Felsefenin Olan Tarihi ve Olmayan Tarihi

  
Felsefenin Olan Tarihi ve Olmayan
Tarihi 
Felsefe, karşı tezi olan felsefesizlikle başlamalıdır.
(Feuerbach)
Vedat Düşküner
Felsefeyi ciddiye almak gerekiyor, çünkü tarihsel olarak neyin bilim olduğunu belirleyen disiplin felsefedir. Felsefe bilgi konusunda pek çok sorunu aydınlattığı gibi yeni sorunların yaşanmasına da neden olabiliyor. Felsefenin, bilimle arasındaki ilişkinin tanımlanmasında ciddi sorunların yaşanmasına ve işlerin karışmasına yol açtığı görülüyor.
Bilim ile felsefenin, felsefi teori ile bilimsel teorinin karıştırılmasına başlanan alanların başında teori alanı geliyor. Felsefi ikiliklerin bilimsel dikotomilerle ikame edilmesinin yanında, felsefi kategorilerin bilimsel kavramlardan ayrıştırılmamasının da söz konusu karıştırmada payı vardır. Düşünce tarihinde bilimleri ortaya çıkaran süreçler incelendiğinde, bilimlerin teori alanında felsefi nitelikteki teorik model ve terimlerle ifade edildiği görülüyor. Genel olarak, her bilim kuruluş aşamasında felsefe benzeri bir genelleme ile kendini ortaya koyuyor. Bu nedenle bilim adamlarının eserleri, aynı zamanda felsefe eserleri olarak kabul ediliyor. Bunun nedeni, bilim ile felsefe arasındaki ilişkide aranmalıdır. Bilim ile felsefe arasındaki ilişki ikili bir nitelik taşıyor. Bir yandan bilim, teori alanında, teorik bir ideolojinin yani ideolojik bir felsefenin hakimiyeti altında doğuyor. Bilimin kesintiye uğrattığı ideoloji alelade bir ideoloji olmaktan ziyade pratik açıdan, toplumsal gerçeği ifade etme iddiasında bulunan ve teori alanında, teorik bir ideoloji olarak iş gören bir ideolojidir. Bu teorik ideoloji gerçek pratiklerden gelen işlenmiş bilgilere sahiptir. Bu bakımdan bilim, ideolojinin etkisi altında kalmış bir malzemenin üstünde çalışır ve ideolojik diye nitelendirilebilecek mefhumlarla belirlenmiş alanı bilimsel bilgiye açar. Bu anlamda, bir bilim, pratik ideolojiden değil, teori alanında bulunan teorik bir ideolojiden koparak oluşur. Bu bağlamda, tarih biliminin kurucusu olan Marx da ahlaki bir ideolojiden değil, teori alanında teorik bir ideoloji olarak işlev gören klasik ekonomi politikten kopmuştur.
Diğer yandan, bilim adamları nesneleri itibariyle düşünce üretmekle karşı karşıya geldiklerinde karşılarında felsefi külliyatı buluyor ve felsefeden ödünç alınmış kavramlarla düşünmek zorunda kalıyorlar. Aynı durum Marx için de geçerlidir. Marx da düşüncesini nesnesi itibariyle felsefi olmayan bir teori olarak ifade etmek istediğinde, o dönem başat konumda bulunan Hegelci felsefeden ödünç alınmış kavramlarla düşünmek zorunda kalmıştı. Marx da her bilim adamı gibi keşfini var olan teorik kavramlar çerçevesinde düşünmek durumundaydı ve Marx’ın önünde de bir yığın felsefi kavram vardı. Bu kavramlar felsefi sorunsala bağlanmış durumdaydılar. Marx’ın ödünç alıp kullandığı kavramlar ideoloji dünyasının ötesine geçemiyorlardı. Dolayısıyla Marx teorik olarak kendi işini kendisi kurdu ve kendine özgü yeni kavramlar üretti.
Bununla birlikte Marx büyük bir zorlukla karşı karşıya gelmiştir. Zorluğun kaynağı, yeni felsefenin yokluğunda bilimin yanında, maddi olarak onunla uyumsuz bir felsefenin devam etmesidir. Bu sonuç, felsefenin açmaza girmesine yol açmıştır. Marx’ın ‘felsefe düşüncesi’ yeni epistemolojisiyle geri dönemez ama yeni bir ontoloji olmadan da ilerleyemez. Bu açmaz, Marksizmin tarihinde felsefi sapmalar olarak yaşanmıştır.
