarıdır. Demokrasi de bu anlamda “…bin yıllık bir çağın gelişini gören burjuvazinin en sonuncu devlet biçimidir.”22 Bu devlet biçimi altında özgürlük ve demokrasi aynı anlamda ve birbirlerinin yerine kullanılır. Tarihsel süreç içerisinde demokrasi özgürlükle bağdaşmıştır. Oysa gelişim bundan farklı olarak, mutlakiyetten burjuva demokrasisine, burjuva demokrasisinden proleter demokrasiye buradan da demokrasisizliğe doğrudur.

Bütün çelişkileri yok eden, uzlaşmanın merkezi, Gordion düğümlerini çözen İskender’in kılıcı olan demokrasi her egemen sınıfın istediğidir. Her sınıf demokrasi için savaşır ve ondan kaçınmaz, çünkü demokrasi egemenlere aittir. Sorun, demokrasinin kimin için olduğudur. Demokrasi; hangi sınıf kim için sorununu bağrında sürekli olarak taşır.

Bu soruya Marksistler proletarya için ve sınıfsız topluma kadar, diyerek cevap vermişlerdir. Bir devlet biçimi olarak demokrasi de, bellirli bir tarih durumunda en elverişli olan sınıf diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Demokrasi hangi biçim altında olursa olsun , demokratik hukuk düzenine göre eşitlik ve herkese özgürlük bellirli bir sınıfın egemenliği altında göreceli bir özgürlüktür. Kapitalist toplumda burjuvazinin "ekonomik ya da maddi özgürlüğü"23 sosyalizmde ezilen halkların ekonomik ve siyasal özgürlüğüdür. Bu devlet biçimleri kaçınılmaz olarak, sınıfsız toplumun kurulması ile yok olacaktır. Yokoluş Maksizmde sönme kavramı altında kullanılmıştır. “Devletin” tarihsel evrimde yok oluşa doğru giderken, aniden birden bire değil yavaş yavaş sönerek kendi işlevini kaybedip yok olacağı belirtilmektedir.

En yetkin en gelişmiş devlet tipi, parlamenter demokratik cumhuriyet sınırlarını aşamamaktadır. Bu devlet tiplerinde iktidar, parlamentoya aittir. Devlet aygıtı, yönetim aygıtı ve organları her zamankilerdir. Örneğin sürekli ordu, polis pratik olarak görevinden alınamaz. Bunlar, ayrıcalıklı, halkın “üstüne” konmuş memurlar topluluğudur. “Ekonomik maddi özgürlük”, sömürü ve sınıf ilişkisini gizlemeye çalışan bir örtü durumundadır.

Bu konuda bir örnek olarak, yükselen sınıf burjuvazi tarafından örgütlenen Fransız devrimindeki gelişmeleri alacağız: “1789 Büyük Fransız Devrimi, 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik' üçlü sloganı altında gelişti. Ama özgürlük ilanı, her şeyden önce, iktidara gelen burjuvazi için söz konusuydu; aynı burjuvazinin eşitliği ilan ederken amacı, eski düzen sırasında aristokrasinin yararlandığı ayrıcalıkları yok etmekti. Kardeşlik, burjuvazinin yeni iktidarının bir çeşit ülküselleştirilmesi olarak beliriyordu.” “Bu durumda ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ üçlüsü iktidarı ele geçiren burjuvazi için, Eski Düzeni devirmiş olan devrimden doğan haklarını pekiştirme anlamına geliyordu ve bu ilkelerin uygulanmasını eksiksizce toplumun tümüne yaymak hiç de söz konusu değildi.”24

Marx, Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihini taşıyan mektubunda yaygın olarak bilinen şu saptamayı yapar: “Benim yaptığım, sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını, bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur.”25

Bu sözleri ile Marx, ilk olarak kendi devlet teorisiyle diğer devlet teorileri ile arasındaki başta gelen köklü farklılıkların, sonra kendi devlet teorisinin özünü açıklamıştır. Engels, Marx’ın devlet teorisini onaylarken devlet öncelikle yalnızca karşıtları kuvvet zoruyla bastırmak için kullanılan bir geçiş kurumu olduğuna göre proletaryanın, devleti, ona gereksinim duyduğu sürece özgürlük olsun diye değil, karşıtlarını bastırmak için kullandığını belirterek devletin sönmesini “özgürlük olanaklı olduğu anda da devlet, devlet olarak var olmaktan çıkar”26 ifadesi ile gerekçelendirir. Özgürlük kavramının bu anlamda sınıflar kavramı ile bağdaşmadığını belirten Engels’in “gerçek anlamda” özgürlük sözcüğünden sınıfsızlığı kastettiği açıktır. Proletarya burjuvaziye karşı kazandığı savaşta onu yok etmeyi dolayısıyla kendisini yok etmeyi hedeflemektedir. Ancak sınıf kendisini ve devleti yok ettiği zaman özgürlükten söz etme olanağı doğar. Tüm sınıfsal ilişkilerin yok edilmesi ve sınıfsız toplum, ancak devletin yok edilmesiyle gerçekleşebilir.

Bütün insanların özgürlüğü özümsediği durumda bir baskı aygıtı olarak devlet gereksiz hale gelir. Özgürlüğün geniş ortamında baskı altına alınacak belli bir güç yoksa baskı gücü kendiliğinden gereksiz hale gelir. Sınıfsız topluma geçişte baskı sınıfların varlığı gereğince yine gerekecektir. Özel bir baskı aygıtı olarak devlet yine gereklidir; ama bu devlet Engels’in deyimi ile, “gerçek anlamıyla bir devlet değil, geçici bir devlettir”.

Çoğunluğun iktidarı ele geçirdiği ve devleti yönettiği bir ortamda baskı için özel bir aygıta olan gereksinimin azalması, demokrasinin geniş yığınlar içerisinde yayılması ile sonuçlanır. Geniş yığınlar, kendi üzerlerinde kurulan ve onlarla ilgisi olmayan örgütlü baskı mekanizması yerine, kendi özörgütlülüklerini oluştururlar ve kendi güçlerinin örgütlenmesi için devlet gibi karmaşık bir aygıta gereksinim duymazlar.

 

1Lenin, hükümet kavramının devletin belirleyici niteliği olmadığını vurgularken örnek olarak militarizm yokluğu ile kendisini gösteren krallıkları ve krallıkların belirleyici niteliği olan militarizmi ve bürokrasiyi taşıyan cumhuriyetleri örnek verir. (Bak.: Lenin, Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky, Çev.:Kenan Somer, Ankara 1989, Bilim ve Sosyalizm Yay., s. 22)

2Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev.: Y. Alp, M. Özışık, İstanbul 1994, İletişim Yay., 4. Baskı, s. 39

3Bu savı anayasal düzenlemelerin, tarihsel örneklerini sıralayarak, bunların ortaya çıkış ve bunalım anlarını izleyerek politik düzlemde görebiliriz. Anayasalar, ya yıllarca sürmeyi amaçlayan bir düzenin kabulü, yeni bir sınıfın egemenliğini belirtmek ya da bir bunalım döneminden sonra, güçlü çıkanın iktidarını dengeli ve kalıcı kılmak, oturtmak ve onaylamak için yapılır.

* Lenin, Devlet ve İhtilal, Çev.: Süleyman Arslan, Ankara 1989, Bilim ve Sosyalizm Yay., 7. Bası, s. 19

4

519. yüzyılda 1871 Paris Komününün kanla bastırılmasından sonra, ortaya çıkmamış bir sorun 1917 Ekim devrimi ile gündeme gelince Marksistler içinde devlet konusunda bir krizin patlak verdiğini görüyoruz. Özellikle II. Enternasyonalcilere karşı Lenin’in karşı duruşu salt Sovyetler Birliği devletinin savunusu doğrultusunda Marksizmi odak alarak, politik ve ideolojik bir kaygı ile değil, Marksizmin bu konuda kabalaştırılması ve yavanlaştırılmasına karşı bir duruş olarak da kendisini göstermektedir.

6Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri, İstanbul 1991, Sosyal Yay., s.199.

7Osman Albayrak, "Özgürlük, Terör ve Devlet", Teori ve Politika, Sayı 4, Güz 1996, s.26

8H. Lefebvre, Marx’ın Sosyolojisi, Çev.: S. Hilav, Sorun Yay., İstanbul 1996, s. 111

9Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çev.: Kenan Somer, Sol Yay., Ankara 1992, s.175

10Althusser, a.g.e., s. 25

11N. Poulantsaz, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: L. Topaçoğlu, Ş. Süer, Belge Yay., s.40

12 Engels, a.g.e., s. 175

13K.Marx, F. Engels, Seçme Eserler, C. 3, Ankara 1979, Sol Yay., s. 452

14Althusser, a.g.e., s. 33

15 Althusser, a.g.e., s. 34

16 J.P. Sartre, Denemeler, Çev.: S. Eyuboğlu, V. Günyol, Say Yay., İstanbul , s. 65

17 Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Çev.: M. Erdost, Ankara 1992, Sol Yay., 5. Bası, s. 22-23

** İktidarların gelişim ve değişimler sonrasında gösterdikleri uyum çabaları, devleti yeniden gelişen şartlara uygun hale getirme çabasıdır. Bu çaba, yönetim erki tarafından gerçekleştirilip topluma şu ya da bu şekilde kabul ettirildikten sonra, devlet bir yapılar bütünü olarak bunları devralır ve kendi erki altında değişecek iktidarlara yürütme olarak bunları dayatır.

18Stanley W. Moore, Marx, Engels, Lenin’de Devlet Kuramı, Çev.: A. Cumhur Aytulun, İstanbul 1989, Simge Yay., s.21.

19Marx, Engels, Seçme Yazışmalar, C.2, Çev.:Yurdakul Fincancı, Ankara 1996, Sol Yay., s. 235-236

20F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1992, Sol Yay., s. 51

21Karl Korcsh, Marksizm ve Felsefe , Çev.: Yılmaz Öner, Ankara 1991, Belge Yay.,1. Bası, s. 48

Korsch bu belirlemeyi Marksizmin felsefe karşısındaki duruşu ile karşılaştırarak sunmakta, “Marksizm ve felsefe öte yandan Marksizm ve devlet olmak üzere, iki sorun arasında paralellik ” kurmaya çalışmaktadır. (A.g.e., s. 51)

22K.Marx, F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çev.: M. Kabagil, Ankara 1989, Sol Yay.,3. baskı, s. 42

23

24Jacques Duclos, Demokrasi ve Kişisel İktidar, Çev.: K. Kurtgözü, Ankara 1987, Başak Yay., 1. Bası, s. 17-23

25 K. Marx, F. Engels, a.g.e., s. 75

26 K. Marx, F. Engels, a.g.e., C. 2, s. 84

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 8 Fri, 12 Jun 2020 14:59:41 +0000
Marksizmin Krizi ve Günümüzün Gerilimleri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/173-marksizmin-krizi-ve-gunumuzun-gerilimleri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/173-marksizmin-krizi-ve-gunumuzun-gerilimleri

12 Eylül döneminde Ankara'da işkencede katledilen yiğit devrimci Hasan Asker Özmen'in anısına

Çetin Konuk

Emperyalist sistem dünya üzerindeki hakimiyetine zarar verebilecek her şeye karşı her ülke içinde sadece ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik saldırısını yoğunlaştırmıştır. Bunların başında özelleştirme, demokrasi, fırsat eşitliği, ideolojilerin sonu, endüstri ötesi toplum, koloniciliğin bitişi ve küreselleşmeyle dünyanın karşılıklı bağımlılık içinde iç içe evrensel bir bütünlüğe ulaştığı, sınıf çatışmasının son bulduğu politika ve savları gelir.

SSCB’nin dağılması ile birlikte; milyonlarca insanın din ve milliyet bayrağı altında, Marksizmden ilham aldığını söyleyen rejimlere ve partilere isyan etmesi; burjuva politikacıların ve teorisyenlerin Marksizmin sonunu ilan etmeleri; "politik Marksizm" açısından halen üstesinden gelinememiş bir sorunlar yumağı oluşturuyor. Burjuva politikacıları "Marx öldü, kapitalizm yaşıyor", "Toplumsalizm çöktü" diyorlar ve "İdeolojilerin Sonu"nu ilan ediyorlar. Ayaklanan insanların dilinde "Marksizm" ve "Komünizm" baskının, zorbalığın sembolü olarak kullanıldı.

19. yüzyılın ikinci ve 20. yüzyılın ilk yarısında işçi hareketi varolan sisteme karşı radikal karşı duruşlar sergilerdi. Ama bugün öyle değil. Bu dönemlerde işçi hareketi kendini bütün toplumun sorunlarına karşı sorumlu hissederdi. En azından milli hareketler ve köylü hareketleri karşısında böyle bir konumları vardı. Bugün ise işçi hareketine her yerde bir korporatizm eğilimi damgasını vuruyor. Buna karşılık "Yeni Toplumsal Hareketler" diğer baskı biçimleri karşısında reel işçi hareketinden çok daha hassaslar. Kadın hareketi kendi içindeki ırkçılıkla boğuşuyor. Barış hareketi barışa ulaşmak için barıştan başka şeyler uğruna da mücadele etmek gerektiği sonucuna varıyor. Ekoloji hareketi "Üçüncü Dünya"nın çöplüğe çevrilmesine, Amazon Ormanlarının imhasına, oradaki yerlilere ilgisiz kalmazken, emperyalizme karşı tavır almış oluyor. Son yirmi-otuz yılın en yaratıcı katkıları bu hareketlerden geldi. Entellektüel bakımdan da, daha önce işçi hareketinin gösterdiğine benzer bir teorik canlılık gösteriyorlar. Sadece kadın hareketinin dünyayı kavrayışımızda getirdiği katkıları hatırlamak bile yeter.

Politik Marksizm açısından bu hareketler karşısında en kör göze batacak iki zaaf apaçık ortada duruyor. Marksizm bu hareketleri öngöremedi. Bu hareketleri yaratan sorunlar ve bu hareketlerin esas teorik katkı yaptıkları alanlar Marksist öğretinin adeta kör noktalarını, az gelişmiş bölgelerini oluşturuyor. Bu hareketler radikal bir teoriye ve geleneğe duydukları ihtiyacı özellikle Anarşist ve Ütopik Toplumsalist gelenekte bulabiliyorlar. Marksizmde kaynak arayanlar ise, çoğu kez, Marksizmin bu akımlarla aynı sorunları tartıştığı dönemden alıntılarla yetinmek zorunda kalıyorlar. Marksizm açısından sonuç; politik mücadele tarihinin, evrensel doğruların kaba ve basit bir tekrarı haline dönüştürülmesi oluyor...

Evet, bugün Marksizmin bir krizinden söz etmek gerekiyor. Dünyada yaşanan gelişmelerin ışığında Marksizm, toplumsalist hareketlerce ciddi eleştirilere tabi tutulmak durumundadır. Günümüz dünyasında yaşanan ilişkileri sınırlı olarak anlamak, dünyanın gerçek hareketini ve bunun Marksizmin önüne koyduğu ciddi sorunları da görmemek anlamına gelir. Kriz, gelişmenin kendisi ile tanımlanmalıdır. Marksizmi savunanların her yeni gelişmeyi “Marksist kalıplara” uydurma çabalarının yarattığı gerilimler ve çatışmalar krizi ortaya çıkarmaktadır.

Marksizmin kapitalizm eleştirisi, kapitalist sistemde yer alan uzlaşmaz karşıtların mücadelesinin sonucunda varacağı sınıfsız toplumu tespit eder. Marksizmin eleştirisi de, sınıf ve iktidar kavramları çerçevesinde anlaşılabilir. Bu yazıda, Marksizmin yeterince ilgi görüp görmediği ve bunun yarattığı kriz üzerinde durulmayacak. Gelişen dünyada, her gelişme ile birlikte ortaya çıkan yeni mücadele alanları ile ortodoks Marksizmin bu alanlara bakışından kaynaklanan gerilimlerinden kaynaklanan kriz üzerinde yoğunlaşmaya çalışacağız. Post-Marksizmin politik alanda açtığı kanalların tümden reddi veya tamamen kabulüne dayanan sorunsallar üzerinden de ilerleyeceğiz. Şu zorunluluğu ve gerçekliği kavramak durumundayız: “daha önce gerçek olan her şey gerçek dışı olur, zorunluluğunu yitirir, var olma hakkını, ussal niteliğini yitirir; can çekişen gerçekliğin yerini yeni ve yaşayabilir bir gerçeklik alır.”[1]

Yeni gelişmelerle birlikte kökünden değişen yeni koşullar bilincimizde içselleştirilemediği gibi, dar pratiğin eski duvarları arasına sıkışılarak çözümün felçleşmesine de yol açılmıştır. Zira teorik karışıklığın egemen olduğu bir dönemde, Marx’a dayanarak pratiğin önemine vurgu yapanlara Lenin, “bu, cenaze sahibine gözün aydın demeye benziyor” demişti.

'Yeni Toplumsal Hareketler' ve mücadele alanları

Marksizm diğer toplumsalist akımlar karşısında gerçekten zafer kazanmıştı. Bu zaferin kefareti Lenin sonrası Marksistlerin kendi gelişme potansiyellerini kullanamaması oldu. Son yıllarda Marksizmin "entellektüel cazibesini" yitirmesiyle birlikte, sağ'ın Marksizme yönelik saldırısı "Marksizmin ölümünü" ilan etme şeklinde oldu. "Marksist solun" uzun zaman uzağında durduğu ve kendi dışında kabul ettiği "Yeni Toplumsal Hareketler"in varlığı bir başka gelişmeyi daha yarattı. "Yeni Sol” bunları kendi alanına taşıdı.

“Yeni toplumsal hareketler” kapitalizmin gelişimine bağlı "çok sayıdaki belirleme"den[2] biri olarak tanımlanmalıdır. Bütün siyasal görünümler ve 'siyasal oluşumlar' üretim ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır. Marksizmde "Siyasal oluşumun zorunluluk ve biçiminin kesin olarak nerede temellendiğini görebiliyoruz: üretim ajanları ile üretim araçları arasındaki bağlantı kiplerini oluşturan Verbindungen (birleşim) düzeyinde; mülkiyet, zilyetlik, tasarruf, vb. ilişkileri düzeyinde."[3] Böylece Marksizm, üretim ilişkilerini bir bütün olarak değerlendirirken bütünü de sınıf ilişkilerinin temeli olarak sunmaktadır. Yani bütündeki her şeyin bazı tezahürleri aracılığıyla bunların temelindeki olguyu, sınıf ilişkilerinin temeli olarak ayırt etmektedir. Temel uzlaşmazlığı, politika ve bilim kavramlarını birbirine karıştırmadan, burjuva üretim ve yeniden üretim ilişkileri çerçevesindeki bir bütünlükle almak gerekir.

Ortaya çıkan sorunlar bunlardan ibaret de değil. Bu "Yeni toplumsal hareketler" iktisadi ilişkiler içinden doğmamalarına rağmen, ve dolayısıyla anti kapitalist bir özellikleri olması gerekmezken ve de Marx'ın temel eseri olan Kapital sermayenin cinsler, ırklar, uluslar karşısında nötr olduğunu belirlemişken, nasıl oluyor da bu harekeketler anti kapitalist bir karakteri daha baştan kendi özlerinde barındırıyorlar ve kapitalist toplum karşısında gerçekteki işçi hareketinden çok daha radikal eleştiriler getirebiliyorlar?

"Yeni Sol" açısından "Yeni toplumsal hareketler" varlıklarıyla Marksizmin" iki tekeline son vermiş görünüyorlar. Marksizm doğuşundan beri toplumdaki en radikal muhalefeti ve eleştiriyi temsil ederdi. Ama yeni toplumsal hareketlerin varlığıyla bu tekelini yitirmiş görünmektedir. Marksizm kendi alanında en çok eleştiriyi buradan almaktadır. Marksizmin bilim nesnelerindeki ayrımından sonra öncellerinden farklılaştığı yer teker teker bireylerin kurtuluşlarının dışlandığı sınıf mücadelesidir. Bu anlamıyla Marksizm, bir bilim olarak; toplumsal gerçekliğin tüm yanlarını tutarlı bir şekilde açıklamalıdır. Fakat bugün bu "yeni toplumsal hareketler” karşısında Marksizm politik üstünlüğünü “yitirmiş” görünmektedir.

Marksizm, feminizm, barış ve çevrecilik gibi "paradigmaları" kendi sistemi içinde özümleyebilmiş değildir. Örneğin Marksizmin kadın sorununa ilişkin belirli bir saptaması yoktur. Marx için kadın cinsiyetinden önce işçidir. Marksizmin kapitalizm ve sınıf kavramlaştırmalarına, kadın hareketi; erkeklerin kadınların üretici ve yeniden üretici emeğini kontrol ettikleri bir toplumsal cinsiyet çiftiyle (patriyarkal bir anlayışla) karşılık veriyor. Feminizm, bu alanda, varolan sistemin eleştirisinde yaygın Marksist anlayışlardan çok daha radikal yaklaşımlar getirdi. Engels kapitalizmin çekirdek aileyi parçalayarak gelecek toplumun koşullarını hazırladığı görüşündeydi. Marx'ın Hindistan konusundaki metodolojik yaklaşımını tekrarlıyordu. Buna bağlı olarak da kadın hareketini bir ‘özne’ olarak görmüyordu. Modern feminist hareketin en büyük teorik katkılarından biri Engels’in beklentisinin gerçekleşmediğini göstermek ve nedenlerini açıklamak oldu: İş gücünün yeniden üretimi için, onun toplumsal masraflarını azaltmak ve kar oranlarını yükseltmek için aile tasfiye edilmiyor, aksine güçlendiriliyordu. Kadın hareketini yaratan temel sorun da buradaydı. Ve kadın hareketi gibi hiç hesapta olmayan bir ‘özne’ ortaya çıktı.

Temel problem bugün de, Marx’ın 17. ve 18. yüzyıl için belirttiği emekçiler ordusunun yöreselliklerine ve ulusallıklarına göre bölünmesi ve “tek ortak özelliğin acı çekme duygusu” olarak ortaya çıkması hadisesidir. Bu durum bugün çıplak bir şekilde bu koca enternasyonal emekçiler ordusunun politik ve düşünsel olarak parçalandığı anlamına geliyor. Nitekim kapitalist sömürü ve barbarlığa son verme nihai hedefinden kopan, ama düne göre çok daha fazla acı çeken milyarlarca emekçi ordusu, bugün “küresel emperyalizme” karşı refleks duygusunun ağırlığı içinde, dinsel ve ulusal (dar milliyetçilik anlamında) bir tepki sürecine girmiştir. Sonuçta bu tepkiler büyük oranda manipüle edilerek emperyalizmin arabasına bağlanmıştır. Demek ki devrimin güncelliği sorunu, devrimin düşünsel evriminin yeniden üretilmesi üzerinden anlam kazanarak daha da güncelleşecektir.

Gorz, bu soruna keskin bir yaklaşımla girer: “Marksizm buhranda, çünkü işçi hareketi buhran içinde. Son yirmi yıl boyunca üretici güçlerin gelişmesiyle sınıf çelişkilerinin gelişmesi arasındaki ip koptu, bunun nedeni kapitalizmin iç çelişkilerinin dev boyutlara ulaşmaması değil, tersine bu çelişkiler hiçbir zaman bu denli çarpıcı olmamıştı.”[4] Çelişkinin keskinliğine rağmen Gorz’a göre işçi sınıfı mücadelede özne olarak varlığını yitirmiş, buna karşılık barış hareketi gibi bir hareket tek taraflı silahsızlanma önerileriyle reel işçi hareketinden çok daha enternasyonalist bir karakter ve mücadele sergilemiştir. Örneğin ekoloji hareketi Green Peace gibi enternasyonal örgütler kuruyor; bunlar emperyalist ülkelerin gizli servislerinin komplolarına hedef oluyor.[5]

Marksizm zorunluluklardan söz eder: "Tarihsel olaylar da, aynı şekilde, büyük çapta raslantıların hükmü altında görünürler. Ama raslantı, yüzeyde oynar göründüğü her yerde, daima gizli iç yasaların emri altındadır ve iş, yalnızca bu yasaları bulup ortaya koymaktır."[6] Sadece bu gözlemler bile farklı düzeyde soruları gündeme getirmektedir. "Tarih sınıf mücadelelerinin tarihidir". Sınıflar ise iktisadi ilişkiler içindeki konumlara göre belirlenirler. Ama "yeni toplumsal hareketler" içinde insanların iktisadi ilişkiler içindeki konumlarından dolayı yer almadığı ileri sürülüyor. Bu durumda sınıfsal değilse bu hareketleri nereye yerleştireceğiz? Buradan bakıldığında iktisadi ilişkiler içindeki konum belirleyici olmadığına göre, ekonominin belirleyiciliği ilkesini korumak nasıl mümkün olabilir? Marx’ın devrim ve ekonomik zorunluluk arasındaki zorunlu ilişkide dediği “bu ne kadar kesinse öteki de o kadar kesindir”[7] sözü nasıl tanımlanmalıdır.

Yeni mücadele alanları ve gerilimler

Yeni mücadele alanlarının ortaya çıkması ile birlikte, Marksistler dogmatik yaklaşımlar sergilemiş, Marksizmle bu hareketler arasında gerilimler ortaya çıkmıştır. Marksizmin “asli görmediği” ya da her zaman siyasal sınıf mücadelesinin doğal araçları - yedekleri olarak değerlendirdiği mücadele alanlarını, Yeni Sol, asli mücadele alanları haline getirmiştir. Sadece sınıf mücadelesi alanına hapsedilmeye çalışılan Marksizmde bu tip art-alan mücadeleleri, sınıf mücadelesinin özeliklerini bire bir taşımadığından gözardı edilmiştir. Oysa “yeni toplumsal hareketler”in, var olan dünyanın zaten doğal-ideolojik birer parçası olması nedeniyle verili meşrulukları, bu mücadelelere öne geçmeleri için yeterli olanağı vermiştir. Bu gerilimlerden faydalanan ise post-Marksistler olmuştur.

Post-Marksizmin siyasal kimliği ve çözümleri, Marksizm tarafından genellikle devrim sonrasına havale edilen art mücadele biçimleri aracılığıyla kazanılmıştır. Aslında 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında köle ticareti, kadın ve çocukların çok ağır şartlarda çalıştırılması, bunların yanı sıra kadınlara seçme ve seçilme hakkı gibi talepler Marksistler için ne ise, bugün de sanayileşmiş ve globalleşmiş dünyanın çevre sorunları, kadın sorunu, ırkçılık gibi kavramları da odur. Ancak I. Enternasyonal döneminin heyecanı ve politik beklentileri ile 20. yüzyıl başında Bolşevik devriminin yanı sıra Avrupa'da bir devrim beklentisi, bu alanları oldukça geri plana atmaya yetmiştir.

Post-Marksistlere göre, Marx'ın ortaya koyduğu kavramlar ortaya konulan tarihsel dönemler dışındaki dönemlere uygulanamazlar. Yani Marksizmde tanımlanan temel sınıfların; yani burjuvazi ve proletaryanın siyasal rolleri tanımlandıkları dönemdeki rolleriyle sınırlıdır. "Tarihsel aracılık toplumda karşı karşıya gelen iki büyük sınıfın bilinçlerinde ve politik eylemlerinde yer alıyordu: burjuvazi ve proletarya. Anamalcı dünyada bunlar yine temel sınıflardır. Bununla birlikte, anamalcı gelişim bu iki sınıfın yapı ve işlevlerini öyle bir yolda değiştirmiştir ki bunlar artık tarihsel dönüşümün etkenleri olarak görünmezler."[8]

Laclau ve Mouffe'un tezleriyle “yeni toplumsal hareketler” çatışma alanlarına taşınmakta ve bu alan üzerinden açık cephe ilan edilmektedir. Ne var ki, post-Marksizm, çoklu antagonizmalara bağlı kalmakla politik alanda politik ilerlemeci bir konumda yer alırken Marksizm tüm mücadeleleri temel antagonizmaya bağlaması ve burada kurduğu ilişkilendirmede yaşadığı sıkıntılar ile tarihsel ilerlemeci konumda kalmaktadır. Her ikisi arasında bağ kurulması zorunludur.

Marksistlerin kendi ideolojik tutumlarının bu alanlarla ilişkilendirilmesi problemi üzerinde durması gerekiyor: Ancak, siyasal mücadelenin bugünkü gibi pek zayıf olduğu konjonktürlerde, “yeni toplumsal hareketler”in mücadelelerine karşı ideolojik tutumlar almadan, bunların içinde kaybolmamak için önlemler alınmalıdır. Başka bir deyişle günümüzün ayırt edici özelliğinin, yaşanan tüm değişmelerin, düşünce sistemimizde anlamlı olacak bir izahını yapabilir olmak durumundayız.

Sınıftan bireye

Post-Marksizm barış, çevre, feminizm vb. “art mücadele” alanlarının kapsamını şöyle belirliyor: ırk-cinsiyet, yurttaşlık hakları-demokratik haklar... Hepsi de başlangıç olarak bireyi temel alan çoğul antagonizma alanlarını yaratıyor. Bu alanlarda politik olarak gösterilen atılımlarda Marksizmin sınıfa dayalı antagonizması “tanımlanamaz” olarak kalıyor.

Yeni Sol'un belirlemelerinde, tabiyet ilişkilerinin belirlediği antagonizma alanları ve tahakküm ilişkilerinden kaynaklı belirlenen antagonizmaların ya da “yeni toplumsal hareketler”in önem kazanmasıyla toplumsal muhalefet odaklarının Marksizmde tanımlanan siyasal sınıf mücadelesi anlayışından kurtulması demokratik değerlere tanınan öncelikle açıklanabilir. Marksist siyasal sınıf mücadelesinde, politik mücadele araçları olmak durumunda olan alanlar, Yeni Sol'da asli unsurlar olarak belirlenmişlerdir. Yeni Solcu birçok kuramcıya göre Marksizm 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarına ait, artık geçerliliğini yitirmiş olan yapıyı temel alır.

Bilimin nesnesinde yapılan devrim soyut bir biçimde devlet, sınıflar, sınıf mücadelesi kavramlarına ilişkin 'belirlenimli ve sınırlı' terminolojisini de yaratmıştır. Terminoloji teorinin sınırlarına bağlıdır. Bu nedenle terminolojideki kavramlar bilimin belirlenmiş olan kavramlarının geri dönülmezliğine bağlıdırlar. Marx ve Engels’in Gotha ve Erfurt Programları eleştirisi, Marx'ın, "işçi sınıfının siyasal hareketinin sonal amacı, kuşkusuz politik iktidarı bu sınıf için ele geçirmektir"[9] sözleri; zora dayalı devrim düşüncesi ve proletarya diktatörlüğünü, bilimin zorunlu sonuçları arasında kabul etmek gerekliliğine bağlı, politik bir açıklamadır

Bu yaklaşıma ilişkin olarak Gorz yazılarında temel olarak proletaryayı, teknolojik gelişmeleri değerlendirerek; ekonomik ve toplumsal bir unsur olarak “soyu tükenen sınıf”; politik olarak da, “asla tarihte özne olamamış bir sınıf”, “işçi sınıfı iktidar olmaz”, ifadelerinde temellenen bir biçimde değerlendirmiştir.

Engels'e göre "İktisat nesneyi incelemez, insanlar arasındaki ilişkileri ve son tahlilde, sınıflar arasındaki ilişkileri inceler; bu ilişkiler her zaman, nesneye bağlıdırlar ve nesne gibi gözükürler." Bu nedenle Marksizm, klasik iktisatçılardan farklı olarak özgürlük-eşitlik kavramlarını var olan sınıflar arasındaki antagonizmaya bağlı olarak inceler ve insanlar arası ilişkiler bu antagonizmaya bağlıdır. Gelişmenin yarattığı art mücadele alanları temel uzlaşmazlığa bağlı tanımlanabilir. Marx, "Kapitalist üretim süreci, kendi bağıntısı içerisinde ya da bir yeniden üretim süreci olarak düşünüldüğünde, yalnız meta üretmekle, artı-değer üretmekle kalmıyor aynı zamanda kapitalist ile ücretli işçi arasındaki toplumsal ilişkiyi de üretiyor ve yeniden üretiyor[10] diyor.

Laclau ve Mouffe'un post-Marksist çerçevesine göre, yeni bir sol ancak "bir 'evrensel sınıfın' ontolojik olarak ayrıcalıklı konumuna dayanan her türlü epistemolojik imtiyazdan vazgeçildiği takdirde olanaklı olacaktır."[11] Marcuse, Habermas ve Horkheimer'da ise, Marksist kavramların artık açıklayıcı olmaktan uzak olduğu vurgulanır. Marcuse'da, sınıflar artık özelliklerini yitirmiş, evrensel hale gelen meta biçimiyle çalışan nüfusun bütünüyle karşı karşıya gelmiştir. Bu yeni karşılaşma biçimi de çatışan sınıfların birbirleriyle kaynaşması sonucunu doğurmuştur. Bunun ana nedenlerinden birisi, Marksizmin "mutlak olarak" işçi hareketinin alanına hapsedilmesidir. Gelişmenin yarattığı her yeni hareket kitaba uydurulmak anlayışıyla Marksizmle hesaplaşmak ve onun kavramlarına dayanmak zorunda kalmıştır.

Marksist devrim kuramı ile devrim pratikleri arasındaki ayrım ampirik olgularla Marksizme indirgenir. Marksist kuram mutlak doğruysa pratikleri de başarılı olmalıydı. Yeni Sol’un Marksizm ve sosyalizmler süreciyle kurduğu ilişki ampirisist idealizm cephesinde yer alır.[12]

Post-Marksistlere göre, tükenen işçi sınıfı ile birlikte, sınıflar arası mücadele de gününü doldurmuştur. Öyle ise bireyler üzerinden gelişen rekabet, iyi yönetilen bir toplumu doğurur. Böylelikle kapitalizmin iç dinamiği, teker teker bireylerin yöneldiği kendiliğinden hedeflerle yaratılmış olan işbölümüyle-kolektif çıkara doğru gelişir. Toplumsal çıkar kolektif çıkar olarak bireysel çıkarlarla düzenlenen özgürlüklerin varlık bulabileceği sivil toplum alanının gerçekleşmesinin koşullarını beraberinde yaratır. Laclau ve Mouffe da “antagonizmayı” burada yani tabiyet ilişkilerinin kırılmaya başladığı yerde bulmaktadır.

Marcuse'a göre de birinin diğerine baskın çıkamadığı sınıf ya da siyasal sınıflar olmadığına göre sınıflararası kategorisi de bir uzlaşmazlık olamaz. İdeolojik düzeyde nesneler olmadığına göre, sınıflara karşılık gelmesi gereken ideolojinin bireylerde de aranmaması gerekir. O halde yalnızca bireysel öznelerin bireysel ideolojilerinden söz edebiliriz. "'Toplum' kategorisinin kendisi toplumsal ve politik alanlar arasındaki çatışmayı anlatıyordu (…) İşleyim toplumunun (sanayi toplumunun) artan bütünleşmesiyle, bu kategoriler eleştirel imlemlerini yitirir ve betimleyici, aldatıcı ya da işlemsel terimler olurlar."[13] Kapitalizmin gelişmesi ve teknoloji meta biçimini evrensel hale getirmiştir. Evrensel meta, antagonizmayı, işçi sınıfını ortadan kaldırmıştır, ama kapitalizmin değişimi "Meta biçimi evrensel hale geldiği ve önceleri görece özerkliğini koruyan maddi ve 'yüksek' kültür dallarının birleştiği için kapitalizmin zorunlu çelişkisini onun en yoğun yerde gözler önüne serer: Çalışan nüfusun bütününe karşı sermaye."[14] Marx Annenkov’a yazdığı bir mektupta, toplumsal ilişkileri ekonomik ilişkilerin bir sonucu olarak; "Demek ki, insanların içinde üretim, tüketim ve değişim yaptıkları ekonomik biçimler, geçici ve tarihseldirler. Yeni üretici yeteneklerin elde edilmesiyle insanlar, üretim biçimlerini ve üretim biçimiyle birlikte bu belirli üretim biçiminin zorunlu ilişkilerinden ibaret olan tüm ekonomik ilişkileri değiştirirler"[15] diye belirlerken ekonomik zorun belirleyiciliği içindeki bireylerin davranışını sergiler. Bireyler ancak içinde oldukları ekonomik ilişkilerin zoru ile hareket eder.

İşçi sınıfının içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında, Gorz çelişkilerin “derinliğini” belirleyip sınıf mücadelesinin olmadığından söz ederken, “devrimci meşruiyet artık işçi sınıfının tekelinde değildir”[16]diyen post-Marksistlerle buluşmaktadır. Günlük olayların ampirik yorumundan kalkarak sınıfın artık devrimci niteliğinin kalmadığını, Marsizmin de bu değişimin ideolojisi olmaktan çıktığını ifade eder. “Merkezi bir çatışma vardır, ama merkezi bir cephe yoktur, sınıf mücadelesine benzer uzlaşmazlıklar vardır, ama hegemonya yeteneğine sahip sınıf yoktur.”[17] Böylelikle Gorz işçi sınıfını yok sayarak Marx’tan aktarır: "Bireylerin, belirli sınıflara bu bağımlılığı, özel bir sınıf çıkarını artık egemen sınıfa karşı üstün kabul ettirmek zorunda olmayan bir sınıf oluşmadıkça ortadan kaldırılamaz."[18] Marx'ın bu sözünün anlamını yitirdiğini belirterek tüm sınıfların yok oluşunu müjdeleyen toplumsal katmanlardan söz eder.

Devlet ve iktidar

Marx’ın, "Bütün devrimler bu mekanizmayı parçalayacakları yerde onu yetkinleştirmişlerdir" sözlerini Lenin, Marksist devlet öğretisinin en önemli önermesi olarak görmektedir. Laclau-Mouffe ve Gorz’da ise, Marksizmin dile getirdiği kavramların tam tersine; siyasal sınıf hareketinin reddedilişinden sınıfın inkârına varılır. Merkezi olmakla birlikte devletin bir aygıt olmak yerine işlevler aracı biçiminde tanımlanmasıyla da kolektif iktidar olarak devlet iktidarının sınırları ortadan kaldırılır ve sınıflar-üstü devlet kavrayışı yaratılır.

