Teori ve Politika https://teorivepolitika1.net Sat, 24 Feb 2024 18:40:56 +0000 Joomla! - Open Source Content Management tr-tr “TÜRK SOLU” VE “KÜRT SOLU”, HDP TARTIŞMASI... https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1309-turk-solu-ve-kurt-solu-hdp-tartismasi https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1309-turk-solu-ve-kurt-solu-hdp-tartismasi “TÜRK SOLU” VE “KÜRT SOLU”, HDP TARTIŞMASI...

Sosyal şovenizm (sosyalizm zırhına bürünmüş milliyetçilik), teorik ve pratik olarak egemen ve ayrıcalıklı ulusun, Türk ulusundan küçük burjuvazinin sınıf tavrını; “ilkel Kürt milliyetçiliği” ise, ezilen ulusun burjuva ve küçük burjuva sınıf tavrını temsil etmektedir.

 I

Bu konu, 14 ve 28 Mayıs seçimleri vesilesiyle yeniden gündemleşti. Emek ve Özgürlük ittifakı’nın (EÖİ) seçim başarısızlığı, TİP’in EÖİ içinde yer almakla birlikte kendi adı ve adayları ile seçimlere katılması; sosyal şovenizm temelinde oluşmuş “Sosyalist Güç Birliği”nin (SGB) duruşu; EMEP’in dar grupçu çıkarcı hesaplara dayanan bir taktikle davranması bu konudaki tartışmaları ateşlemede özel bir rol oynadı. Bu bağlamdaki (“Türk solu”, “Kürt solu”) tartışma ve eleştirilerin temelinde tarihsel arka planıyla birlikte Türk sosyal şovenizmi ve “ilkel Kürt milliyetçiliği” durmaktadır. Her biri kendi özgün gerçeği içerisinde nesnel olarak ortaklaşan bir duruşla Türk ve Kürt halkları nezdinde PKK hareketini, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketini gözden düşürme, halkları silahsızlandırma rolünü oynamaktadır.

Sosyal şovenizm (sosyalizm zırhına bürünmüş milliyetçilik), teorik ve pratik olarak egemen ve ayrıcalıklı ulusun, Türk ulusundan küçük burjuvazinin sınıf tavrını; “ilkel Kürt milliyetçiliği” ise, ezilen ulusun burjuva ve küçük burjuva sınıf tavrını temsil etmektedir.

Her iki akım içerisinde yer alan politik ve sosyal yapılar kendi içlerinde değişik karakteristikler göstermekle, değişik katmanları içermekle birlikte, birbirini besleyen, güçlendiren çizgide durmakta ve birleşmektedir. Türk sosyal şovenlerimiz HDP’yi “Kürt partisi”, “sol hareket üzerinde Kürt sultası” olarak ilan ederken, ezilen ulus milliyetçiliğinin en geri eğilimlerinin sözcülüğünü yapan “ilkel Kürt milliyetçileri” ise, HDP’yi Türk partisi”, “Türk solunun Kürtler üzerindeki sultası” olarak lanse etmektedir.

Her iki akım ulusal kurtuluşçu Kürt devrimine, devrimci ve komünist harekete, birleşik devrime, HDP’nin merkezinde durduğu anti-faşist bağlaşmaya karşı olmakta birbiriyle yarışmaktadır.

Bu akımların ulusal demokratik, devrimci-demokratik, komünist mücadeleye karşı savaşması sınıfsal temelleri ve çıkarlarıyla bağlıdır.

Dinci faşist diktatörlüğün dinmek bilmeyen kirli, haksız, sömürgeci savaşı, bir yandan bu akımları sindirerek kendi çizgilerinde derinleşmelerini sağlarken, öte yandan da bu akımların fırsat buldukça devrimci cepheyle kendi aralarındaki sınır çizgilerini vurgulayarak faşist terörün, sömürgeci savaşın gazabından kurtulmaya da yönlendirmektedir. Bu olgu, aynı gerçeğin iki yüzüdür. Genel olarak burjuva terör, özel olarak faşist terör işçi sınıfı ve halklar içerisinde reformist liberal eğilimleri güçlendirmeyi, devrimci mücadele ile araya çektikleri kalın sınır çizgisini derinleştirerek sisteme entegre etmeyi hedefler. Bu tarihsel ve güncel gerçek Türk ve Kürt coğrafyasının da gerçeğidir.