Bilim adamlarının felsefeyle ya da filozofların bilimle ilgilenmelerinin nedeni felsefenin bilimle yürüttüğü özgül ilişkidir. Bu ilişki her felsefenin varoluşunun kurucu unsurunu oluşturur. Felsefi kavramlar, olumsal olgular olarak bilimsel düşüncenin ortaya konulmasında önemli rol oynasalar da felsefi kavramların öncülleri daima toplumsal, dolayısıyla tarihseldirler. Bu, göreli anlamda, felsefenin önsel birtakım hakikatler oluşturduğu anlamına gelir. Çünkü felsefe her zaman toplumsal-tarihsel pratiğin önceki kavramlaştırmalarına dair fikirler temelinde hareket eder. Felsefe kendisini yöntemi ve eleştirel argümanlarıyla bilimden ayırsa bile bilimden ayrı bir dünya düşünmez, aksine tam da o, dünyayı, bilimsel düşüncenin öncülleri kabul ettiği argümanlarla, hakkında ne düşünülebileceği perspektifinden düşünür. Bu anlamda felsefe bilime bağımlıdır, ama o haddini aşmadan duramaz.
Söz konusu özgül ilişki bilimsel keşifler ile felsefedeki altüst oluşlar arasında bir bağlantıya işaret eder. Bunun için, bilimler tarihindeki önemli olaylar ile felsefe tarihindeki önemli olayları birbirleriyle karşılaştırmak yeterlidir. Felsefede yaşanan altüst oluşlar daima bilimsel keşiflerden sonra gerçekleşmiştir. Althusser’in belirttiği üzere felsefenin doğması için bilimin var olması gerekiyor: “Felsefenin doğması ya da yeniden doğması için bilimin ya da bilimlerin var olması gerekir. Belki de, felsefenin kesin anlamda ancak Platon’la başlaması bundan ötürüdür. Çünkü doğuşuna Grek matematiği yol açmıştır. Felsefe Descartes tarafından altüst edilmiştir. Çünkü Galile fiziği felsefenin modern devrimine yol açar. Newton’un keşifleri etkisi altında felsefe Kant tarafından yeni temellere oturtulur. Aksiyomatik öncüllerin etkisiyle Husserl tarafından yeniden biçimlendirilir.” [1]
Althusser’in şematik analizinin ilkelerine sahip çıkarak felsefede önemli dönüşümlerin bilimsel olaylar ya da gelişmeler tarafından tetiklendiğini söyleyebiliriz. Hakiki felsefenin başlangıcının matematiğe dayanıyor olması felsefi kategorilerin bilimsel kavramların etkisiyle hazırlandığını ifade eder. Eğer Marx yeni bir kıtayı bilimsel bilgiye açmış ise o halde bu, felsefede yeniden düzenlemelere yol açmış olmalıdır. Bu nedenle ve haklı olarak Althusser, tarih biliminin kurulurken önemli bir teorik sorunu da beraberinde getirdiğini belirtiyor: “Bir bilim kurulurken yeni bir felsefenin doğmuş olması (…) doğal olarak önemli teorik sorun getirmektedir. Bilimsel tarih teorisinin oluşumu felsefede teorik bir devrimi hangi ilkesel gereklilikle ipso facto kaçınılmaz kılmalı ve kapsamalıdır? Aynı koşul ihmal edilmeyecek pratik bir sorun da içeriyordu: Yeni felsefe, yeni bilim içinde ve yeni bilim tarafından öyle iyi içerilmişti ki onunla karışabilirdi.” [2] Tarih bilimi ile ‘Marksist felsefe’yi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Her ne kadar bu ikisi arasında ayrıcalıklı tarihsel ve teorik ilişki olsa da bir bilim bilimdir, felsefe de felsefedir. Marx’ın bilimsel buluşu, bilgi tarihinin büyük bilimsel buluşları gibi, felsefeyi devrimci bir biçimde altüst edecek bir felsefe düşüncesini kendinde taşıyordu. Yeni felsefenin kategorileri, yeni bilimin kavramları çerçevesinde hazırlanmak durumundadır. Marx felsefe düşüncesini her ne kadar Hegelci kategorileri kullanarak ifade etmiş olsa da, bu, Marx’ın Hegelci olduğu anlamına gelmez. Marx’ın düşüncesi gereği bu tanım tamamlanamaz ancak Marx’ın düşüncesinin dış görünümüne bakarak bu görünümü onun esas düşüncesi sananlar, eski sorunları güncellemekten ziyade onun düşüncesinin karartılmasına hizmet etmiş oluyorlar.