Habermas'a göre Marksist kavramlar, kapitalizmin global çağında kolayca uygulanabilecek karşılıklar bulamazlar. Bu kavramlar ancak 19. yüzyıl kapitalizmiyle sınırlıdır; Küreselleşmiş kurumları, teknolojisi ve bürokrasisi tarafından 19. yüzyıl kapitalizmi yok edilmiştir. Marx'ın ekonomi politik eleştirisi 19. yüzyıl burjuva toplumuna dönük bir eleştiriydi. Dolayısıyla "Marksist teorinin iki anahtar kategorisi, yani sınıf mücadelesi ile ideoloji, artık öyle kolaylıkla uygulanamazlar."[19] Yani kuramla içinde yaşadığımız gerçeklik arasında bir uygunsuzluk vardır. Marx dönemi kapitalizmin, toplum ilişkilerinin anlatıldığı ve bugüne kadar sabit kaldığı izlenen kuramın yerine, "Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişkinin yerine çalışma ve etkileşim arasındaki daha soyut ilişkinin geçirilmesi gerekir. Üretim ilişkileri öyle bir düzen gösterirler ki, kurumsal çerçeve bu düzlemin üzerinde ancak liberal kapitalizmin açınım evresi sırasında kenetlenebilmişti -bu daha önce veya daha sonra böyle olmamıştır."[20]

Marx'ın döneminde tanımlanan, sınıflar ve sınıf çelişkilerinin yapısı merkezi devlet yapısı tarafından çözülmüştür. Sınıf yapıları ve sınıf çelişkileri, kurumsal dönüşümlerin sonucunda yerini bireylerden oluşmuş bir topluma bırakmıştır. Fakat sınıfların varlığı ortadan kalkmamış, kapitalist tahakküm ilişkisinin sonuçları arasında belirleyici bir fail olmamak koşuluyla yerini almıştır. Sınıfsal çıkarlar, geç kapitalizmin kurumsal dönüşümü sürecinde genelleşmiş çıkarlara dönüşmüştür. Habermas'a göre, "Bu, sınıf çelişkisinin ortadan kaldırılması değil fakat gizlenmesi anlamına gelmektedir. Sınıflara özgü farklılıklar hâlâ alt-kültürel gelenekler biçiminde ve yalnızca yaşam düzeyinde ve yaşama alışkanlıklarında değil, politik anlayışlarda da bunlara uygun düşen farklılıklar biçiminde varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler."[21] Küreselleşmiş kapitalizm ile birlikte, Marx'ın altyapı-üstyapı arasında kurduğu ilişki, toplum ve hukuk kendini klasik burjuva devlete göre düzenlemediği için bozulmuştur. Bunun sonucunda iktidar ilişkisi değişmiş, burjuva kolektif iktidarı da politikanın hedefi olmaktan çıkmıştır.

Habermas'a göre, Marx'ın eleştirisi 19. yüzyıl ekonomi politiğinin meşruluk temelini esas alıyordu. Fakat artık düzenin meşruluğu, üretim ilişkilerinden ve bu ilişkilerin belirlediği hukuki ve siyasi ilişkilerden değil, üretim dışı ilişkilerden belirlenmektedir. "Çünkü daha ziyade ilk üretici güç: tekel altına alınmış bilimsel ve teknik ilerlemenin kendisi, bir meşruluk temeli haline gelmiştir. Bu yeni meşruluk biçimi açıkça eski ideoloji biçimini yitirmiştir."[22] Bir çağın kapanıp yeni bir çağın açıldığı bir dönemde, baş döndüren gelişmelerin toplumsal süreçler üzerindeki derin etkisi kapitalizmin yeni ve “küresel” süreci olarak ortaya çıktığında kafalarda şimşekler çakmıştı, ama ne oluyor demeye kalmadan nesnel-tarihsel süreç rolünü oynamaya çoktan başlamıştı bile. Kapitalizmin çelişkisi böylece tekniğin hükmünü sürdürmekte olduğu günlük yaşam alanlarına kaymıştır.

Lenin'e göre Gotha Programı eleştirisi, "Marx'ın tüm devrimci öğretisini özetlemektedir". Marx'ın bildirisi büyük ölçüde "adil paylaşma, özgürlük, eşit hak, devletin özgür kuruluşu, toplumsal sorun ve birey kavramlarının reddedilmesi, zora dayanan devrim ve zora dayanan devrimle sınıfın ilişkisinin kurulması" üzerinde durmaktadır. Yine Lenin şöyle der: "Tüm Marx ve Engels öğretisinin temelinde, (bu) zora dayanan devrim düşününü -ve bu düşünün ta kendisini- sistemli bir biçimde yığınlara aşılama zorunluluğu yatar."[23] Marx, Engels ve Lenin'in ısrarla reddettikleri, kabul etmeye hiçbir zaman yanaşmadıkları kavramlar, bütün politik metinlerinde göstermeye çalıştıkları şey, yeniden üretim sürecinde yer alan siyasal sınıf mücadelesinin zora dayandığı olgusuydu. Kaldı ki Marx, burjuva tarihçiler ve iktisatçılardan farklı olarak yaptığı yeni şeyler arasında "sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını"[24] da göstermektedir.

Temel antagonizmanın sonu mu?

“Yeni toplumsal hareketlerin” çatışması öznelerince kabul edilmiş olan sembollerle sağlanan günümüzdeki geniş iletişim ağıyla oluşturulan "iletişisel eylem"dir.[25] Habermas'a göre, bu "birbirleriyle konuşan insanların amacı bir tür anlaşmaya ulaşmaktır".[26] Bu ilişki Laclau ve Mouffe'da bağımlılık ilişkilerinin çözülmesinde belirir. Etkileşim ilişkisi, nihayet egemen ideolojinin yargılandığı ve özneler arasında geçen "çarpıtılmamış bir iletişim ya da ussal bir söylemin üstün fikrini"[27] içeren bir eylemdir. Habermas'a göre, günlük hayatta kader birliği içinde bulunan öznelerin iletişimleri sınıf çatışmasının önüne geçmektedir.

Habermas, bireyler arasında ideolojik yargılarla oluşan bağımlılık ilişkilerinden hareketle, birey ve demokrasi kavramları arkasında sınıf ve iktidar kavramlarını sorgular. Sorgulama, 'yeni bir özgürlük felsefesi” olarak “Yeni toplumsal hareketler”, art mücadele alanları aracılığıyla yerine getirilmektedir. Marksist ontoloji “yeni toplumsal hareketler” temelindeki ontolojiye feda edilir. Marx insanların eylemlerini gerçekten belirleyen güdülerin tarihsel olayların hiç de son nedenleri olmadıklarını belirler ve bunların gerisinde başka belirleyici güçlerin bulunduğunu belirtir. Habermas'a göre ise sınıf mücadelesi kenarda yürüyen bir karşıtlıklar çatışmasıdır. "Yeni bir çatışma sahası, (...) kitle iletişim araçlarıyla yönetilen bir kamusal alan sisteminde ortaya çıkabilir."[28] Sınıf mücadelesi yeni kapitalizm tarafından tarafsızlaştırılmaktadır. Bu alanda "yalnızca diyaloğa bağlı bir düşünmenin politik erkini belirleyen ilişkilerden"[29] bahsedebiliriz. Diyaloğa bağlı düşünme tarzında temel, birey olgusudur. Habermas bu nedenle de bireyi temel almaktadır; "bir kurtuluş modeli olarak (…) toplumlar da dilde bastırılan, atlanan ya da çarpıtılan eşitsiz iktidar ilişkilerini ussallaştıran ideolojiler yayarlar."[30]

Ortak problemi Laclau ve Mouffe bir cümleyle özetliyorlar: "Tabiliğe karşı mücadele tabiyet durumunun kendisinin sonucu olamaz."[31] Bütün tabiyet ilişkileri (toplumsalizmler de dahil) tahakküm ilişkileri sisteminde yer alır. Öyleyse Marksizmin şemalarıyla iktidar mücadelesine girişmek bir fasit dairede yol almakla eş anlamlı olmalıdır.

Yeni Sol, fasit daireden çıkmak için ampirisist epistemolojiye, ampirisizm ise ideolojik bilgiye yönelir. Ampirisizmin kategorileri bir bütün olarak Yeni Sol'u ideolojik bilgide birleştirir. Siyaset ve ontoloji kültürel alanların varlığı açısından ele alınır. Birliklerini aynı verilerden yola çıkarak tesis ederler. Marksizmin bir sonucu olarak toplumsalizmden, bütün Marksist kategoriler çıkarsanır. Günümüz kapitalizminden toplumsal “bedenin”[32] çıkarsanması, antagonizmanın ortadan kaldırılmasına yol açar.

Laclau ve Mouffe, "yol ayırımında duruyor" dedikleri sol için şunları söylüyorlar: "Geçmişin apaçık doğruları -klasik analiz ve politik muhasebe biçimleri, çatışan güçlerin doğası, solun mücadele ve hedeflerinin anlamı doğruların üzerine kurulduğu zemini parçalayıp geçen bir tarihsel dönüşümler çağının ciddi bir meydan okuyuşuyla karşı karşıya (...) hem toplumsalizmin hem de toplumsalizme götürecek yolların bütün bir kavranış tarzı üzerine gittikçe ağırlaşan bir soru işareti düşmüş durumda."[33] Laclau ve Mouffe'a göre, Marksizmin toplumsalizmler mücadelesi yöntemleriyle birlikte toplumsalist iktidarların da çöküşü, toplumdaki karşıtlıkların klasik uzlaşmazlık metinlerinde ifade edilenden daha geniş bir alana yayılması gerektiğini gösteriyor. Marksizmde tanımlanan uzlaşmazlık teorisinin nesnel olmadığı iktidarlar pratiğiyle de kanıtlanmıştır.

Antagonizmayla tanımlanan mücadele biçiminin yerini basit ve farklılaşmamış olan bireysel mücadele biçimleri almıştır. Basit, farklılaşmamış mücadele biçimleri somut bir birliğin etkenleri olarak var olurlar. Böylece öznenin ideolojik varlığı, daha doğrusu ideolojik bilgisi tahakküme karşı koymada bütünle kesişir. Dolayısıyla özne, çalışanlar cephesinden sermaye cephesine yönelen tepkide kişisel tabiyet farklılıkları eridiği ölçüde yeni antagonizma içerisinde yer alır. Her bir öznenin boyun eğdiği yer olarak tabiyet ilişkisi bir rıza göstermek biçiminde anlaşılmamak koşuluyla özne üzerinde kurulan bütünsel tahakkümle özdeştir. Bütün tabiyet ilişkilerini açıkça ve belirgin bir tarzla içeren tahakküm, bütün tabiyet ilişkilerinin birliğidir. Görüldüğü gibi, tabiyet ilişkileri mutlaktır. Çünkü "tabiyet ilişkisi içinde özneyi kuran bir toplumsal ilişkinin dönüştürülmesini hedefleyen bir hareket tarzıdır."[34] Tabiyet ilişkisi insan doğasını önceleyen ya da var eden bireysel hakların fark gözetilmeden yok edilmesiyle kurulur.

Bu nedenle başkaldırının şartlarının oluşturulması hem antagonizmanın nedenlerini hem de antagonizmanın ortadan kaldırılması için gereken verili durumu yaratır. Laclau ve Mouffe kavramlarını şöyle tanımlıyorlar: "Tabiyet ilişkisinden, bir failin bir başkasının kararlarına boyun eğdiği ilişkiyi anlayacağız (...) Bundan farklı olarak antagonizma yerleri haline dönüşmüş tabiyet ilişkilerine baskı ilişkileri diyeceğiz. Son olarak, kendilerinin dışındaki bir toplumsal failin perspektifine ya da yargısına göre gayri meşru kabul edilen ve demek ki belirli bir toplumsal formasyonda edimsel olarak var olan baskı ilişkilerine tekabül edebilen ya da etmeyebilen tabiyet ilişkileri dizisine tahakküm ilişkileri diyeceğiz."[35]

Yeni Sol’da antagonizma emek-sermaye alanından çıkar; üstyapısal ideolojilere karşı 'siyasal mücadele'de, üstyapı kurumlarına karşı değil, üstyapısal ideolojiye karşı mücadeleye dönüşür. Laclau, bu yaklaşımı hakkında şunları söyler: "Açık ki sivil toplum da pek çok baskı ilişkisinin ve sonuç olarak antagonizmaların ve demokratik mücadelelerin yeridir. Az ya da çok sonuçları olan, Althusser'in 'ideolojik devlet aygıtları' analizi gibi teoriler, egemenlik alanındaki bu yer değiştirme fenomenlerinin düşünülebileceği bir kavramsal çerçeve yaratmaya çalışmışlardır."[36] Devletten görece özerk olan ideolojik aygıtların sınıf mücadelesinin sonuçları anlamında ve üretim dışı alanlarda sınırlı ve sınırsız çelişkilere yol açıyor olması temel bir argüman kabul edilir; çelişki ideolojilerin sınırsız alanında bulunur.

Devlet ve devlet aygıtlarına karşı gerçekleştirilebilecek 'klasik' mücadele yerine sınırsız çelişkinin ve antagonizmanın ürediği üretim dışı alanlarda üstyapı ideolojilerine karşı yürütülecek mücadele geçirilmelidir. "Antagonizmaların ve mücadelelerin türeyebileceği toplumsal ilişkiler çokluğu buradan kaynaklanır"[37] diyen post-Marksistlere göre "Devletin müdahale ettiği bütün alanlarda, toplumsal ilişkilerin politikleşmesi sayısız yeni antagonizmaya temel oluşturmaktadır."[38] Toplumsal ilişkilerin politikleştiği yer ideolojinin kendini tek kategori olarak sunduğu yeniden üretim ilişkileridir. Her şey ilk ve son olarak bu alanlarda cereyan eder.

Önemsenecek iki görüş var: Birincisi; 'Marksizm artık bütün yaşanan sorunları kapsayabilecek bir teori görevi göremez; bunu başarabilecek başka bir teoriye ihtiyaç var' şeklinde ifadelendirilebilir. İkincisi, ve bizim de paylaştığımız görüş ise, bütün tarihsel yeniliklerin, onlarla bağlantılı sorunların ve teorinin bu alanları izlemede gösterdiği geriliklerin Marksizm tarafından kategorik aşılabilirliği şeklindedir. Bunun tarih bilimi ayağıyla ilgili olarak, "sermayenin tarihsel hareketi" ve "sermayedeki genişlemeler" ya da "sermayedeki bölünme" gibi kavramsal belirlemelerin yol açıcı olabileceği kanısındayız. Demek ki politkanın dar zemini ve kırılma noktası, teorinin zayıflığında bulunmuyor, ama onun dogmatik-statik bir yorumundan ileri geliyor. İlk çıkış noktamız teoriyi yenilemek ve onun 'değiştirici gücü'nü yeniden gösterebilmektir.

 

 


[1] Engels, "Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu"; K. Marx, F. Engels, Seçme Eserler, C. 3, Sol Yay., s.413.

[2] K. Marx, Grundrisse, Çev.: Sevan Nişanyan, İstanbul 1979, Birikim Yay., s.168.

[3] L. Althusser, Kapital'i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, İstanbul 1995, Belge Yay., s.243.

[4] A. Gorz, Elveda Proletarya, Çev.: Hülya Tufan, İstanbul 1986, Afa Yay., s.9.

[5] Fransa'nın Pasifik'teki atom denemelerini engelleyen Green Peace gemisine Fransız İstihbaratı sabotaj yapmıştı.

[6] F. Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, Seçme Eserler, Sol Yay., s.446.

[7] K. Marx, Fransa'da Sınıf Savaşımları, Çev:. Sevim Belli, Sol Yay., s.10.

[8] H. Marcuse, Tek Boyutlu İnsan / İleri İşleyim Toplumunun İdeolojisi Üzerine İncelemeler, Çev.: Aziz Yardımlı, İstanbul 1997, İdea Yay., s.9.

[9] Marx, "F. Bolte'ye mektup (23 Kasım 1871)"; Karl Marx, Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar-II, Çev.: Yurdakul Fincancı, Ankara 1996, Sol Yay., s.55.

[10] K. Marx, Kapital, C-I, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1986, Sol Yay., s.594.

[11] E. Laclau, C. Mouffe, Hegemonya ve Toplumsalist Strateji, Çev.: Ahmet Kardam/Doğan Şahiner, Birikim Yay., s.1. Baskı, İstanbul 1992, s.10.

[12] Althusser'e göre böyle bir sonuç ya kurgusal idealizmdir ya da ampirisist idealizmdir. Çünkü bilgiyle gerçek yer değiştirmiştir: "Gerçeği düşünceye indirgeyerek, 'gerçeği düşünmenin sonucu gibi tasarlayarak' düşünce ile gerçeği --Hegel'le birlikte-- karıştırırsak, kurgusal idealizme; gerçekle ilgili düşünceyi gerçeğin kendisine indirgeyerek, düşünceyi gerçekle karıştırırsak da ampirisist idealizme. Her iki durumda da, bu ikili indirgeme bir öğenin öbürü içerinde iz düşürülmesi ve gerçekleştirilmesinden ibarettir: gerçek ve onunla ilgili düşünce arasındaki ayrımın, ya düşüncenin kendisi içindeki bir ayrım olarak (kurgusal idealizm), ya da gerçeğin kendisi içindeki bir ayrım olarak (ampirisist idealizm) düşünülmesi." (L. Althusser, a.g.e., s.123).

[13] H. Marcuse, a.g.e., s.10.

[14] H. Marcuse, Karşıdevrim ve İsyan, Çev.: Gürol Koca, Volkan Ersoy, İstanbul 1998, Ayrıntı Yay.,s.21.

[15] Marx'tan Paris'teki P. V. Annenkov'a; Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt: 3, Sol Yayınları.

[16] E. Laclau, C. Mouffe, a.g.e., s.72.

[17] A. Gorz, Kapitalizm, Toplumsalizm, Ekoloji, Çev.: Hülya Tufan, İstanbul 1988, Ayrıntı Yay., s.125.

[18] K. Marx , Alman İdeolojisi, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., s.92

[19] J. Habermas, 'İdeoloji' Olarak Teknik ve Bilim, Çev.: Mustafa Tüzel, Kabalcı Yay., İstanbul 1993, s.52.

[20] A.g.e., s.56.

[21] A.g.e., s.53.

[22] A.g.e., s.54.

[23] V. I. Lenin, Devlet ve İhtilal, Çev.: Süleyman Arslan, Ankara 1989, Bilim ve Toplumsalizm Yay., s.33.

[24] Marx, "Weydemeyer'e mektup (5 Mart 1852)"; Karl Marx, Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar-I, a.g.e., s.75.

[25] J. Habermas, 'İdeoloji' Olarak Teknik ve Bilim, a.g.e., s.39.

[26] D. McLellan, İdeoloji, Çev.: Ercüment Özkaya, Ankara 1999, Doruk Yay., s.108.

[27] A.g.e., s.109.

[28] J. Habermas, a.g.e., s.61.

[29] A.g.e., s.74.

[30] D. McLellan, a.g.e., s.106-107.

[31] E. Laclau, C. Mouffe, a.g.e., s.187.

[32] L. Althusser, a.g.e., s.97.

[33] E. Laclau, C. Mouffe, a.g.e., s.7.

[34] A.g.e., s.188.

[35] A.g.e., s.189.

[36] A.g.e., s.220.

[37] A.g.e., s.198.

[38] A.g.e., s.199.

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 24-25 Sun, 17 Jun 2012 13:23:09 +0000
Globalizm ve Emperyalizm Üzerine Notlar https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/153-globalizm-ve-emperyalizm-uzerine-notlar https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/153-globalizm-ve-emperyalizm-uzerine-notlar

Çetin Konuk

Terimler savaşı

“Küreselleşme/globalizm”, “tek kutuplu dünya”, “yeni dünya düzeni”... Bu kavramlar 1990’dan günümüze, dünya genelinde en sık kullanılan kavramların başında geliyor ve her biri sınırları çizilmeyen, neyi ifade ettiği belli olmayan aynı ya da benzer şeyleri anlatmak için kullanılıyor. “Globalizm” kavramının kullanımının bir diğer işlevi de, kavram kargaşası yaratarak, somut tarihsel gelişmeleri ve gerçekleri tersyüz etmektir. Bugüne kadar yaşanan onca şeye rağmen, bu kavramların içeriği tüm gerçekliğiyle hala anlaşılamamışsa, üzerinde çok çeşitli şekillerde yorumlar yapılıyorsa, burjuva ideologların ve izleyicilerinin başarılı olduklarını söyleyebiliriz.

“Globalizm” terimi, değişik şeylerin tek bir kategoride ifade edilmesi için kullanılmaktadır. Örneğin, iletişim teknolojisindeki gelişmeler, hava taşımacılığının yaygınlaşması, döviz spekülasyonları, sınır ötesi sermaye hareketlerinin artması, kitle tüketimi, global ısınma, genetik mühendisliği, çokuluslu şirketlerin güçlenmesi, yeni uluslararası işbölümü, emeğin uluslararası hareketi, ulus-devletin gücünün azalması, post-modernizm ya da post-fordizm gibi… Politik olarak ise, sözcüğün belirsizleştirilmesi ve hayalete dönüştürülmesi, onu, kendi başına yaşamı olan bir şey haline getirmekte, onu bir güç haline dönüştürmekte, insanın iradesi dışında, kaçınılmaz ve önünde durulamaz bir bağımsız varlığa sahip bir şeymiş gibi fetişe etmektedir. Sözcüğün kullanımındaki bu belirsizlik, politik sonuçlarında olduğu gibi, “globalizm” tartışmalarındaki diğer unsurları da bozmaktadır.

Dünyayı belirleyen temel ekonomik ilişkilerin bütünü emperyalizm ile ilgilidir. Ne var ki bunlar günümüzde “küreselleşme” terimi ile açıklanmaktadır. “Küreselleşme”, kavram olarak emperyalizmin yerine geçmiştir, ve bu terminolojik değişim, aynı olgulara iki farklı biçimde bakmak anlamına gelmektedir. “'Küreselleşme' terminolojsini kullanan çözümlemeler emperyalizmi stratejik bir kavram olarak kulananlardan ayrılır.”[1] Marksizmin süregelen krizine bağlı olarak, post-Marksistlerin “küreselleşme" terminolojisini kullanmaları gerekçesini, bunun önüne geçilmez bir süreç olduğu, bunda “iyi yönler aramak” gerekliliğinde bulurken, ideolojik teslimiyeti pekiştirmektedir. “Yeni bir çığır açıldığını, yeni bir çığırın doğduğunu, kapitalist gelişme sürecindeki basit değişimlerden farklı büyük bir niteliksel sıçrayış yaşandığını söyleyen 'sol entellektüellerin' çoğunluğu şaşırtıcıdır. Bu 'sol entellektüeller', Marksist iktisatçılar veya post-modernist kültür teorisyenleri olabilirler; ve yeni çağa değişik isimler takabilirler. En yaygın olarak 'küreselleşme' çağı ya da 'post-modernite' süreci bazen de her ikisi”[2]

Has kapitalist güçlerin elinde ise bu terminoloji, kapitalizmin yenilmeyecek tek güç olduğu ve alternatifinin ise yalnızca yine kendisi olduğu şeklinde belirmektedir. Aslında ‘yeni dünya düzeni’, daha önce kullanılan bütün kavramları kapsayan bir formülasyondur.

“Globalizm”in yeni bir şey olmadığının, kapitalist ilişkilerin coğrafi olarak ve insan yaşamının her alanını etkileyen bir genişlemesi olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Ancak 1970'lerden beri kapitalist ilişkilerin gelişmesine ilişkin var olan iki farklı düzey (teknolojideki gelişmeler ve iktidar gücünün yoğunlaşmasındaki gelişmeler) sık sık globalizm başlığı altında bir araya getirilmektedir.

Değişen ne?

19 Eylül 1992 tarihli World Economy dergisi şu değerlendirmeyi yapar: “1980’lerde dünya ekonomisinde çok önemli bir değişiklik yaşandı. Bu dönemde ulusal mali piyasaların aralarındaki sınırların çoğu ortadan kalktı ve gerçekten global bir sermaye piyasası oluşmaya başladı.”[3] Derginin bahsettiği “global sermaye”, “küreselleşme” demagojisinin ekonomik temelidir. Emperyalistler “küreselleşme” demagojisi yaparken iki temel üzerinde hareket etmektedir: 1- Sermayenin kendi arasında birleşmesi ve tüm dünyayı bir ağ gibi sarması. 2- Bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel olarak, iletişim alanında gelinen yer... Bu iki gelişme elbette, birçok başka gelişmeyi ve sonucu da yaratmaktadır. Burada önemle vurgulanması gereken yan şudur: Marksist bir bağlamdan hareket ettiği söylenebilecek araştırmacılara göre, emperyalist sermayenin birleşmesi ve dünya üzerinde hakimiyetini arttırmaya yönelik girişimleri, emperyalistler arası ilişkilerin II. Paylaşım Savaşı sonrası yeni bir biçim almasından başka bir şey değildir.

“Burada söz konusu olan kapitalizmin şu ya da bu evresi değil kapitalizmin hareket yasaları, onun değişim sürecine başlangıçtan itibaren sürekli hükmeden kuralların mantığıdır. Durum kapitalizmin 21. Yüzyıl eşiğinde, 19. Yüzyıl ortalarındakinin aynı olup olmaması değildir. Tam tersine durum kapitalizmin değişmesi, ama bu değişimin baştan beri anlaşılır bir 'süreç mantığı' ile yönlendirilmesidir. Hem küresel genişlemesinde hem de toplumsal koşulları alt-üst etmesinde kendisini gösteren süreç mantığı.”[4]

Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzenine ilişkin Korkut Boratav şu değerlendirmeyi yapar: “Dünya kapitalist sisteminde 1990’lı yıllarda emperyalizm kavramını işlevsiz kılacak boyutta gelişmeler, (…) Ticaretin, sermaye hareketlerinin ve finans sistemlerinin artan boyutlarda liberalleşmesinin gerçekten yeni dönüşümler olduğunu söylemek güçtür.”[5] Kapitalizmdeki gelişmeleri, merkez kapitalist ülkelerin etkinlikleri olarak tanımlayan Samir Amin ise gelişmelerin yarattığı etkenleri sosyal teoriyi de “sorgulayan” beş büyük tekel olarak belirler. Amin bunları şöyle sıralar: “1) Çağdaş merkezlerin teknoloji alanında sahip oldukları tekel, 2) Dünya ölçeğinde önemli finansman akımlarını denetleyen tekeller, 3) Gezegenin doğal kaynaklarına ulaşmayı sağlayan tekeller, 4) Kitle iletişimi ve medya alanında faaliyet gösteren tekeller, 5) ve nihayet kitle imha silahları alanında faaliyet gösteren tekeller.”[6] Bütün bu tekeller “küreselleşen” değer yasasına işlerlikler kazandırmaktadır. Bu değer yasaları sosyal ve politik çerçeveden kopartılmış “saf ekonomik” rasyonaliteden çok, tekellerin koşullandırmalarının yoğunlaşmış göstergeleridir.

"Küreselleşmiş" toplum

“Sosyalizm öldü”, “ideolojiler bitti”, “tarih bitti”, “kapitalizm sonsuzluğunu kanıtladı”... Emperyalistler artık istedikleri “Yeni Dünya Düzeni”ni kurabilirlerdi. “Herkes bu düzene uymalı, üzerine düşen görevleri yerine getirmeliydi”. Uymayanlar ise bir şekilde uydurulacaktı. ABD Dışişleri Bakanı James Baker YDD’nin ilan edildiği dönemde; “Birleşik Devletlerin önderliğinin güvenlik ve politik alanlarda sınırlılığına inanmıyorum. Bu önderliğin ekonomik alana da yayılması gerektiğini düşünüyorum” diyordu.[7]

“Amerikan gazeteciliği”nin dekanı" olarak nitelenen Lippmann'ın bu konudaki temel düşünceyi berrak bir şekilde açıkladığı ifade edilir: ‘Suskun bir sürünün homurtusundan ve tepinmesinden özgür yaşayabilmemiz’ için... ‘Halk layık olduğu yere koyulmalıdır.’ Sürüye zorla boyun eğdirilmezse, o zaman düşünceleri etkili bir şekilde denetlenmelidir.”[8]

Lippmann, “Bir demokraside iki siyasi rolü ayırt eder. Birincisi bilgi ve anlayışa ulaşmış ‘sorumlu insanlara’, ‘içerdekiler’e, ‘uzman sınıf’a verilen roller vardır.” Bunlar, “Sağlam bir kamuoyu oluşturmaktan sorumludurlar.” “Başlatırlar, yürütürler ve hallederler.” Ve bu iş bitiriciler “cahil, işgüzar dışardakilerden”, “ehliyetsiz halktan korunmalıdırlar.”

Lippmann’ın belirttiği ikinci rol ise, kamunun yani onun deyimiyle “ayak takımının”, sürünün görevidir. “Yargıda bulunmak” kamunun yararına değildir. Sadece gücünü, şu ya da bu sorumlu insanlar grubunun emrine vermek onun yararınadır.” “Homurdayan ve tepinen şaşkın sürülerin ‘kendi işleri’ vardır.’ ‘Eylemin meraklı izleyicileri olma, katılımcıları değil, katılım ‘sorumlu adamın’ işidir.”

Bu yaklaşımda, eğitimli uzmanlar, bizim adımıza, bizim için “globalizm” adına bir “gelecek” kuruyorlar. “Dünyanın efendileri”, “Yeni Dünya Düzeni"ni, Churchill’in ağzından şöyle ifade ediyorlar: “Dünyanın yönetilmesi, sahip oldukları dışında kendileri için hiçbir şey beklemeyen tok uluslara bırakılmalı. Dünyanın yönetimi aç insanların eline geçerse tehlike her zaman kapımızda olur. Oysa hiçbirimizin daha fazlasının peşinden koşmak için bir nedeni yok... Gücümüz bizi ötekilerin üstüne yerleştirdi. Kendi malikanesinde huzur içinde yaşayan zengine benziyoruz.”[9]

Ulus-devletler

"Neo-liberalizm"in en büyük iddialarından birini, günümüz koşullarında klasik anlamda bir bağımlılık/bağımsızlık olgusunun söz konusu olmadığı, bunun yerini "karşılıklı bağımlılık" ilişkisinin aldığı oluşturmuştur. "Neo-liberalizm"e göre, "global" olarak ulusal ekonomiler birbirleriyle ayrılmaz bağlar içindedir ve bu bağlar "3. dünya ülkeleri"nin "metropollere" bağımlılığı yanında, "metropoller"in "3. dünya ülkelerine" bağımlılığını da getirmiştir. Bu "karşılıklı bağımlılık", "3. dünya ülkeleri"nin "metropoller"e sanayi malları ihracını artırarak, "metropoller"deki sanayilerle rekabet edebilme koşullarını da yaratmıştır. Üretim için gerekli girdilerin bir kısmının dış ülkelerden gelmesi, bu tür sanayilerin dışa bağımlılığını kaçınılmaz kıldığı gibi (uluslararası işbölümünün bir sonucu olarak), ürünlerin "metropol" ülkelere satılma zorunluluğu, aynı zamanda "metropol" ülkelerin bu ürünleri satın alma zorunluluğu ile birlikte gelişmiştir. Bu koşullarda, tekil ulusal ekonomilerin kendi başına yeterli olması ve gelişebilmesi olanaksızlaşmıştır.

"Globalleşme"nin ulus-devletlerin gücünü azalttığına ya da yok ettiğine ilişkin yapılan atıflar, gerek kavramsal gerekse dilsel açıklığa ihtiyaç göstermektedir.

Ulus-devlete ilişkin rüzgarlar ulusal harekette de etkisini göstermiştir: "Ayrılmak, ayrı devlet kurmak, emperyalist sistemden gelen egemenlik yaklaşımına karşı cephe almak, bütünüyle sistem dışına çıkmak ve kendi kabuğuna çekilmek, ulusları geliştirmiyor, geliştirmedi de. Yüzyılın sonuna geldiğimiz bir süreçte, artık ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, çözüm yöntemi olarak esas alınmaması gereken, gelişme açısından yeterlilik arz etmeyen, ulusun bütün yönleriyle gelişimine denk düşmeyen bir yöntem olarak kalıyor. Nitekim bunu esas alan uluslar geri kaldılar. Şimdi bu devletler yıkılıyor. Bu tür bağımsızlık anlayışı, içinde bulunduğumuz dünyaya denk düşmüyor."[10]

Öz olarak denilmektedir ki, "Globalleşen" dünyada anti-emperyalist bir ulus-devlet uzun süre ayakta kalamaz ve ülke içinde ekonomik gelişmeyi sağlayamaz. Dikte ettirilmeye çalışılan bu vargı, anti-emperyalist bir ekonomik kalkınma programının, ne denli "insani" olursa olsun, uygulanabilmesi için gerekli ekonomik kaynakları bulamayacağı iddiasıyla sona ermektedir. Böylece, politik anlamda “globalizmin” taşıdığı anlam; her türden anti-emperyalist ekonomi-politikalarının "kaynak sorunu" nedeniyle uygulanamayacağının söylenmesidir. Şu halde, Lenin'in "ulusal bağımsızlığın bozulması da özellikle yoğunlaşmaktadır”[11] tesbitinden kalkarak, "küreselleşme" ile birlikte, ulus-devlet gerçeği sona ermiş midir?

Kapitalist ölçekte bu kaynaklar, sabit ve döner sermaye olarak tanımlanır. Söz konusu olan tekil kapitalistin yatırımı olmadığından, ülkesel ölçekte bu sermayenin bulunması "ekonomik kaynak" olarak tanımlanmaktadır. Emperyalist sistem içinde ele alındığında bu "ekonomik kaynak", yani yatırım ve üretim için gerekli sermaye, ülkenin emperyalist sistem içindeki yerine göre değişkenlikler gösterir.

Emperyalist-kapitalist ülkeler açısından, ekonomik gelişme için, öncelikle bir sermayenin varolması gereklidir. Bir başka deyişle, kapitalist üretimin başlayabilmesi için, kapitalistin öncelikle bir "ekonomik kaynak", yani sermaye bulması şarttır. Bu yüzden, emperyalist-kapitalist ülkelerde kapitalizmin ilk ekonomik kaynakları ilkel sermaye birikimi olarak ortaya çıkar. Hiçbir şey yoktan var edilemeyeceğine göre, kapitalist üretim için ilk "ekonomik kaynak" bir yerden gelmiş olmak zorundadır. Bu ilk "ekonomik kaynak", yani ilkel sermaye birikimi olmaksızın, kapitalist üretimden söz etmek olanaksızdır. Aksi halde, mevcut olan, yani birikmiş olan bir sermayenin nereye ve nasıl yatırılacağı sorusu ortaya çıkar ki, bu da "kaynağı nereden bulacaksın" sorusunu soran herhangi bir "neo-liberalizm" yanlısının demagojisi için hiçbir işe yaramayacaktır. Onların demagojisinin temeli, gerçekleştirilmek istenen amaç için mevcut olmayan bir "kaynak"ın nereden bulunulacağı sorusunda yatmaktadır. Dolayısıyla, emperyalist-kapitalist ülkelerin bugün ellerinde mevcut olan olağanüstü sermaye birikimi değil, başlangıçta mevcut olmayan sermayenin nasıl biriktirildiği sorusu yanıtlanmak zorundadır.

Emperyalist-kapitalist ülkelerin bugünkü olağanüstü sermaye birikimlerinin kökenini, Marx'ın Kapital'de ayrıntılı olarak anlattığı "ilkel birikim" oluşturur. Sermaye birikimi, milyonlarca insanın proleterleştirilerek, onların ürettiği artı-değere el konmasıyla sağlanabilmiştir. Sermayenin bundan sonraki birikim süreci, artı-değer üretimini artırma ve artı-değer oranını yükseltme süreci olarak işlemeye başlamıştır.

Ancak, kapitalist sermayenin emperyalist-kapitalist ülkelerdeki olağanüstü birikimi, salt işçi sınıfının ürettiği artı-değere el konulmasıyla gerçekleşmemiştir. 19. yüzyılda Asya, Afrika ve Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesi ve buralardaki hammadde kaynaklarına el konulması, kapitalist ülkelerdeki sermaye birikiminin hızlanmasına ve boyutlarının büyümesine yol açmıştır. İngiliz kapitalizminin sermaye birikiminin en önemli halkalarından birisi Hindistan'ın sömürgeleştirilmesi olmuştur. İngiliz tekstil sektörünün gelişimi, bir yandan Hindistan ve diğer sömürgelerden temin edilen ucuz hammaddelerle, diğer yandan bu ülkelerdeki dokuma tezgahlarının yok edilmesiyle birlikte olmuştur.

Eski kolonyalist sistem ve bugünkü emperyalizm arasında farklılıklar olduğunu belirten Ani Loomba, “modern dünyada, toprak işgali, maddi kaynaklara el konulması, emeğin sömürülmesi başka bir ulusun politik ve kültürel yapısına müdahale edilmesi olarak kolonizasyon ile küresel bir sistem olarak emperyalizm arasında bir ayrım yapabiliriz”[12] der. Farklılıklar içermesine rağmen günümüzde de emperyalizm “fiili işgallere” kadar varan yöntemleri uygulamaktan kaçınmamaktadır. Yine de kolonyal yöntemlerle emperyalizm arasındaki farklılıkları koymak durumundayız.

Diğer yandan emperyalizm döneminde, kolonyalist yöntemde sömürgelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının bu ülkelerden taşınması yolu ile değil, bağımlı ülkelere sermaye ihracı yolu ile kaynakların ülkesinde işlenerek dünya pazarına sürülmesi ve meta ihracının dünya pazarlarına bağımlı ülkeler üzerinden gerçekleşmesi sağlanmaktadır.

Bu ekonomik süreç sonunda emperyalist sömürüye tabi olan ülkelerdeki ulus-devletin durumunu, Zapatista Komutanı Marcos şöyle anlatır: “Küreselleşme sahneye çıktığında, devlet stiriptiz yapmaya başlar, gösterinin sonunda üzerinde yalnız çıplak zorunluluklar, yani baskı güçleri kalır. Maddi temeli tahrip olduğundan, egemenliği ve bağımsızlığı iptal edilmiş, politik sıfatı silinip kaybolmuş ulus devlet mega şirketlerin basit güvenlik birimleri haline gelir. Dünyanın yeni efendilerinin doğrudan yönetmeye ihtiyaçları yoktur. Ulusal hükümetler onlar adına işleri yoluna koyma görevini üstlenmiştir.”[13]

Kolonyalist yöntemlerden vazgeçen emperyalistler ulusal devletleri bağımlı kılarak kendilerinin söz konusu ülkedeki temsilcileri haline getirmektedirler.

Emperyalizm üzerine ilk teorik ayrılıklar

Lenin, emperyalizm teorisini, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kitabında kapsamlı bir şekilde ortaya koyar. Kitabında, İngiliz burjuva iktisatçısı Hobson’un ve 2. Enternasyonal önderlerinden Hilferding’in elde ettiği verilere özel bir yer verir. Ancak Hobson’un 1902’de yazdığı Emperyalizm ve Hilferding’in 1910 yılında yazdığı Mali Sermaye adlı kitaplarının eleştirisini yapmayı da ihmal etmez.

Lenin, Marx’ın Kapital’de dile getirdiği temel tezlere dayanarak ve kapitalist ülkelerdeki ekonominin yeni olgularını genelleştirerek, emperyalizmi, kapitalizmin son aşaması ve proleter devriminin arefesi olarak tahlil eder. Kapitalizmin bu evresini, önceki rekabetçi kapitalizmden ayıran şeyin tekelleşme olduğunu gösterir. Emperyalizmin temel özelliklerini ve tekellerin egemenliğinin somut biçimlerini ayrıntılı olarak ele alan Lenin, emperyalizmi, aynı zamanda “asalak ve çürümüş kapitalizm”[14] olarak da tanımlar.

Lenin'in tanımıyla emperyalizm, kapitalizmin bir tarihsel aşamasıdır.: "(1) üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; (2) banka sermayesi sınai sermayeyle kaynaşmış, ve bu 'mali-sermaye' temeli üzerinde bir mali-oligarşi yaratılmıştır; (3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; (4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; (5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır. Emperyalizm, tekellerin ve mali-sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”[15]

Hobson ve Hilferding

Emperyalizm sorunu, uluslararası sosyalist hareket tarafından ilk kez, II. Enternasyonal’in 1908’de gerçekleştirdiği kongrede gündeme gelmiştir. Uluslararası sosyalist hareket saflarında emperyalizm konusunda ilk ayrımın ortaya çıktığı bu kongrede Lenin, Rosa Luxemburg, Kautsky, Plehanov gibi dönemin Marksistleri bir grup oluşturarak, emperyalizme, emperyalizmin sömürgelerdeki eylemlerine karşı çıktılar. Marksist grubun karşısında yer alanlar ise, emperyalizmi “uygarlık taşıyıcı”sı olarak niteleyip onayladılar.

Bu ayrılığın ardından I. Paylaşım Savaşı geldi çattı ve Marksist grup, bir bütün olarak emperyalizme tavır almayı, soyut tartışma platformundan somut eylem platformuna taşıyamadığı için, yeniden bölündü. Aralarında Lenin’in de olduğu ve sonradan III. Enternasyonal’i oluşturacak olan grup, daha düne kadar birlikte oldukları insanların emperyalist savaşı desteklemelerini hayret ve öfkeyle karşıladılar. Lenin, ‘kendi’ hükümetlerinin yanında saf tutan bu kişileri tereddütsüz, “sosyal-şoven” ve “sosyal emperyalist” olarak suçladı.[16]

I. Paylaşım Savaşının en şiddetli döneminde kendi emperyalizm teorisini oluştururken Lenin, aynı zamanda çarpık emperyalizm teorilerinin sahiplerini de teşhir eder. Lenin’in üzerinde durduğu teorisyenlerin başta geleni II. Enternasyonal önderlerinden Kautsky olmakla birlikte, o, Hobson’dan Hilferding’e kadar ve hatta Rosa Luxemburg’a kadar pek çok kişiyle de polemikler yürütür. Örneğin Hobson’un “inter-emperyalizm” teorisini, İngiliz papaz takımının hilekar bir yutturmacası sayar. Çünkü bu teoriyi Hobson şöyle formüle etmiştir: “Her biri bir dizi uygarlaşmamış ve bağımlı ülkeye sahip birkaç büyük federal imparatorluk temeline yerleşmiş olan Hıristiyanlık, çok kişiye, çağdaş eğilimlerin en mantıksal gelişimi olarak, İnter-emperyalizmin sağlam bir temel üzerine kurulacak sürekli bir barış umudunu en çok taşıyan bir gelişim gibi görünmüştür.”[17]

Hobson, bu teoriyle yığınları aldatmayı, onları sahte umutlar peşinde koşturmayı amaçlar. İnter-emperyalizmin pek o denli kötü olmadığını, sürekli bir barışı sağlamaya elverişli olduğunu propaganda eder.

Hobson, emperyalist ülkelerin dünyayı “barışçı” yoldan bölüşmek için, aralarında “birlik” kurmalarının (yani İnter-emperyalizme yönelmelerinin) gerçek nedenlerini görmemezlikten gelir. Oysa Lenin, “İnter-emperyalist birlikler” için, “kaçınılmaz olarak, savaşlar arasındaki dönemlerin ‘mütarekeleri’ olmaktan başka anlam taşımamaktadır”lar, der.[18] Çünkü ona göre bu ittifaklar savaşları hazırlar ve savaşlardan doğarlar. Gerçi Hobson, emperyalistlerin dünyayı ‘barışçıl’ yollardan bölüşmelerine onay verir ancak, dönemin bütün burjuva yazarları gibi, emperyalizmin savaşçılığının kaçınılmazlığını reddeder. Onun tercihi, serbest piyasa ve demokrasidir, yani Lenin’in deyimiyle, “barış” için masum dileklerde bulunmaktır.

Hobson’un serbest rekabetçi kapitalizme dönüş çağrılarına Hilferding; "Daha ilerlemiş olan kapitalist politikanın karşısına, günü geçmiş serbest döneminin politikasını ya da devlet düşmanlığını çıkarmak, proletaryanın işi değildir" diye karşı çıkar. Çünkü ona göre, emperyalizme proletaryanın vereceği karşılık serbest ticaret değil, sosyalizm olmalıdır. Ancak Hilferding’in sosyalizm anlayışı, II. Enternasyonal'in bilinen oportünist anlayışından öte bir şey değildir: “Kapitalizmin barışçıl yoldan sosyalizme intibak” etmesinin savunulmasıdır.

Hilferding’in, esas olarak emperyalizm üzerine söyledikleri dikkat çekicidir. Üretimin ve sermayenin genişleyen yoğunlaşmasının tekellere yol açtığını ve açmakta olduğunu kabul etmez Hilferding. Ona göre, kapitalizmin içine girdiği aşama, "finans kapital" (Mali sermaye) aşamasıdır ki, bu da bankaların çekip çevirdiği sanayicilerin kullandığı sermayeden oluşur. Bu anlayışın temelinde, kapitalizmin bu aşamasına ilişkin tekellerin tayin edici rolünü ve onun tüm çelişkilerinin keskinleşmesini gizlemek yatar. Daha açık bir ifade ile emperyalizmin en önemli özelliklerini; kapitalizmin asalaklığını ve çürümüşlüğünü, dünyanın paylaşılmışlığını ve onun yeniden paylaşılması için, zorunlu olan mücadeleyi yadsımak gerekir.

Hilferding, burjuva iktisatçılara dayanarak, tekellerin faaliyeti yoluyla rekabetin, üretim anarşisinin ve bunalımının kaybolduğunu ve planlı, bilinçli bir örgütlenmenin egemen olmaya başladığını iddia etti. “Örgütlü kapitalizm” çağının tröstlerin, kartellerin yönlendiriciliğinde barışçıl bir şekilde, “planlı sosyalist ekonomiye” evrileceğini öne sürdü. Ancak bunun için işçi sınıfının tekelcilere ve bankerlere ekonomiyi yürütmelerinde yardımcı olması, herhangi bir mücadeleye girmemesi gerektiğini vazetti. Kısacası Hilferding, devrim olmaksızın “Mali sermaye” çağında tedricen sosyalizme geçilebileceği propagandası yaptı. Onun bu “örgütlü kapitalizm” anlayışı, Lenin’in deyimiyle, “Tekelci kapitalizmin keskinleşen çelişkilerini gizlemekten”, işçi sınıfının bilincini zehirlemekten başka bir anlam ifade etmemekteydi. Emperyalist savaşın kaçınılmazlığını reddeden, gündeme gelince de sosyal-pasifist çizgi izleyen Hilferding, yaşamını Nazi kamplarında yitirse de, Alman emperyalizminin hükümetlerinde görev almaktan kaçınmamıştır.

Hilferding’in anlayışı kapitalizmin sosyalizme evrileceği şeklindeki bir ekonomizmi içeriyordu, Rosa Luxemburg’un bu dönemdeki bakışı da, onun zıddı bir noktaya işaret ediyordu. Sermaye Birikimi adlı yapıtında emperyalizmin genel bir tablosunu çizen R. Luxemburg; kapitalizmin ekonomik genişlemesinin söz konusu olmadığını, aksine bu genişlemenin durduğunu ve bundan dolayı da kapitalizmin ister istemez birden çökeceğini, ileri sürüyordu. Çürüyen kapitalizmden anladığı, kendi kendine yok olup gidecek bir kapitalizmdi.

Lenin, başta R. Luxemburg olmak üzere aynı görüşleri savunan Spartakistler’in yanılgılarını, çeşitli yazılarında ele alır. Özellikle, “Junios Broşürü Üzerine” ve “Emperyalist Ekonomizm ve Marksizmin Bir Karikatürü” başlığını taşıyan yazıları, sadece bu “çöküş teorisi”ni değil, aynı zamanda bu teoriyle şöyle ya da böyle bağlantılı diğer yanlış görüşleri (Ulusal soruna ve ulusal kurtuluş savaşlarına bakış, proletarya partisinin görevleri vb.) de mahkum eder.

Kautsky ve ultra-emperyalizm

Kautsky, emperyalizmin "yalnızca bir dış siyaset sistemi" (yani ilhak) olduğunu ve kapitalizmin gelişmesinde belli bir ekonomik aşamayı ya da erişilen düzeyi emperyalizm diye tanımlamanın yanlış olduğunu ilan ederken Lenin buna karşı çıkarak, emperyalizm "sözcüğü"nün bu anlamda ya da başka bir anlamda kullanılmasının yasaklanamayacağını, ama bir tartışma yürütmek isteniyorsa, terimleri doğruca tanımlamak gerektiğini belirtir.

Emperyalizmin tanımlanması konusunda Lenin’in en şiddetli mücadeleyi yürüttüğü kişi Kautsky olmuştur. Kautsky, emperyalistler arasında savaş çıkmayacağını ilan eden bir yazı yayımladıktan iki hafta sonra I. Paylaşım Savaşı başlamıştı. Yalnız sorun, sadece bu konuda yanılmak da değildi, savaş için söylediklerini dayandırdığı emperyalizm teorisinin yanlış kurulmasıydı. Kautsky, şöyle tanımlıyordu emperyalizmi: “Emperyalizm, büyük ölçüde gelişmiş sınai kapitalizmin ürünüdür. Onu, sanayileşmiş her kapitalist ulusun gittikçe daha geniş tarım bölgelerini, bu bölgelerde hangi uluslar oturursa otursun, ilhak etmek ya da egemenliği altına almak olarak da tanımlayabiliriz.”[19]

Lenin, bu emperyalizm tanımını birçok açıdan mahkum eder, tanımda öncelikle, kapitalizmin bu yeni aşamasına ilişkin yapısal bir özellik bulamaz. Sanayi kapitalizmi var; bu, “çok” gelişiyor, o zaman tarım bölgelerini ilhak etme gereğini duyuyor ve böylece emperyalizm oluyor... Demek ki emperyalizm, sanayi sermayesinin nicelik artışından başka bir şey değil. Oysa Lenin, sorunun yapısal özelliklerini vurgularken, sermaye ihracı gibi belirleyici, niteliksel dönüşümler üzerinde durur.

İkinci olarak Kautsky, ilhaklar sorununa önemsiz bir konu olarak bakar ve burjuvazinin siyaseten bundan vazgeçebileceğini söyler. Lenin bu görüşü şöyle özetler: “Asıl olan şu ki; Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ilhakların mali sermaye’ce 'tercih edilmiş' bir politika olduğunu ileri sürmekte; ve bu politikanın karşısına, güya mümkün olan ve gene mali sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikası çıkarmaktadır. Bundan da ekonomi için, fetih politikası gütmeyebilen bir politika tarzıyla bağdaşabileceği sonucuna gitmektedir.”[20]

Emperyalistler arası rekabetin her şeyi belirlediği o günün teknolojik koşullarında ve politik biçimlenişinde, geri bıraktırılmış ülkeleri ilhaksız sömürmek pazar ve hammadde kapatmak mümkün değildi. Bu anlamda ilhak politikası, Kautsky’nin ileri sürdüğü gibi bir “tercih” değil, bir zorunluluktu. Kautsky’nin bunu görmemesi “ekonomi dışı zor”a başvurma ilkesini mutlaklaştırmasından ötürüdür. Açıkçası o, emperyalistlerin ilhakçı bir siyaset gütmeden de sömürülerini sürdürebileceklerini önermektedir.

Kautsky ekonomiye yön veren tekellerin, siyasette tekelci olmayan, şiddete başvurmayan, ilhakçı olmayan yöntemlere başvurabileceğini önermesiyle nereye varmak istiyordu? Bilindiği gibi Kautsky savaş öncesi dönemde emperyalizmi “çok gelişen sanayi kapitalizminin bir ürünü” saymaktaydı. Bu niceliksel ilerleme anlayışı onu I. Paylaşım Savaşında ultra-emperyalizm görüşüne kadar götürür. Şöyle der: “Salt ekonomik açıdan kapitalizmin, kartellerce izlenen politikanın alanına taşıyacağı yeni bir evre, bir ultra-emperyalizm evresi olanaksız değildir.”[21]

Kautsky’ye göre ultra-emperyalizm -diğer bir deyimle “süper emperyalizm”-, emperyalist ülkelerin kendi aralarında yapacakları anlaşmalarla savaşları ortadan kaldırabilecekleri ve örgütlü bir dünya ekonomisi yaratabilecekleri bir aşamadır. Kautsky'nın, gelişmenin evrensel bir tekele, tek bir dünya tekeline yönlendiğini, daha doğrusu bütün dünya mülkiyetinin tek bir tekelde toplanacağını ileri sürmesi elbette amaçsız değildi. Onun amacı çok açık bir şekilde, kapitalizmin barışçıl ve bunalımsız bir gelişme gösterebileceği hayalini yayarak emperyalizmi şirin göstermek, işçi sınıfını silahsızlandırarak burjuvaziyi güçlendirmekti. O, bunu, sosyalizme giden bir süreç olarak göstermiştir: Üretim son kerteye kadar toplumsallaşacak, mülkiyetin bireyselliği ile çelişkisi aşırı ölçüde artacak ve sonunda “Gordiyon'un düğümü" gibi bir darbede halledilip sosyalizme geçilecektir.

Kautsky, kapitalizmin düz bir çizgi halinde, neredeyse mantığı önceden çizilmiş bir nihai hedefe doğru ilerlemiş olduğunu düşünür. Onun kafasındaki bu soyut model (ultra-emperyalizm), tek başına tarihi yanlış anlamasının bir ürünü değildir. Böyle olmadığını, yani Kautsky’nin gerçek niyetini, I. Paylaşım Savaşı bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Çünkü Kautsky, savaşta sosyal-şovenizmin temel tutumunu izlemiş, “kendi ülke burjuvazisi”nin yanında saf tutmuştur. “Barış getirici emperyalizm” teorisinin sahibini, Lenin işte bundan dolayı “dönek” olarak mahkum etmiştir.

 
 


[1] Korkut Boratav, "Emperyalizmin Küreselleşmesi", Derleyen: Ahmet Tonak, Küreselleşme, İmge Yay., Ankara 2000, s. 22

[2] Elen Meiksins Wood, "Küreselleşme Post-Modernite", Derleyen: Fikret Başkaya, Küreselleşme mi, Emperyalizm mi?, Ütopya Yay., s. 74

[3] World Economy'den aktaran: Dünya Gazetesi, 22 Şubat 1999

[4] Wood, a.g.e., s. 71

[5] Boratav, a.g.e., s. 28

[6] Samir Amin, Değişim Halindeki Dünya Sistemi, Çev.: Fikret Başkaya, Özgür Üniversiye Defterleri , Ankara 2000, s. 42-44

[7] International Herald Tribune'den aktaran: Radikal Gazetesi, 21 Mart 1999

[8] Walter Lippmann'dan aktaran: Noam Chomsky, Düşük Yoğunluklu Demokrasi, Çev.: Ahmet Fethi, Alan Yay., 2. Baskı, İstanbul 1995, s. 101

[9] W. Churchill'den aktaran: Noam Chomsky, Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi, Çev.: A. Çakıroğlu, T. Birkan, Metis Yayınları, s. 14

[10] Serxwebun, Ağustos 1999, Sayı: 212

[11] Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Çev.: Cemal Süreya, Sol Yayınları, Ankara 1989, s. 146

[12] Ania Loomba, Kolonyalizm, Post Kolonyalizm, Çev.: Mehmet Küçük, Ayrıntı Yay.,İstanbul 2001, s. 24

[13] Komutan Marcos'tan aktaran: Z. Bauman, Küreselleşme, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yay., s. 77

[14] Lenin, Emperyalizm, a.g.e., s. 150

[15] Bkz.: A.g.e., s. 107-108

[16] Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, Çev.: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 1989, s. 166

[17] Lenin, Emperyalizm, a.g.e., s. 142

[18] Aktaran: A.g.e., s. 142-143

[19] Aktaran: A.g.e., s. 109

[20] A.g.e., s. 112

[21] Aktaran: A.g.e., s. 113

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 22 Sat, 16 Jun 2012 19:30:58 +0000
Üretim İlişkilerinin Zorunlu Sonucu: Sınıf https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/129-uretim-iliskilerinin-zorunlu-sonucu-sinif https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/129-uretim-iliskilerinin-zorunlu-sonucu-sinif

Çetin Konuk

Dünya tarihi, özü itibarıyla insanlığın uygarlaşma tarihidir. Maymundan insana evrimleşme tarihinde emek belirleyici rol oynamıştır. Bu tarih emek ve sınıf kavramları dışlanarak tanımlanamaz. Bu tarihin ilk öncülü ya da ilk eylemi insanların maddi yaşamlarını sağlayan zorunlu ihtiyaçlarının üretilmesidir.

Emek bir eylem olmakla birlikte ilişki olma özelliğini taşır. Hem insanla doğa arasında, hem de insanla insan arasında süren bir ilişki. İnsan, doğayı kendi ihtiyaçlarına uygun hale getirmek amacıyla değiştirmekte, kendisi de bizzat bu süreçte değişikliğe uğramaktadır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla doğayla girdiği ilişkide, ihtiyaçlarının sürekli yenilenmesiyle yüz yüze kalır. Bundan dolayı üretim güçleri, pratrik insan enerjisinin sonucudurlar. Daha önceki faaliyetin ürünü olan üretim gücü nesneleşmiş emeği içerir; bunlar iş araçları, makinalar, üretim deneyimleri, iş alışkanlıkları ve üretim metodlarıdır. Üretimin en hareketli unsuru olan ve sürekli değişikliğe uğrayan, gelişen üretim güçleridir.

“Toplumsal oluşum birçok üretim biçiminin üstüste binmesi ile oluşur, bunlardan biri egemen rolü elinde tutar; dolayısıyla burada 'saf' üretim biçiminkinden daha çok sınıf vardır. Sınıf sayısındaki bu artış; bunların ayrımlanma ölçütlerindeki herhangi bir değişiklik sonucu değil, ancak tüm anlamı ile a) bu oluşumda var olan üretim biçimlerinin, b) bu üretim tarzlarının bileşimlerinin büründüğü somut biçimlerin sonucudur. Ancak burada bir noktaya işaret etmek gerekiyor: her ne kadar 'saf' bir üretim biçimindeki sınıfların incelenmesinde bunların üretim ilişkilerinin salt ekonomik düzey ile olan ilişkileri ile yetinilmişse de bunları sonuç olarak almamak gerekir.”[1]

İnsanın insanla ilişkisi ise kendi ihtiyaçlarını karşılamada diğer insanlarla ister istemez girdiği ilk ilişki (basit meta değişimi) biçiminden başlayarak, sınıflı toplumlarda “çalışan” ve “çalıştıran” olarak insanın aynı üretim sürecinde karşılıklı olarak girdiği ilişkilere doğru gelişmiştir.

“İnsanlar toplumsal üretimlerinde son derece gerekli ve kendi iradelerinden bağımsız olan belirli ilişkilere girerler; bu üretim ilişkileri maddi üretici güçlerin belirli gelişme aşamalarına tekabül eder. Üretim ilişkilerinin bütünü toplumun ekonomik yapısını meydana getirir.”[2]

Emek, insanın ve toplumların oluşumunda maddi yaşamın üretilmesinde belitleyici olan bir faaliyettir. İnsanları diğer canlılardan ayıran bilinçli faaliyet olarak emek, insanlara özgüdür.

Marksistler, bir toplumu (ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, komünist) bir bütün olarak sosyo-ekonomik formasyon (toplumsal ekonomik oluşum -örgütlenme) kavramı ile ifade ederler. Bu toplumsal oluşum, temel ve üstyapı olarak iki bölümde irdelenir. Bir bütün olarak, toplumsal ilişkiler kavramı, her iki düzeyi de içermekle birlikte, temel olan “sosyo-ekonomik formasyon” düzeyidir; dar anlamda toplumsal ilişkiler (yapı) ise, üretim tarzı tarafından belirlenen tüm ilişkileri (üretim ilişkileriyle birlikte) kapsar.

Toplumsal ilişkileri belirleyen üretim ilişkisidir, ve üretim ilişkisi de bir toplumsal ilişkidir. Toplumsal ilişki -dar anlamında- bireylerin belli maddi ilişkilerini kucaklar ve bunun içine siyasal ilişkiler ile ideolojik ilişkiler de dahil edilirse, sözcüğün geniş anlamına ulaşılır. “Tüm” maddi ilişkiler, bu ikinci biçimdeki durumu karşılar.*

“Her üretim biçimi, sadece diğer yüzü olan mülk edinmenin ve mülkiyetin tarihsel bir biçimi demektir. Ve sonuç olarak işbölümünün farklı statülerden, işbirliklerinden, düzenlerden veya durumlardan geçerek, ilkel topluluktan sınıflara kadar gittikçe daha geniş ve gittikçe daha az 'doğal' toplumsal grupların dağılması ve kurulmasının kuralıdır.”[3]

Marksizmin bir toplumsal oluşumda, ekonomik ve politik yapılardan bağımsız ya da görece bağımsız bir toplumsal yapı (“sivil toplum”) ya da örgütlenme anlayışını yıkmış olması, toplumların evriminde, üretim ilişkilerinden ve devletten uzak ve gerektiğinde onlara karşı bağımsız hareket edebilecek bir insan topluluğunun varsayılması dönemini kapamıştır. Bu da kavramsal düzeyde, aile-sivil toplum-devlet üçlüsünün aşılması olarak sınıf kavramıyla belirginleşir.

Marx-Engels, kendilerine kadar gelen ve o güne kadar toplumsal tahlillerde kullanılan genel kategorileri ve kavramları, sınıfların oluşumu ve gelişimine bağlayarak yeni bir dönem başlatmışlardır. Böylece tarih, sınıf mücadelelerinin tarihi olarak gerçek yerine oturtulmuştur. Artık belirsiz, genel ve soyut idea olarak bir aile, ya da sivil toplum (genel olarak toplum) ve devlet (politik ilişkiler) kavrayışı yıkılmıştır. Aile tek bir tip değildir, onun belli bir toplumda belli bir sınıfsal özü ve buna uygun bir biçimlenişi vardır. Sınıfsal çıkarların ve çelişkilerin ortadan kalktığı ya da önemli ölçüde kaynaştığı bir alan olarak sivil toplum ile, bu kaynaşmanın en üst boyutu olan devlet kavrayışı tümüyle yıkılmıştır. Özellikle devleti “bireysel irade ile genel iradenin” “tam ve mükemmel kaynaşması” olarak ele alan Hegelci anlayış, yani devletin sınıf karşıtlıklarının ve uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin giderildiği alan olarak alınması aşılmıştır.

Sınıfsal açıdan, en gelişmiş sınıflı toplum olarak kapitalist toplumu Kapital’de ayrıntılı olarak tahlil eden Marx, bir toplumun temelini ve onun belirleyiciliğini (genel olarak) net biçimde sergilemiştir. Bu yapıtında Marx, üretim ilişkileri ile bunun belirlediği diğer ilişkileri ifade ederken gelinen noktayı açıkça ortaya koyuyordu:

“Ödenmemiş emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel ekonomik biçimi, doğrudan üreticinin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici öğe olarak onu etkileyen, yöneten ile yönetilen ilişkisini belirler. Ama bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendisinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir.”[4]

Üretici ile üretime sahip çıkanların aynı üretim alanında karşı karşıya gelmeleri ile birlikte toplumsal bir nitelik kazanan emek, tüm üreticileri nesnel çıkarları etrafında birleştiren bir özellik kazanır.

“Marksist kuram, bireylerin ya da toplumsal grupların eylemlerinin gerisinde, kendileri bilincinde olsun ya da olmasın ortak sınıf çıkarlarının bulunduğunu varsayar. İnsanlar belli bir yönde hareket ederlerken ya da hareket etme kapasitelerini genişletirlerken, nesnel çıkarlardan yola çıkarlar”[5] diyen Öngen, devamla, sınıfın nesnel çıkarlarının, sınıfların hem üretim süreci içindeki konumlarının, hem de pratik faaliyetlerinin maddi temeli olduğunu söylüyor.

Toplumsal üretim sisteminde tuttukları farklı alanlar nedeniyle burjuva ve işçi sınıfının, sınıf olma süreçleri ve zamanları birbirinden kopuk değildir, fakat farklılıklar taşır. Toplumsal olarak her sınıf karşıtıyla birlikte var olur, her yeni sınıf kendisine bağlı olan sınıfı toplumsal olarak yaratır. Ekonomik bir kategori olarak sınıf, üretimi gerçekleştirenler ve ürüne el koyanlar olarak, toplumsal üretim sisteminde ayrı yer tutan insanlar topluluğu olarak, bağlantısız bir yığın oluşturur. İdeolojik olarak sınıf, iki karşı sınıfın çatışmasından kaynaklanan savaşın içinde iktidar olma mücadelesi veren yığınların kendilerini iktidar olarak gerçekleştirme çabalarına dayanır.

Marksizme göre sınıf savaşımının zorunlu sonucu sınıfsız toplumdur. Engels’in şu sözleri birçok tartışmanın ana kaynağı olmuştur: “Tarih hiçbir şey yapmaz, ‘engin zenginliğe sahip değildir’ o, ‘savaşımlara girişmez’! Tesine, bütün bunları yapan, bütün bunlara sahip olan ve bütün savaşımlara girişen, insandır, gerçek ve yaşayan insan;hiç kuşkunuz olmasın, insanın kendi ereklerini gerçekleştirmek için kullanan –sanki kendi başına bir kişiymiş gibi– tarih değildir; tarih, kendi öz erekleri ardından koşan insanın etkinliğinden başka bir şey değildir.”[6] Hümanistinden post-Marksistine kadar birçok kişi ‘insanın tarihi yaptığı ama bunu belirli koşullar altında gerçekleştirdiği’ sözlerinden de destek alarak, bilimle politika arasında ilişki kuran bir teorik sistem üzerinden hareket etti.

"Genel olarak Marksistler sınıf kavramı üzerinde sınıfın üretim sürecindeki yeri ve rolü üzerinde anlaşmışlardır"[7] diyen Beneton, şimdiye kadar yapılagelen tartışmaların altını çizmektedir. Yazıda, sınıfları yalnızca ekonomik kategoriler değil, aynı zamanda siyasal ve ideolojik süreçler içinde hareket eden toplumsal yapılar olarak inceleyeceğiz.

Toplumsal bir kategori olarak sınıf (Kendinde sınıf)

Ekonomik yapının karakteri ve bu karakterin değişikliğe uğrama doğrultusu, insan iradesine değil, üretici güçlerin durumuna ve üretim ilişkilerinde meydana gelen ve üretim güçlerinin sürekli gelişimi dolayısıyla toplum için zorunlu olan değişikliklerin doğasına bağlıdır. “Marksizme göre ekonomik ve toplumsal sistemlerin her biri, toplumsal bir gerçeklik demek olan insanın tikel ve özgün bir belirimidir.”[8]

Toplumsal yapı içerisinde insanların karşılıklı olarak birbirleri üzerinde meydana getirdikleri etkiler, yalnızca bilinçsiz ve kör etmenlerdir ve genel yasa bu etmenlerin değişken oyunları içinde belirir. Kapitalist toplumda, toplumsal ilişki olarak kapitalist ile işçiyi birleştiren etken emektir. Emeğe dayalı ilişki, iş gücünü meta olarak pazarlayan işçi ile alıcı kılığındaki sermaye arasındadır. Dolayısıyla bu ilişki sonucu, üretim süreci içinde iki sınıfın varlığı söz konusudur. İşçinin özgür emekçi olarak üretim sürecine katılmasını sağlayan sermaye için üretimin koşulu olan işçi değil emektir. Sermaye işçiyi değil onun emegini kendine mal eder ve bu mal etmeyi dolaysız olarak değil değiş tokuş yoluyla sağlar. Marx, toplumsal yaşamda insanların kendi iradelerinden bağımsız ve zorunlu olarak kurdukları ilişkilerin; üretim ilişkileri ve üretici güçlerin belirli bir gelişim düzeyine denk düştüğünü söyler.

Her tarih döneminde egemen olan iktisadi üretim ve değişim biçimi ve ondan zorunlu olarak doğan sosyal örgütlenme, o dönemin üzerine oturduğu temeli oluşturur. Toplumsal gelişim “herbiri kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan üretici güçleri kullanan farklı kuşakların ardarda gelişinden başka bir şey değildir.”[9] Bu gelişim içerisinde ortaya çıkan İşbölümü zorunlu olarak daha büyük işbölümlerine, makine kullanımı daha geniş bir biçimde makineler kullanımına, büyük çapta bir iş daha da büyük çapta bir işbölümüne yol açar.

İşbölümünün karşı karşıya getirdiği sınıfların mücadelesinde, “tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak bir savaşım yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler; bunun dışında rekabet içinde birbirine düşmandırlar. Bundan başka sınıf kendisi içinde bireylerden bağımsız hale gelir. Öyle ki bireyler kendi yaşam koşullarını önceden hazırlanmış olarak bulurlar, yaşamdaki durumlarını ve bunun yanında kendi kişisel gelişimlerini, tüm çizdiği yolu kendi sınıflarından alırlar; kendi sınıflarına bağımlıdırlar.”[10] Toplumsal olarak sınıf, üretim ilişkileri içerisinde, işbölümü içerisinde, farklı farklı konumlarda yer alan iki toplumsal yapının gerçekleşmesidir.

“Marx’ın toplumsal sınıflara ilişkin incelemeleri sadece ekonomik yapıyı –üretim ilişkileri– değil, ancak bir toplumsal oluşumun ve bir üretim biçiminin yapısal bütününü ve oradaki çeşitli düzeylerin aralarında süren ilişkileri de içerirler. Bir ön adım olarak; her şeyin toplumsal oluşumlar, bir yapılar bütünü ve bu yapıların 1) Ekonomik düzeyde, 2) Politik düzeyde, 3) İdeolojik düzeydeki ilişkilerince oluşturulmuş gibi cereyan ettiğini söyleyelim. Bir toplumsal sınıf gerek ekonomik düzeyde, gerek politik düzeyde, gerek de ideolojik düzeyde belirlenebilir.”[11]

Poulantzas'a göre sınıf tanımlamaları için ekonomik öğe temel bir önermedir ama sınıfı salt ekonomik düzeyde tanımlama ekonomizm örneğidir.

Kendinde sınıfa Weberci yaklaşım

Marksizm, sınıfı toplumun temel taşı olarak alır; buna karşılık Weber Marksist sınıf tanımlamalarına karşı çıkar. Bu karşı çıkış, tarihi maddeciliği, tümüyle yanlış olduğunu söyleyerek yanlışlamak yerine, yalnızca tek ve evrensel bir nedensellik silsilesi kurma savını reddeder.

Ekonomik yapıların anlaşılmasında üretim araçları Marx için ne denli önemliyse, siyasal yapı türlerinin anlaşılmasında siyasal güç ve iktidarın maddi araçlarının denetimi de Weber için o denli önemlidir. Bu bağlamda Weber, rasyonel bürokrasi kavramını Marx’ın sınıf mücadelesi kavramının karşısına diker. Sınıf mücadelesinin tarihteki rolünü inkar etmeyen Weber, bu mücadeleyi temel dinamik olarak görmez:

“Sosyal onurun toplumdaki tipik gruplar arasında dağılma biçimine 'sosyal düzen' diyebiliriz. Tabii ki sosyal düzen de ekonomik düzen de, “hukuk düzeni”ne benzer biçimde bağlıdır. Ama sosyal düzen ile ekonomik düzen özdeş değildir. Ekonomik düzen, bizim için ekonomik mal ve hizmetlerin dağıtım ve tüketiminden ibarettir. Sosyal düzen ise önemli ölçüde ekonomik düzen tarafından belirlenir ve tabii karşılığında da ekonomik düzeni etkiler. O halde 'sınıflar', 'statü grupları' ve 'partiler' bir topluluk içindeki güç dağılımıyla ilgili olgulardır.”[12]

Marx ile Weber'in sınıf anlayışları birbirinden tamamen farklı alanlara tekabül eder. Sosyolojik olarak da ekonomik ve politik anlamlarda kullanım birbirine benzememektedir. Bu konuda, Marx ve Weber’i karşılaştıran Löwith’e göre, “Weber’in 'bireylerinin ve küçük birey gruplarının toplumda ve kültürlerde önemli değişmelere yol açan değer konumlu eylemleridir.” Löwith, Marx ve Weber arasında bir bağ yakalamaya çalışanlara karşı durur. Bu sonuç post-Marksistlerin birey mücadelesi ve bireye atfettikleri özel önemle ve, Weber'in statüye dayalı bireysel sorumluluk vurgulamasının sonuçlarıyla uyuşmaktadır. Löwith bu noktada Marx’ın sınıf mücadelesi vurgusunu merkeze koyarak “…bu şartlara zorunlu olarak karşı çıkan varoluşun acımasız şartlarını zorlar”[13] der ve Weber’i tutarsız bulur.

Marx’ın üretim ilişkilerine göre tanımladığı sınıf kavramı Weber’de pazar ilişkilerine göre tanımlamaya dönüşmüştür. Sınıfsal açıdan, en gelişmiş sınıflı toplum olarak kapitalist toplumu Kapital’de ayrıntılı olarak tahlil eden Marx ekonominin belirlediğini net biçimde sergilemiştir. Bu yapıtında Marx, üretim ilişkileri ile bunun belirlediği diğer ilişkileri ifade ederken gelinen noktayı açıkça ortaya koyuyordu:

“Ödenmemiş emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel ekonomik biçimi, doğrudan üreticinin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici öğe olarak onu etkileyen, yöneten ile yönetilen ilişkisini belirler. Ama bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendisinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir.”[14]

Sınıf ilişkilerinin sınırının net olarak üretim ilişkileri alanında belirlenmesine karşın Öngen bu konuda “sınıf ilişkilerinin nerede başlayıp nerede bittiği belli olmadığı gibi, ne sınıflar birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılabilen oluşumlardır. Ne de sınıf bilinci, sınıf çıkarı, sınıf kapasitesi gibi olgular ölçülebilir niteliktedir”[15] diyerek Weber’in sınıf yaklaşımına benzer niceliksel ölçülerle toplumsal bir yapıyı açıklamaya çalışmaktadır. Birinci ölçü olarak; burjuvayı işçiden, ya da küçük burjuvayı işçiden ve kapitalistten ayıran sınırlar ölçülemediğinden sınıfsal ayrımlar yapılamamaktadır. “Ölçülebilir sınıf bilinci” kavramını, Öngen’in kendisi bile açıklayamadığından bu alanda her şeyi belirsiz olarak bırakmaktadır.

Sınıfı üretim ilişkileri içinde üreten ve toplumsal üretime el koyanlar olarak ayıran Marksizme karşı eleştirilerine Weber “sınıflar, sosyal topluluklar değildirler”[16] diyerek doğru bir belirleme ile başlar. Zira sınıf kavramı, insanların içinde yaşadıkları toplumları oluşturmaları ve yeniden yapılandırmaları sürecini anlatmaya çalışan geniş kapsamlı bir yapıdır. ”Sınıf özünde bir ilişki olarak sömürü olgusunun, sömürünün toplumsal bir yapıda somutlaşmış halinin kollektif ifadesidir.”[17]

Sosyal topluluk kavramı Weber’de kullanım olarak açık olmamakla birlikte bu kavram, sınıf kavramından ayrı kullanılmaktadır.[18]

Weber sınıfı şöyle açıklar: “1- Bir grup insanın yaşam olanaklarının belli bir nedensel öğesi ise, 2- bu öğeyi, mal sahibi olmak ve gelir sağlamak gibi salt ekonomik çıkarlar temsil ediyorsa, 3- bu öğe, meta ve işgücü piyasalarının koşullarında temsil ediliyorsa 'sınıftan' söz edilebilir. [‘sınıf konumu’na ilişkin bu noktaları kısaca şöyle ifade edebiliriz: Sınıf konumu, kişilerin mal, yaşam koşulları ve kişisel yaşantılar için sahip oldukları tipik olanaklar demektir. Bu olanaklar ise, verili bir ekonomik düzen içinde gelir sağlamak üzere mal ya da beceri harcama gücünün derecesi ve türü ya da bu gücün yokluğu tarafından belirleniyor olmalıdır. ‘Sınıf’ terimi aynı sınıf konumunda bulunan insanlar grubu anlamına gelir.][19]

Sınıfsal konum, insanın toplumsal bir grubun parçası olarak, diğer toplumsal gruplara karşı ilişkisinden oluşur. Bu ilişki temelde uzlaşmaz (antagonistik) bir ilişkidir. Sosyal gruptan ayrı olarak, sınıfsal konum, kişilerin öznel tutumlardan farklı olarak kendisinin ya da başkalarının düşünebileceğinden bağımsız olarak, sınıfların üretim ilişkileri içindeki fiili yerlerine bağlıdır.

Weber, öncelikle bireylerin yaşamlarının nedensel bir öğesi olarak, mülk edinmekle uğraşan, ve bunun için meta ve işgücü piyasalarında temsil ediliyor olmayı temel alan bir yapı içerisinde sınıf tanımlaması yapmaktadır. Weber’de sınıfın tanımlanması, piyasadan çok gelenek üzerine temellenen bir toplumda kişinin konumu ya da statüsü ve yalnızca konum ya da statünün ne olduğu değil, hukuksal ya da kültürel terimler içinde ne olarak tanımlandıklarına bağlıdır. Yaşamak için kişinin ne yaptığı, sosyal açıdan ne olduğundan daha az anlamlıdır.