Marksist bir felsefe var mıdır ya da kendinden önceki felsefelerden nasıl ayrılabilir? Marksist felsefenin kategorileri tez-antitez-sentez formülasyonu çerçevesinde mi düşünülmelidir?
Bu ve benzeri sorulara bir felsefe teorisi oluşturulmadan yanıt verilemez. Bu açıdan, Althusser’in açmış olduğu teorik hat felsefe ve bilim arasındaki ilişkinin anlaşılmasına olanak tanıyor. Aslında Althusser, bu teorinin oluşturulması için uygun bir teorik yönelim de sunuyor. Althusser’ e göre, Marx’ın Hegel’den kopuşunu sağlayan şey, Alman İdeolojisi’ni önceleyen çalışmalardaki Hegelci felsefenin soyut spekülasyonuna karşı Genç Marx’ın yönelttiği eleştirilerde bulunmaz; spekülatif soyuta karşı materyalist somuta başvuran eleştiri Feuerbachçı eleştiriden farklı değildir. Bu eleştirel konum benimsendiğinde aynı sorunsal içinde kalınmaya devam edilir. Marx, soyut spekülasyonu ayakları üzerine oturtan Hegel’in tersine çevrilmesi şeklindeki algıyla sınırlanmış olunur. Bu düşünce biçimi Hegelci düşünceyi olduğu gibi Marx’a aktarmakla kalmaz, aynı zamanda Hegelci düşüncenin sorunlarını ve çözümlerini de Marx adına üstlenmiş olur. Ama bu anlayış sadece yanlı değil, aynı zamanda imkansızdır da. Çünkü iki düşünce biçimi temelde birbirinden farklıdır ve bu fark bizzat Marx’ın düşüncesidir. Marx’ın nesnesi bir başka düşünceye indirgenemez.
Bu konum benimsenirse, Marx’ın düşüncesinin özgüllüğü, bilimsel bilgiyi üreterek dönüştürmek üzere üzerinde çalıştığı ilk ham maddenin ampirik olgular vb. gibi şeyler olmadığı, oluşmuş teorik olgular olduğu, bilim öncesi ideolojik düşünce olduğu kabul edilir. Bu yaklaşımdan çıkacak sonuç, Hegelci fenomonolojik alana ya da varlığın açık deneyiminden farklı olarak düşünce süreci ile gerçek süreç arasında, bilgi olan düşüncenin somutu ile onun nesnesi olan gerçek somut arasında epistemolojik bir ayrımdır. Dolayısıyla idealist sorunsal açısından var olmayan teorinin epistemolojik özgüllüğü teorik olarak oluşturularak felsefe ve felsefi pratiğin teorisi oluşturulabilir.
Bu bağlamda Althusser’in önerdiği felsefe ve felsefe pratiğinin rolü şöyledir: “Felsefe, (…) teoriye müdahale ederek işliyor. (…) akılcı olarak ayarlanmış ve uygun teorik önermeler ileri sürerek. Teoriye yapılan bu müdahale teorik sonuçlar (yeni felsefi müdahaleler gerektiren yeni sorular sorulması) ve (…) pratik sonuçlar doğurmaktadır. Felsefe belirli bir gerçekliğe müdahalede bulunmaktadır: ‘teori’. (…) Felsefe, bilimlerin, teorik ideolojilerin ve bizzat felsefenin de içinde yer aldığı farklılaşmamış gerçekliğe müdahalede bulunmaktadır. (…) Felsefi müdahalenin (…) sonucu, her seferinde bilimsel ile ideolojik olanı birbirinden ayıran ayrım çizgisini çizmektir. Bu ayrım çizgisi, felsefelerin çoğunda, gizlenmiş, yadsınmış, karalanmış olabilir: ama yadsınmasına rağmen bu çizgi, o felsefelerin var olabilmeleri için esastır. Yadsınması varoluşunun olağan biçimidir.” [3]
Felsefe dönemin mülahazalarının yorumu değildir. Felsefe teorik bir disiplindir ve teorik bir disiplin olarak belirli kategorileri sistematize ederek bilimlerin teorik pratiği çerçevesinde gerçekleşen ideolojik mücadeleye bir müdahalede bulunur. Bilim nesnesinin teorik bilgisini verir. Felsefe soyut kategorileri sistematize ederek yeni bir teorik bilme fikri üretir fakat bu, aynı zamanda bir müdahaledir de. Ve bu müdahale, geleneksel bilgi edinme usullerinde altüst oluşa neden olur, teori alanındaki ideolojik güç dengelerinin değişmesine yol açar. Felsefe, bilimlerin, teorik ideolojilerin ve kendisinin de içinde bulunduğu teorik alana müdahale ederek bilimsel olanın bilimselliğini, ideolojik olanın ideolojikliğini belirtiyor ve bilimsel nitelikteki bilgi ile ideolojik nitelikteki bilgi arasında ayrım çizgisi çekiyor.
Felsefe kendiliğinden değil, Feuerbach’ın felsefesizlikle itham ettiği teze karşıt konum alarak ilerler. Çünkü felsefenin tezleri tarihsel süreçte hem bilimsel pratiklerin hem de ideolojik pratiklerin sonuçları üzerinde şekillenir, anlam ve içerik kazanır. Epistemolojik düzeyde yer alan felsefenin ontolojik alanda ideoloji olarak biçimlenişi, teori alanında cereyan eden ideolojik mücadelenin kendisini oluşturur. Bu ideolojik mücadele, ideolojinin bilimleri kuşatmasında görülebilir. İdeolojiden koparak oluşan bilim kurulduktan sonra, kendi alanında kendi işinden başka bir şeyle ilgilenmesi gerekmeyen bir gözlem kulesindeymiş gibi güvence altına alınmış ve saf soyutlamalar yaparak yol alıyor değildir. Bilim, ideolojinin etkisi altında kalmış bir malzeme üzerinde çalışmakla kalmaz, daima ideolojinin tehdidi altında çalışmalarını sürdürür. Bilimsel bilginin gerçeklik değerini sorgulayan ideolojinin ağır baskısı altında bulunan bilim adamları, bilimsel bilgiyi savunmak için felsefeyi yardıma çağırırlar fakat daima tek bir yönde hareket ederler, eski ampirist ya da biçimci meseleleri çeşitli biçimler altında yeniden gündeme taşırlar.
Marksist tarih biliminin bu çatışmadan muaf olduğu düşünülemez. Marksist teori de çatışmalılık açısından benzer bir durumu yaşamaktadır.
Marx tarih bilimini kurarken ideoloji ve onun etkilerini keşfederek, birliği ‘bilinç’ tarafından sağlanmış ‘özne’ olarak insan konusundaki kendiliğinden fikri tartışma konusu yaparak, felsefi, ahlaki ve hukuki ideolojinin hassas bir noktasına dokunmuş oluyordu. Marx, özne felsefi kategorisini reddediyordu ama öznenin ahlaki, hukuki vb. ideolojiler için gerekli olduğunu da ifade ediyordu.
Buna karşın, özne konusundaki insan ideolojisi, söz konusu kendisinin bilincindeki özne şeklindeki felsefi kategoriden vazgeçmez ve bu anlayışı Marx’ın teorisinin karşısına çıkarır. Onu eleştirir, saldırır ve bu teoriyi kuşatmaya başladıktan sonra, onu gözden geçirip değiştirmeye zorlar. Marksizmin savunma mevzilerinde bu ideolojinin yankılandığı, Marksist tarih bilimini savunanların güç kaybettiği de bir gerçektir.
Bununla birlikte, felsefenin teorik-ideolojik bir konjonktürde varoluşunu felsefe tarihinden bir örnekle açıklayabiliriz. Felsefedeki dönüşümler bilimsel gelişmelerden sonra yaşanıyor ve bilimsel gelişmeler felsefedeki eğilimler arasındaki güç dengeleri üzerinde etkide bulunuyor. Mesela modern felsefenin başlatıcısı kabul edilen Descartes felsefesi, sınıf ilişkilerinde ve bilimsel gelişmelerde yaşanan gelişmeler sonucunda var oluyor. Monarşi koşullarında burjuva hukuk ideolojisinin gelişimi, Galileo’nun fiziği kurması, Descartes’in felsefesinin koşul ve boyutlarını oluşturuyor ve bunları bir felsefe fikri içinde ifade etmesine olanak tanımış oluyor. Bu ilişkiler bütünü, tarihsel zaman açısından Descartes’in içinde düşündüğü teorik-ideolojik konjonktürü, bir önceki konjonktürden ayırır. Böylece Descartes felsefesi kendi bilgi teorisinde, önceki felsefeleri kendine tabi kılarak felsefedeki eğilimler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenler ve anlamlandırır.