Weber, ekonomik sınıflar ile statü topluluklarını, dayanışma ve mücadele özellikleri açısından karşılaştırmaktadır. Ekonomik sınıflar ile karşılaştırıldığında statü grupları, belirgin ortak özellikler gösteren bir hayat tarzı ve bağlı oldukları grubun kültürel mirasının “yeniden üretimini gerektiren toplu bir yapıya sahip toplumsal kollektivitelerdir”.[20] Ekonomik sınıf aksine, değişim ya da diğer ekonomik ilişkilerle birbirine bağlanan ve ekonominin “zorunlu yasalarına tabi” bireyler bütünüdür. Bu anlamda, işbölümünün bize derhal ilk örneğini sunduğu şey şudur: insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, sürdürülen faaliyet gönüllü olarak değil de doğanın gereği olarak bölündüğü sürece, insan kendi işine hükmedeceğine, insanın bu kendi eylemi, insan için kendisine karşı duran ve kendisini köleleştiren yabancı bir güç haline dönüşür. Toplumda işbölümü başlar başlamaz herkesin kendisine dayatılan ve dışına çıkamadığı, yalnızca kendine ait belirli bir faaliyet alanı olur.

“Sınıf kavramının geniş anlamı her zaman için şudur: Piyasadaki şansının türü, kişinin yazgısını belirleyen en önemli etmendir. sınıf konumu bu anlamda son kertede 'piyasa konumu'dur. Örneğin sürü yetiştirenler arasındaki mülksüz köle ya da serfi sürü sahibinin egemenliğine sokan salt mülkiyet gücü gerçek 'sınıf' oluşumlarının habercilerindendir.”[21]

Oysa birey olarak işçinin emeğinin toplumsal biçimleri ya da kendi emeğinin aldığı toplumsal biçimler, işçi bireylerden bağımsız bir biçimde oluşturulmuş ilişkilerdir. Sermayenin işlevi altında toplanan işçiler bu toplumsal oluşumun öğeleri haline gelirler. Bu toplumsal oluşuma neden olan, işbölümünün kendisidir.

İşçi için veya kapitalist için mal sahibi olmak veya gelir sağlamak kendi başına bir toplumsal olguya işaret etmez. Kapitalist ve işçi için bir ilişki biçimi yaratan sermayenin gereklerini yerine getirmek önemlidir. “Üretici güçler kavramı, maddi üretici güçleri, (makineler, gereçler, bilim de içinde olmak üzere genel olarak üretim teknikleri) ve insani üretici güçleri, yani emek gücünü bir arada ifade eder. Üretim ilişkileri maddi üretici güçler (sermaye) ile emek gücünü bağlantılandırırlar.”[22]

Weber’in, belli bir anlamda doğru olarak belirlediği piyasa koşullarıdır; sermaye için metanın pazarda bir anlamı olduğu gerçektir. Aynı şey pazarda (piyasada) işçinin emeğini satışı için zorunlu bir koşuldur. Sermaye için gerekli olan “emek gücü yaşayan bireyin yetkinliği ya da gücü olarak vardır. Verili bir birey, yaşamsal gücünü kendini yeniden üreterek ya da kendini koruyarak üretir. Geçimi ya da korunması için satabileceği tek şey elindeki işgücüdür. Bu anlamda Weber’in “mülkiyet ve mülksüzlük bütün sınıf konumlarının temel kategorileridir”[23] sözü bir anlam kazanmaktadır.

Marksizm, Weber’in bu üçlü ayrımını, karşılıklı ilişkiler ve belirleyici alan açılarından ele alarak düzenler. Toplumun temelinin ekonomik yapı olduğu ve bunun da üretim ilişkilerince oluşturulduğu saptaması, tüm burjuva ve burjuva öncesi düşünürlerle aralarında kesin bir çizgi oluşturur. Ancak Marksistlere göre, üretim ilişkileri de bir toplumsal ilişkidir ya da toplumsal ilişkilerin tümü üretim ilişkileri tarafından belirlenir.

Weber'in bu konudaki görüşü ise şöyledir: “Bizim terminolojimizde 'sınıf'ı yaratan etmen doğrudan doğruya ekonomik çıkardır, hatta sadece 'piyasa'yla bağlantısı olan çıkarlardır. (…) Örneğin sınıf konumu ve diğer koşullar sabit tutulduğunda, bir işçinin çıkarlarını bireysel olarak nasıl kollayacağı, eldeki işin gerektirdiği bünyesel niteliklere ne derece sahip olduğuna göre çok değişir.”[24]

Paranın sermayeye çevrilebilmesi için, demek ki para sahibinin özgür emekçi ile karşı karşıya gelmesi gerekir; bu, emekçinin iki anlamda özgür olması demektir; hem emek gücünün kendisini meta olarak satabilecek durumda özgür bir insan olması gerekir, hem de satmak için elinde başka bir meta olmaması, emek gücünün gerçekleşmesi için gerekli her şeyden yoksun bulunması gerekir. “Paranın emekle doğrudan değişimi, parayı sermayeye, emeği de üretken emeğe dönüştürmüyor.”[25] Bu anlamda sınıfı yaratan etmenin doğrudan ekonomi olduğu doğru; fakat ekonomik çıkar kavramı burjuvazi noktasından bakıldığında bir gerçeğe işaret ederken proletarya açısından elde edilen tek çıkar ücret olmaktadır. Oysa ücret bir çıkarı temsil etmekten çok yaşamını sürdürebilmesinin temel koşulu olmaktadır.

Her iki unsurun da piyasada gerekli birtakım koşulları oluşturması gerekmektedir. Sermayenin üretime girerek artı-değer elde edebilmesi için, piyasada gereksinim duyulan, kullanım ve değişim değerine sahip metalar üretmesi zorunludur. Sermayenin üretimi gerçekleştirebilmesi için gerekli ön koşullardan biri de, artı-değer elde edebilecek emek bulabilmesidir. Piyasadaki ilk biçimsel karşılaşma, sermaye ile emek arasındaki değişim, yalnızca potansiyel olarak birinin canlı emeğinin maddeleşmiş emek tarafından sahiplenilmesidir. Sahiplenme süreci üretim sürecinde oluşur. Herkesin kendi kendisine yettiği doğal üretim koşullarında sermaye ve emek arasında böyle bir ilişkinin ortaya çıkması söz konusu değildir.

Weber piyasa koşullarından söz ederken Marksizmin belirlediği biçimden farklı belirlemelerde bulunur. Marksizm için piyasa koşulları, iki “özgür” bireyin ellerindeki metaların kullanım değerlerini, piyasada “özgür” değişmeleri iken; Weber piyasada özgür bireyden başka bireyleri ya da sınıfları tanımaz. Sınıf olabilmek için, üzerinde tasarruf yapılabilecek bir “mülk”ün gerektiğini söyler. Weber’in şu sözlerinde ortaya koyduğu budur: “Yazgıları ve hizmetleri piyasada kendileri için kullanma olanağı belirlenmeyenler, örneğin köleler, terimin teknik anlamında ‘sınıf’ değildir. Ancak bir ‘statü grubu’ olabilirler.” Weber, kölelerin tasarruf hakkı kullanabilecekleri herhangi bir mülklerinin (değiş tokuş yapabilecekleri bir emekleri dahi) olmadığını ve bu anlamda sınıf olamayacaklarını belirtmektedir. Burada söz konusu olan sınıf ilişkilerinden kaynaklanan ve karşılıklı çıkarlar temeline dayanan bir sınıf tanımlaması değil sadece elindeki olanağı pazarlayabilme becerisi ve erki açısından tanımlanan bir sınıftır.

Marksizmde, sınıflar kendilerini ancak birbirleriyle ilişki içinde var ederler. Sınıf ilişkisi kavramı sınıf kavramının oluşturucusudur. Bir sınıf ancak diğer bir sınıfla tanımlanabilir, biri olmadan diğeri olmaz. Sınıf ilişkisi sınıf tanımını oluşturduğundan Marx Fransa’daki küçük köylülüğün bir sınıf olmadığını şöyle belirlemektedir:

“Küçük köylüler, üyelerinin hepsi aynı koşullar içinde yaşayan ama birbirleriyle gerçek ilişkilerle birleşmemiş muazzam bir kitle meydana getirirler. Onların üretim tarzları, onları karşılıklı ilişkiler kurmaya götüreceği yerde, birbirinden ayırır. (…) milyonlarca köylü ailesi, onları birbirinden ayıran ve onların yaşayış tarzlarını onların çıkarlarını ve onların kültürlerini toplumun öteki sınıflarınkilerle karşı karşıya getiren ekonomik koşullar içinde yaşadıkları ölçüde bir sınıf meydana getirirler. Ama küçük köylüler arasında ancak yerel, yani yaşadıkları yerden ileri gelen bir bağ olduğu ve onların çıkarlarının benzemesi onlar arasında hiç bir ortaklık, hiç bir ulusal bağ, hiç bir siyasal örgütlenme yaratmadığı ölçüde de bir sınıf meydana getirmezler.”[26]

Bu belirlemede karşılıklı ilişkilere bağlı olarak tanımlanan bir sınıf kavramı vardır. Bu, Weber’in pazar (piyasa) kavramındaki sınıfa denk düşmemektedir. Onun piyasa kavramı, piyasa ilişkileri içinde, karşılıklı ilişkiden çok bireylerin ait oldukları sınıf içindeki konumlanışlarının belirlenmesi üzerinedir. “Mülkü olmayan ve hizmetlerini arz edenler de, hem bu hizmetlerinin cinsine göre, hem de hizmetlerinden kazandıklarını nasıl kullandıklarına göre ayrılırlar.”[27]

Marksizm için, sınıf içindeki bireylerin hizmetlerini arz etme biçimleri ya da bu arz sonunda kazandıklarını nasıl kullandıkları üzerinde durmak sadece bireyin kendisini yeniden üretmesi noktasında olmuştur; ama bu sınıfı belirlemede veya sınıflar arası ilişkilerde bir etken olarak sayılmamıştır.” Marx'ta, “...gruplar, kastlar ve kurulmak üzere olan sınıflar ile kutuplaştırıcı ve kurulmuş sınıflar, hiç bir zaman birbirine karıştırmamıştır.”[28]

Marx’ın, ekonominin en önemli olgusu olarak ele aldığı sınıf kavramında, diğer ekonomistlere göre ayrıldığı en önemli noktalardan biri, sınıflar arası işbölümü sonucu ayrışmanın yanında, emek ve “emeğin” yarattığı değere başkalarının elkoyması üzerine saptamalarında olmuştur. Artı-değere el koymak; sınıfları tanımlamanın ve sınıflar arası ilişkileri tanımlamanın ana kaynağıdır. Kapitalizmde özel mülkiyet ilişkisi, emek olarak özel mülkiyet ilişkisini olduğu gibi, sermaye olarak özel mülkiyet ilişkisi ile bunların karşılıklı ilişkisini de gizli bir biçimde içerir. İnsansal etkinliğin emek olarak, kendi kendine, insana ve doğaya, dolayısıyla bilince ve yaşamın belirtisine yabancı etkinlik olarak üretimi... Bu aynı zamanda (kapitalist toplumda) kendi hiçliğinden mutlak hiçliğe, toplumsal ve dolayısıyla gerçek varolmayışı içine düşebilecek emekçi olarak tasarlanmış insanın soyut varoluşudur.

“Ama bu sınıflar nasıl oluşmuştu? (…) iki büyük sınıfın kökeni ve gelişmesi, açık ve elle tutulabilir bir biçimde, salt ekonomik nedenlerden ileri gelmiş olarak görünüyordu. Ve toprak mülkiyeti ile burjuvazi arasındaki savaşımda, bir o kadar burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşımda da, en başta ekonomik çıkarların sözkonusu olduğu da besbelliydi”[29]

İşçi, canlı, gereksinmeleri olan, ve çalışmadığı her an, varoluşunu yitiren bir “sermaye” durumundadır. İşçinin değeri arz ve talebe göre yükselir. Onun varoluşu, yaşamı herhangi bir meta arzına benzer bir meta arzı gibidir. “İşçi sermayeyi üretir, sermaye işçiyi; öyleyse o kendi kendini üretir, ve insan, işçi olarak, meta olarak, tüm hareketin ürünüdür.”[30] Marksizme göre, sınıflar nesnel bir gelişmenin ürünü olarak ortaya konulurken, “Weber nesnellikten asla ‘sözde’ ve tırnak içinde olmasının dışında bahsetmez. Yalnızca ve yalnızca bilgimizin önkoşulunu meydana getirmeleri ve ampirik bilginin bize verebileceği bu özel doğruluk değerinin önvarsayımı koşuluna bağlı olmaları durumunda öznel olan gerçekliğin, kategorilerde düzenlenmesi olgusuna dayanır.”[31]

Kapitalist veya işçi olmak olmak, üretimde yalnızca salt kişisel değil, toplumsal bir konuma da sahip olmaktır. Sermaye kapitalistin dışında kollektif bir üründür ve ancak toplum üyelerinin genel eylemiyle, harekete geçirilebilir. Demek ki, sermaye kişisel değil, toplumsal bir güçtür. Sermayenin varoluşu işçinin varoluşunun ön koşuludur. Bu aşamada, işçi, kendisi için vardır ve sermaye onun karşısına çıktığı zaman sermaye olarak vardır ve sermaye işçinin yaşamını ona bağlı olmaksızın belirler. “Ekonomi politik, işsiz işçiyi, emek adamını, o bu emek ilişkileri küresi dışında bulunduğu ölçüde tanımaz.”[32] Bu, sınıf konumları gereği kapitalistlerin, işçiyi çalışma süresince yaşatma ve sadece işçiler soyunun tükenmesini engelleyecek biçimde yaşatma gereksinmesinden başka bir sey değildir. Öyleyse ücret, başka herhangi bir üretken aletin bakımı, çalışma durumunda tutulması ile, sermayenin kendini yeniden üretmek için gereksinme duyduğu sermaye tüketimi ile, dönmelerini sağlamak için çarkların yağlanması ile tamamen aynı anlamı taşır.

“Kapital'de belirlenen diğer düzeyler arasında ekonominin toplumsal sınıf sorunundaki önemine ilişkin olarak; toplumsal sınıf sorununun çekirdeğini zaten toplumsal sınıfların ekonomik belirlenimlerinin oluşturduğu gözden kaçırılmamalıdır. …Marksçı toplumsal sınıf kavramının oluşturulması için ekonomik belirlenimin yeterli olduğu sonucu çıkarılmamalıdır.”[33]

Poulantzas, Marx’ın ekonomik mücadele ile politik mücadelenin ve sınıfların ekonomik çıkarlarının aykırılıklarına ilişkin Komünist Manifesto’daki, “Proletarya değişik gelişme aşamalarından geçer. Daha doğuşuyla burjuvaziye karşı savaşımı başlar”[34] sözlerinden yola çıkarak iki sınıf arasındaki mücadelenin “kendinde sınıf”tan “kendi için sınıf”a doğru gelişiminde “…ilk olarak Marx’ın; politika ve ekonominin bu ilişkisel yönünü içeren incelenimlerinde üç düzey veya üç evre ayrımlar gibi olduğu göze çarpıyor” [35] der. Bu evreler değerlendirildiğinde Poulantzas, bir kategori olarak tanımlanan sınıfın ekonomi dışında politik olarak tanımlanması gerektiğini belirtir. Tek tek işçilerle başlayan mücadele; daha sonra yayılarak bir fabrikanın işçileri, nihayet aynı merkeze bağlı bir endüstri kolunun işçilerince kendilerini böyle doğrudan sömüren burjuvalara karşı yürütülmeye başlanmıştır. İlk aşamada dağınık bir kitle oluşturmalarına rağmen, İşçilerle burjuvalar arasındaki bu “kişisel çatışmalar” giderek “iki sınıf” arasındaki mücadele niteliğini kazanmıştır.

Bu gelişime bağlı olarak, Poulantzas’ın ayrımları, (tek tek mücadele ve iki sınıf arasındaki mücadele düzeyi) ekonomik mücadeleye ve ekonomik çıkarlara ilişkindir ki, bu iki ekonomik düzeyin birincisinde kapitalist ile işçi arasında, sınıfsal bilinçlilik niteliği göstermeksizin bir ekonomik mücadele gerçekleşir. İkincisinde ekonomik mücadele, ekonomik çıkarlar düzeyi olarak ne üreticiler düzeyinde yer alan, ne de tam olarak bir sınıf ilişkileri anlamını ifade eden -politik olarak sınıfı kapsamayan-, Marx’ın,”kendiliğinde sınıf” diye ifade ettiği bir mücadeledir.

“Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınlarını ilkin işçi haline getirir, sermayenin dayanışması bu yığın için ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil, ancak birkaç evresini belirtmiş bulunduğumuz bu savaşım içinde bu yığınlar birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar, sınıf çıkarı olur. Ama sınıfın sınıfa karşı savaşımı politik bir savaşımdır.”[36] Marx’ın Felsefenin Sefaleti’nde belirttiği bu düşüncesinin tarihselcilere sunduğu olanak içerisinde Lukacs’yan epistemolojinin, Goldman ve H. Marcuse’un yaklaşımlarının hayat bulduğunu hatırlatan Poulantzas; “sınıflar arası mücadele politik mücadeledir” sözlerinden hareketle toplumsal sınıflar sorununun, bilimsel incelemenin dışında Marx’taki işlevselci “kendinde sınıf” ve “kendi için sınıf” terimlerinin yerine konan “sosyal grup”la açıklanmasına karşı çıkar. Bunu, Hegelci ontolojik kalıtsal temanın taşınması diye niteleyerek; işlevselci akımın ortaya koyduğu eşzamanlılık/artzamanlılık ikileminin bu tarihselci yorumdan kaynaklandığını belirtir ve reddeder.

Sınıfın gelişiminde ortaya çıkan sınıfsal mücadelenin, Marx’ın birey yığını olarak gördüğü “kendinde sınıf”ın, daha sonra farklılaşan ve mücadele eden “kendi için sınıf” olarak ortaya çıkışının tarihi yapan özne olarak sınıfın alınması şeklinde yorumlanması ve Lukacs’ta belirginleşen politik özne, tarihselciliğin bir sorunsalı olarak görülmektedir. Tarihselci mantık, ekonomik yapı olarak “kendinde sınıfın” art zamanlı yapısal dönüşümünün “kendi için sınıf”ı yaratması anlayışına dayanan bakışıyla, toplumsal sınıflar ve insanlar arasında kuramsal olarak öznenin statüsünü temel alan bir ideolojik ilişki varsaymaktadır. Lukacs için sınıf, sadece ekonomik bir kategori niteliğini taşımaktadır.

Marx, kapitalizmde, ekonomik olarak yaptığı saptamalarda, kapitalistler, işçiler ve toprak sahipleri olarak üç büyük sınıftan söz eder. Kapitalist üretim biçiminde üst üste binmiş birçok toplumsal katmanı bunların dışında tutması bugün için post-Marksistlere sınıf kavramına ilişkin politik tartışmada açık kapı bırakmaktadır. Peki nedir bu ara katmanlar? Soruna buradan girildiğinde içinden çıkılmaz bir durum ortaya çıkmaktadır. Oysa Marx, bu ara katmanları görmezden gelmez, bunların varlığını kabullenip yedi politik sınıf tanımlar. Sınıfları Marx’ın ayrımlarına bağlı olarak (ekonomik ve politik) yapmak Marksistler için gereklidir. “Proletarya ancak açık seçik bir parti olarak örgenleştiği takdirde sınıf olabilir” sözü sınıfın politik düzeydeki varlığına ve onun devrimci bir yapı olmuş haline vurgu yapmak içindir. Ekonomik bir kategori olarak ise “kendiliğinde sınıf(lar)” şeklinde bir varoluş söz konusudur. Ekonomi disiplini içi inceleme ekonomik bir kategori olarak sınıfı temel aldığından Marx bu alanda Kapital’de olduğu gibi ekonomi sınırları içinde kapitalistler, işçiler ve toprak sahipleri diye üç sınıf tanımlamıştır. Politik olarak sınıf noktasında; Marx üç sınıf tanımlamasını reddederek yedi sınıf tanımlamış ve bunları politik olarak sınıflamıştır.* Bu yedi sınıf tanımlaması tarihselciliğe ve öznelciliğe bu anlamda kapı açan bakıştır ve temelde onların güçlü yanını oluşturmaktadır. Tanımlamanın verdiği destekle ekonomik düzeyde sadece üretici olanlar, politik düzeyde tarihsel yapının değiştirici özneleri konumuna yükselmektedirler.

Praksis felsefesi savunucularına göre toplumsal sınıf mücadelesinin “öznesi” olarak sınıf ancak özgün bir sınıf bilincini vb. elde edebileceği politik düzeyde gerçekten varolabilirdi. Ekonomik düzey genelde yapılardan oluşmuştur. Toplumsal sınıflar, “özneler” olarak bu düzeyde var olmadıklarından bu düzeyin kuramsal incelenimi sınıf kavramını gerektirmez; burada ekonominin ünlü bilinçsiz “kör” yasaları söz konusudur. Buna karşılık, toplumsal sınıfların “özneler” olarak ortaya çıkmaları politik ve ideolojik düzeylerde; salt sınıflar mücadelesi çerçevesinde incelenen düzeylerde gerçekleşecektir. Tarihsel süreç; politik-ideolojik bir sınıflar mücadelesince “eyleme geçirilen”, bir tür, ekonomik yapılara dayanır. “Bu toplumsal ilişkiler, sınıf ilişkileri olarak kendilerini politik ve ideolojik yapıların olguları biçiminde ortaya koyarlar.”[37]

Marx tarafından ortaya konulan işçi kavramı günümüzdeki gerçeklikte eksik kalmaktadır. Marx döneminden günümüze kadar olan süreçte, kapitalist toplumun yapısında, sınıflarda, ve sınıflar arası ilişkilerde birtakım değişikliklerin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Konumuz burada işçi sınıfının geçirdiği değişiklikler ve onu yeniden tanımlamaktan çok üretim içinde ve üretim ilişkileri içinde kapitalist kadar gerçek bir sınıf olarak varolduğunu göstermek üzerinedir.

Thompson bu konuda şöyle der: “Sınıf oluşumları belirlenme ile öz faaliyetin kesişme noktasında ortaya çıkarlar: İşçi sınıfı ‘oluşturulduğu kadar kendi kendisini oluşturur.’ Biri diğerini izleyen iki varlık olarak ‘sınıf’ı buraya, ‘sınıf bilinci’ni şuraya koyamayız; ikisini de birlikte ele almalıyız —belirlenme deneyimi ve bunu bilinçli bir şekilde ‘ele alma’. Sınıfı statik bir ‘kesim’den de türetemeyiz (çünkü, sınıf zaman içinde bir oluştur) ve üretim tarzının bir işlevi olarak da alamayız; sınıf oluşumları ve sınıf bilinci, açık uçlu bir ilişki —diğer sınıflarla mücadele— süreci içinde zamanla oluşur.”[38] Böylece Thompson, ekonomik yapı olarak sınıf ve politik olarak sınıf ayrıştırmasının yapısalcılığa ait olduğunu vurgular ve buna karşı çıkar. Ona göre sadece ekonomik kavramlarla sınıfı açıklama onu statik bir hale getirmek anlamına gelir oysa sınıf, oluşumu itibarı ile bilinci ve ideolojisiyle var olur.

Sınıf bilinci tanımı konusunda en önemli iki figür Lenin ve Lukacs’tır. Lenin, işçi sınıfının kendiliğinden geliştirdiği bir ideolojiden söz edilemeyeceğini belirtir ve ardından sınıfa uygun sistemli bir düşünce gövdesi olarak sosyalist ideolojiden bahseder. Dönem dönem sınıf bilinci ve sosyalist ideoloji birbirinin yerine geçer. Lenin’in bu yaklaşımı “kendinde sınıf” ile “kendisi için sınıf” ayrımları yapan Marx’a kadar gider.

Lukacs ise proletaryanın kendi devrimci konumuna ancak ideolojik olarak evrilebileceğini söyler. Lukacs sınıf ideolojisi ve sınıf bilincini Marx’ın yaptığı gibi ekonomik ilişkiler tarafından belirlenmiş olarak görmez. Lukacs soruna Hegelyan bir bütünlük olarak bakar. Bütünlük kavramı topluma yapılan bir vurgudur. Bir toplumdaki üretimin örgütlenmesi o toplumdaki tek bir sınıfa özgü genelleşmiş bir dünya görüşü ile bütünleşir. Sınıf, kültürel ve ideolojik ifadelerini bu tarihsel üretim örgütlenmesine yedirir. Lukacs, Tarihsel Materyalizm de dahil olmak üzere bilginin, sınıf bilincinin tarihin ürünü olduğunu savunur.

Gramsci sınıf ve sınıflar arası mücadelede bir sınıfın, egemenlik için yürüttüğü mücadelenin nasıl planlanması gerektiğini, yani devrim stratejisini, ilkin bu mücadelenin gelişim evrelerinin saptanması ve bu evrelerdeki karşılıklı güç ilişkisinin belirlenmesiyle birlikte ele alır. Daha tam deyişle, “durum tahlilleri” ile “güçler dengesi”ne bakarak, belirli bir evredeki (momentteki) mücadelenin rotasını ve mücadele biçimlerini ele alır. Her durumda egemenlik için yürütülen mücadeleyi üç ana düzeyde (“momentte”) ele alır. Sırasıyla bu ana düzeyler:

1) Ekonomik-korporatif mücadele,

2) Politik-ideolojik mücadele,

3) Politik-askeri ve askeri mücadeledir.

Her düzeyin ve mücadelenin kendine özgü örgütleri ve hedefleri vardır. Bu ana düzeylerin alt momentleri ise şöyledir:

Gramsci'nin “ilk ve basit moment” olarak tanımladığı “ekonomik-korporatifevrede, sınıfların bireyleri ekonomik çıkarlarla bir araya gelirler ve bu çıkarları sağlamak için mücadele ederler. Bu mücadelenin örgütleri ise mesleki (korporatif) niteliktedir. Bu düzeyde proletaryanın örgütlenmesi sendikalardır. (Ekonomik mücadele ve sendikalar).

İkinci “moment”, mevcut düzen içinde kısmi reformlar için yapılan mücadele evresidir. Bu evrede proletarya “yasama ve yürütmeye katılma”, burjuvaziyle “siyasal ve hukuksal eşitliği sağlama” amacıyla mücadelesini sürdürür. Marksist-Leninist terminolojiyle söylersek, bu evredeki mücadele demokratik haklar için yapılır. Bu mücadelenin örgütleri ise, ilkin Fransız Devrimi'nde görülen biçimiyle “kulüpler”dir. (Demokratik mücadele ve demokratik kitle örgütleri -dernekler, kulüpler, birlikler.)

Üçüncü “moment”, siyasal mücadele evresidir. Burada mücadelenin hedefi, proletaryanın “sivil toplumda hegemonyasını” kurmaktır. Bu yüzden mücadele alanı “sivil toplum”dur ve sivil toplum örgütleri içinde yürütülür. Bu mücadelenin örgütü, “ekonomik ve siyasal ereklerin birliği” ile “entellektüel ve moral birliği” ifade eden partidir. Proletarya partisi, proletaryanın alt-bağımlı gruplar üzerinde hegemonyasını sağlamak için mücadele eder.[39] Bu alt-bağımlı gruplar ise, burjuva toplumunda birincil olarak köylülerdir. (Hegemonya için mücadele ya da ideolojik mücadele ve parti.)

Poulantzas ise, tarihselci şemanın, Marx’ın “politik sınıf mücadelesi tarihin motorudur (itici gücüdür)” formülünde kendisine yer bulduğunu belirterek, toplumsal ilişkiler içerisinde devlete karşı verilen mücadelenin politik mücadele statüsü içinde olduğunu; ve devletin politik mücadelede politik üstyapının toplumsal ilişkiler alanında çelişkileri derinleştirdiğini, bunun bir üstbelirleyen olarak ortaya çıktığını belirlemektedir.

Sınıf, mücadele içerisinde politik olarak örgenleşerek kendisini tanımlar. Sınıfın politik olarak tanımlanmaması, “kapitalist üretim biçiminde ve diğer tüm üretim biçimlerinde toplumsal sınıfları tanımlamakta sadece üretim ilişkilerinin değerlendirilmesinin yeterli olduğunu ileri sürmek hatalıdır: ve bu yanılgı sadece üleşim ilişkilerini, gelirlerini dikkate almak gerekliliğinden —ki bu doğru olmakla birlikte hep ekonomik düzeye ilişkindir.”[40] Poulantzas’a göre bu düzey kendi başına sınıf ilişkilerini ve sınıf mücadelesinin değişik evrelerini dıştalar. Sınıf mücadelesi ekonomik, politik ve ideolojik olarak kendisini tamamlar.

Poulantzas, sınıfların yapısal belirlenimlerinin nasıl olduğunu açıklar. Fakat onun için önemli olan daha çok sınıfın ideolojik ve politik olarak tanımlanması gerekliliğidir. Temelde üretim sürecindeki rolle nesnel olarak belirlenen bir “kendinde sınıf” kavramına, sınıf bilincine ve özerk bir siyasal bilince eriştiğinde söz konusu olan “kendisi için sınıf” kavramına gereksinim duyarız.

Poulantzas’a karşı çıkan Anderson sınıfın, toplumsal ilişkiler ve ekonomi dışında tanımlanamayacağını, zira diğer sayılan unsurların sınıfa dışsal nitelikte olduğundan tanım içerisinde kullanılamayacağını belirtir. “Bir kişinin sınıfı, bir başka şeyle değil, mülkiyet ilişkileri ağı içindeki yeri ile saptanır… onun bilinci, kültürü, siyaseti onun sınıf konumunun tanımına girmez. Bu dışlamalar, sınıf konumunun bilinç kültür, ve sınıfı güçlü biçimde koşulladığını söyleyen Marksist tezin önsel niteliğini korumak için hakikaten gereklidir.”[41] Anderson, aksi yaklaşımların Marksist sınıf tanımlamasını bozduğunu belirtmektedir.

Politikleşen sınıf (Kendisi için sınıf)

Marx, “Proletarya değişik gelişme aşamalarından geçer. Daha doğuşuyla burjuvaziye karşı savaşımı başlar”[42] derken toplumsal oluşum içinde sınıfların ortaya çıkışı ile savaşın aynı anda olduğunu belirtir. Bu söylem aynı zamanda “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” kavramlarını olumsuzlamaya da götürmektedir.

Marx'ın, bir toplumu iki ana bölümde ele aldığı bilinir: altyapı ve üstyapı. Altyapı, bir toplumsal şekillenmede üretim ilişkilerinin bütünüdür ve toplumun ekonomik yapısını meydana getirir. Bu ekonomik yapının üstünde yükselen ve onun tarafından belirlenen ilişkiler ve yapılar, bir bütün olarak üst-yapıyı oluştururlar. Bunlar da politik - entellektüel ilişkiler ve bunların oluşturduğu yapılardır. Ancak Marx ve Engels'in değişik yapıtlarında bunların yanında şunlar yer alır:

“... belli tarza göre üretici faaliyette bulunan belirli bireyler, bu toplumsal ve siyasal ilişkilerin içine girerler... Toplumsal yapı ve devlet, durmadan belirli bireylerin yaşam süreçlerinin sonucu olarak meydana gelmektedir.”[43]

Tüm bu ve benzeri ifadelerde üretim ilişkileri yanında, “toplumsal ilişkiler”, “politik ilişkiler” ve “entellektüel görüş açıları” ifadeleri yer almakta ve tümünün de belirli yapılar oluşturduğu ortaya konmaktadır. Ekonomik ilişkilerin bütünü ekonomik yapıyı, toplumsal ilişkiler toplumsal yapıyı, politik ilişkiler devleti oluşturmaktadır. Ancak entellektüel bakış açıları ya da ideolojik şekiller, üstyapıda tek bir biçim -yapı ya da kurum- oluşturmazlar. Dini kurumlar, kültür kurumları, eğitim kurumları, sanat kurumları (akademiler) hep ideolojik şekillerdir. Ancak bunlar üstyapı kurumları olarak, temel kurum olan devlet ile şu ya da bu şekilde ilişki içinde olduklarından, bu düzeye bağlı olarak -yer yer içinde- ele alınırlar.

Marksizmde, temel-üstyapı ilişkilerinde, ilk önemli olan ekonomik ve toplumsal yapıdır. Ama genel olarak Marx-Engels'te dört yapı ya da düzeyden söz edildiği görülmektedir. Bunlar ekonomik, sosyal, politik ve entellektüel düzeylerdir. Bunlardan son ikisi üstyapıyı oluştururken, toplumsal ilişkiler (yapı) bir orta-düzey olarak görünür. İşte bu noktada “sivil toplum” kavramıyla karşılaşırız.

Marx-Engels, bu üçlü ayrımı, karşılıklı ilişkiler ve belirleyici alan açılarından ele alarak yeniden düzenlerler. Toplumun temelinin ekonomik yapı olduğu ve bunun da üretim ilişkilerince oluşturulduğu saptaması, tüm burjuva ve burjuva öncesi düşünürlerle aralarında kesin bir çizgi oluşturur. Ancak onlara göre, üretim ilişkileri de bir toplumsal ilişkidir ya da toplumsal ilişkilerin tümü üretim ilişkileri tarafından belirlenir.

Aynı biçimde Marx-Engels, “sivil toplum”u da yerli yerine oturtur: “Sivil toplum, üretici güçlerin belirli bir gelişme aşaması içerisinde, bireylerin maddi karşılıklı ilişkilerinin hepsini birden kucaklar. “Sivil toplum' deyimi, 18. yüzyılda mülkiyet ilişkileri kendilerini antik ve orta-çağ topluluklarından kurtardığı zaman ortaya çıktı. Böylece sivil toplum, sivil toplum olarak ancak burjuvaziyle gelişir; böyle olmakla birlikte, üretimin ve karşılıklı ilişkinin doğrudan sonucu olan ve her zaman devletin ve ayrıca idealist üstyapının temelini oluşturan, toplumsal örgütlenme de her zaman aynı adla belirtilmiştir.”[44]

“... Sivil toplumun anatomisi ekonomi politikte aranmalıdır.”[45] Görüldüğü gibi Marx-Engels'te “sivil toplum” içerik olarak değişiktir ve hiçbir biçimde (Gramsci’de olduğu gibi) bir orta-düzey (moment) değildir. Aynı şekilde bir üstyapı düzeyi de değildir. Onlarda ekonomik yapı ve toplumsal yapı birbiri içinde ele alınır. Diyebiliriz ki, Marx-Engels, bir toplumu (ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, komünist) bir bütün olarak sosyo-ekonomik formasyon (toplumsal ekonomik oluşum -örgütlenme-) ile ifade ederler. Bu toplumsal oluşum, altyapı ve üstyapı olarak iki bölümde irdelenir. Bir bütün olarak, toplumsal ilişkiler kavramı, her iki düzeyi de içerdiği durumlarda, esas olan “sosyo-ekonomik formasyon” düzeyidir. Dar anlamda toplumsal ilişkiler (ve yapı) ise, üretim tarzı tarafından belirlenen, üstyapı dışındaki tüm ilişkileri (üretim ilişkileriyle birlikte) kapsar. Bu bağlamda (dar anlamıyla) toplumsal yapı ile ekonomik yapı ayrımı üretim dünyası ile olan yakınlığa bağlı olarak yapılan bir ayrımdır.

İşte Marx-Engels'deki toplumsal ilişki ve yapının (ilk dönemde “sivil toplum”) geniş ve dar anlamları ile özel ve genel kullanımına dikkat edilmeden yapılacak bir yaklaşım sık sık yanlışlığa düşmek zorunda kalacaktır. Bu konuda en tipik örnek aile'dir. Ailenin toplumsal ilişki olması ve öte yandan burjuva toplumunda (karı-koca ailesi olarak) moleküller biçiminde görülmesi bir yanılgılar dizisi oluşturur. Burjuva toplumunun, Engels'in deyimiyle, yalnız “karı-koca ailelerden -moleküller gibi- meydana gelen bir kütle” olarak görülmesi ve alınması, onun gerçek durumunu anlamayı zorlaştırır. Bilindiği gibi burjuva toplumu tek boyutlu bir kütle olmaktan uzaktır. Yine de üretim ilişkileri ile olan bağlarının zaman içinde gevşemesiyle, onun ikincil bir yapı oluşturduğu ya da oluşmuş bir ikinci yapının içinde yer aldığı bir durum yaratmıştır. Genellikle sosyoloji alanında kullanılan “toplumsal ilişki” düzeyi bu ikincil durumu ifade eder. Bu da üretim ilişkileri ile olan bağını, “en içteki sırrın” görülmesini engeller. Sonuçta bir proleterin fabrika içinde üretim ilişkisi içinde bulunduğu ve fabrika dışında -aile vb.- toplumsal ilişkide bulunduğu düşünülür. Bu ayrım sadece yöntemseldir.

Toplumsal ilişkileri belirleyen üretim ilişkisidir, ve üretim ilişkisi de bir toplumsal ilişkidir. Toplumsal ilişki -dar anlamında- bireylerin belli maddi ilişkilerini kucaklar ve bunun içine siyasal ilişkiler ile idealistik ilişkiler de dahil edilirse, sözcüğün geniş anlamına ulaşılır. (“Tüm” maddi ilişkiler, bu ikinci biçimdeki durumu karşılar.) Marx-Engels'te “sivil toplum”, Hegelcilikten tam bir kopuşla birlikte “toplumsal yapı” (dar ve geniş anlamıyla) ya da “toplumsal oluşum” kavramları haline gelerek, literatürden çıkmıştır.

Marx-Engels'in bir toplumsal oluşumda, ekonomik ve politik yapılardan bağımsız ya da görece bağımsız bir toplumsal yapı (“sivil toplum”) ya da örgütlenme anlayışını yıkmış olmaları, toplumların evriminde, üretim ilişkilerinden ve devletten uzak ve gerektiğinde onlara karşı bağımsız hareket edebilecek bir insan topluluğunun varsayılması dönemini kapamıştır. Bu da kavramsal düzeyde, aile-sivil toplum-devlet üçlüsünün aşılması olarak sınıf kavramıyla belirginleşir.

Marx-Engels, kendilerine kadar gelen ve o güne kadar toplumsal tahlillerde kullanılan genel kategorileri ve kavramları, sınıfların oluşumu ve gelişimine bağlayarak yeni bir dönem başlatmışlardır. Böylece tarih, sınıf mücadelelerinin tarihi olarak gerçek yerine oturtulmuştur.