Felsefedeki önemli dönüşümler sınıf ilişkilerinde (ontolojik koşul) ve bilimsel gelişmelerde (epistemolojik boyut) yaşanan gelişmelerin birbiriyle bağlanması ile gerçekleşir. Felsefi müdahalenin anlamı da burada aranmalıdır.
Althusser, “Aslında Lenin’e borçlu olduğumuz, geçmişte benzeri olsa bile paha biçilmez değerde olan bir şey, bir gün felsefi olmayan bir felsefe teorisi haline gelebilecek bir konuşma tarzının başlangıcını onun yapmış olmasıdır” [4] diyerek, Lenin’in konuşmasının felsefe için önemini vurguluyor. Lenin’in konuşma tarzının geçmişte bir benzeri var: Hegel. Hegel, “Her felsefe özünde idealizmdir ya da hiç değilse ilke olarak idealizmi taşır. İdealist felsefeyle realist felsefenin birbirine karşıt oluşu önemli değildir. Sonlu varoluşa, gerçek, en son, saltık bir varlık yükleyecek bir felsefe felsefe adına layık değildir” [5] diyerek ifade ediyor düşüncelerini. Hegel’in felsefe üzerine söylemi tarihsel teorik sürecin zorunlu nedenleri sonucunda felsefe içinde gerçekleşiyor ve felsefi bir söylev olmaktan öteye gidemiyor. Felsefe üzerine konuşan Lenin’in, Hegel’i öznel idealist olmakla suçladığı biliniyor. Hegel’in argümanlarının öncülleri ve felsefi söylevinde kullandığı terimler felsefe alanına aittir ve Hegel konuşmasının alanını tanımlayarak bu terimleri kullanıyor, dahası onları anlamlandırıyor. Hegel’in dile getirdiği sorunlar klasik felsefe geleneğinin ve klasik felsefe pratiğinin sınırları içinde yer alıyor. Hegel tarafından bu sınırlar içinde dile getiriliyorlar.
Eğer felsefe nedir sorusu felsefeden kaynaklanıyorsa, bu felsefenin tanımını yapmanın felsefenin işi olduğunu söylemektir. Bilgiyi çok seven felsefenin, tarihinde sürekli olarak düşündüğü ve yaptığı bundan başka bir şey değildir. Oysa, kendini tanımlama görevi felsefeye düşüyorsa, bu kendinin bilgisi, yani mutlak bilgi olduğunu varsaymaktır. Hegel’in yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Hegel için mutlak bilgi olan felsefe, bilimsel bilgi üstü bir bilgeliği ifade eder. Felsefenin öznel kendinin bilincini tekrarlamayan ama nesnel bir felsefe tanımı önermek için felsefenin dışında, tarih biliminin sonuçlarına başvurmak gerekiyor. Lenin’i Hegel’den ayıran da budur. Çünkü felsefe deneysel faaliyetin anlaşılır olması için olanın, olması gerektiği gibi olduğunu söyleyebilir fakat olanın neden öyle değil de böyle olduğunu, hangi nedensellikler sonucunda olduğunu söyleyemez. Bunu ancak bilim söyleyebilir. Bu iki söylem arasında kategorik bir fark vardır. Felsefe bilimsel gelişmelerin sonuçlarına göre konum alır. Çünkü felsefe bilimden ayrı olsa bile felsefeyle bilim arasında ayrıcalıklı bir ilişki vardır.
Her felsefe açıkça dile getirmese de kendinde bir bilgi teorisi içerir ve bu teori de bilgi türleri arasında ayrımda bulunur. Fakat her bilgi teorisi bir tür bilginin varoluşuna dayanır. Dolayısıyla bilimsel bilgi var olmadan bilimsel bilgi teorisi de var olamaz.
Şu halde Hegel’in söylemi de dahil olmak üzere doğrudan ya da dolaylı olarak tüm felsefeler bilimle aralarındaki ilişki ile tanımlanırlar. Daha açık bir ifadeyle, felsefe bilimlere göre konum alarak tanımlanır.