Marx, üretim ilişkileri ile bunun belirlediği diğer ilişkileri ifade ederken gelinen noktayı açıkça ortaya koyuyordu:

“Ödenmemiş emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel ekonomik biçimi, doğrudan üreticinin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici öğe olarak onu etkileyen, yöneten ile yönetilen ilişkisini belirler. Ama bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendisinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir.”[46]

Ekonomizm sapması, en açık biçimde Lenin'in “Ne Yapmalı?” kitabında eleştirilmiştir. Genel olarak “kendiliğindencilikteorisi olan ekonomizm, devrimci proletaryanın mücadelesinde her alanda kendiliğinden gelişmelere bel bağlama ve her alanda buna bağlı olarak dar eylemle yetinme demektir. Bu teori, nesnel koşulların gelişiminden hareket ederek, her şeyden önce proletaryanın ekonomik mücadelesini yürütmeyi ve buna siyasal bir nitelik vermeyi savunan bir teoridir. Bir başka deyişle, mevcut olandan yola çıkarak, mevcut olanın kendiliğinden gelişmesini izlemeyi önerir. Siyaset ekonomiyi uslu uslu izler. Bu teorinin kitleleri bilinçlendirme teorisi, “bilincin içten iletilmesi” teorisidir. Bu yüzden ilkin, proletarya ekonomik mücadele içinde kendi ekonomik çıkarlarının bilincine ulaşır. Bu, fabrikalardaki yaşam koşullarının teşhiri ile gerçekleşen bir bilinç olarak sosyalist siyasal bilincin ilk evresini oluşturur. Böyle bir teşhirle, ekonomik çıkarlarının bilincinde olan işçiler sendikalar içinde örgütlenirler ve kapitalistlere karşı mücadeleye girerler. Bu, “Elle tutulur, somut sonuçlar vaad eden” talepler doğrultusunda yürütülen bir mücadeledir. Gramsci'de bunun karşılığı “ekonomik-korporatif moment”tir. İkinci evrede ise, bu sendikal bilinç, işçi sınıfının ekonomik mücadelesine “siyasal nitelik kazandırarak” gelişir ve böylece karşılarına devlet gücü çıkar. Ve nihayet siyasal nitelik kazanmış ekonomik mücadelede bilinçlenen işçiler, parti içinde örgütlenirler.

Lenin, bu kendiliğindencilik teorisini eleştirirken, her şeyden önce, işçi sınıfının bilinçlendirilmesinin aşamalı olamayacağını belirtir. Lenin'de sosyalist siyasal bilinç, bir “evrensel bilinç” olarak kendiliğinden momentler aracılığıyla gelişmez ve oluşmaz. Bu bilinç, işçi sınıfına dışarıdan, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile iletilir. İşçi sınıfı kendiliğinden sendikal bilincin ötesine geçemez. Lenin’in bu politik tavrını “işçi sınıfına karşı tutunulan pedagojik tutum”[47] olarak değerlendiren post-Marksistler sınıfın ancak hegemonya ilişkileri içerisinde politik bir tutum takınabileceğini ifade ederler. Proletaryanın politik mücadelede iktidarı ele geçirmede üstlendiği görevlerin, sadece sınıfın kendi için hedef koyduğu görevler değil, toplumdaki “ezilen” kesimlerin de taleplerini içeren görevler olduğunu belirten ve sınıf ile kendi misyonu arasındaki gerilimin yarattığı alandan hareket eden post-Marksistler, söz konusu normal dışı ilişkiyi “hegemonya” olarak ifade etmektedir. [48]

Gramsci’de ifadesini bulan ve post-Marksistler için de çekici olan yaklaşıma göre, diktatörlük, devlete ya da politik topluma denk düşerken, hegemonya ya da “demokratik”lik, “sivil toplum”a denk düşmektedir. Böyle bir değerlendirmede, hegemonyanın, uygulandığı ve gerçekleştiği “sivil toplum”un egemen sınıf/sınıflar ile onun/onların müttefiklerinden oluşması söz konusudur. Çünkü Gramsci, egemen sınıf, “müttefiki olan sınıfların yöneticisi”dir der. Böylece “sivil toplum”, aralarında uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları olmayan, yani egemen sınıf/sınıflar ile müttefiki sınıf/sınıflardan oluşmaktadır. Böyle bir toplum, tarihsel materyalizmin tanıtladığı gibi us-dışıdır. Zaten Gramsci'nin “sivil toplum” kavramı, sınıfları ve sınıf mücadelelerini tanımayan Hegelci dilden aktarılmıştır.

Hegel'de, bireysel irade ile genel irade arasında bir uzlaşma-kaynaşma sağlayan ve bunun ifadesi olan bir “ethik-idea” vardır. Bu “ethik-idea”, aynı zamanda, “nesnel”dir ve üç momentten geçerek oluşur.

Birinci moment, aile'dir. Aile, Hegel'e göre, bir ethik kurumdur ve birey ilk kez “genel irade” ile burada karşılaşır. Ancak burada “ethik-idea” fazla gelişmemiştir. İkinci moment, sivil toplum'dur. Bu sivil toplum bir çıkarlar birliğidir. Birey kendi gereksinmesini ve çıkarını ön planda tutar. Böylece burada “atomlaşma” söz konusudur. Hegel'in sözleriyle, sivil toplum bir “atomlaşma sistemidir”. Üçüncü moment ise, devlet'tir. Bu momentte bireysel irade ile genel irade arasında tam bir birlik ve uyum vardır. Devlet “ethik-idea”nın gerçekliğidir ve devlet sivil toplumun birliğini sağlar, yani ondaki atomlaşmayı önler, bireysel iradeleri genelle bütünleştirir.

Hegel’in üç moment’i Gramsci'nin ideoloji, parti ve hegemonya ilişkisine açıklık kazandırır niteliktedir. Burada ortaya çıkan bir yanılgı da, sosyalist devrim ile burjuva devrimini aynılaştırmak ve her iki devrimin rotasını ve örgüt anlayışını bir tutmaktır. Tüm bunları belli bir özgünlük içerisinde yapmaktan öteye geçen Gramsci’nin, bunları “tarihten” çıkartarak, “şimdiye dek tarihte olduğu gibi” diyerek genelleştirmeye yönelmesi yanılgının oluşumunu ifade eder.

İdeoloji kavramı, genel olarak üstyapı kavrayışının bir ürünüdür. İdeolojik şekiller olarak üstyapı temel’e bağlıdır ve onun çerçevesi içerisinde oluşur. Ancak bu belirlenme “genel” niteliktedir, yani yapı, üstyapıyı “genel olarak belirler”. Bu yüzden üstyapı mutlak bir edilgenlik durumunda değildir ve karşı hareketi ile temel üzerinde de etkide bulunur. “.... siyasal savaşımların ve olayların, doğal ki ekonomik koşullara genel bağımlılıkları”[49] noktasında, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve bu çelişkinin düzeyi hemen her zaman belirleyici bir niteliktedir. Bireylerin üretici faaliyetlerini kapsayan sosyal ilişkiler, üretimin sosyal ilişkileri, maddi üretim araçlarındaki ve üretim güçlerindeki değişiklikler ve gelişmelere bağlı olarak değişir ve farklılaşırlar. Bir bütün olarak üretim ilişkileri, toplumsal ilişkiler denilen şeyi, toplumun kendisini ve ek olarak tarihsel evrimin belirli bir aşamasında bulunan ve kendine özgü bir karakter taşıyan belirli bir toplumu oluşturur. Marksizmin tarih tanımı nettir: sınıf mücadelelerinin tarihi. Bunun açık ifadesi, Marksizmin tarih anlayışının materyalist olmasıdır.

“Öyleyse, hiç değilse modern tarihte, bütün siyasal mücadelelerin sınıf mücadeleleri oldukları ve sınıfların bütün kurtuluş mücadelelerinin, zorunlu olarak siyasal biçimlerine karşın -çünkü her sınıf mücadelesi bir siyasal mücadeledir son tahlilde- ekonomik kurtuluşun çevresinde döndüklerini tanıtlamıştır. Dolayısıyla, devlet, siyasal düzen, hiç değilse burada, ikincil öğeyi ve uygar toplum (sivil toplum), ekonomik ilişkiler alanı, belirleyici öğeyi oluşturur.”[50]

Böylece Gramsci'de ifadesini bulan ve post-Marksistlere malzeme sağlayan sivil toplum-politik toplum (devlet) ayrımının ne olduğunu görmüş bulunuyoruz. Bunlar birbirinden “özel örgütler” ve “baskı örgütleri” olarak ayrılırlar. Ama Gramsci için bunlar arasında bazı kurumların ya da örgütlerin olması fazlaca önemli değildir. Her iki toplumla da bağlantılı ve her iki toplumun işlevlerini farklı zamanlarda yerine getiren örgütler olarak siyasal partiler ve parlamentolar “ikili işlev” sahibi kurumlar olarak belirlenir. Bir yandan “hegemonya”yı sağlarlar, öte yandan siyasal yönetimi gerçekleştirirler, ya da “onay” ile “zorlama” yı gerçekleştirirler ve bunları birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bu bağlamda da iki işlev ve dolayısıyla iki toplum iç içe geçmiştir. Ancak Gramsci'nin sözünü ettiği bu durum geçicidir. Çünkü bu siyasal parti hükümet olduğu ve parlamentonun yetkilerinin kısıtlandığı durumlarda -ya da tersi- farklılık ortaya çıkar ve böyle zamanlarda iç içelik kalkar.

Marx-Engels'te bir toplumsal oluşumun yapısı özetle böyledir. Ancak onlar salt dünyayı yorumlamakla yetinen düşün adamı değillerdi. Onların tüm tahlilleri, dünyayı değiştirmeye yöneliktir. Bu boyutu ile proletaryanın mücadelesine yol gösterici niteliktedir. Yine de onların yaşadığı dönemin (serbest rekabetçi kapitalizm) ayırıcı özellikleri, üstyapıya ilişkin tahlillerini geliştirmelerine olanak sağlamamıştır.

II. Enternasyonalciler, Marx ve Engels'in teorik tahlil ve saptamalarını, hiçbir önkoşul konulmaksızın ve zaman-mekan gözetilmeksizin, aynen “savunulması” adı altında bir dogmalar yığını haline getirmişlerdir. Marksizmin özü, onun yaşayan ruhu olan diyalektik yöntem ve somut durumların somut tahlili onlar için hiçbir değere sahip değildir. Onlar, devrimin nesnel koşullarını “üretici güçler teorisi” ile ele alarak ve Katkı’nın Önsöz'ünü dayanak olarak kullanarak tahrif etmişlerdir. (Marksizmin ortodoks tahrifi.) Bu teoriye göre, proleter devrim emperyalist dönemde de, sanayinin az çok geliştiği, yani kapitalizmin üretici güçleri "en son noktasına kadar" geliştirdiği yerlerde gerçekleşebilecektir.

“İçerdiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini alamazlar.”[51]

İşçi sınıfının yok oluşu ve Gorz’un düşünceleri

Kapitalist toplum koşullarında üretici güçlerin gelişmesi, nesnel olarak bir ilerlemeyi ifade eder. Çünkü üretici güçlerin gelişmesi hem üretimin sosyal karakterini derinleştirir, hem de üretimin dinamik unsuru olarak emeğin toplumsal emek haline gelmesine yol açar.

A. Gorz yazılarında temel olarak proletaryayı, gelişen teknolojik gelişmeleri değerlendirerek; ekonomik ve toplumsal bir unsur olarak “soyu tükenen sınıf”, politik olarak da; “asla tarihte özne olamamış bir sınıf”, “işçi sınıfı iktidar olmaz”, ifadelerinde temellenen bir biçimde değerlendirmiştir.

Gorz, soruna keskin bir yaklaşımla girer: “Marksizm buhranda, çünkü işçi hareketi buhran içinde. Son yirmi yıl boyunca üretici güçlerin gelişmesiyle sınıf çelişkilerinin gelişmesi arasındaki ip koptu, bunun nedeni kapitalizmin iç çelişkilerinin dev boyutlara ulaşmaması değil, tersine bu çelişkiler hiçbir zaman bu denli çarpıcı olmamıştı.”[52]

Gorz, kapitalizmin iç çelişkilerinin ulaştığı boyuta rağmen işçi sınıfının bu çelişkilerden hiç bir zaman yararlanamadığını, çünkü kapitalizmin kendi sorunlarıyla kolaylıkla başa çıktığını belirtmektedir. Gorz, bir yandan çelişkilerin geliştiğini belirtirken diğer yandan kapitalizmin bu sorunu bir şekilde içselleştirerek çözdüğünü ama bu çelişkilerin aşılmasının tek yolunun da üretim tarzının ve ilişkilerinin değiştirilmesinden geçtiğini söyler. Ardından “nasıl olacak?” diye sormadan edemez. Bu sorusuna Marksizm cevap verir: “Kapitalist üretim tarzının dar çerçevesiyle bağlanmış bulunan büyük sanayi, bir yandan tümüyle halkın büyük yığınının gittikçe artan proleterleşmesine yol açarken, öte yandan sürümü olanaksız, gittikçe daha önemli miktarda üretim yaratır. Aşırı üretim ve yığınların yoksulluğu, her biri ötekinin nedeni olmak üzere, işte büyük sanayiin sonucu olan ve kaçınılmaz olarak üretim tarzının dönüşmesiyle üretici güçlerin özgürlüğünü gerektiren anlamsız çelişki budur.”[53] Burjuva sınıfın varlığının ve egemenliğinin esas koşulu, sermayenin oluşması ve çoğalmasıdır; sermayenin koşulu, ücretli emektir. Ücretli emek, bütünüyle, emekçiler arasındaki rekabete dayanır.

İlk olarak kapitalizmin çelişkilerinin derinleşmesi temelinde yatan nesnel durum: Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki, kendini proletarya-burjuvazi karşıtlığı olarak gösterir. Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki, kendini üretimin bireysel fabrika içindeki örgütlenmesi ile tüm toplum içindeki üretim anarşisi arasındaki karşıtlık olarak yeniden üretir. Üretim, toplumsal bir iş, eylemdir; değişim ve onunla birlikte mal edinme, bireysel eylemler olarak kalır: toplumsal ürün, bireysel kapitalist tarafından mal edinilir. Bugünkü toplumun içinde devindiği tüm çelişkilerin kendisinden fışkırdığı ve büyük sanayiin açıkça ortaya çıkardığı temel çelişki budur:

Üreticinin üretim araçlarından ayrılması, işçinin ömür boyu ücretliliğe mahkum edilmesi (Proletarya -burjuvazi karşıtlığı), meta üretimini yöneten yasaların gitgide daha açık bir biçimde kendini göstermesi ve artan etkinliği, her fabrikadaki toplumsal örgüt ile üretimin bütünündeki toplumsal anarşi çelişkisi...

Gorz bu çelişkilerin derinliğini belirleyip sınıf mücadelesinin olmadığından söz ederken, “devrimci meşruiyet artık işçi sınıfının tekelinde değildir”[54]diyen post-Marksistlerle buluşmaktadır. Günlük olayların ampirik yorumundan kalkarak sınıfın artık devrimci niteliğinin kalmadığını, Marsizmin de bu değişimin ideolojisi olmaktan çıktığını ifade eder. “Merkezi bir çatışma vardır, ama merkezi bir cephe yoktur, sınıf mücadelesine benzer uzlaşmazlıklar vardır, ama hegemonya yeteneğine sahip sınıf yoktur.”[55] Böylelikle Gorz işçi sınıfını yok sayarak tüm sınıfların yok oluşunu müjdeleyen sosyal katmanlardan söz eder. Hegemonyaya sahip olacak sınıf belli çıkarlar için savaşmak zorundadır.

Gorz’a göre, “Sınıf kapitalist toplumun sanayi sonrası toplumda “sendikal ya da politik bir önderliğin bu mücadeleleri kontrol edemeyeceği ölçüde çoğalmıştır.”[56] Sınıfın nicelik büyümesi ve içerisindeki farklı katmanların çoğalması Marsist anlamdaki “yoksulların” artık ortak mücadele içerisinde bir araya gelemeyeceklerini ortaya koymaktadır. Artan sınıflara karşın çıkarları temsil eden tek sınıf olanaklı değildir. Bu çıkarlar grubun tümü tarafından kabul edilebilir olmalıdır. Bu düşünce Weber’in sosyal tabakalar içindeki statü gruplarının çıkar birlikteliğini çağrıştırmaktadır. Çünkü Weber’e göre, “Ayrıca bireyler sınıf konumundan umut verici sonuçlar bekleyebilir de, beklemeyebilir de. [toplu eylemden kastımız, aktörlerin aidiyet duygularından kaynaklanan eylemdir. Toplumsal eylem ise, çıkarların rasyonel yöntemlerle çözülmesine yönelik eylemlerdir.] Ortak sınıf konumundan toplumsal eylemin, hatta toplu eylemin, doğması ise hiç de evrensel bir durum değildir.”[57] Statü grubu sınıf kadar geniş olmadığından çıkarları için mücadeleye daha yatkındır. Gorz’un katmanları da tıpkı böyledir. “Burjuvazi, üretim aletlerinde, ve dolayısıyla üretim ilişkilerinde yani sosyal ilişkilerin tümünde durmadan devrim yapmazsa yaşayamaz.”[58] Yani kapitalizm koşullarında proletaryasız kapitalizm düşünülemez. “…Öbür yandan ne de kapitalist gelişme süreci, kendi içinde homojen iki sınıfı ilgilendiren, giderek artan bir kutuplaşmanın içerisinde kavrulan bir sınıf yapısı yaratır.”[59]

Giddens’ın, Marx ve Weber’in sınıf tanımlamalarını karşılaştırırken söz ettiği “homojen sınıf” kavramına Marx’ta rastlanmamaktadır. Sınıf kuramına ilişkin temel düşünce toplumun sınıflara bölündüğüne ilişkin bilimsel ölçütün konulmasıdır. Marx hiçbir zaman saf bir sınıftan söz etmez.

Onun sınıf kavrayışı, bilim nesnesi olarak sınıf kavramının içerisinde üretim ilişkilerin sonucu olarak, burjuvazi (kapitalizm), işçi sınıfı (emek) kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu bir sonucu olarak sınıflardır. Marx için “homojenlik” kavramı eğer ifade edilecekse ancak burada bulunabilir. Politik alanda sınıflar konusu ise çok daha farklı boyutlara varmaktadır. Marx ve Weber arasındaki farkı Löwith, “Marx bir tedavi önerir, Weber’in önerebileceği ise yalnızca bir tanıdır” [60] şeklinde tanımlar.

Marksist sınıflar kuramı da toplumda temel sınıfların dışında çeşitli ara kademelerin varlığını reddetmez. Kapitalist toplumda işçi ve kapitalist dışında kent ve kır orta tabakalarının, küçük burjuvazinin varlığı söz konusudur. Politik olarak sınıf tanımlamalarında, sınıf kavgasında işçi sınıfının bu ara katmanları burjuvaziye karşı savaşa katmaya çalışmasının öneminden söz edilir. Marksizmin sınıf kuramındaki temel sınıflar yerine, burjuva sosyologları, toplumun temel sınıflarını görmezden gelerek sınıf olarak çeşitli katmanları koyarlar.

Post-Marksistler, politik olarak işçi sınıfının kapitalizme merkezi bir cephe açamadığını ancak sınıfların ötesinde katmanlara bağlı (statü) grupların arasında ittifaka dayalı bir cephenin kurulması ve mücadele etmesinin gerektiğini söyler. Burjuvazi, yani sermaye, hangi oranda gelişiyorsa, proletarya da, modern işçi sınıfı da aynı oranda gelişiyor. İş buldukları sürece yaşayan ve emekleri sermayeyi artırdığı sürece iş bulan bir emekçiler sınıfının “bir sınıf olarak ve, bunun sonucu, bir siyasal parti olarak bu örgütlenmeleri, yine kendi aralarındaki rekabet yüzünden durmadan alt üst olmaktadır.[61]

Tarihsel ilerlemenin ve değişimin nesnesi kitlelerdir. Toplumlardaki toplumsal ve siyasal değişimlerin aktörleri olarak görünürler. Tarihsel değişim ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel öğeleri içerir. Bundan dolayı konumuz açısından sınıfları ve daha somut olarak işçi sınıfını sadece üretim süreci içerisindeki rolleri ile değil, siyasal ve kültürel değişimdeki rolleri ile birlikte ele almak gerekir. “Kendinde sınıf”tan, “kendisi için sınıf” konumuna geçme, ekonomik mücadeleye politik bakış açısının hakim olmasıyla anlam kazanmaktadır. Sınıfların kendisi, uzun bir gelişim yolunun, üretim ve değişim biçimlerindeki bir dizi devrimin ürünüdürler. Sınıfların gösterdiği her gelişmeye, bu sınıfların buna denk düşen bir siyasal ilerlemesi eşlik etmiştir.“Marx’a göre sosyal dönüşüm bakımından fırsat, işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle ölçülür.”[62]

“Politik alanda kimin işçi olup olmadığı sorusunun cevabını aramak yerine, -sınıf için devrimci bir rol oynayacaksa- sınıfı kendi içinde ayıklamalı ve seçmeci olunmalıdır. “Bugünün dünyasında işçi sınıfının oynayacağı rolü ve bu dünyayı dönüştürme potansiyelini algılayabilmek için, fakirleşmiş bir Marksizme geri dönmemize gerek yoktur.”[63]

İşçi sınıfının herhangi bir analizinde önemli soru, işçi sınıfı tanımının nasıl olması gerektiği üzerinedir; geniş mi yoksa sınırlı mı tutulmalı? İlk tanımlama; emek güçlerini ücret karşılığında satan ve üretim araçlarından yoksun olan herkesi kapsarken, ikincisi işçi sınıfını artı-değer üretenlerle ya da basitçe sanayide kol işlerinde çalışan ve bizzat “meta” üretenlerle sınırlar. Açıktır ki işçiler kapitalistler için kar üretebilirler ve bununla birlikte doğrudan artı-değer üreticisi olmayabilirler; banka ya da mağaza çalışanları için söz konusu olduğu gibi. Kol emeği harcamayan işçiler, aynı ölçülere göre, proleter olmayan bir konuma sürüklenirler. O halde sorun kol emeği harcamayan ve sanayide çalışmayan işçilerin hangi sınıfa ait olduğudur. Kimileri tarafından aşırı kapsayıcı olduğu ve (üretim araçlarını sadece kontrol edebilen) yöneticilerin de işçi sınıfına dahil edilmesine yol açabileceği iddia edilse de geniş tanım pek çok yönden doyurucudur. Sınıflar yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik, toplumsal, ideolojik ve kültürel bir süreç olan toplumsal iş bölümündeki rollerine göre tanımlanırlar. Sınıfların yapısal belirlenimlerine yol açan toplumsal üretim ilişkileridir. Ayrıca toplumsal sınıflar, ekonomik farklılaşmadan doğan (işçi aristokrasisi gibi) ve politik ideolojik ilişkilerdeki özel rollerinden doğan (devlet bürkrasisi gibi) çeşitli fraksiyon ya da katmanları içerebilirler. Bununla birlikte bu fraksiyonlar temel toplumsal sınıfların birer parçasıdırlar.

 
 


[1] Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Ş. Süer - L. F. Topaçoğlu, Belge Yay., İstanbul 1992, s. 64.

[2] K. Marx, "Önsöz", Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1993, Sol Yay., s. 25.

* Marx-Engels'de “sivil toplum”, Hegelcilikten tam bir kopuşla birlikte “toplumsal yapı” (dar ve geniş anlamıyla) ya da “toplumsal oluşum” kavramları haline gelerek, literatürden çıkmıştır. Ama yine de Marx-Engels, kullandıkları sürece, “sivil toplumkavramını Hegelci anlamda ele almamışlardır.

[3] E. Balibar , "Dünyayı Değiştirmek: Praksisten Üretime", Çev.: Boran Çiçekli, Teori ve Politika, S. 3, Yaz 96, s.123.

[4] K. Marx, Kapital, C. III, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1986, Sol Yay., s. 829-30.

[5] Tülin Öngen, Prometheus’un Sönmeyen Ateşi, İstanbul 1996, Alan Yay., s. 210.

[6] K. Marx, F. Engels, Kutsal Aile, Ankara 1994, Sol Yay., s. 129.

[7] Philippe Beneton, Toplumsal Sınıflar, Çev.: Hüsnü Dilli, İstanbul 1995, İletişim Yay., s. 33.

[8] Henri Denis, Ekonomik Doktrinler Tarihi- C.2 , Çev.: Attila Tokatlı, İstanbul 1973, Sosyal Yay., s. 486.

[9] K. Marx, F. Engels, Alman ideolojisi, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1992, Sol Yay. s.59.

[10] A.g.e., s. 91-92.

[11] Nicos Poulantzas, a.g.e., s. 56-57.

[12] M. Weber, Sosyoloji Yazıları, Çev.: Taha Parla, İstanbul 1993, İletişim Yay., s. 269.

[13] Karl Löwith, Max Weber ve Karl Marx, Çev.: Nilüfer Yılmaz, Ankara 1999, Doruk Yay., s. 58-59

[14] K. Marx, Kapital, C. III, a.g.e., s. 829-830.

[15] Tülin Öngen, a.g.e., s. 33.

[16] M. Weber, a.g.e., s. 269.

[17] Geofrey de Ste Croix’den akt.: A. Callinicos, Değişen İşçi Sınıfı, Çev.:Osman Akınhay, İstanbul 1994, Z Yay., s.12.

[18] “Belli amaçlar ve çıkarlar ve bunları gerçekleştirme çabaları çerçevesinde toplanmış ve belli bir sınıf yapısı içinde kümeleşmiş insan toplulukları. Bu topluluklar belli bir sınıfa bağlıdırlar, ama sınıf niteliği taşımazlar.” (O. Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, C. 6, Remzi Kitabevi Yay., s. 355)

   "Sosyal bir sistemin bir parçası olduğuna değinilen sosyal grup (topluluk) ile ilgili tanımlamalar büyük farlılıklar göstermektedir. Örneğin Hogbin, 'her grup karşılıklı sorumluluk ve haklar ve işbirliği ilişkileri şebekesidir' demektedir. Mills ise küçük grupların bir amaçla bir araya gelen ve ilişkilerini anlamlı bulan iki ya da daha çok sayıda bireyden oluşan birim olduğunu söylemektedir. Eubank’a göre birbirini zihni temas yoluyla etkileyen iki ya da daha çok sayıdaki insanların varlığı grubu meydana getirir. Homans grubu 'yüz yüze ilişkiler topluluğu' olarak tanımlamaktadır." (Altan Eserpek, Sosyoloji, AÜ DTCF Yayınları, Ankara 1981, s.173.)

[19] M. Weber, a.g.e., s. 270.

[20] Bryan S. Turner, Statü, Çev.:Kemal İnal, Ankara 2000, Doruk Yay., s.18.

[21] M. Weber, a.g.e., s. 271-272

[22] J. Pierre Durrand, Marx’ın Sosyolojisi, Çev.:Ali Aktaş, İstanbul 2000, İletişim Yay., s. 31.

[23] M. Weber, a.g.e., s. 270.

[24] A.g.e., s. 272.

[25] K. Marx, Artı Deger Teorileri, C.I, Çev.: Yurdakul Fincancı, Ankara 1998, Sol Yay., s.377.

[26] K. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1990, Sol Yay., s.138.

[27] M. Weber, a.g.e., s. 271.

[28] Henri Lefebvre, Marx’ın Sosyolojisi, Çev.: Selahattin Hilav, İstanbul 1995, Gökkuşağı Yay., s. 77.

[29] F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1979, Sol Yay., s. 49.

[30] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe, Çev.: Kenan Somer, Ankara 1976, Sol Yayınları, s: 154.

[31] Karl Löwith, a.g.e., s. 82.

[32] Karl Marx, a.g.e., s. 154.

[33] Nicos Poulantzas, a.g.e., s. 51.

[34] K. Marx,F. Engels, Komünist Manifesto, Çev.: Süleman Arslan, Ankara 1976, Bilim ve Sosyalizm Yay., s. 37.

[35] Nicos Poulantzas, a.g.e., s. 52.

[36] K. Marx, Felsefenin Sefaleti, Çev.: A. Kardam, Ankara 1992, Sol Yay., s. 157.

* Komünist Manifesto'da Marx ve Engels'in yaptığı sosyalizm ayrımları da bu düşünceye denk düşmektedir.

[37] Nicos Poulantzas, a.g.e., s. 59.

[38] E. P. Thompson, Teorinin Sefaleti, Çev.: A. F. Yıldırım, İstanbul 1994, Alan Yayıncılık, s. 183.

[39] A. Gramsci, Hapishane Defterleri, Çev.: Adnan Cemgil, İstanbul 1997, Belge Yay., s.28.

[40] N. Poulantzas, a.g.e., s. 64.

[41] P. Anderson, Marksizmde Tartışmalar, Çev.: Ahmet Özdemir, İstanbul 1998, Göçebe Yay., s. 61.

[42] K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto, a.g.e., s. 37.

[43] K. Marx, F. Engels, Alman İdeolojisi, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1992, Sol Yay., s. 41.

[44] A.g.e., s.106.

[45] K. Marx, "Önsöz", Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1993, Sol Yay., s. 23.

[46] K. Marx, Kapital, C. III, a.g.e., s. 829-30.

[47] E. Laclau, C. Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Çev.: A. Kardam, D. Şahiner, İstanbul 1992, Birikim Yay., s. 77.

[48] A.g.e., s. 65.

[49] Engels, "Conrad Schmidt'e Mektup (27 Ekim 1890)"; K. Marx, F. Engels, Seçme Yazışmalar-2, Çev.. Yurdakul Fincancı, Ankara 1996, Sol Yay., s. 243.

[50] F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1979, Sol Yay., s, 61.

[51] K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, a.g.e., s. 26.

[52] A. Gorz, Elveda Proletarya, Çev.: Hülya Tufan, İstanbul 1986, Afa Yay., s. 9.

[53] F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, a.g.e., s. 50.

[54] E. Laclau, C. Mouffe, a.g.e., s. 72.

[55] A. Gorz, Kapitalizm, Sosyalizm, Ekoloji, Çev.: Hülya Tufan, İstanbul 1988, Ayrıntı Yay., s. 125.

[56] E. Laclau, C. Mouffe, a.g.e., s. 19.

[57] M. Weber, a.g.e., s. 272-273.

[58] K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto, a.g.e., s. 31.

[59] Antony Giddens, İleri Toplumların Sınıf Yapısı, Çev.: Ömer Baldık, İstanbul 1999, Birey Yay., s. 57.

[60] Karl Löwith, a.g.e., s. 17.

[61] K. Marx,F. Engels, Komünist Manifesto, Çev.: Süleyman Arslan, Ankara 1976, Bilim ve Sosyalizm Yay., s. 38.

[62] A.g.e., s. 17.

[63] Ronald Munck, Uluslararası Emek Araştırmaları, Çev.: Cenk Aygün, Ankara 1995, Öteki Yayınevi, s. 47.

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 19-20 Thu, 14 Jun 2012 19:29:55 +0000
Türkiye Solunun Tarihsel ve Politik Gerilimleri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/80-turkiye-solunun-tarihsel-ve-politik-gerilimleri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/80-turkiye-solunun-tarihsel-ve-politik-gerilimleri

Çetin Konuk

Bu yazının amacı Türkiye Solunun ayrıntılı bir tarihçesini yazmak değildir. Yazı, Bütünsel Marksist Oluşum Younda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı'nın[1] birinci bölümünde belirlenen ve açıklanan “Türkiye’de Marksizm; Tıkanma ve Yeniden Tanımlanma Süreci”ni biraz daha açıklayarak netleştirme amacını güdecektir.

Bir olgu ya da olayın anlaşılması için, aldığı son biçimi koşullandıran belli başlı faktörleri ortaya koymak ve onların kökenine inmek gerekir. Bu da, tarihsel gelişimi yakalamak; içsel gelişmenin seyrini ve bu gelişim seyrini koşullandıran faktörleri bilince çıkarmak demektir.

“Her ülke kendi özgüllüğünü, Marksizm gibi uluslararası bir teori ve harekete karşı da dayatmanın yollarını buluyor. Marksizm Türkiye’de (esasen 60’lı yıllarla başlarsak), kısa bir kültürel edinim (teorik, ideolojik vs. değil kültürel!) dönemi ardından, politik-örgütsel yanıyla 1970’li yılların başında anlatımını buldu.”[2]

Türkiye solunun, geleneksel açıdan iktidara talip olmayı değil,“Marksist muhalif” olarak rüştünü ispat çabası, yürütülen halkçı politikaya bağlı olarak halkın 'baba' olarak gördüğü devlete kendisini muhatap olarak kanıtlama temelinde oluşan kişiliği; bunu örgütüne ve mücadele anlayışına yansıtması bugüne ulaşan temel özelliği olagelmiştir.

1960’lar, sol hareketin, ikinci kez doğduğu ve günümüze kadar yansıyan etkilerini oluşturan yıllardır. Marksizmin Türk Solu içinde, bu dönemin ortalarına doğru, etkin olmaya başladığına tanık oluruz.

Sol hareketin gelişiminde dayandığı toplumsal taban, uluslararası gelişmeler; gerek kapitalizmin gelişimi, gerekse sosyalizm cephesinin durumu göz önüne alındığında, Türkiye’de sol hareket ve Marksizmin de, her ülkede olduğu gibi, siyasal-sosyal ortamın verili varlığı ve Türkiye’de özel olarak belirleyiciliği altında şekillendiği görülür. Bu anlamda uluslararası plandaki gelişmeler, sol hareketin şekillenmesinde aktif bir rol oynamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dünyada sermayenin kendisini yeniden organize etmesi, periferi ülkelerdeki kapitalist gelişme ve sınıfsal ayrışmalarla birlikte, sınıf mücadelesi de güçlendi.

Devrimcilerin Devraldığı Miras

TKP’nin siyasal programı, klasik “kapitalist olmayan yol”, “üçüncü yol” perspektifine bağlı olarak yürüttüğü faaliyet içinde belirginleşmektedir.* Bu ve sonrası süreci, R. N. İleri şöyle anlatıyor: “Bu durum, yani Atatürk döneminin anti-emperyalist ve devrimci niteliği, solu bir dereceye kadar açmazlara sokuyordu. Köklü toprak reformu, halkın yararına yöneltilmiş ve halkın denetiminde bir endüstrinin ve rejimin kurulması, ağır endüstriye ağırlık verilmesi, politik hürriyetlerin yani sınıfa parti ve sendikalar kurma hakkının tanınması, işçilerin mesleki haklarının sağlanması ve tek dereceli nisbi seçim sisteminin kurulmasına yönelmiş 'Milli Demokratik Devrimin' tamamlanması amacını güden, sosyalizme açık bir mücadeleye girişen sol, bunu Kemalist Kamp’ın sol unsurlarıyla güç birliği içinde legal bir ortamda gerçekleştirmek istiyordu.”[3]

1925 sonrasında TKP, Kemalizmle arasına sınır çekmeye yönelmesine rağmen, R.N. İleri’nin belirttiği gibi, “Kemalist Kamp’ın sol unsurlarına sosyalist devrim koşulları olgunlaşıncaya kadar”, dolayısıyla “anti-emperyalist, anti-feodal devrim tamamlanıncaya kadar” ve ancak “bu devrimleri tutarlı sürdürmesi” kaydıyla bir yol göstericilik üstleniyordu. Bu hareket içerisinde olanlar resmi ideoloji ile yakın durarak, yaptıkları çalışmalarla Kemalist devrimleri yorumlamak ve onlara teorik bir temel oluşturmak amacı gütmüşlerdir. Kadro Dergisi etrafında ortaya çıkan ve eski TKP’lilerden oluşan hareket, bu yönelimin, sınırlarına varan bir örneğidir.

TKP’nin birkaç onyıllık ‘tarihi’nin ardından, ‘60’lar solda yeni bir yönelime tanık oldu. TİP (Türkiye İşçi Partisi), bu koşullar içinde 13 Şubat 1961'de M. Ali Aybar başkanlığında bir grup sendikacı tarafından kuruldu. Siyasal sahnede solun temsilciliğini üstlenen TİP, “TKP geleneğinden, biraz da onun pratik anlamda eleştirisinden güç alarak, 'sol' hareket tarihinde ilk kez kitlesel bir güce ulaşıyordu”[4]. Azınlık seçkin bir grup olarak aydın kimliğinden sıyrılamayan ve kitlelerle bağ kurmak konusunda zaafiyetler taşıyan TKP geleneği açısından bakıldığında, legal düzeyde sahnede yerini alan ve solu kitlelere taşıyan TİP, Türkiye sol tarihi açısından önemli bir mihenk taşını oluşturur.

TİP, seçim sisteminin de yardımıyla, Meclis'e 15 milletvekili taşıyacak bir güce erişmesine rağmen, programında “Kanun yolunda iktidara yürüyen siyasi teşkilat”[5] olarak somutlanan reformist, uzlaşmacı çizgisi, onu, kendisini tasfiye etmeye kadar götürmüştür.

“İşçiler arasında yapılan anketler, TİP’in yandaşlarının çoğunluğunun, (...) 30 yaşından aşağı, ilkokul veya daha üstü öğrenim görmüş, büyük kentlerde nitelikli işçi olarak çalışan bireylerden oluştuğunu göstermiştir.”[6] Oylarının niteliği göz önüne alındığında, TİP'in, halkın geniş yığınlarını kucaklayacak bir çizgi tutturamamış, daha çok kentlerde nitelikli işçiler arasında ve mezheplere dayalı kolaycı bir çalışma tarzı sürdürmüş olduğu anlaşılır. Bu durum, daha sonra ortaya çıkan devrimci solun kitle içerisindeki çalışma tarzına yansımıştır. 1970’lerde iktidar olmak hedefini güden TİP, kitle partisi olma yolunda köylücü bir çizgiye yönelmiş ve sosyalizm vurgusunu devreye sokmuştur. Bu politik tutum, Behice Boran’ın şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır: “Demokratik yolu ve yığınları başa koymak gerekir, reformlar köklü değişikliklerden çıkarı olan sınıfların uyanması ve teşkilatlanması ile gerçekleşebilir.”[7]

“Sınıfsal ittifaklar yelpazesini süreç içinde derece derece oluşturup pekiştiren işçi sınıfı, böylesine geniş bir tabana dayanarak kendi partisi aracılığıyla iktidara gelecek ve kendisiyle birlikte tüm kol ve kafa emekçilerini, halk kitlelerini her türlü sömürüden, baskı ve şiddetten kurtararak, gene bir süreç içinde Türkiye’yi, dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alan tam bağımsız ve özgür toplum düzeyine çıkaracak olan sosyalizmi gerçekleştirecektir.”[8] Programındaki ilerici söylemlerine rağmen parlamentocu tutumundan vazgeçemeyen TİP’in, devrimci bir durumun olmadığı, sosyalistlerin ve işçi sınıfının, çıkarlarını parlamenter yoldan korumalarının dışında hiçbir seçeneklerinin olmadığı tutumunun ısrarlı savunusu kendi içinde karşıtını doğurmuştur. Gelişen muhalefet (Emek Grubu ve MDD’ciler), radikal çıkışları nedeniyle TİP yönetimi tarafından tasfiye edildi.