Felsefenin bilimsel gelişmeyle birlikte kendini yeniden düzenlediğini belirten Engels’ten farklı olarak, bu etkinin doğa bilimlerinden değil tarih biliminden geldiğini söyleyen Lenin, felsefe üzerine konuşmasında her ne kadar genel anlamda felsefeden söz etse de, felsefede materyalizmden yana tavır alıyor. Lenin, bilim adamlarının kendiliğinden felsefelerinin eğilimlerinden birinin materyalist olmasının felsefe açısından önemini vurgular. Çünkü bir ve aynı materyalist tez hem nesnenin varoluşunu hem de bilimsel bilginin nesnelliğini ifade eder.
Lenin için felsefe tarihi, materyalizm ile idealizm arasındaki mücadelenin tarihidir. Felsefenin olan tarihi bu iki eğilim arasındaki çatışmanın tekrarından ibarettir. Mücadelenin biçimleri değişse de biçimlerdeki değişmezler değişmeden kalırlar.
Felsefeyi iki eğilime indirgeyen Lenin, kendisinin pratik olarak yaptığının Berkeley’i tekrarlayan Machçılar karşısında Diderot’yu yenilemek olduğunu söylüyor ve önermesini uygulamasında somutlamış oluyor.
Berkeley ve Diderot yalnızca tanımlarını değişik biçimde ikame ettikleri değişmezleri tekrarlamazlar, aynı zamanda söz konusu karşıtlık meselesinde de birbirini tekrarlarlar.
Berkeley ve Diderot’nun felsefi söylemlerine konu olan felsefe, bir ve aynı söylem içinde ayrışıp karşıt şekilde konumlanmalarına olanak tanıyor. Berkeley ve Diderot’da temsil olunan eğilimler birbirinin dışında duruyormuş gibi görünseler de bu uzlaşmaz iki eğilim adına felsefe denilen bir söylev içinde birbiriyle diyalog halindedirler. Felsefe, Berkeley ve Diderot’nun söyleminde gerçekleşse de her iki söyleme de ait değildir. Felsefi söylemlerde var olan ama var olduğu biçime de indirgenemeyen felsefe, böylece her eğilimin sınırlarının görünmesini sağlayarak, baskın eğilimin içinde tabi konumda bulunan eğilimin felsefe adına bir iç itirazda bulunmasına olanak tanır.
Felsefe belirli önermelerin formülleştirilmesi ile bu teorik formüllerin işletilmesi bakımından pratik bir eyleyiştir. Ama felsefe aynı zamanda içinden geçilen ve geçen bir şeydir.
Berkeley ve Diderot’yla temsil olunan eğilimler arasında tarafsız bir buluşma olmayacağından değil, Berkeley ve Diderot’nun eserlerinde kavranması halinde eserlerinin anlam sistematiğini bozacak eğilimler arasındaki hiyerarşiyi altüst edecek düşüncelerin bu filozofların eserlerinde bulunuyor olmasıdır. Bir elmanın iki yarısı olan Berkeley ve Diderot’nun karşıtlığı Lenin’e elmaya dair, yani bir bütün olarak felsefe üzerine konuşmasına olanak tanır.
Berkeley’i Diderot’daki baskın eğilime göre okuyan Lenin, bu iki eğilim arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemekle kalmıyor, uzlaşmaz eğilimlerin öğelerini söylemine katarak onların hem kendilerini hem de karşıtlıklarını yeniden oluşturuyor. Çünkü bu karşıt eğilimler, felsefe içinde karşılıklı etkileşime, iletişime sokularak açıklanabilirler. Birini diğeriyle düşünüp ele almak kaçınılmazdır. Berkeley ve Diderot sadece tanımlarda değil temel meselede de birbirlerini tekrarlıyorlar. Felsefenin tarihsizliği, iki eğilimin çatışmasından oluşan tarihin içinde görülebilir. Felsefe düşüncesinin tarihinin olmaması ama felsefenin bir tarihinin olması sadece uzlaşmaz eğilimlerin çekişmesini ifade etmez, aynı zamanda felsefenin felsefe içi nesneler dışında, bilimin bir nesnesi olması anlamında bir nesneye sahip olmadığını da ifade eder. Eğer felsefe bilgi üretmiyorsa, bu felsefenin bir nesneye sahip olamaması ile ilgilidir. Bilimde gelişmenin olması ve bunları tarihle ilişkilendirerek kapsamını genişletmemize olanak tanıyan şey, bilimin bir nesneye sahip olmasıdır. Oysa nesnesi olmayan felsefenin sınırları içinde hiçbir şey de olmaz. Felsefenin tüm yaptığı eğilimlerin temel çatışmasını temsil eden kategorileri farklı biçimler altında tekrarlamak, aynı sorunu ve karşıtlığı yeniden üretmektir. Bu döngüden çıkış da yoktur.