TİP’in ortaya çıkışı, Yön gibi yeni bir siyasal oluşumu da koşullandırmıştı. "Başını Doğan Avcıoğlu’nun çektiği Yön Dergisi ve bu dergi çervresinde oluşan Yön Hareketi bir anlamda Kadro’nun devamı gibidir.”[9]

Kapitalist gelişme doğrultusunda oluşan, sosyal ve sınıfsal ilişkilerin aydınlar üzerinde yansıttığı “etkilerin” bir ürünü olarak şekillenen Yön, ideolojik temelini Kemalizmden alıyordu. 1961 yılında yayımlanmaya başlayan dergi, Kemalizmin temel bakış açısına uygun olarak “çağdaş uygarlık”, “batılılaşma”, “devletçilik”, “sosyal adalet” gibi hedeflerle topluma yön verilmesi gerektiği düşüncesi taşıyordu. Bu noktadan bakıldığında ideolojik ve siyasal bakış açısından en güçlü ve hazırlıklı olan hareketin Yön olduğu görülecektir.

“Yön–Devrim çizgisi, 27 Mayıs darbesi ile birlikte açılan yeni siyasal ve entellektüel ortamın en karakteristik özelliklerini yansıtmakla kalmamış, aynı zamanda o dönemde dünyaya egemen olan başlıca reformcu düşünce ve siyaset akımlarının bir karmaşasını da temsil ederek Türkiye sol hareketinin başlıca eğilimleri üzerinde etkili olmuş ve günümüze kadar süregelen sonuçlar doğurmuştur.”[10]

Her ne kadar sol bir grup olduğu iddiasıyla hareket ediyor ve diğer gruplarca sol olarak tanınıyorsa da Yön Hareketi, ancak bir ‘sol’ Kemalist bir hareket olmanın ötesine geçmemiştir. “Yöncüler, kendi programlarını, 'sosyal adalet içinde hızlı kalkınma' olarak özetliyorlar, ve bu soyutlama 'Anayasanın benimsediği bir formül' olarak sunuluyordu. Devrim kavramının düzenin en temel belgesi açısından yozlaştırılmasını ifade eden bu tutum, dönemin Milli Demokratik Devrim teorisini kabul etmiş 'en radikal' silahlı hareketleri (THKO, TKP-ML ve THKP-C) tarafından da genel bir kabul görmüş durumdaydı.”[11]

1965’te şekillenmeye başlayan ve 1967’de yükselen MDD (Milli Demokratik Devrim) hareketi, bu dönemin, eski TKP mirası ile dolaysız bağları bulunan bir siyasi odağıdır. Önemli kadrolarının hemen hemen tümü eski TKP’li olan MDD, 1960-70 döneminde Yön ile aynılaşan politik bir tutum göstermiştir. Aralarındaki fark, MDD hareketinin Marksizan argümanları kullanması, alt sınıflara yakın olması ve Yön’ün geleceğe hiçbir miras bırakmadan yok olmasıdır. Yön'den farklı olarak MDD hareketi, 71 devrimci hareketinin içinde şekillendiği ve etkilendiği bir odak olmuştur.

MDD hareketi 1967 yılında politik arenaya, TİP’le aralarındaki temel ayrımın programatik değil, mücadele anlayışına ilişkin olduğunu deklere ederek çıktı. Onların mücadele anlayışlarına ilişkin ortaya koydukları sınıf önderliği ve sınıf partisi görüşleri, halkçı - cepheci anlayışın basit bir kopyasıydı. Aydınlık Dergisinde, TİP’in sosyalist bir parti olması için yapması gerekenler sıralanırken; kendi parti anlayışları da dile getiriliyordu: “TİP sosyalizmin bilimini temel alan, emekçileri parti içinde örgütleyip sosyalist kadrolar oluşturmak ve bütün milli sınıfları milli kurtuluş saflarında toplamaya yönelen parti olmalıdır.”[12] Bu bakış açısı, MDD hareketinin TİP’ten çok Yön hareketi ile örtüşmesini beraberinde getiriyordu. MDD’nin Yön’den bu anlamdaki farkı, darbeci beklentileri Marksist söylemlerle ifade ediyor olmasıdır.

MDD hareketi, savunduğu “Milli Demokratik Devrim”e kimin önderlik edeceği sorusuna net bir yanıt verememiştir. Diğer yandan “Bağımsızlık olmadan sosyalizm olmaz” söylemiyle, küçük burjuva radikallerini demokratik devrimde reddedilemez bir güç olarak görmüş, ve bu işi onlara, “bağımsızlığı savunmak işi esasen küçük burjuva radikallerine aittir” diyerek, havale etmiş, küçük burjuva radikallerinin ordu lehindeki propagandalarını ve darbe teşviklerini desteklemiştir.

“Küçük burjuvazi, milli burjuvaziden ayrı olarak ele alınmalıdır. Komprador kapitalizmi ile sınıf çıkarı asla bağdaşmayan küçük burjuvazi bilinçlendiği ölçüde devrimden yanadır. Hem demokratik devrimden yana, hem sosyalist devrimden yana.… Küçük burjuva kökten gelme asker-sivil-bürokrat, aydın küçük burjuvazi içindedir. …Asker-sivil-aydın zümre gerek kök bakımından gerek genel durum bakımından içinde sayılması gerektiği Türk küçük burjuvazisinin en bilinçli kolunu, bu sınıf öncü müfrezesini teşkil etmektedir. Kesin olarak demokratik devrimden yanadır, sosyalist devrime karşı olması için sınıf açısından bir neden yoktur.”[13]

MDD’nin askerci eğilimi, M. Belli’nin görüşlerinde net olarak dile getirilmektedir: “Türkiye’de iki ana ilerici akım vardır. İki devrimci kol, güçbirliği halinde Türkiye'nin gelecekteki tarihi kaderini tayin etmek durumundadırlar. Mustafa Kemal kolu ve sosyalist kol”[14]. “Öteki ülkelerin tarihinde sık sık görülen askerler tarafından bastırılan halkçı ilerici hareketler bizim tarihimizde yoktur. Ve bu gerçek bizim ilerici olarak Türk ordusuna karşı tutumumuzun batı anti-militaristlerin tutumunun tam karşısı olmasını gerektirir.”[15] MDD kuramcıları da, kendilerini Kemalizmin izinde gören Kadro'dan, 27 Mayısçılardan ve Kemalizm ile ilişki kurmak isteyen Yöncülerden sonra, önceki geleneğe bir anlamda bağlılıklarını sergilerler. Küçük burjuva aydınlar zamanla radikal düşüncelere yönelirken, çıkardıkları Aydınlık Dergisi sayesinde de düşüncelerini yaygınlaştırmaya çalışırlar. Böylelikle MDD hareketinin genel olarak ilk vardığı kuramsal sonuç, “burjuva demokratik devrim” ile “milli demokratik devrim"in birbirinden farklı olduğudur. Çünkü sömürge ve bağımlı ülkelerde “burjuva demokratik devrim” gerçekleşemez. Bağımlı ülkelerdeki devrimin karakteri anti-emperyalist ve anti-feodal olmak durumundadır. Ülkede sınıflar ve aydınlar üzerine yapılan araştırmalarda, küçük burjuvazinin burjuvaziye bağlılığı, köy küçük burjuvazisinin tutuculuğu, yerli burjuvazinin geliştikçe asker-sivil-aydın-bürokrat kesimin onun etkisinde kaldığı, bu kadroların emperyalizm yanlısı ve ona karşı olanlar olarak ikiye ayrıldığı gibi sonuçlara varırlar. Milli burjuvazinin ise, varlığı ortaya konmakla birlikte, toplumsal ve ekonomik yaşamda önemli bir güç olmadığı kanısı hakimdir. Sonuçta demokratik devrimi, küçük köylülerin ve küçük burjuvazinin en radikal gruplarının yardımı ile işçi sınıfının üzerine alabileceği görüşü hakim olur.

MDD hareketi Türk sol tarihi içerisinde, kullandığı terminoloji ile sol sapma gibi görülebilse de, bir küçük burjuva sağ sapma olarak nitelendirilmelidir. “MDD hareketi, yayınları ve çalışmalarıyla gelecek dönemlerin kadrolarının klasik Marksist literatür alanında olduğu gibi yurt gerçeklerinin araştırılmasında da kuramsal eğitimini sağlayacak ve özellikle gençliğin devrimci harekete katılmasına ön ayak olacaktır.”[16]

TKP, TİP ve MDD hareketleri genel bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda ortaya çıkan sonuç şudur: TKP, Şefik Hüsnü ile birlikte sınıf içinde faaliyet göstermeye özel bir önem göstermiştir, bu noktada Kemalizmle yakınlaşmışsa da örgüt fikri güçlü tutulmuştur. TKP legal olanaklardan yoksun olunan bir dönemde illegal siyasal faaliyet yürütmüştür. TİP, kullandığı legal ortam aracılığıyla örgütlülüğünü sürdürmüş, dar da olsa kendi anlayışı çerçevesinde sınıf tabanlı bir faaliyet yürütmüştür. MDD ise legal çalışmaya, her türlü legal çalışma ortamını “icazetçi” sayarak yanaşmadığı gibi, illegal anlamda da bir faaliyet yürütmek için özel bir çaba harcamamış, 'hareket' sınırını aşamamıştır.

Türkiye’de sosyalizmin "özgünlüğü”nü vurgulama ve bunun öncüsü olma misyonunu taşıma iddiaları, aşağıdaki açıklamalarda görülebileceği gibi, bu oluşumların ortak yanıdır.

“Türkiye’ye özgü sosyalist rotayı çizmek ve Türk sosyalist hareketini yüzde yüz bağımsız yabancı etkilerden uzak, …bir hareket olarak raya oturtmak mücadelesini vermektir.”[17]

“Türkiye İşçi Partisinin sosyalizmi, ‘Türkiye Sosyalizmi’ ithal malı değildir. Bu, ne Batıdaki, ne Doğudaki örneklerine benzer. Çünkü Türkiye ne Batıdır, ne Doğudur. Türkiye kendine özgü koşulları olan bir ülkedir.”[18]

“Türkiye sosyalizmi bilimsel toplumculuğun ışığında ama her türlü dogmacılıktan, taklitçilikten, tekerlemecilikten kaçınarak gaziler çağından ta İstiklal Savaşına kadar kendi milli tarihinden destek bulan Türkiye’nin…”[19]

“Türkiye emekçilerinin… çıkarları gereği, Sovyetler Birliği’ne bu ülkeyi yöneten partiye karşı olumlu bir tutumu benimsemek… başka şeydir, ‘Moskovacı’ olmak başka şey… Maocu, Kastrocu, Moskovacı yakıştırmalarına cevabımız şudur: Biz Türkiyeciyiz. Türkiye emekçilerinin davasının savunucusuyuz biz.”[20]

Bu dönemde farklılığı ile kendisini ortaya koymaya çalışan bir kişi vardır ve bu, eski bir TKP’li olan Hikmet Kıvılcımlı’dır. Sınıf ve parti kavrayışı açısından M. Belli’den daha ileri olan Kıvılcımlı, politik olarak çok özel bir yer işgal etmez gibi gösterilmeye çalışılır ve görmezlikten gelinir. “Kıvılcımlı’nın TKP içinde gerçekleştirdiği eleştiri ve öneriler, TKP’nin örgütsüzlüğünü, teorisizliğini, ve eylemsizliğini açığa çıkarır”.[21] TKP merkez komitesine sunduğu Yol adını taşıyan çalışmaları için Kıvılcımlı şunları söyler: “1930 yılına dek Türkiye’de geçirdiğim ilk on yıllık Marksist-Leninist pratik ve teori savaşına dayanarak, 40 yıl önce ‘Yol’ adı altında bir seri yerli orijinal araştırmalar yapmıştım. Burada her biri ayrı kitaplar halinde, ideoloji, sosyal gelişim, Parti Tarihi, Strateji Planında burjuvazi, proletarya, köylü ve ulus ve taktik problemleri ayrıntı ve eleştirileriyle ele alınıyordu.”[22] O zamana kadar bu derinlikte ele alınıp işlenmemiş konular olması anlamında bu çalışmalar oldukça büyük önem taşımaktadır.* 1930’lu yıllarda özellikle Kemalizm ve ulusal sorun konusunda TKP’den ayrıksı, ileri bir konuma sahip olan Kıvılcımlı, “TKP bünyesinin ‘yabancı’ unsurlarındandı.”[23]

Tüm aykırılığına rağmen Kıvılcımlı, 1930’larda aldığı ileri tutumları terkederek, 27 Mayıs darbesinin etkisi altında darbe umudu ve bekleyişi içerisine girdi. “Ordunun bizdeki ilerici rolü üzerine tezler”i ile Kemalizmin etki alanında, diğer anlayışlarla aynı noktaya düştü.

1968’lerde, Asya ülkelerindeki toprak mücadeleleri, Latin Amerika’da anti-emperyalist hareketler, Vietnam halkının ABD’ye karşı yürüttüğü başarılı mücadele, Küba zaferi dünyayı güçlü bir anti-emperyalist dalga ile sarsarken, Türkiye solu yeniden oluşumunu bu ortam içerisinde gerçekleştirmiş, ve bu gelişmenin bir parçası olmuştur. Özellikle Vietnam devrimi ve Latin Amerika’daki gerilla mücadeleleri Türkiye sol hareketi üzerinde güçlü etkiler bıraktı. MDD hareketinin bir kesiminin Maocu yorumları, diğer kesiminin SBKP’nin “kapitalist olmayan kalkınma yolu”, “ileri demokrasi” v.b. tezlerini sahiplenmeleri, yine TİP’in, SBKP’nin ”barışçıl geçiş”, “barış içinde bir arada yaşama” tezlerine sarılması karşısında sol hareketler reformizmle aralarında belirginleşen yol ayrımlarında kendilerine en yakın odağı yol gösterici olarak kabul edeceklerdi. Gençlik kesimleri de reformcu ve uzlaşmacı tavırlar karşısında kendilerine Guevera, Marieghella gibi Latin Amerika devrimciliğinden ve Çin devriminin etkisi ile Maoculuğun “devrimci yorumlarından” eylemlerine “meşru zemin” kazandıracak tarzda etkilenmişlerdir. Bu etkilerin temel yanı, bu dönem boyunca 60'lı yıllar sol hareketinin, Yön hareketinde kendisini ortaya koyan Kemalizm dışında, 'ilerici ve devrimci' bir geleneğin, kültür ve mirasının bulunmamasıdır.

Devrimci Kopuşa Doğru

Türkiye solu dünyayı, 1960 sonrası gelişiminde birçok problemle boğuşurken tanıyacaktır. Genç kuşağın önünde, örnek alınacak bir komünist gelenek dışında, her türlü sapma mevcuttur. Kemalizm, popülizm, reformizm, militarizm, vb. Bir yandan Latin Amerika ülkelerinde gelişen gerilla mücadeleleri, diğer yandan SBKP tarafından estirilen 'modern revizyonist' rüzgarlar… Genç sol hareket, dünyaya gözünü bu ortamda açıyordu.

1961-1971 döneminde belirginleşen yol ayrımları, sol hareketin mensuplarının düşüncelerindeki ana temaların ortak olmasına karşın, dünyadaki politik gelişmelerin etkisi altında farklı politik tarzlar edinmelerinden ve sınıfsal konumlarından kaynaklanarak belirginleşen bakış açılarında somutluk kazanır. 1969 sonrasında iktidarın artan saldırıları karşısında TİP yöneticileri bile parlamentarizme mesafeli yaklaşırken, Devrim Gazetesi etrafında toparlanan Yön aydınlarından arta kalanlar, MDD hareketini ilk kuranlarla birlikte ilerici subayların müdahalesini beklemeye koyulurlar. MDD hareketi içinde Aydınlık Dergisi etrafında toparlanan gençlik kesiminde, Marksist eserlerden çok, Sovyet devriminin etkisiyle okunan Lenin’in eserleri ve özellikle 1930-50 yılları arasında Çin devriminin deneylerini yansıtan ve “Milli Demokratik Devrim” tezlerini destekleyen Mao-Zedung düşüncesi yoğun ilgi görür.

Başını Sovyetler Birliği'nin çektiği sağcı çizginin etkileri ve emperyalizme karşı gelişen gerilla hareketleri, devrimcilikle reformizm arasındaki ayrışmanın ana çizgilerini oluştururken; dönemin devrimci hareketlerinin teorik ifadesi, kendisini Mao düşüncesinde bulmuştur. “Silahlı mücadelenin esas alınması” gerektiği yolundaki görüşlerin bütün devrimci çevreleri etkilemesi, ve bunun, reformizm ve uzlaşmacı akımlara karşı bir ayrım çizgisi olarak kabul edilmesi, dünyadaki gelişmelerden etkilenen Türkiye’deki radikal sol harekette kısa zamanda kabul gördü.

M. Çayan’ın Aydınlık Sosyalist Dergide yayımlanan, “Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori” başlıklı yazısı, genel olarak devrimci grupların ilkelerini ortaya koyar: “…şehir ve köy proletaryasının ve emekçilerinin hala önemli bir kısmının baş düşmanları olan emperyalizmin Türkiye’deki uzantısı AP. iktidarının ya da statükocu muhalefetin peşinden gittiği şehir ve köy proletaryasının geniş çevrelerinin öz devrimi sosyalist devrimden habersiz olması bir yana, ülkesinin işgal altında olduğunun bile farkında olmadığı bir evrede, proletaryanın fiili öncülüğünden bahsetmek, oportünizmin daniskasıdır.” “…işçi sınıfının öncülüğü olmadan ne anti-emperyalist savaş başarıya ulaşır, ne de sosyalizme geçiş olabilir. İşçi sınıfının öncülüğü olmadan sosyalizme geçişi mümkün görmek boş bir hayaldir.”[24]

Devrimci grupların kendilerine aradıkları strateji, her grubun eylemleri ile kazandığı pratik deneyime dayanır. Marighella ve Guevera’nın, bu dönemde Türkçeye çevrilen eserleri gerilla hareketinin gelişimine katkıda bulunurken, ‘Halk kurtuluş savaşı’ da bir 'ilke' olarak yerleşmeye başlıyordu. Halk savaşı düşüncesinde ilke olarak; düşmana karşı yıpratıcı bir mücadele vermek; devrimci mücadelenin en geliştiği bölgelerde parlayan iç savaş kıvılcımlarını aktif mücadeleyle ülkenin tüm alanlarına yaymak, mücadeleyi politikleşmiş bir askeri mücadele biçiminde yürütmek, ekonomik ve demokratik mücadeleleri asıl mücadeleye yardımcı olması bakımından önemsemek gerekmektedir. Karşı devrimin baskısına devrimci şiddetle cevap verilmeli, işçi ve köylü kitlelerine aktif mücadelenin gerekliliği gösterilmelidir.

'71 Devrimci Kopuşu

Türkiye’de örgütlerini yaratan silahlı hareketlerin tümü, MDD tezini savunan taraftan çıkmıştır. Bu hareketlerin yaptığı ülke tahlillerinde ve ileri sürdükleri savlarda; Türkiye'nin yarı-sömürge, yarı-feodal yapısının kabulü, esas mücadelenin emperyalizme karşı verilmesi gerekliliği, Mao’nun “halk savaşı stratejisine” bağlı olarak verilecek gerilla mücadelesinin esas alınması gerektiği düşünceleri göze çarpan unsurlardır.

Devrimci kopuşu simgeleyen hareketler içerisinde THKO, yalnızca pratik bir tavır olarak kaldı. THKO siyasi olmaktan çok askeri bir örgütlenme olarak şekillendi. “'Foko' tipi örgütlenme, üzerinde fazlaca tartışılmadan benimsenmiş ve hareketin esas karakteri, örgütsel ifadesini ‘ordu’ kavramında bulan silahlı eylemcilikte yoğunlaşmıştı.”[25] Örgüt, geriye birkaç bildiri ve kısa bir sürede ele alınıp çalakalem Hüseyin İnan tarafından yazılan Türkiye Devriminin Yolu çalışması dışında hiçbir yazılı belge bırakmadı. THKO “halk savaşı stratejisi” içinde teorik olarak işçi sınıfının rolünü reddetmezken “üretimde bulunan proletaryanın savaşıma müsait olmadığı” gerekçesiyle “üretim dışı" proletaryayı (kır yoksulları ve küçük üreticiler) temel almıştır.

THKO, THKP-C ve TKP-ML, 1960'lar solculuğundan kapsamlı bir politik kopuşun denemeleridir. Bu üç örgüt, kendilerinden sonraki sol hareket üzerinde kalıcı etkiler bırakmışlardır.

THKP-C teorik temellerini MDD ve PDA çizgisinin eleştirisi temelinde oluşturmuştur. THKP-C, MDD hareketinden farklı olarak ulusal bir cephe içerisinde bir sınıf partisini şart koşuyordu. THKP-C lideri Mahir Çayan’a göre, “Leninist devrim teorisinde, ihtilalci inisiyatifin rolü (emperyalist dönemin özelliklerinden dolayı) Marx ve Engels’inkilerle kıyasla çok daha ağırlıklıdır. Emperyalist dönemde, devrimlerin maddi temeli hazır olduğu için, meseleyi çözmek ihtilalci inisiyatifin uygun zamandaki atılımına kalmaktadır.”[26]

“Parti-Cephe teorisyeni M. Çayan bu yaklaşımını demokratik devrim anlayışına dek uzatarak, gündemdeki devrimi işçi sınıfının ideolojik, politik, örgütsel öncülüğünde ve kesintisiz olarak sosyalizme yönelen bir süreç olarak tanımladı.(…) MDD çizgisi yerine, devrimi sınıfın öncülüğünde kesintisiz bir süreç olarak değerlendiren daha ileri bir formülasyon getirildi.”[27] Fakat gerilla mücadelesini esas alan THKP-C’ye göre devrimciler, M. Çayan’ın “çağımızın baş çelişkisi ezilen uluslar ve emperyalizm arasında”dır düşüncesine dayanarak savaş alanı olarak kırları seçmelidirler. Halk, “suni denge” sonucu, devlet karşısında pasifize bir konumda olduğundan, “silahlı propaganda” ile harekete geçirilecektir. “Profesyonel devrimcilerin teşkil ettiği savaş örgütünün objektif olarak proletaryanın devrimci iradesini temsil etmesi esastır. Ve proletaryaya bilinç dışarıdan verilecektir.”[28]

Marksizme dönük bütün yönelimlerine rağmen, gerek THKO, gerek THKP-C hareketleri mahkemelerde yaptıkları savunmalarda, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni adlı çalışmasında ileri sürdüğü bütün tezleri olduğu gibi tekrarlamışlardır. Ülke tahlilleri, devlet, ordu üzerine düşünceleri Yön ve MDD hareketinin görüşlerine tamamen uygundu. THKO’nun sosyalizmi hedeflediğine ilişkin herhangi bir teorik belirti yoktur. Hareket, anti-emperyalist olmanın dışında bir özellik göstermez. “Milli Demokratik Devrim” ve kesintisiz sosyalizme geçiş (ilke olarak kabul edilmesine rağmen) söylemi, savunmalarında bile dile getirilmemiştir.

İbrahim Kaypakkaya, işkencedeki onurlu devrimci direnişi ile en çok, fakat 1971 kopuşunda ortaya koyduğu teorik yaklaşımları ile en az tanınan kişidir. Gerek 60 sol hareketi üzerinde Kemalizmin hegemonyasına ilişkin, gerek ulusal sorun konusundaki görüşleri ile Kaypakkaya, kopuş yaşayan bir devrimcidir.

TİİKP’den kopan TKP-ML, Kaypakkaya ve bir grup arkadaşı tarafından kuruldu. Kaypakkaya, işçi sınıfı ve halkın ayaklanması için devrimci örgütün gerekliliğine vurgu yaparken; “Şimdi işçi sınıfımızın ve yoksul köylülerimizin büyük çoğunluğu kurtuluşlarının ancak silahlı mücadele ile olacağını kavramış durumdadırlar”, “genel olarak dünyada özel olarak da Türkiye’de objektif şartlar devrime son derece elverişlidir” der.[29] TKP-ML, yarı-sömürge, yarı-feodal olan Türkiye’de devrimi, “kırlardan şehirlere doğru gelişen halk savaşı” yoluyla gerçekleştirmek için pratik adımlar atılmasını öneriyordu. Kaypakkaya da öncekiler gibi, proletarya partisinin kuruluşunu kırlardan başlayacak bir mücadele içinde olanaklı görüyordu. Bu görüş genel olarak 1971 hareketinin tüm kesimleri tarafından paylaşılıyordu.

71 hareketi kadrolarının tümü ideolojik gıdalarını Yön ve MDD hareketlerinden almışlardır. Yöneticilerin genç olması ve hareket tabanının özellikle gençliğe dayanması yanında, Marksist birikimin zayıflığı bu hareketler için önemli bir engel oluşturuyordu. Uluslararası planda yol gösterici olarak örnek aldıkları Gueveracılık, Çaru Mazumdarcılık ve Maoculuk, MDD’ciliğin alternatifi olarak kavrandı.

Toplumsal olarak işçi sınıfının barışçı bir mücadele çizgisi benimsemesi, 71 hareketini, işçi sınıfı vurgusuna rağmen, mücadelede yönelecek önemli bir unsurdan yoksun bırakıyordu. Bu dönemde, sınıf vurgusuna sahip TİP ve sınırlı bir etkiye sahip olsa da Hikmet Kıvılcımlı bir yana, gençlik hareketi, sosyalizm ve işçi sınıfı vurguları ile parlamentarizm ve reformizm arasında sıkışıp kalmıştır. 71’deki devrimci kopuştan geriye, alt sınıf ve tabakalara dayalı bir silahlı mücadele anlayışı sunmaktan fazla bir şey kalmamıştır.

1975 - 80'de Marksizme Ulaşma Çabaları

1971 hareketi, 12 Mart sonrasında örgütsel varlığı yanında, neredeyse tüm önder kadrolarını da yitirdi. Fakat başeğmez mücadelenin ardından gelen yenilginin geride kalan kadrolar üzerinde bıraktığı yüksek moral değerler sayesinde, bu hareketler kendilerini toparlama, yanılgılarını (kaba bir biçimde de olsa) değerlendirme, eleştirme ve giderme çabası içinde oldular. Bu samimi çabalar, hareketlerin toparlanmasını ve mücadeleye eğilimli kitleler tarafından desteklenmesini sağlamıştır.

1975 yılından sonra gelişmeye başlayan sol hareketin, Parti-Cephe geleneği bir tarafta tutulursa, Marksizme yakınlaşma çabaları daha da güçlendi. “İdeolojik önderlik” tezlerinin terk edilmesi ve “kitlelere gidilme” anlayışı hakim olmaya başladı.* Fakat Türkiye’de toplumsal siyasal sisteme karşı mücadele eden siyasi hareketlerin hiçbiri, devrimci demokrasi sınırını aşamamıştır. Bu durum, Taslak’ta farklı bir bakış açısından ifade edilir: “Türkiye komünist hareketinin bütün ömrü, küçük burjuva radikalizminin egemenliği altında geçmiştir.”[30] Her ne kadar bu siyasi hareketlerin her biri kendisini Marksist-Leninist kabul ederken, kendi dışındakileri Marksizmden şu ya da bu ölçüde sapma olarak görüp kıyasıya eleştirdiyse de, “devrimci demokrat hareket” tanımlaması genel bir yaygınlık kazandı.

İşçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini kazanamaması koşullarında “devrimci demokrasi” yalnızca demokrasi taleplerini ve özlemlerini değil sosyalizm özlemlerini de dile getirmiştir. “Çünkü Türkiye’de politik Marksizm, Rusya’da olduğu gibi küçük burjuva devrimciliğinden koparak değil, esasen, küçük burjuva sosyalizminden –yer yer ve politik eylem anlamında küçük burjuva devrimciliğiyle birlikte– koparak politik arenanın ‘aktör’leri arasında yerini almıştır. Bu tarihselliğin anlaşılması, tarih dışı spekülatif tarzların daha başlarken sakatlayıcı niteliğini bertaraf etmek bakımından tayin edicidir.”[31]

Bütün farklı yanlarına rağmen, hareketlerin ortak özelliği, MDD hareketinin teorik mirasçıları olmalarıdır. “Demokrasi ve bağımsızlık” ve “demokratik halk iktidarı” gibi temalar, tümünde ortaktır.

“Yeterli bir teorik olgunlaşma süreci yaşanmadan pratik-politik ifadelerini (örgütsel yapılarda) bulan Marksizm, o andan itibaren Türkiye’de Marksizme ilişkin kendine misyon biçenlerin önceliklerini de belirledi. Bu, kuşkusuz bir tarihsel kazanımdı, ama yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından, hala ilk kazanım kategorisinin geride bırakılmamış olması, bugün çubuğun kazanım yönüne değil, kazanımın eksikliğine doğru bükülmesini zorunlu kılıyor.” [32]

Öncüllerinin reformist ve sağcı yaklaşımlarından kopmakla 1971 sonrası hareket halkçılığa devrimci bir içerik kazandırdı. Geçmişe yöneltilen eleştiriler, dönemin kitle hareketleri ile de birleşince ortaya çıkan teori ve programlar, burjuva reformizmi karşısında mücadele eden güçler için bir çekim merkezi oldu. 71 sonrası siyasi hareketler, bütün teorik ve siyasal eksiklere rağmen, 71 hareketinin bıraktığı devrimci direniş, devrimci moral ve etkiyle birleşerek hızla yaygınlaşan anti-faşist gençlik ve kitle hareketi ile birlikte ortaya çıkan gelişme ortamında birer çekim merkezi oldular. Fakat son yirmi yılın deneyimi de gösteriyor ki, bu hareketler, teorileri ve buna dayanan programları ile, devrimci demokrasi sınırlarını aşamayan halkçı hareketlerin düşünsel ifadeleri olmaktan öteye geçememişlerdir.

“Ne yazık ki Türkiye devrimci hareketi, Türkiye’nin devrimcisi dogmatiktir. Türkiye devrimci hareketinin yaptığı dogmalar, Marksizmin-Leninizmin değil, popülist ideolojinin dogmalarıdır.”[33]

Üç İnceleme

Bu alt-bölümde, 1980 12 Eylül’üne öngelen birkaç yıllık yoğun dönemde, sol harekette belli bir öbeği temsil eden ve Marksizme yönelim konusunda görece ileri bir konumda yer alan üç hareketi, temel ideolojik bilinçleri, tutarsızlıkları ve Marksizme ulaşamamanın yarattığı sancıları örneğinde, betimsel bir tarzda ele alacağız.

Taslak’ta belirtildiği üzere, bu hareketlerin “yirmi küsur yıllık tarihlerini, örgütsel olarak parti-öncesinde kilitlenme, politik olarak pratik-politikte kilitlenme, ideolojik-teorik olarak doktrinarizmde kilitlenme şeklinde soyutlayabiliriz. Bu üç düzlem aslında birbirlerine neden-sonuç anlamında sıkıca bağlıdır ve belirli bir dönemsel perspektif içerisinde, ancak üçlü (yani bir anlamda bütünsel) bir gerçekleşme mümkündür.”[34]

Halkın Yolu

Örgütsel olarak kendisini 1975 başlarında gösteren THKP-C/ML hareketi, 71 hareketinin halkçı devrim anlayışını reddetmeksizin, temelde küçük burjuva maceracılığına ve modern revizyonizme tavır aldı. Mücadele anlayışında, “öncü savaş” yerine “kitleler” konularak “devrim kitlelerin eseri olacaktır” şiarı öne çıkarıldı. Geçmişle kıyaslanınca, bu, mutlak bir ilerlemeyi belirtiyordu. Halkçı anti-emperyalist devrim kavramının ön kabulü Çin Devriminin etkisi altında şekillendi. 1976 yılında Halkın Yolu Gazetesinde yayımlanan “Örgüt Platformu”nda, devrim anlayışı Maocu halk savaşına ve üç dünya teorisine göre şekilleniyordu. Türkiye üzerine şu türden tahliller yapılıyordu:

“Türkiye emperyalizme bağımlı geri bir tarım ülkesidir.

“Ülkenin dünya çapında can çekişen kapitalizme bağımlılığın bir sonucu olan yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı sürdüğü sürece çözülmesi gereken temel çelişme (...) emperyalizmle emperyalizmin uzantısı tekelci burjuvazi, feodal toprak ağaları, ve tefecilerle çeşitli milliyetlerden halkımız arasındaki mücadelede yansıyan, üretici güçlerle, üretici güçlerin özgürce gelişmesini önleyen yarı-sömürge, yarı-feodal yapı arasındaki çelişmedir.

“…devrimin yolu uzun süreli halk savaşıdır.”[35]*

Platform, Mao-Zedung düşüncesi ve Çin’deki ekonomik sosyal yapının Türkiye koşullarına uygunluğu ön kabul alınarak oluşturulmuştur. Marksist teori ve birikim bakımından eksik olan hareket, “üç dünya teorisi"nin tartışıldığı bir ortamda lider kadrosunun büyük bir kısmının Aydınlık’a geçmesi ile birlikte oldukça geriledi. Geride kalanlar 1978 yılında hareketin ilk aşamasından kalan zaafları temizleme ve yeniden toparlanma çabasına girdiler. Yayımladıkları Devrimci Teori'nin 2. Sayısında işe ilk kurucuların teorik anlayışlarını eleştirerek başladılar. Temelde yine eski teorik yapı olmak kaydıyla söylenen, “proleter devrimci hareket(in), önünde duran bir dizi meselede esas olarak doğru tahliller yaptı”ğıydı[36]. “HY’nin programı, doğrudur ve izlediği siyasete temel teşkil etmiştir. Bundan sonraki yayınlar için de teşkil edecektir”[37] deniliyor ve Halkın Yolu’nun, ”Esas yönüyle Marksizm-Leninizm yolunda ilerleyen”[38] politik niteliğine vurgu yapılıyordu.

Oldukça kısa sürede programatik görüşlerde başdöndürücü bir dönüşüm yaşanır. “Devrimci Teori’de yayınlanan… ifadelerimiz üç dünyacılığa tayin edici darbeyi indirmeye hizmet etti. M-L ve Mao-Zedung düşüncesi tabii ki oportünizmi reddediyordu.”[39]

Dönüşümde 1979 yılı önemli bir aşamayı temsil ediyor. Devrimci Teori'nin 5. Sayısında şunlar söyleniyor: ”HY, Marksizm-Leninizmin klasiklerini incelemeye, işçi sınıfı ile birleşmeye büyük önem verdiği için, Mao-Zedung’u savunmaya çalışmasına rağmen … temel noktalarda Maoculuğun etkisini kırdı, doğru kavrayışı getirdi.”[40]* Halkın Yolu, bu dönemde, kendi Marksist gelişimini ve diğer siyasi hareketlerle ayrımını da ortaya koyuyor: “Eleştirilerimiz Maoculuğun, Aydınlık / TİKP revizyonizminin ideolojisini… Maoculuktan beslenen ‘Partizan’, ’DHB’, ’HK’ ve hatta ‘Devrimci Yol’ gibi akımların da teorik eleştirisidir.”[41]

Alıntılarda ele aldığımız tarihsel aralık oldukça ciddi zaaflar içermektedir. Hareketlerin dayandığı teorik temel, “ne olursa olsun her zaman en doğru şeyi söylemiş olmak” gerekliliğine inanan, dünyanın kendi eksenleri etrafında döndüğünü sanan bir grup “aydın"ın önünü görmeyen mantığından başka bir şey değildir. Önce bir dünya yaratılır ve sonra yaratılan bu dünyaya, inanmanın ötesinde tapınılmaya geçilir. Çünkü birbirine benzeyen gruplar arasında farklı olduğunu göstermek, grubu ayakta tutmanın ve eldeki kadroları harekete bağlamanın ana koşulunu oluşturmaktadır. Değişime yeni bir örnek; 1979 tarihli THKP-C/ML örgüt programıdır: “Üretim araçlarının tekelleşmesi, sermayenin hakimiyet alanı büyürken buna paralel olarak üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin sosyal karakteri arasındaki çelişki büyümektedir.”[42] Kapitalizmin geliştiği saptamasına ulaşmak için ne kadar uzun bir süreye ihtiyaç duyulduğu görülüyor.

Hareket, 12 Eylül sonrasında dağıtılır ve örgütsel faaliyet durdurulur. 1984 Haziranında yapılan 1. Genel Toplantı ile TKİH adı alınır ve yeniden toparlanma kararı alınır. İşçinin Yolu Dergisinde geçmiş şöyle değerlendirilmektedir: “Örgütümüzün geçmişine göz attığımızda, 1975’lerde Marksizme yönelme çabamıza rağmen 1979’da Mao-Zedung düşüncesinin mahkum edilmesi ile küçük burjuva dünya görüşünün çemberini parçalayabildiğimizi açık ve belirgin olarak Marksizme yöneldiğimizi görüyoruz.”[43] “Kıymeti kendinden menkul” hareket, öncellerinden devralınanları deyim yerinde ise rötuşlarla süslediği eski fikirleri, süreç içerisinde değişikliğe uğratmadan olduğu gibi savunmaya devam etmektedir.

'90'lı yılların başlarında, TKİH ve TKP/ML Hareketi ilerlemelerini, “bu topraklarda gerçekleştirilemez denilen bir hedefe ulaştıklarını, kendilerini feshederek MLKP-K adlı yeni bir örgüt kurduklarını[44] açıklamakla sürdürdüler. Tarihsel bir ilerleme olarak kaydedilen bu gelişme sonucunda varılan teorik duruş şu şekilde ifade ediliyordu: Tarih kendi yok oluşunun maddi koşullarını yaratan kapitalizmi mezara gömme görevini, ücretli köleler sınıfını oluşturan proletaryaya vermiştir. Komünist hareket, üretimin toplumsal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişmeyi çözmeye yönelen işçi sınıfı hareketinin ve bilimsel sosyalizmin teorisiyle aydınlatılmış anlatımıdır.*[45] Sol hareketin tarihinde gerçek bir ilerleme sayılacak bu birleşme, hareketin teorik gelişiminde Marksist anlamda bir ilerleme sağlayamadı Hareketin teorisini temellendirmek amacıyla yapılan bir araştırma ve değerlendirme çalışmasında şu tespitler yer almaktadır: “Bugünkü geriliğin ve dağınıklığın belli başlı iki nedeni vardır: Bunlardan birincisi, yığın hareketini gerektiği gibi yönetme (…) yeteneğine sahip olamamış, işçi sınıfı hareketi ile birleşememiş sosyalist hareket; ikincisi ise en özgür yıllarda dahi yaygın bir karakter kazanamamış, derinleşememiş (…) yığınların spontane mücadelesinin gelişim seyri.”[46]

Anlatılanlara baktığımızda, teorik gelişimden anlaşılanın, Marksist klasiklerin pedagojik tarzda okunmasından ileri gitmediğini; yapılan değerlendirmelerin ise teorik gelişmeden çok pratik politik faaliyetlerin “teorik“ bir biçim verilerek değerlendirilmesinden ibaret olduğunu görüyoruz.

Halkın Birliği

TKP-ML, MDD hareketinin bir parçası olan burjuva şovenist ve legalist tutumuna karşı, devrimci radikal bir anlayışı benimsediği için PDA-TİİKP (Proleter Devrimci Aydınlık-Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) hareketinden koptu. TKP-ML’nin teorik programına göre yarı-sömürge, yarı-feodal Türkiye’de feodalizm ile halk arasındaki çelişkiyi demokratik devrim çözecektir. Devrim bir “halk devrimidir.”

“…halk işçi sınıfı, köylülük, şehir küçük burjuvazisi, ve orta burjuvazinin devrimci kanadından oluşmaktadır; iktidar bu sınıfların ortak diktatörlüğü, ama ittifakta proletarya egemen ve önder bir rol oynadığı için de proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olan demokratik halk diktatörlüğü olacaktır.”[47] Görüşler tamamen Çin devriminin Türkiye’ye uyarlanmasından oluşmaktaydı. Ancak, TKP-ML'nin, Kemalizm ve ulusal sorunda, THKO ve THKP/C’den ayrı ve özgün yanları vardı.

12 Mart döneminden sonra, örgüt içi tartışmalar, geçmişi tümüyle savunan TKP/ML ve eleştirel bakan TKP-ML Hareketi olarak 1976'da ikiye ayrılışla sonuçlandı. TKP-ML Hareketinin kendisini sorgulaması ve yeni düşüncelere yönelmesi olumlu yönde bir adımdı. Örneğin ülkenin sosyo-ekonomik yapısını değerlendirirken yarı-feodalizmin reddedilerek kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu sonucuna varılması ve küçük burjuva maceracılığının reddi, önemli adımlar olarak kaydedilebilir. Ancak bu yıllarda, “Üç dünya teorisi"nin kabulü, PDA ile “proleter devrimcilerin birliği” gibi anlayışlar temelinde birleşme yolları aranması, hareketin sağcılığa doğru kaymasının göstergeleri arasında yer alıyordu.

1976-79 arasında hareket bu görüşler çerçevesinde faaliyetini sürdürdü. Yine bu dönemde AEP’in etkisiyle “üç dünya teorisi"nin reddi gerçekleşti ve bu düşüncenin kaba hatları temizlenmeye çalışıldı. 1979 Konferansında yapılan değerlendirmelerde hata ve zaaflar tespit edilirken bunları aşma ve yenilenme yerine, TKP-ML Hareketi, kendisinden başka Marksist-Leninist hareket olmadığını ilan ederek*, kabuğuna çekildi ve giderek küçülerek sekter ve kapalı bir yapıya dönüştü.

1986 yılında yapılan 2. Konferansla, hareket içerisinde süren iç tartışmalara kesin bir nokta konuldu. Her tartışmanın ardından varılan sonuçlarda da; sık sık özeleştiri yapılırken artık geleneksel hale gelen şu değerlendirme eklenmeden geçilmiyordu: ”Hareketimiz Marksist-Leninist örgütlenme anlayışını kendisine rehber almıştı ve yönelimi esas olarak doğruydu. Ancak bunların hayata geçirilmesi esas olarak yanlıştı.”[48]

Seçenek Dergisinin geçmişi değerlendiren yazılara yer verilmiş bir sayısındaki sunuş yazısında yapılan bir değerlendirme, bu politik akımlara yönelik 'ideolojik etki'nin yönünü belirtmesi bakımından kayda değer: “Anti-sosyal-emperyalist kesimde Maocu revizyonizme karşı açılan ideolojik savaşımdan sonra, Marksizmin devrim sorununa ilişkin teorik görüşlerine hakim olunamadığı ölçüde, Troçkizmin etkilerine doğru savrulma tehlikesi doğdu, ve bu zamanla giderek yaşandı.”[49]

Halkın Kurtuluşu

Türkiye’deki devrimci hareketin (Devrimci Yol ve Kurtuluş'la birlikte) ön planında yer alan ve o dönemlerde çıkardığı gazetenin adı ile anılan HK (Halkın Kurtuluşu) hareketi, sonradan partileşerek TDKP adını aldı. Kendilerini 'anti-revizyonist kamp'ın temsilcisi sayan hareketlerle geçirdiği teorik evrim 'üç dünya teorisi'nin kabulünden başlayarak, 'Mao-Zedung düşüncesi'nin savunulması ve reddi gibi süreçlerde de benzer seyir izlemiştir.

THKO, MDD grubundan ayrılan hareketler içinde MDD etkisini en çok taşıyan grup durumundaydı. 71 hareketinin yenilgisi aynı zamanda “öncü gerilla savaşı” düşüncesinin yenilgisiydi. 1975 yıllarında gelişen anti-faşist gençlik ve kitle hareketinin etkisi, kalan kadrolarda “kitle devrimi” perspektifinin benimsenmesini sağladı.

Hareketin 'kendiliğinden' gelişimi nedeniyle teorisizlik hakim öğe durumundaydı. Teorisizlik; Türkiye tahlillerinde “faşizmin tırmandığı" görüşünden kısa bir zaman sonra “faşist diktatörlük” tespitine doğru evrilmelerinde; ÇKP’nin etkisi ile “Sovyet revizyonizmi"ne tavır alırken “üç dünya teorisi"ni kabul etmelerinde ve bir ara PDA ile “proleter devrimcilerin birliği” adına, “parti birliği” girişiminde bulunmalarında kendisini gösteriyordu.

Yeterince teorik donanımı olmayan hareket, anti-emperyalist, anti-faşist mücadele ajitasyonuna dayanan ve gelişen küçük burjuva kitle hareketinin siyasi canlılığı sayesinde büyüdü. 1980 yılına kadar geçen süreçte THKO, düzenlediği kongreyle, “Türkiye’deki çeşitli milliyetlerden proletaryanın ve tüm komünistlerin tek gerçek partisi olarak TDKP kuruldu”[50] diyerek kendisini “tek komünist parti” ilan etti.

Gelişim konusunda çok iddialı olan örgütün birkaç yıl içinde yaşadığı gel-gitler, teorik durumunun sefaletinin göstergesiydi. “Mao-Zedung yoldaş bizim de yolumuzu aydınlatmıştır ve aydınlatıyor. Bu yoldan saparsak bize lanet olsun.” “UDHD bizi Marx-Engels-Lenin-Stalin ve Mao-Zedung’un kızıl düşüncelerinden vazgeçmeksizin son hedef olan komünizme ulaştırabilir. Ondan vazgeçmek demek, Mao-Zedung’un kızıl yolunu terk etmek, Krusçev’in kara yüzlü dönekliğini benimsemek demektir.”[51]

Devrimci demokratizm sınırını aşamayan ve bunu Marksist söylemlerle aynı potada eritmeye çalışan THKO, kendiliğindenci gelişim içerisinde devrimci akıntıya tabi oldu. Ancak, Halkın Kurtuluşu literatürü bunu, bekleneceği üzere, farklı yorumladı: “THKO özeleştiri yoluyla örgütsel bütünlüğünü koruyarak niteliğinin değişimiyle Marksist bir örgüte dönüştü ve gelişmesini bundan sonra daima M-L doğrultuda sürdürdü.”[52] Söylenenler ve gelinen yer günlük politikaya tabilik, politik anlamda kendiliğindencilik, diğer yandan politik olamamanın ve günlük küçük gerçeklerin peşinden koşturmanın bir ifadesi olmaktadır.

Yukarıda yapılan alıntılarda görülen apolitik şekilsiz tutum, kaba ve mistik dil bir yana; 'üç dünya teorisi'nin reddi gibi teorik bir sözde özeleştiri yazısında; “Biz aslında üç dünya teorisini savunmadık, çünkü tezlerimiz bu teoriyle taban tabana zıttı. … Üç dünya teorisi çizgimizde bir süs gibi duruyordu” gibi bir samimiyetsizlik örneği verilebiliyor; veya “Mao-Zedung düşüncesi”nin reddedilmesi gündeme geldiğinde, Maocu geçmiş, “elimizdeki belgeler,…ÇKP’nin teori ve faaliyetlerinin gerçek boyutları ile anlaşılması açısından son derece yetersizdi”[53] gibi ifadelerle gerekçelendirilebiliyordu. Teorik olmayan içi boş ifadeler, gelişmelere göre tavır almak, önce savunulanları yadsımak ve hiç söylenmemiş gibi göstermeye çalışmak, teorisiz politika yapmaya çalışmanın beceriksizliğidir. İşte iki örnek daha:

“Özellikle platformumuza temel teşkil eden yazılarda Mao-Zedung’un Marksizm-Leninizme herhangi bir katkıda bulunmadığını, böyle olduğu söylenen meselelerin Lenin ve Stalin’de olduğunu ortaya koyduk.”[54]

“Nitekim genel siyasi çizgimizi oluşturan temel tezlerin içinde Marx, Engels, Lenin, Stalin'in fikirleri ve eserlerine ters, bunlarla doğrulanamayacak bir görüş yoktur. Mao-Zedung’u yeniden değerlendirirken M-L klasiklerin yanı sıra, kendi ideolojik siyasi çizgimizi de esas alıyor ve bu çizgiyi tüm oportünist ve revizyonistlere karşı kararlılıkla savunuyoruz.”[55]

Burada doğrudan yapılmayan şey, Marksist klasiklerin kendi tezlerine destek olmak üzere yazıldığını iddia etmektir. Aslında, kendi temel tezlerinin doğruluğu vurgulanarak, Marksist klasikler ikinci planda bu tezlerin destekçisi, yani ideolojik öğeleri destekleyen ideolojik eserler olarak ele alınmaktadır. Türkiyeli devrimcilerin dogmatik olduğu görüşü, tam da burada yerine oturmaktadır. “Marksizmin örgüt endeksli kavranışı, politik Marksizm anlayışına üstün kılındı.”[56]

El yordamı ile teori üreten TDKP, bir yandan kitlevi olarak gelişirken, diğer yandan siyasal olarak sağa savrulmaktadır. “Elli yıllık sol tarihin mirasçısı” olmakla övünmek, bir yandan elli yılın olumluluklarının yanında olumsuzluklarını da üstlenerek bunun içinden çıkma çabasını ve sorumluluğunu beraberinde getirirken, TDKP “mirasçı” olarak sadece pratik deneyimleri almış ve teorilerinin sadece pratik politik deneyimlere dayandığını göstermiştir. Ortaya çıkan “ucube”, tecrübeli, küçük burjuva dar ufuklu, Marksist teoriye bir türlü sahip olamayan ‘teorisyenler’ örgütlülüğüdür. Nitekim örgütlülüğün geldiği nokta, sağa savrulmanın en son noktası legalizm ve illegal örgütlülüğün tasfiyesi olmuştur.

Bu eğilimlerin dışında THKP-C izleyicileri görünüşte geçmişi savunuyor görünmekle birlikte, 1974’lerde gelişen devrimci popülizm karşısında “küçük burjuva maceracı” tezleri eleştirmeden, sessizce terk ettiler. Fakat genel teorik temelin ve devrim anlayışının korunmasının da yardımıyla, gençlik içerisinde kendilerine yer edinmelerini sağlamıştı. Bunda, özellikle Devrimci Yol başarılı oldu. Geçmişi ve değerlerini savunarak içlerinden çıkan küçük gruplar fazla etkili olamadılar. Bunların içerisinde örgütlenerek M. Çayan çizgisinin savunuculuğunu üstlenen ve 1980 sonrası dönemde toparlanarak faaliyetlerini sürdürebilen neredeyse sadece Devrimci Sol olmuştur. Kurtuluş grubunu oluşturanlar geçmişin özeleştirisine girmekle beraber revizyonizmle aralarındaki bağı koparamadıklarından, özeleştirileri onları daha çok revizyonizme yaklaştırdı. Geçmişteki maceracılığı eleştirmek ve bunun ötesine geçememek Kurtuluş'u ‘sağcı’ bir çizgiye götürdü.

Herhangi bir hareketin, önce kabul ve bir müddet etkileşim ve ilişki içinde olunan merkezin tavrına bağlı olarak reddettiği tezler karşısında, hiçbir devrimci örgüt diğerine “niçin savunduğunun” hesabını sormamıştır. Dün savunulan teori için, reddedildikten sonra savunanlara “karşı devrimci” diyenler ve hatta bu düşünce sahiplerini şiddetle cezalandıranlar, kendilerinin dün savunduğu düşünce dolayısıyla karşı devrimcilik yaptıklarının özeleştirisini hiç yapmamış ve hiçbir örgüt de bunun nedenini sorgulamamıştır. Yukarıda görece ayrıntılı bir şekilde gösterildiği üzere, Mao-Zedung düşüncesinin anti-Marksist olduğunu ‘bir sabah uyandıklarında’ anlayanlar, her zaman için (teoriyi savundukları dönem de dahil olmak üzere) Marksist olduklarını iddia etmişlerdir.

Genel Bir Değerlendirme

“Marksist aydın” olarak rüştünü ispat çabası, devlete kendisini muhatap olarak kanıtlama temelinde oluşan kişiliği; bunu örgütüne ve mücadele anlayışına yansıtması Türkiye solunun bugüne ulaşan temel bir özelliği olagelmiştir. Bu iddianın temelinde yatan gerçek şudur: Osmanlı’dan bu yana ilk muhalefet hareketlerinden başlayarak Şefik Hüsnü TKP’sinden 71 kuşağına dek “Marksist” veya “sosyalist aydınlar”, sadece politik muhalefet görevini üstlenen örgütler içerisinden çıkarak gelmişlerdir.* 71 kuşağının üzerinde yükseldiği mirasın bulaşıklığı bir biçimde bu devrimci harekete de yansımıştır.

Devrimci demokrat hareketler, bir yandan kapitalizmin egemenliğini kabul ederek sosyalist devrim perspektifi ile devrim tahlilleri; diğer yandan kapitalizmin aşırılıklarının ön plana çıkarılmasına dayanan ve bunları yok etmeye yönelik reform programları yapmışlardır.*

Diğer yandan; yeterli teorik birikime sahip olmayan devrimci hareketlerin küçük burjuva sınıfsal tabanı, Marksist teoriyi kendi sınıfsal gerçeklerine göre değerlendirmelerine neden olmuştur. “Önsel olarak öne sürülmüş programatik düşüncelere dayanak arama girişimi araştırmada olguları ‘amaca uygun bir biçimde irdeleme’ tek yanlılığını getirmiştir.”[57]

Sol hareketin 71 ve sonrasında ortaya koyduğu teorik siyasal programlar, hem farklı bir tarih diliminde, hem de örnek alınan ülke ve siyasi yapıların özgün koşullarında oluşmuş ve olgunlaşmıştır. Koşulların farklılığını gözetmek yerine onları yapay bir biçimde birbirine yaklaştırma çabaları, yöntemdeki idealizmi ortaya koyucu niteliktedir.

Marx’ın ekonomi politik konusunda Alman aydınları için söylediği şu sözler oldukça anlamlıdır: “Almanya’da ekonomi politik şu ana kadar yabancı bir bilim olarak kaldı. (…) Demek ki ekonomi politiğin yeşereceği toprak yoktu. Bu ‘bilim’, İngiltere ve Fransa’dan hazır mal olarak ithal edilmek zorundaydı; ve Alman (ekonomi politik -çev.) profesörleri öğrenci olarak kaldılar. Yabancı bir gerçeğin teorik ifadesi, bunların elinde bir dogmalar demeti haline geldi ve çevrelerindeki küçük ticaret aleminin terimleriyle yorumlandı ve bunun için de yanlış yorumlandı. Bilimsel iktidarsızlık duygusunu, tümüyle bastıramadıkları bu duyguyu, gerçekten yabancısı oldukları bir konuya dokunmuş olmanın bilinçaltı rahatsızlığını, ya tarih ve yazın alanlarında ‘allamelik’ taslayarak, ya da ‘kameral’ bilimler denilen ve Alman bürokrasisinin arafı geçmek zorunda olan umutsuz adaylarının laf kalabalığından alınmış yabancı malzeme karışımı ile beceriksizce örtmeye çalıştılar.”[58]

Marksist olmaya Marx’ın eserlerinin okunması nasıl yetmiyorsa, Lenin'in Ne Yapmalı'sının bir bölümünün okunması da “devrimci Marksist örgüt yaratmaya” yetmiyor. İlki, “ideolojik olarak doktrinarizm şeklinde ifade edilebilecek”[59] bir teoriyi, ikincisi ise ancak dar örgütçü ve sekter kast tipi örgütleri ortaya çıkarmıştır.

Örgütlenmelerin tümünde görülen, kendi gelişim süreçlerine, varılması gereken sonuç olarak bakan “nirvana”ya ulaşmış insanların yaklaşımı: “Önce bu aşamalardan geçtik, sonra şu kadar süre ideolojik tartışma ve netlik aranışıyla geçti … ve sonunda ‘erdik’". ‘Ermişliğin’ dayandığı temellerden biri, “Ülkedeki bütün devrimcilerin eninde sonunda kendi çevrelerinde toparlanacağına olan inanç”tır[60].

Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının incelenmesi ve politik programların bunun üstüne inşa edilmesine olumlu bir adım olarak bakmak mümkündür. Fakat teorik olarak yapılan tartışmalarda sosyo-ekonomik ve politik unsurların hesaba katılmadığı görülür. “Halkın temel sömürü biçimi”nin devrimin niteliğini belirleyeceği tespitinden yola çıkılarak, egemen üretim biçimi kapitalist ise sosyalist devrim, kapitalist üretimin varlığıyla birlikte çoğunlukla yarı feodal ise “demokratik devrim” yapmak gerekli görülür. Gerekliliğin temelinde ise kapitalizmin “ne oranda gelişmiş olduğu” sorusuna verilen cevap vardır. Bu cevap, aynı zamanda “hangi tipte devrim” sorusuna karşılık gelmiştir. Yapılan incelemelerde varılan sonuç yine küçük burjuva ekonomist bakış açısını aşamamıştır.*

Marksizme yönelen devrimci hareketler, küçük burjuva sınıf nitelikleri nedeniyle küçük burjuva devrimciliğinin etkisinden kurtulamamış, Marksist nitelik pratik politik örgütlenme düzeyinde gerçekleşmiş, ancak teorik alana geçirilememiştir. “Marksist politik var oluş gerçekleşti, ama Marksist teorik üretim olmaksızın… Türkiye’de sırf yeterince teorik edinim sağlanamadığı için söz konusu nüfuz kırılamadı.”[61]* Sol örgütler kendi sınıfsal konumlarını, Marksizm adına üretilen ideolojilerle teorize etmektedirler. Marksizm de buna kılıf olarak geçirilmektedir. Marksizmin yorumlarını, ideoloji adına politik destek olarak almak bir dönem örgütün hareketliliği için yetebiliyor. Fakat Türkiye solunda yenilgi dönemlerinin sonrasında yapılan özeleştiri ve geçmiş değerlendirmeleri, kadroları örgütte tutmanın telaşıyla üretilmeye çalışılan teoriler, gerek örgütsel yapıyı gerek kadroları, zenginliğin bulunabileceği kaynaklardan da büsbütün uzak tutuyor.

Tarih …kapitalizmi mezara gömme görevini, ücretli köleler sınıfını oluşturan proletaryaya vermiştir” sözlerinde ifadesini bulan “öznel örgüt Marksizmi” “Teori ile praksisin birliği bilincin gerçeklikle böyle bir ilişki kurması durumunda imkan içine giriyor. Ama bu imkanın oluşması için, bilincin ortaya çıkışı da, tarihsel sürecin kendi amacına (insanların iradelerinden oluşan, ama keyfiliğe ve akıl-ruhun icadı olmayan bir amaca) doğru atmak zorunda olduğu kesin sonuçlu bir adım şeklinde olmalıdır”[62] İfadesinde tarihe hedef koymak biçiminde kendisini ortaya koyan Lukacsyan idealizm, sol hareketlerin programında tarihi kişileştirmekle aynı bataklıkta dolaşıyor.

Türkiye solu, kendi içinde sorgulayıcı, duyarlı olamamış ve gelişmeleri asgari düzeyde de olsa takip etmeyi başaramamıştır. Kuşkusuz hiçbir hareketin diğer bir harekete “sen mücadele edemezsin” şeklinde bir dayatması olamaz. Fakat yapılan işlerin (olumlu ya da olumsuz), ortaya atılan iddiaların, söylenen her sözün hesabı tutulmalı ve gerektiğinde sorulmalıdır.

Geçmişi açısından uzun bir mücadele deneyimine sahip olması gereken Türkiye solu, köklü bir sınıf mücadelesi pratiği ve teorik birikimden yoksundur. “Türkiyeli Marksistler, evrensel Marksist değerleri ülkelerinde yerleştirip yaymak için çok yoğun bir mücadele vermek durumundalar.”[63]

Türkiye’de sol hareketler (Marksist akım olmak bir yana), muhalif devrimci örgütler olarak, kitleselleşmek adına ya legalizme yönelmekte, ya da kendilerini korumaya aldıkları kale duvarları ardında küçük gruplar olarak kalmaktadırlar. Son dönemlerde devrimci hareketin yayınlarında rastlanan “Türkiye’nin sosyalizme gebe” olduğu, “sosyalizmin Türkiye’nin üzerine doğru yıkıldığı” türünden söylemlerin bugünkü gibi ortamlarda etkili olabileceğini söylemek mümkün görünmüyor.

Türkiye devrimci hareketinin mirasının içerdiği devrimci dinamiğin önemi, bütün sorunlarına rağmen, gözden kaçırılmamalıdır. Devrimci hareketin tarihi, her yanıyla sorgulanması ve iyi-kötü, doğru-yanlış yönleriyle ayıklanması gereken bir süreçtir.

 

 
 


[1] M. Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995. Bundan böyle Taslak olarak anılacaktır.

[2] Taslak, s.37

* Türkiye'de sol hareketin 1960 sonrası yeniden oluşumunda, uluslararası durum ve gelişmelerin, özellikle SSCB’nin politik etkileri yanında, 27 Mayıs darbesinin geliştirdiği ordu ve TKP'nin geliştirdiği “kapitalist olmayan yol” yanılsamalarını da dikkate almak gerekir.

[3] R. N. İleri, TKP Gerçeği ve Bilimsellik, Anadolu Yay., İstanbul 1976, s. 123

[4] Türkiye Devriminin Yolu ve Görevleri, Der:. Selahattin Erdem, (tarihsiz), Zagros Yay., s. 163

[5] TİP Programı, Ankara 1964, s. 14

[6] S. Yerasimos, Türkiye Tarihi Üzerine, C. III, İstanbul 1980, Gözlem Yay., 3. Basım, s. 905

[7] Aktaran: Abdurrahman Atalay, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, No: 63, s. 2143

[8] TİP Program ve Tüzüğü, Ankara 1979, s. 73

[9] Merdan Yanardağ, a.g.e., s. 16

[10] İ. Akdere, Z. Karadeniz, Türkiye Solunun Eleştirel Tarihi-1, Evrensel Yay., İstanbul 1996, s. 221

[11] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s. 242

[12] Aydınlık’tan (Aralık 1968, Sayı: 2, s.10) aktaran Erkin Eralp, "Türkiye Sol Hareketi", Ekimler, S. 1, s. 124

[13] E. Tüfekçi (M. Belli)’den, (Yön, 5 Ağustos 1966) aktaran: S. Yerasimos, a.g.e., s. 907

[14] M. Belli’den (Türk Solu, 15 Aralık 1967) aktaran: S. Yerasimos, a.g.e., s. 908

[15] M. Belli’den (Türk Solu, 14 Mayıs 1968) aktaran: A.g.e., s. 908

[16] A.g.e., s. 910

[17] Behice Boran, Sosyalizm ve Türkiye Sosyalizmi, (1977?), s. 71

[18] M. Ali Aybar'dan aktaran: S. Yerasimos, a.g.e., s. 914

[19] Yön'den (7 Mayıs 1965, Sayı 10) aktaran: Erkin Eralp, a.g.e., s. 130

[20] M. Belli'den ("Her Devrim Milli Bir Yol İzler", Türk Solu, 27 Şubat 1968) aktaran: E. Eralp, a.g.e., s. 130

[21] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s.162

[22] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Yol 1, 1. Basım, Biblotek Yay., İstanbul 1992, s. 5

* Hikmet Kıvılcımlı’nın Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi adlı eserinde bellirttiği temel tezler, radikal solun Türkiye tahlillerine ve bunun üzerinde yükselen programlarına esas oluşturmuştur. 1980 sonrası döneme kadar Kıvılcımlı dışında, “ülkeyi ekonomik yönden araştıran" bir yazar çıkmamıştır.

[23] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s. 162

[24] M. Çayan, Bütün Yazılar, Atılım Yay., İstanbul 1992, s. 99

[25] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s. 289

[26] M. Çayan, a.g.e., s. 264

[27] Erkin Eralp, a.g.e., s. 137

[28] M. Çayan, a.g.e., s. 271-72

[29] İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yay., İstanbul 1987

* Görece de olsa gelişen işçi hareketlerinin bu hareketlerdeki bir yansıması gelişme olarak kendisini gösterdi.

[30] Taslak, s. 42

[31] Taslak, s. 42-43

[32] Taslak, s. 37

[33] H. Fırat, Devrimci Harekette Reformist Eğilim, 1. Baskı, Eksen Yay., İstanbul 1990, s. 54

[34] Taslak, s. 39

[35] "Örgüt Platformu", Halkın Yolu, Sayı:1, Mart 1976

* Bu ifadeler, diğer örgütlerin programlarında aynı tarzda ve ilginçtir, bazen aynı sözcüklerle yer almaktadır.

[36] Devrimci Teori, S. 2, s. 98

[37] Devrimci Teori, S. 3, s. 22

[38] Devrimci Teori, S. 3, s. 21

[39] Devrimci Teori, S. 2, s. 105

[40] Devrimci Teori, S. 5, s. 80

* Yazı “Mao-Zedung düşüncesini” eleştirmek kaygısını taşımamaktadır. Mao-Zedung tarihte en tutarlı en kapsamlı demokratik devrimlerden birinin yaratıcısıdır. Mao-Zedung, feodal, yarı-feodal bir ülkede demokratik devrim gerçekleştirmekle kalmamış sosyalizan önlemler de almıştı. 75 yılları itibarı ile gelişen sol hareket içinde “Mao ile başlayan yönelim devrimci bir damara hep sahip olmuştur. Mao’nun, Kruşçev’e karşı Marksizmin genel ilkelerini ve devrimi savunmasının büyük kategorik önemi, hiçbir Marksist tarafından inkar edilmeyecek ağırlıktadır.” (Taslak, s. 77)

[41] Devrimci Teori, S. 5, s. 83

[42] Proleter Devrimci Halkın Yolu, S. 94

[43] İşçinin Yolu, S. 5,

[44] MLKP-K Programı, Derleyen: G. Altınoğlu, Varyos Yay., İstanbul 1994, s. 1

* MLKP-K Programında “Türkiye’nin Sosyo Ekonomik Tahlili ve Stratejik Planımızın Ana Özellikleri” başlığıyla yer alan bölüm (s. 69) ile Hikmet Kıvılcımlı’nın Yol - 2 (İstanbul 1992, Bibliotek Yay.) adlı çalışmasında yer alan “Devrim Kuvvetleri” başlıklı yazısının (s. 13) karşılaştırılması ilgi çekecektir.

[45] MLKP-K Programı, a.g.y., s. 45

[46] A. Can, Türkiye'nin Maddi Toplumsal Gerçeği ve Devrimci Strateji, Varyos Yay., 1. Basım, İstanbul 1991, s. 14

[47] İ. Kaypakkaya, a.g.e., s. 90

* O dönemde var olan TDKP-İÖ, THKP-C/ML, TİKB, Kawa gibi. örgütleri küçük burjuva hareketler olarak adlandırıyordu. Bu sadece TKP/ML Hareketi’ne özgü değildi, dönemin diğer hareketleri de kendi dışındakilere aynı şekilde bakıyordu.

[48] TKP-ML Hareketi II. Konferans Belgeleri, s. 63 ve Partinin Yolu, S. 9, 1986, s. 24-26

[49] Doğru Seçenek, S. 1, sunuş yazısı

[50] TDKP Kongre Belgeleri, 1980, s.5

[51] Ulusal Demokratik Halk Devrimi, Halkın Kurtuluşu Yay., 1978, s. 38-41

[52] A.g.y., s. 48-49

[53] Parti Bayrağı, S. 15, s. 6

[54] Parti Bayrağı, S. 15, s. 6

[55] A.g.d., s. 6

[56] Taslak, s. 51

* Kemalist hareketten umulan destekle başlayan “icazetçi” yaklaşım; M. Suphi ve arkadaşlarının Kemalist hareketten medet ummaları, onunla uzlaşarak yurda döndüklerinde öldürülmelerinden; TKP lideri Ş. Hüsnü’nün Kemalistlerden icazet alarak Karadeniz bölgesinde devlet adına resmi doktorluk yapmasına, yıllarca hapishanelerde kalmasına rağmen orducu darbelere güven duyan H. Kıvılcımlı’ya kadar uzanır.

* Bütün sol hareketin programlarında yazılan “iktidara gelince yapacaklarımız” bölümüne sayılan işler (sol hareketin hiçbir zaman yönetmek üzere örgütlenme anlayışının bulunmamasına rağmen) kendini muhalif olarak ispatlamaya çalışmanın bir ürünüdür. Çünkü bu ifade, “Yapılacakları devrimle (ancak) biz başarabiliriz, bu koşullarda başka türlü olamaz"ın anlatımıdır. Bu, Leninist anlamda “talepler için mücadele etmek” değil, savunulan düşüncelerin düzen içinde çözülemeyecek sorunlar olarak gösterilmesidir. Oysa savunulan devrim anlayışının “burjuva demokratik devrim” olması onların elindeki (teorik gibi görünen) silahları da almaktadır. Her özeleştiri dönemi sol hareketler içinde yeni yapıların çıkmasının nedenlerinden birisi budur. Hizip olarak adlandırılan yeni grupların ifadeleri genel olarak “ben daha iyi yaparım" olmaktadır. Bir dönem büyüyen ve gelişen yapılar zaman içinde katılaşmakta ve örgütsel bütünlüğü koruma çabasına girmektedirler.

[57] A. Can, a.g.e., s. 14

[58] K. Marx, Kapital, C.1, Çev.: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 3. Baskı, İstanbul 1986, s. 22

[59] Taslak, s. 48

[60] M. Çulhaoğlu, "Solda İdeolojik Silkiniş İçin Düşünceler", Gelenek , S. 35, s.15

* Türkiye’nin sosyo-ekonomik anlamda ilk incelenmesini H. Kıvılcımlı gerçekleştirmiştir. Sol hareketin tüm araştırmalarda vardığı sonuç, kapitalizmin Türkiye’de tekelci olarak başladığı yönündeki ortak ifadedir. Bu ifade H. Kıvılcımlı’da da olduğu gibi vardır. Birçok farklı araştırmadan sonra aynı sonuca varması devletçi, küçük burjuva sınıfsal bakış açısından kopamamanın sonucudur.

[61] Taslak, s. 46

* Sol hareketlerin programlarında yan yana kullandıkları “işçi sınıfı ve emekçi halk” kavramları (sol hareketlerin halk kavramlarına bağlı olarak) küçük burjuvazi ve işçi sınıfı arasında yaşanan çelişmelerin uzlaşır çelişmeler olduğunun ideolojik kabulüdür. Bu küçük burjuvaziden sosyalizm kurmak talebinde bulunmak; sol politik örgütlerin sınıfsal durumlarının işçi sınıfı karşısındaki anlatımıdır.

[62] G. Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, Çev.: Yılmaz Öner, 1. Baskı, Belge Yay., İstanbul 1998, s. 55

[63] Ö. Bedri Canatan, "Muhafazakar Marksistler ve Marksist Muhafazakarlık", Görüş, S. 11,1991, s. 18-19

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 12 Mon, 07 May 2012 13:05:11 +0000
Çelişki Üzerine https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/70-%C3%A7eli%C5%9Fki-%C3%BCzerine https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/70-%C3%A7eli%C5%9Fki-%C3%BCzerine

Çetin Konuk

Materyalist tarih anlayışı, Marx’ın toplumsal hareketin de yasalara tabi olduğunu göstermesi ile başlamıştır. Buradaki sorunsal, bu yasaların genel işleyişinden çok, yasaların gelişiminde “bilimin nesnesi” olarak toplumdaki çelişkilerin doğadaki çelişkilerle aynı olup olmadığı; ve diyalektik yasaların, toplum ve doğa yasalarının, özgül farklılıklar taşımakla birlikte aynı ilkeler üzerinden işlediğini göstermektir. Diyalektik üzerine tartışmalar, daha çok, geçerliğinin söz konusu edildiği tarihsel-toplumsal alanda cereyan etmiştir.

Diyalektik mantıkta bütün gelişmenin itici gücü çelişki faktörüyle açıklanır. Toplum ve doğadaki gelişim, çelişkinin doğal sonuçlarıdır. Marksist geleneğin üstüne oturduğu yapının ekseni budur.

Gelişim ve değişim Hegel’de maddenin hareketi olarak vardır. Marx ve Engels’in, Hegel diyalektiğini ayakları üstüne oturtmaları esprisi, felsefi spekülasyondan toplumsal pratiğe geçişin sağlanmasıdır. Burada pratik kendi içinde öznenin varlığını kabul etmeyi beraberinde getirmiştir. Engels, Hegel diyalektiğinin temel yanına, öznenin tarih dışına atılması ile birlikte, çelişmenin insan toplumunun tarihsel gelişimindeki yerine vurgu yapar.

Hegel'de özne, insanın pratik etkinliği değil, tinin etkinliğidir. Bir başka anlamda özne tindir. Marx, Hegel’de olduğu gibi, tarih ve toplum yaşamının çelişmelerle geliştiğini, yani diyalektik bir gelişim gösterdiğini kabul ediyordu. Ama bu çelişmeler Hegel’in idesinde ortaya çıkmıyordu, idenin çelişmeleri değildi. İnsan etkinliğinin tarihin gelişmesi içinde soyutlanması; insanda ve etkinliğindeki özelliklerin maddesel olmayan bir ilkeye aktarılması ide kavramını ortaya çıkarmıştı. Marx, Hegel’in maddesel olmayan idenin maddesel gerçeği açığa çıkarması idealizmine karşı durmuş ve bunu tersine çevirmiştir. Yani ters çevirme işlemi, kaba bir anlatımla, maddesel varlık alta ve temele, düşünce yani sonuç ve ürün ise üste gelecek bir biçimde yapılmıştır.

Gramsci de diyalektiğe bu noktadan yaklaşmış; praksis felsefesine bağlı olarak; nesnel gerçeklik olarak toplumun insan ürünü olduğunu ve toplumun değişmesinin ancak insanın pratik etkinliğiyle mümkün olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Burada yasanın yeri yoktur, özneye doğru savruluş söz konusudur. Diyalektiğin, insanın pratik etkinliğinde (toplumda) yerleşmesi, Gramsci’nin temel dayanak noktalarından birini oluşturur.

Marx’ın Alman İdeolojisi'nde ortaya koyduğu pratik, tarihin belirli yasalarıyla belirlenmiş faaliyetler olarak nesnel niteliktedir. Bu nesnellik, toplumda sınıf çatışmalarının varlığı ve sosyalizmin “iki sınıfın savaşımının zorunlu ürünü”[1] olarak kurulması gibi, toplum ve insan ilişkisi çerçevesinde, toplumsal varlığı belirleyenin insan değil, tam aksine bilinçleriyle insanları (bilinçsizlik insan olmamak demektir) belirleyenin onların maddi toplumsal varlıkları olduğu ifadesi, tam anlamı ile toplumsal ilişki ve çelişkilerin yarattığı nesnel zorunluluğu ifade eder.

Marksizmdeki pratik, nesnel bir zorunluluk olarak değişimin olmazsa olmaz koşuludur. Bu pratik, nesnenin gerçek hareketinin yarattığı pratik hareketin kendisi olan çelişkide yatar. Marx'ın, tarihi ve toplumu yaratanların gerçek ve somut insanlar olduğu görüşü, meşruiyetini buradan alır.

Madde ve hareket

Maddenin hareketi ve hareketin maddiliği materyalist anlamda ontolojik yapıdadır. Hareketin kendisi iki anlamda da değerlendirilebilir ve kategorilendirilebilir. Hareketin epistemolojisi ve ontolojisi. Böylece maddenin ontolojik olarak hareketi ile maddenin hareketinin felsefi olarak değerlendirilmesi arasında farklılıklar ve karşıtlıklar kaçınılmaz olarak var olacaktır.

Varlık sürekli bir değişmedir; düşünme (bilinç), geçek (maddesel) hareketin (değişmenin) insan beynindeki yansımasıdır. Salt düşüncenin mutlaklaştırılması sonucu, Proudhon’un deyimi ile “saf akıl… kendi kendine durum almaktan, kendine karşıt olmaktan, kendisini yadsımaktan, kendi yadsımasını yadsımaktan ibarettir”[2] yaklaşımı sonucunda, düşüncedeki hareketin kendi içindeki gerçekliği ile maddedeki hareketin gerçekliğini birbirine karıştırılmaktadır. Düşüncedeki hareket, maddedeki gerçek hareketi bir kenara bırakarak kendisini mutlaklaştırır. Hareket, maddeden soyutlanması ile “saf aklın hareketi” haline gelir. Çelişki (aynı anlama gelmek üzere, maddenin hareketi), madde dışında anlaşıldığında yok olmaktan kurtulamaz.