Felsefi temsildeki altüst oluş, aslında felsefede adlandırılmış eğilimler arasında kurulmuş hiyerarşide gerçekleşen çatışmadır. Biçimsel açıdan, idealist ya da materyalist olsun fark etmez, felsefe olma iddiası taşıyan her söylem, bozulmasına neden olduğu hiyerarşiyi kendi söyleminde yeniden oluşturur. Bu hiyerarşide bir kategori ötekilere hakimdir ve bütün felsefi söylemi yönetir.
Felsefe belirli kategorileri formülleştirerek teori alanına müdahalede bulunuyor. Bu müdahalenin amacı teori alanında doğru ilan edilen fikirlerle yanlış olduğu söylenen düşünceler arasında ya da bilimsel bilgi ile ideolojik alan arasında ayırt edici bir çizgi çekmektir. Bilimsel bilginin ideolojik alandan ayırt edilmesini ve bilim pratiğinin de idealizmin karşısında savunulması işini felsefede materyalizm görür. Genel olarak idealist felsefe, bilimsel bilginin karşıtı olan ideolojik bilginin iktidarı ele geçirmesini hedefler. İdeolojinin mutlak doğrusunda kendi mutlak bilgi iktidarını gören felsefe, kendini bilimsel bilgi üstü bilgi ilan ederek kendi içinde bilime sınırlı ve kullanılmaya açık bir yer verir. Hatta bilimle yer değiştirir ve kendini bilim ilan eder. Dolayısıyla idealizm olarak felsefe, ideolojinin bilimi kuşatmasına yardım ve yataklık ederken, materyalizm, bilimsel bilginin ideolojinin saldırıları karşısında savunulmasına, dolayısıyla gelişimine yardımcı olur.
Felsefenin her müdahalesinde karşı karşıya gelen felsefe içi eğilimler, felsefede saf bir biçimde gerçekleşmezler. Her felsefe uzlaşmaz eğilimden bir tanesini mümkün olduğu kadar tutarlı ve açık bir biçimde temsil etmeye çalışsa da öteki eğilimden birtakım öğeler devralır. Dolayısıyla felsefe içi eğilimler tutarsızdır. Tutarlı bir felsefe de yoktur.
Felsefenin bir tarihe sahip olmamasının nedeni var olan felsefi kategorilerin değiştirilmesinden ibaret bir tarihe sahip olmasıdır. Felsefe adına bir tarih söz konusu değilse, her felsefi söylem ilkece genel olarak felsefeden söz etse de esasında felsefe içindeki bir eğilimden yana tavır almakta ve bu iki eğilim arasındaki ilişkiyi kendi konumundan yeniden düzenlemektedir. Bu anlamda felsefenin tarihini felsefe içi tarih olarak ele almak gerekiyor. Çünkü felsefenin olmayan tarihi yani felsefenin tarihsizliği ancak felsefenin olan tarihinde görülebilir.
Materyalizm, bir felsefi tez olarak, felsefenin tarihsizliğini ifade etmek için bu tezde ısrarcı olmak zorundadır. Bu sadece iki eğilim arasında yansız bir buluşma olmayacağından değil, bu iki eğilim arasında gerçekleşmeyen bir tartışmanın felsefe adını almaya layık olamayacağını bildiği için de geçerlidir.
Bu iki eğilim arasında gerçekleşmeyen tartışma felsefe için bir anlam ifade etmez. 


[1] Louis Althusser, Lenin ve Fesefe, Çev: Bülent Aksoy, İletişim Yay., s.70.

[2] Louis Althusser, Marx İçin, Çev.: Işık Ergüden, İthaki Yay., s. 43.

[3] Louis Althusser, Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, Çev.: Ömür Sezgin, Birey ve Toplum Yay., s. 53.

[4] Louis Althusser, Lenin ve Felsefe, a.g.e, s. 45.

[5] G. W. F. Hegel, Seçilmiş Parçalar, Çev.: Nejat Bozkurt, Remzi Kitabevi Yay., s.80.

Okunma 2105 kez