Düşüncedeki hareket ve maddedeki hareket, felsefede ayrı şeyler olmasına rağmen, gerçekte bir ve aynı şeylerdir. Hareketsiz madde, maddesiz hareket varsayılamaz. İnsan ve toplum da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Maddedeki hareketi, düşüncede iki karşıt olarak almak ve hareketi birbirinden çıkarsamadan iki ayrı hareket biçiminde kategorilendirmek, ancak hareketin metafiziği olarak adlandırılabilir. Aynı çizgi, Lukacs ve ardıllarında, idaelizm olarak, bilinç ve ekonominin hareketi arasında diyalektik bir bağın varolmasının savunusu olarak kendisini ortaya koyar. Ekonomi bilincin hareketi ile şekillenmektedir. Bilincin hareketinde ekonominin fazla bir önemi yoktur. Çünkü toplumsal varlığın “madde olarak” hareketi, doğadaki maddenin hareketinden farklı bir niteliktedir.

Tez - anti-tez - sentez üçlemesinde, tez ve anti-tez arasındaki ilişki maddeden bağımsız bilincin kendi hareketinde ayrışan iki ayrı hareket (düşünce) olarak karşı karşıya getirilmekte ve bilinçte yeni bir hareket (düşünce) türetilmektedir. Maddedeki hareket (gelişme) yerine, kavrayışta birbirini izleyen ve ard arda gelen kavramlar silsilesi ortaya konularak dünya düşünceler ile kurulmaktadır. Lenin buna, “Hareketi maddeden ayırma isteği düşünceyi nesnel gerçeklikten ayırmaya ya da duyumlarımı dış dünyadan ayırmaya eş değerdir; yani idealizme varmaktır”[3] sözleriyle karşı koyar. Bütün düşünce şemaları, yalnızca düşünce biçimleri ile ilgilidir; oysa maddede sözkonusu olan yalnızca dünyanın maddi hereket biçimleridir. Düşünce biçimleri, hiçbir zaman düşüncenin düşüncesinden çıkarsamayla değil “tastamam ancak dış dünyadan çıkartıp türetilebilir”.[4]

Çelişkinin uzlaşmazlığı

Nesnel gerçeğin hareketi ve hareketin bilinçteki yansıması arasında kaçınılmaz olarak farklılık vardır. Nesnel gerçeğin hareketi, çelişki üzerine düşüncenin temelini oluşturur. Marksizm, toplum ve doğada hareketi, çelişmenin bir ürünü olarak tanımlar. Bu çerçevede, Engels'in belirttiği biçimi izleyen Lenin, matematikte diferansiyel ve integral, mekanikte hareket ve karşı hareket, fizikte artı ve eksi elektirik, kimyada atomların ayrışması ve birleşmesini diyalektiğin anlatımları olarak evrenselleştirir ve toplumsal alanda da sınıflar savaşımını diyalektik çelişki olarak ortaya koyar.[5]

Doğadaki hareketin yapısında yer alan çelişki, gelişmenin ve ilerlemenin esas yönünü oluştururken, toplumda üretim ilişkileri içerisinde çelişki doğaya göre bulanıklıklar taşır. Bulanıklık sonucu, toplumsal alanda çelişki, doğasal maddedeki çelişki kadar net ve görülür değildir. Örneğin fizikteki artı ve eksi elektrik arasındaki çelişkinin yarattığı enerji gibi olgular toplumda net olarak görülme durumunda değildir. Toplumsal ilişkilerdeki karmaşıklık ve üst üste binmiş olayların temelindeki çelişki, kendisini, karışıklık ve bilinçte bulanıklıklar halinde gösterebilir.

Temelde yatan çelişkinin yanında Mao ve Althusser’in yaptığı gibi, çelişkinin asıl ve tali olarak bölünmesi, bu bulanıklığın sonucudur.

Doğa ve toplumdaki harekette var olan çelişkiyi, aynı hareketin iki ucu olarak ortaya koymak gerekir. Hareketin gelişiminde beliren uçlardan olumlu ve olumsuzun çatışması, madde dışında değil bizzat maddenin hareketinde var olur, hareket bittiğinde bu çelişki de yok olur. Bundan ayrı olarak, maddenin hareketi, kendinde değil dışından bir hareket ile çelişki olarak ortaya konulduğunda, hareket, kendi uçlarından olumlu ve olumsuzun çatışması olarak değil, iki ayrı hareketin çatışması biçimine bürünür ki, karşıtlıklar arasında hareket gibi (çelişkiler arası çelişki gibi) görülür.

Doğa, aralıksız sürüp giden bir hareket içindedir. Değişme her zaman karşıtlıkların çatışmasından doğar. Herhangi bir varlıkta onu, hem kendisi, hem de kendisinden başka bir şey olmaya iten (zorlayan) zıtlıklar vardır. Varlık dışarıdan bir gücün etkisiyle değil, içindeki çelişmenin harekete getirmesi ile değişikliğe uğrar. Karşıtlıklar nesnede (varlıkta) birbirinin dışında değil; bir arada ve birlik oluşturacak biçimde bulunurlar. Madde, olumluluk ve olumsuzluğunu kendi içerisinde taşır; değişim ve yeniden değişim bu zıtlıkların zorunluluğunda gerçekleşir.

Hareket kendi kendine hareket olarak yok sayıldığında hareketi sağlayan güç gerekir. Maddenin hareketine karşı madde dışında bir hareket, bir başka maddenin hareketi ile açıklandığında, her iki maddenin çatışması sonucu, maddelerin hareketini sağlayan güç karşımıza çıkar ki bu durum özneciliğin batağından başka bir yer değildir. Öznenin yarattığı süreç bir tarafa atıldığında, karşımıza, asıl olan maddedeki kendi kendine hareket ve onun bilgisi çıkar; savunulması gereken de budur.

Maddenin bu kavranışında ontolojik olarak madde ve madde bilgisinin tek ve aynı şey olduğu görüşü, çelişkinin uzlaşmazlığının bir ifadesidir. Bu yaklaşımdan, toplumsal alanın bulanık çelişki ortamında, özellikle vazgeçilmemelidir. Çünkü, mesele, asıl olarak bu alanda kritik bir hal almaktadır.

Hareketin içerisinde asıl ve ikincil çelişkiler belirleme konusundaki Mao ile Althusser’in çalışmalar yaptığı biliniyor. Mao, hareketin bağrındaki çelişkiyi ikiye ayırmaktan çok, politik alanda temel çelişkiye bağlı baş çelişki kavramını ihdas ederek, mücadelede öne çıkarılması gerekenin baş çelişki olduğuna vurgu yapar. Çünkü Mao, toplumsal karmaşıklığa bağlı olarak, politik mücadeleyi yürütmek ve açıklamak durumunda kalmıştır. Sınıfsal ve sınıfsal olmayan çelişkilerin yarattığı kaotik ortamda, ikincil çelişkiler aramak bir zorunluluk olmaktadır. Çelişkiyi iki kutuplu basit bir süreç olarak görmeyen Althusser, her harekette asıl ve tali bir yön öngörür. Ona göre ancak çok basit bir süreç karşıt bir çift içerir. Oysa karmaşık süreçler birçok karşıt çiftler grubu içerir ve çelişkiler buna bağlı olarak artar.

Toplumda, sınıflar arası çelişkilerde uzlaşırlık olduğunu savunmak, maddenin hareketindeki uzlaşırlığı savunmakla denktir. Sınıflar arasındaki mücadelede ittifakların ve uzlaşmaların yapılması politik alandaki çelişkilerin uzlaşılabilirliği anlamına gelmez. Toplumsal siyasal yapıların, kendi içlerinde çıkarlar uğruna   birtakım anlaşmalar yapmaları aralarındaki çelişkinin uzlaşır nitelikte olduğunu göstermez. Sermayeye karşı savaşında proleteryanın, diğer ezilen kesimlerle yaptığı ittifaklar, sınıf olarak kendisini yok edecek olanın diğerlerini yok etmeyeceği anlamına gelmez. Ateş almayan tüfek, barutun patlayıcı özelliği olmadığına işaret etmez.

Toplumda, emek-sermaye temel çelişkisinin uzlaşmazlığı yanında, halk tabakaları arasındaki çelişkiler uzlaşır çelişkiler olarak adlandırılır. Bu, aynı zamanda hakim sınıflar arasındaki çelişkilerin niteliğinde de söz konusu edilir. Temeldeki çelişkinin uzlaşmazlığını savunmak, ama ikincil denilen çelişkilerin uzlaşırlığını savunmak "çelişkili" bir mantığa bürünmektir. Toplumsal ilişkilerde emek-sermaye çelişkisine bağlı ortaya konulabilecek çelişkiler, emek ve sermaye gibi iki nesnel unsurun dışında onlarca örnek barındırabilir. Bu durum, tam da bilincin kabul ettiği hareket olarak kendisini belirtmektedir. Emek ve sermaye arasındaki çatışma, üretim sürecinin bir ürünü olarak var olmuştur. Bu çatışmada, gerek emek gerek sermaye üretim ilişkilerinin aynı hareketi içerisinde iki ayrı ucu oluşturur.

Maddenin kendi içinde çatışması ve çatışma sonucu kendini aşması, diyalektik olarak doğa ve toplumun gelişme yasasıdır. Çünkü hem doğa hem toplumun gelişimi bu bakışla açıklanabilir. Çelişki nesnenin kendinde değil sadece düşünceler kategorisinde anlaşıldığında yok olur. Bu, maddenin yok olması demektir. Nesnenin hareketinde yatan çelişki uzlaşmazdır ve uzlaşırlığı söz konusu edildiğinde maddedeki hareket yok olur.

 

 

 

 


[1] F. Engels, Anti-Dühring, Çev.: Kenan Somer, Ankara 1977, Sol Yay., s. 71

[2] Marx, Felsefenin Sefaleti, Çev.: Ahmet Kardam, Ankara 1972, Sol Yay., s. 99

[3] Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritisizm, Çev.: Sevim Belli, Ankara 1988, Sol Yay.,s. 287

[4] Engels, a.g.e., s 92

[5] Lenin, a.g.e., s. 413

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 10 Fri, 04 May 2012 17:24:39 +0000
Sınıf Tanımlamaları Üzerine https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/46-sinif-tanimlamalari-uzerine https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/yazarlar/item/46-sinif-tanimlamalari-uzerine

Çetin Konuk

Kapitalizm varlığını, yeniden-üretimini gerçekleştirerek sürdürüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendini yeniden organize eden kapitalizm, sistemini belli bir stratejiye oturttu. Bu strateji, değişen dünya koşullarında yeni bir işbölümü, emeğin yeniden örgütlenmesi ve yeni bilimsel gelişmelerin üretimde kullanılması zorunluluğundan kaynaklanıyordu. İşçi sınıfının bir kesimine sunulan iyi ücret, kâr dayalı ortaklık, teşvik primi, sorumluluk ve yönetime katılım gibi yöntemler emeğin yeniden- örgütlenmesinde canalıcı roller oynadı.

Yeni teknolojik gelişmeler, vasıflı emeğin bir bölümünü ortalama emek düzeyine indirgerken, vasıflı ve vasıfsız emek arasındaki sosyal fark açılmakta, vasıflı emek sahipleri, vasıfsız emekten kopartılarak düzene dahil edilmeye çalışmaktadır. Diğer yandan karşılığı vasıfsız emeğe göre daha yüksek olan vasıflı emek ile vasıfsız emek arasına çekilen kalın ayrım çizgisi ile işçiler arasındaki rekabet güçlendirilmektedir. Bir yandan sosyal yaşantıda görülen belli bir refah artışı, öte yandan, sanayi işçilerinin sayısında görülen göreceli azalma ve bunlara dayanılarak ileri sürülen tezler paketi; proletaryanın ölümü, sınıfsızlık teorileri ve genel toplumsal uyum yasaları olmaktadır.

Bireyden Sınıfa

Özellikle ilk işçi sınıfı iktidarı olan Paris Komününden sonra, sınıfı düzen içerisine hapsetmeye çalışan ve onun düzenin bir parçası olduğunu savunan her türlü düşünce, sınıf mücadelesinin, felsefenin dışında bir alan olarak tanımlanmasına dayanmaktadır. İşçi sınıfı artık felsefe ile değil, eylemle uğraşmak durumundadır; çünkü sınıf yeniliklerin temsilcisi ve eyleyicisidir. “Felsefe ile devrim arasında orta yol yoktur.”(Marx) Marx’ın XI. tezi, bu alanda felsefenin işinin bittiğini belirtirken, yeni dünyayı kurmanın, sınıfın omuzlarındaki eylemle olacağını belirlemiştir.

            Bundan dolayı işçi sınıfı, sürekli eylem halinde etkin olmalıdır. Bu etkinlik, eylem felsefesinde yerini bulmaktan çok sınıf eyleminin kendisidir.

            Sürekli eylem halindeki sınıfın tarihsel rolü, sürekli çelişkilerle beslenerek merkezinde idealizmin ve materyalizmin ikilemini bulur. Marksizmi burada bir inak olarak almak, materyalizmi desteklemek için idealizm karşıtlığını birebir ortaya koymak, eylem içerisinde, eylemden çok felsefeyi davet etmektir. İşçi sınıfının mücadelesinde, bu yöntemle felsefeyi alanın merkezinde bulmaktayız. Dünyayı değiştirirken kendisini de değiştirmesi noktasında sınıf, mücadelenin öznesi gibi görülmektedir. Sınıflar mücadelesinde işçi sınıfına atfedilen özne olma niteliği, idealizme karşı materyalizmin savunusu adına ileri sürülmektedir. Oysa, materyalizm adına teorik alanda idealizmin argümanları dışına çıkılamamaktadır.

            Sınıf, bir toplumsal olgudur: “Marx’ın daha o dönemde derin olan bilgisi, işbölümünün karşılığının mülkiyet biçimlerini evrimi (toplumsal veya statü mülkiyetinden biçimsel olarak herkese açık özel mülkiyete kadar) olduğunu göstermek için seferber oldu Her üretim biçimi, sadece diğer d,iğer yüzü olan mülk edinmenin ve mülkiyetin tarihsel bir biçimi demektir. Ve sonuç olarak işbölümünün farklı statülerden, işbirliklerinden, düzenlerden veya durumlardan geçerek, ilkel topluluktan sınıflara kadar gittikçe daha geniş ve gittikçe daha az 'doğal' toplumsal grupların dağılması ve kurulmasının kuralıdır.”[1]         

            Ekonomik yapının karakteri ve bu karakterlerin değişikliğe uğrama doğrultusu, insan iradesine değil, üretici güçlerin durumuna ve üretim ilişkilerinde meydana gelen ve üretim güçlerinin sürekli gelişimi dolayısıyla toplum için zorunlu olan değişikliklerin doğasına bağlıdır.

            “Marksizme göre ekonomik ve toplumsal sistemlerin her biri, toplumsal bir gerçeklik demek olan insanın tikel ve özgün bir belirimidir. Ve ispatlıyor ki düşünürümüz, ekonomi politiğin kullandığı kavramlar ve ortaya çıkardığı yasalar, ancak belirli bir ekonomik ve toplumsal sisteme oranla anlam kazanır; ekonomik ve toplumsal sistemlerse, tarihin belirli anlarına konumlu bulunan birer bütündür.”[2]

            Toplumsal yaşamda insanların kendi iradelerinden bağımsız ve zorunlu olarak kurdukları ilişkiler; üretim ilişkileri ve üretici güçlerin belirli bir gelişim düzeyine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü toplumun ekonomik yapısını da kapsayarak, hukuki ve siyasal temelin üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Üretim ilişkileri içerisindeki üretim biçimi genel olarak toplumsal ve siyasal yaşam sürecini koşullandır. Çünkü insanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil; bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.

            Zira henüz sınıflara bölünmemiş olan ilkel toplumlarda bile insanın üretici faaliyeti dünyaya bakışını ve estetik duygularını dolayımsız olarak etkilemektedir. Marksizmin "temel"' ve "üst yapı” bağıntısı, üretici güçlerin durumu, bu durum tarafından koşullanan ekonomik ilişkiler, bu ekonomik “temel” üzerinde oluşan sosyal-siyasal rejim; sosyal insanın bir taraftan doğrudan doğruya ekonomi tarafından ve öte yandan da bu ekonomik temel üzerinde oluşmuş bulunan sosyal-siyasal rejimin tümü tarafından belirlenen psikolojisi; bu psikolojinin özelliklerini yansıtan çeşitli ideolojiler. Doğrudan doğruya insan etkinliği de burada hür olarak değil, zorunlu olarak yani yasalara uygun olarak bilimsel bir araştırma konusu olmaya elverişli olarak belirmektedir.

            İnsanlar karşılıklı olarak birbirleri üzerinde etki meydana getirirler; bu etki yalnızca bilinçsiz ve kör etmenlerdir ve genel yasa bu etmenlerin değişken oyunları içinde belirir. Bütün bu olanlardan hiçbir şey ister yüzeyde gözlemlenebilen sayısız görünür rastlantılarda olsun, ister bu rastlantılardan kaynaklanan ve düzenliliği doğrulayan sonuçlardan olsun, bilinçli ve istenen bir erek olarak meydana gelmez.

“Marx, toplum düzenini etkileyen sınıf ilişkileri bireylerin iradesinden bağımsızdır, derken, toplum düzenini bireylerin içinde kısılıp ezildikleri koca bir makineye benzetmektedir. Bu düzenin içindekiler körlemesine hareket etmektedirler, hareketlerinin en önemli sonuçlarından bazılarını bile önceden kestirememektedirler.”[3] Marksizmin ilgili tezini isabetli bir şekilde saptayan Popper, toplumsal ilişkileri yaşamın düzeni içerisindeki bireylerin birebir ilişkileri olarak anlamaktadır. Popper, ilişkilerin bilinçli ve belli bir iradeye bağlı olarak kurulduklarını varsayar.

            Marksizmi "idealist düzeltme"ye girişenlere karşı, Lenin de, Marksizmin bu temel nitelikteki tezini yineler: “ ...Genel olarak varlık ile genel olarak bilinç nasıl özdeş değillerse, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç de özdeş değillerdir. İnsanlar birbirleriyle olan ilişkilerinde bilinçli varlıklar olarak davrandıkları olgusundan toplumsal bilincin toplumsal varlıkla özdeş olduğu sonucu çıkartılamaz. Az çok karmaşık bütün toplumsal biçimlenmelerde, özellikle kapitalist toplumsal biçimlenmede, insanlar birbirleriyle ilişki kurduklarında, aralarında kurulan toplumsal ilişkilerin ve bu ilişkilerin gelişmesine hükmeden yasaların vb. ne türden olduklarının bilincinde değildirler. Örneğin tahılını satan köylü, dünya pazarında dünyanın bütün tahıl üreticileri ile 'ilişki' içerisine girmiş olur, ama o, ne bunun bilincindedir ve ne de bu alışverişin temelini oluşturan toplumsal ilişkilerin türünün bilincindedir.”[4]

            Bir birey olarak kapitalist de aynı konumdadır; fakat toplumsal ilişki içerisinde kapitalist; sermaye sahibi olarak, üretimde yalnızca kişisel değil, toplumsal bir konuma da sahiptir. Sermaye kollektif bir üründür ve ancak, toplumun tüm üyelerinin birleşik eylemi ile harekete geçebilir. Kapitalist, kendi kişisel ya da insansal nitelikleri ile değil ama sermayeye sahip olduğu ölçüde bir güce sahiptir. Bu güç, emeği ve onun ürünlerini yönetebilme gücüdür. Sermaye, uluslararası çapta merkezileşmesi ile artık kapitaliste “ait bir şey olmaktan çıkmış”, –kapitalistten de soyutlanarak– kapitaliste de egemen, toplumsal bir ilişki halini almış durumdadır.

Kapitalistler; sermaye ilişkileri içerisinde, hem sömüren, hem de yabancılaşan bir konum içinde mühürlenmiş bir yasaya boyun eğen ve bu yasayı aktaranlar haline gelmişlerdir. Sermayenin gereklerini yerine getiren devletteki iktidar sahipleri, insanların yalnızca belirlenmiş olan ve hiç kimsenin yaratıcısını bilmediği bir düzene boyun eğmeleri için egemendirler.

Sınıf Üzerine Farklı Bir Tanımlama

Marksist sınıf anlayışına karşı, önemli görülen yaklaşımların birini Max Weber geliştirmiştir. Weber’e göre sınıflar, birden fazla toplumsal konumdan oluşan, yani çoğulcu bir girişime sahip olan, hem nesnel, hem öznel karakterde olgulardır. Mülkiyet ve pazar konumlarına göre değerlendirildiğinde, sınıflar, mülkiyete ve toplumsal statü farklılaşmasına dayanan gruplar olarak ele alınıp değerlendirilir.

            Gelir elde etmeye yarayan mülkiyet kaynaklarına sahip olma olgusuna dayanan toplumsal bir hiyerarşi, gelir elde etmeye yarayan mülkiyet kaynakları tanımı, Marksist sınıf tanımlamasına yaklaşmasına rağmen, yetersizliği Marx tarafından özellikle belirtilerek eleştiri konusu olmuştur. Mülkiyet, gelir getirecek bir şeyi elinde bulundurmak değil, onu sermaye haline getirmek ve bunu yeniden üretebilmek ilişkisini içerir. Kendi başına yığma olarak cimrinin küpünde yatan para, cimrinin sermayesi değil, ancak küpünde yatan para olarak adlandırılır. Büyük bir toprak parçası için de aynı durum söz konusudur. Mülkiyet, kişiye bağlı zilliyet olarak değil, üretim ve değişim ilişkisi içerisinde bir anlam kazanır ve ancak o zaman sermaye olarak adlandırılır. Diğer bir deyişle üretim ve geçim araçları ancak emekçiyi sömürme ve boyunduruk altına alma aracı olarak hizmet ettikleri zaman sermaye halini alırlar. “Sermaye, nesneler ya da para olarak değil, fakat insanlar arasında belirlenmiş bir üretim ilişkisidir... işçiler ve işçilerin emeğinin sömürülmesi ile üretim araçları sahipliğinin ayrılmasını zorunlu kılar.”[5] Öte yandan “mülkiyet”e hukuksal bir ifade ile sahip olmanın yanında, sermaye sahibi kapitalist, başkasının yasal malı olan bir üretim aracını kullanarak da artı-değer elde edebilir.

Weber'de, pazarlanabilir bir hizmet sunmaya ya da böyle bir hizmet kapasitesini elinde bulundurmaya dayanan bir toplumsal hiyerarşi öngörülmektedir. Mülksüzler de, kapitalistlerin ellerindeki metaları gibi, kendi içlerinde pazarlanabilir becerilerini tekelleşme derecesine veya türüne göre bir hiyerarşi oluşturmaktadır. Kısaca her meslek grubu kendi mesleği etrafında bir araya gelerek oluşturduğu çıkar birliğiyle bir sınıf oluşturmaktadır. Weber'in ısrarla üzerinde durduğu pazar ilişkisi; işçinin pazarlanabilir becerilerinin tekelleşme derecesine, veya türüne göre belirlemesi, mesleği temel alan bir anlayıştır. Kişinin sınıfsal konumunun temeli yaptığı iştir. İş, kişinin sınıfsal konumunu belirler. Bu, işçi sınıfını, sadece kol kuvveti harcayan beyinsiz güruh olarak tanımlamaktır.

            Sınıfların, ekonomik ilişkiler sisteminin öncelikli ve en önemli unsurları olduğu belirlenirken, öte yandan sınıfların emek ve meta pazarı içerisinde benzer yaşam olanaklarına sahip bireylerin toplamı olduğu öne sürülür. Weber, ücretli emek olgusunu kabul ederken, artık-değer kuramını hiç benimsememiştir.

Sınıfların, emek ve meta pazarı içerisinde, benzer yaşam olanaklarına sahip bireylerin toplamı olması düşüncesi, ilk bakışta doğru gibi görünüyor, ancak geniş bir pazar ilişkisi içerisinde yaşayanların, aynı pazar içinde aynı konumda olmakla birlikte yaşam tarzları farklılıklar içerebilir. Bu, sınıfa bakışı patronaj ilişkiler içerisine almak, farklı grupları farklı sınıflar olarak bölmek anlamını taşır. Weber’in, aidiyet duygusu yaşamayan bireyler topluluğu, yani “sınıfı” böylece daha anlaşılır oluyor.

            Gelişen teknoloji ile birlikte vasıflı emeğin vasıfsız emeğe göre üretimde daha çok önem kazanması karşısında Weber, statü gruplarına, sınıflardan daha çok önem verir. Zira sınıf ile statü gurubunun ortak paydası, her ikisinde de güç dağılımının unsurlarını oluşturmasıdır. Birbirinden farklı temellere dayanan sınıf, statü grubu ve parti, toplumdaki güç dağılımının üç temel değişkeni olarak aynı çatı altında yer alırlar. Ortak bir aidiyet duygusuna sahip olmayı gerektirmeyen sınıfı, Weber, ”aynı sınıf konumlarında (statüde) yer alan insanların ortak eylemlerinin olası temelleri” biçiminde tanımlamıştır. Pazar, mülksüzlerin durumunda olduğu gibi satışa sunulan hizmetlerin türüne göre birbirinden ayrılan yerler olarak görülmektedir.[6]

            Weber’in sınıf tanımlamalarına karşı çıkan Tülin Öngen, “Sınıfın kapsamının tanımlanabilmesi için, kendi içinde türdeş ve bütünlüğü olan toplumsal birlik tanımlaması yapılmalıdır“[7] diyerek sınıfa değişik bir bakış açısı sergilemektedir. Oysa sınıfın kapsamının tanımlanması ile toplumsal ilişki olarak sınıf, farklı iki alanın tartışılmasıdır. Her sınıf kendi içerisinde farklı katmanlar içermesi ile nesnel bir tabana oturur. Bu nesnel tabanı da üretim ilişkileri ve üretim araçlarının gelişkinliği belirler.

            Statü, gelir farklılıkları, vb. unsurların aksine, kişinin sınıfsal konumu öznel tutumlara değil, kendisinin ya da başkasının düşünebileceğinden bağımsız olarak, üretim ilişkileri içerisindeki fiili yerine bağlıdır.

            Statü yaklaşımında, iradi olarak belirlenim söz konusudur. Çünkü statü öncelikle insanların kendi toplumsal konumlarını nasıl algıladıkları ve başkaları tarafından nasıl algılanıldığıyla ilgilidir; ikincisi, insanların topluma ve birbirlerine karşı tutumlarına bağlı olarak öznel bir nitelik taşır. Weber'in pazar ilişkisi anlayışı, insanların yaşam tarzları ve tüketim kalıplarıyla uğraşmak, işçilerin gelirlerinin artıp artmaması, tüketici olarak neyi tükettikleri gibi   alanları incelemek ve buradan sonuçlar çıkarmaya çalışmakla kendisini burada da ortaya koyar.

            Diğer yandan bu inceleme tarzı; sınıfı, gelir düzeyleri incelenerek, gelirleriyle özdeşleştirmeye dayanır. Gelir, tüketim kalıplarına bire bir bağlı gibi göründüğünden, pazar ilişkisinin bir yanını yansıtmaktadır. Gelir, sınıfsal konumu belirlemekten çok, emek niteliğini belirlemeye yönelik olarak kullanılabilinir. Bu bize sadece işçi sınıfının yararlı emeğinin niteliğinin ne olduğunu ve üretim içerisindeki durumunu açıklar. Sendikalı bir kol işçisinin toplu sözleşme yolu ile vasıflı bir işçiden daha çok ücret alması onu sınıfının dışına taşımaya yetmez.

            Vasıflı üretken emek, yalnızca işçi ile ürünü ya da iş etkinliği ile onun yararlı etkisi arasındaki ilişkiyi değil, aynı zamanda, üretimin özgül toplumsal ilişkilerini, başka bir deyişle, işçiyi sermayenin doğrudan değerlenme aracı durumuna getiren tarihsel bir ilişkiyi de tanımlar. Böylece üretim araçlarının tarihsel gelişimi içerisinde, işçi sınıfının gerçek anlamda bir mesleği olmamıştır. Sermaye birikiminin ihtiyaçları değiştikçe ve üretim araçları geliştikçe, bu yapı da bunların gelişimine bağlı olarak sürekli değişmiştir. Gelişen üretim araçlarının yetkinliğine bağlı olarak bazı işler yok olup başkaları yaratıldıkça işçi sınıfı da buna bağlı olarak yeniden yapılanma sürecinin bir parçası olur ve kendisini yeniler. Bu aynı zamanda proletaryanın, üretimin nesnel koşullarının bir yapılanması olduğu gerçeğini tanıtlar. Üretimin nesnel koşulları da, sınıfın kollektif bütünlüğünü gerçekleştiren etmenleri içerirken sınıf yapılarını ve sınıf çıkarlarını tanımlar.

            “Üretim sürecindeki ortak konumları paylaşan sınıf üyeleri” (Weber), bireylerin toplumsal koşullara ve kollektif eylem deneylerine bağlı olarak ortak çıkar duygusu etrafında birleşmelerini anlatır. Bilinçlenme, kollektif tutum ve siyasal eylem gibi etmenler, sürecin belli bir aşamasında gelişen ve ancak bu noktadan sonra kollektif davranmayı gerçekleştiren koşullar olarak görülmelidir. Topluluklar, onları birbirinden ayıran, onların yaşayış tarzlarını, çıkarlarını ve kültürlerini toplumun öteki sınıflarıyla karşı karşıya getiren ekonomik koşullar içerisinde yaşadıkları ölçüde sınıfı oluştururlar.

            Sınıf teorisi, Marksist anlamda insanların içinde yaşadıkları toplumları oluşturmalarını, içerisinde bulunulan üretim ilişkilerini anlatan geniş kapsamlı bir girişimin parçasıdır. Sınıf (özde bir ilişki biçimi olarak) sömürü olgusunun, sömürünün toplumsal bir yapıda soyutlanmış halinin kollektif ifadesidir. Sömürü de başkalarının emeğinin karşılığı ödenmeyen kısmı olarak ifade edilir.

Üretim Tarzı ve Sınıfın Konumu        

Her tarih döneminde egemen olan iktisadi üretim ve değişim biçimi ve ondan zorunlu olarak doğan sosyal örgütlenme, o dönemin üzerine oturduğu temeli oluşturur. İşbölümü zorunlu olarak daha büyük işbölümlerine, makine kullanımı daha geniş bir biçimde makineler kullanımına, büyük çapta bir iş daha da büyük çapta bir işe yol açar. Üretim süreci içinde yer alan emeği, üretken emek ve üretken olmayan emek diye ayırmak ne kadar doğrudur? Üretim süreci yeniden üretim sürecindeki tüm aşamaları kapsar.

            “Modern sanayi karmaşık emeğin yerine (yapılacak işte ustalık ve özel beceri gerektiren emeğin yerine) giderek hiçbir eğitim gerektirmeyen yalın emeği koyar.”[8] Marx'ın bu anlatımı, günümüz koşullarında geçerliğini hala korumakla birlikte; üretim araçlarındaki teknik gelişmenin özel bir eğilime yöneldiği saptanmak durumundadır. İşbölümü içerisinde üretim süreci, dolaşım süreci ile birlikte ele alındığında, dolaşım sürecinin kendi içerisinde birçok alana bölünerek vasıflı emeğe dönüştüğü görülmektedir. Üretim sırasındaki yalın kol gücü, sadece makineye hükmetmenin dışında farklı teknik alanları da içermektedir. Makinaya hükmetmek ortalama toplumsal emeği içerirken, üretimin örgütlenmesi vasıflı bir emek içermektedir.

            “Fabrikanın esin kaynağı ve başarısının anahtarı, üretim sürecinin denetimini işçilerden alıp kapitalistlere vermesiydi; disiplin ve gözetim teknolojik üstünlükten bağımsız olarak maliyeti azaltabilirdi ve azaltıyordu.”[9]

            Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesindeki artış, kapitalistlerin gözetim ve denetim işini yürütmelerini olanaksız kılmaktadır. Kapitalistler kendilerini bu işten de yalıtarak, denetimi ve üretimin örgütlenmesini çalıştırdıkları kişilere devretmişlerdir.

            Kapitalist tarafından alınıp kullanılan emeğin, ortalama nitelikte basit, vasıfsız emek ya da daha karmaşık vasıflı emek olup olmamasının artı-değer yaratılmasında en ufak bir önemi yoktur. Ortalama toplumsal emekten daha üstün, ya da daha karmaşık nitelikteki her türlü emek, daha pahalı türden bir emek gücü harcamasıdır. Üretimi daha fazla zamana ve emeğe mal olan emek gücü, bu yüzden vasıfsız ortalama emek gücüne göre daha yüksek bir değerdedir.

            Kapitalist üretim süreci sadece teknik bir iş süreci değildir. Bu süreç, üretim ilişkilerinden oluşan bir işbölümü sistemidir. Emek süreci içerisinde artık-değer üretimi bir ilişki yumağı olarak ortaya çıkmıştır. Artı-değer üretimi metada somutlanır. Bu aynı zamanda, artı-değeri üretme sürecine katılan tüm üretici emeği kapsar, bu emek türü sadece maddeyi işleyen işçinin ürettiği metayı değil toplumsal bir üretimi anlatır. Üretim sürecinin tümünde faaliyet gösteren, üretime şu ya da bu yönü ile katılan bireylerin ortak işgüçleri ve onların artık-değeri söz konusudur. Bugünkü dev üretim sistemi içerisinde, tek tek üreticilerin artık-değerini görmek hayal görmekten öte değildir.

            Sol içi tartışmalarda egemen olan anlayış, genel olarak üretken emek, başka bir deyişle doğrudan artık-değer üreten ve sermayenin değerlenmesinde katkıda bulunan emeğin tüketicisinin, işçi sınıfının çekirdeğini oluşturduğudur. Bu kafa karışıklığında, emeğin kendi içerisinde bile nasıl bölüneceğine karar verilmeden bir kesim sınıfın çekirdeği olarak belirleniyor.

            Öncelikle, sermayenin artmasına katkıda bulunan her emek türü, üretici emek değildir. Sermayenin artmasında katkısı bulunan her emek karşılığı ödenmemiş emek kısmı içermesiyle sermayeyi arttırır. Bunun adı klâsik olarak artı-değerdir. Bu emek, üretimde her zaman faaliyet göstermeyebilir.

            İşçiyi salt üretici emek sürecinde bir faktör olarak almak, Poulantzas’ta olduğu gibi, toplumsal ilişkileri daraltmak anlamına gelir. Bireylerden bağımsız olarak, işçi sınıfı sınıf olarak ilişkide bir taraftır. Temelde yatan toplumsal ilişki, üretim ve değişim süreçlerinin birlikteliğidir. Bu ilişki içerisinde sınıf üyelerinin iradi olarak kendilerini sınıfın amaç ve değerleriyle özdeşleştirmesi çok fazla bir önem taşımaz. Çünkü bireysel tutum alışı tanımlamak sınıfı ve sınıfın kapsamını belirlemenin konusu değildir. Bu ancak politikanın konusu olabilir. Aksi durumda bir kez daha bilim ve politika birbirine karıştırılmış olur. Sınıf bilinci, sınıfın bireylerinin bilincinden bağımsız nesnel bir durumu ifade eder. Bu bilinç, madde ve bilinç ilişkisi içerisinde ortaya konulabilir.

Sonuç Olarak

Üretim araçlarının gelişmesi, işçi sınıfının bileşimindeki dönüşümler ve sınıfın tanımlanmasında, bugün için bir kriz yaşanmaktadır. Sürekli değişen yapının sürekli olarak yeniden tanımlanması gerekmektedir. Yeniden tanımlamanın eski tanımları dıştalaması gerekmiyor. Tam tersine bir kapsayarak aşma söz konusu olmalıdır.

            Poulantzas’da olduğu gibi, “...Toplumsal ilişkilerde, üretim ilişkileri; toplumsal üretim ilişkileri demektir, ancak burada 'toplumsal' politik ilişkilerden ve 'toplumsal' ideolojik ilişkilerden kesinlikle söz etmek gerekir. Bu toplumsal ilişkiler, sınıf ilişkileri olarak, kendilerini politik ve ideolojik yapıların olguları biçiminde ortaya koyarlar.”[10]

            Toplumsal üretim sisteminde tuttukları farklı alanlar nedeniyle kapitalist ve işçi sınıfının kendileri için sınıf olma süreçleri ve zamanları birbirinden kopuk değildir, fakat farklılıklar taşır. Ekonomik bir kategori olarak sınıf, kendi varlığını kapitalizmin varlığıyla, bir nicelik olarak da kendisini kapitalistlere iş güçlerini satan bireylerden oluşan, toplumsal üretim sisteminde ayrı yeri tutan insanlar topluluğu olarak, bağlantısız bir yığın oluşturur.

            "Genel olarak Marksistler sınıf kavramı üzerinde sınıfın üretim sürecindeki yeri ve rolü üzerinde anlaşmışlardır"[11] diyen Beneton, şimdiye kadar yapılagelen tartışmaların altını çizmektedir. Kendi içerisinde çoğunlukla ekonomik süreç içerisinde yer verilen sınıf olgusu, bu düzlem içerisinde katılaştırılmıştır. Oysa, sınıflar yalnızca ekonomik kategoriler değil, aynı zamanda siyasal ve ideolojik süreçler içinde hareket eden toplumsal yapılardır.

 

 

 

 

 



[1] E. Balibar , "Dünyayı Değiştirmek: Praxisten Üretime", Çev.: Boran Çiçekli, Teorı ve Politika, S.3, Yaz 96, s.123

[2] Henri Denis, Ekonomik Doktrinler Tarihi- C.2 , Çev.: Attila Tokatlı, Sosyal Yay., İstanbul 1973, s. 486

[3] K. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları-C.2, Çev.:, Remzi Kitabevi, İstanbul 1989, s. 106

[4] Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1992, s. 361

[5] M. Pacvona - F. Lerner, İşçi Sınıfını Politika Dışı Tutan Burjuva Savunucu Teorilerin Eleştirisi, Çev.: N. Töre - N. İçerde, Sorun Yay., İstanbul 1977, s.21

[6] Aktaran Tülin Öngen, Prometheus'un Sönmeyen Ateşi, Alan Yay., İstanbul 1994, s.96

[7] Aktaran a.g.e., s.101

[8] K. Marx, Ücretli Emek ve Sermaye, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1992, s. 62

[9] Alex Callınıcos-Chrıs Harman, Değişen İşçi Sınıfı, Çev.: Osman Akınhay, İstanbul 1994, s. 40

[10] Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Şen Süer, L. Fevzi Topaçoğlu, Belge Yay., İstanbul 1992, s. 59.

[11] 4 Fhılippe Beneton, Toplumsal Sınıflar, Çev.: Hüsnü Dilli, İletişim Yay., İstanbul1995.

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 6 Wed, 18 Apr 2012 12:06:17 +0000