Türk sosyal şoven siyasal çevreler, yumuşatılmış tarzda egemen ve ayrıcalıklı ulusun egemenliğinden ve ayrıcalıklarından yana tavır koyarken “ilkel Kürt milliyetçiliği” ezilen ulus lehine bazı tavizler verilmesi eşliğinde Kürt ulusal devriminin tasfiyesinden yana tavır koymaktadır.

Her iki akım, son tahlilde, en fazlasından burjuva demokrasisi talebi üzerinde birleşmektedir. Değişik tonlarıyla her iki akım da devrimin, sosyalizmin zaferine karşı, reformizmi ve sosyal reformizmi temsil etmektedir. Sınıfsal doğaları, politik varlıkları bu hedef ve perspektifle hareket etmelerini şekillendirmektedir.

Gerek sosyal şovenizme gerekse de ezilen ulus milliyetçiliğine karşı enternasyonalizm ilkesine bağlı kalarak mücadele etmek Marksist-Leninistlerin vazgeçilmez görevidir. Ancak esas darbenin şovenizme, sosyal şovenizme indirilmesi gerektiği açık ve nettir. Hangi gerekçeyle olursa olsun, ezilen ulus milliyetçiliğini “ideolojik mücadele”sinin merkezine koyan veya ikisine karşı “mücadele”yi eşitleyen siyasal akımlar, istedikleri kadar “Marksist”, “sosyalist”, “komünist”, “devrimci”, “enternasyonalist” olduklarını söylesinler, gerçekte, sosyal şoven akımlardır.

Şovenizm egemen ulusun gözü dönük burjuva milliyetçiliğidir. Irkçılık, şovenizm, militarizm, asimilasyon, ilhak, soykırım, sömürgeci baskı ve tahakküm egemen ulus burjuvazisinin (somutumuzda Türk burjuvazisi) şoven milliyetçi saldırgan karakteri ve politikasıdır. Sosyal şovenizm ise, söz konusu egemenliğin ve ayrıcalıkların devamından yana tutum alan egemen ulus küçük burjuvazisinin milliyetçiliğidir. “Sosyalizm”, “komünizm”, “enternasyonalizm”, “sınıf ilkesi”, “anti-emperyalizm”, “cumhuriyetin kazanımları” gibi binbir gerekçenin arkasına gizlenerek, sermaye düzenine, sömürgeci zulme suç ortaklığı yapar (ve yapmaktadır). “HDP’ye verilecek oylar, HDP’lilerin sosyalistleri küçümsemeye ve kullanışlı bir yedek güç olarak görmeye devam etmelerine hizmet edecektir.” diyecek kadar şirazesinden çıkmış olanların bu vb. tutumları sosyal şoven çizgilerine dayanmaktadır. Bu çağrının özellikle de Türk işçi ve emekçilerine, ezilen ulusal topluluklardan işçi ve emekçilere, anti-faşist kitlelere yapıldığı göz önünde tutulduğunda HDP’ye oy verilmemesi çağrısı tümüyle gerici şoven bir çağrıdır; bu politika ve ajitasyon, sosyal şovenizmin aşırı çürümüş utanç verici politik karakterinin ve sefaletinin kanıtıdır.

“Onlar Kürtler, bizler ise sosyalistleriz”, “sosyalistler HDP’ye oy vermemelidir”, “Kürt partisine oy vermeyin” politikası, halklar arasına nifak tohumları eken, işçi sınıfı hareketini “onlar Kürtler bizler Türkler” ekseninde parçalayan ya da bu işlevi oynayan şovenist bölücülük politikasıdır. Bu politika ve duruş, halklar arasına milliyetçi barikatlar kurarak yükselten Türk burjuva gericiliğinin ve burjuvazisinin politikasıdır; “sosyalizm”, “sosyalistlik” iddiası ise bu işin iğreti kılıfı ya da kamuflajından ibarettir. Egemen ve ayrıcalıklı ulusun ezilen uluslara tepeden bakan kibirli, küstah burjuva ve küçük burjuva sınıf tavrı sosyal şovenlerimizin ruhuna damgasını basmaktadır. Onlar sanıyor ki, Kürt ulusal devrimi Türkiye’de ve bölgesel çapta yenilir ve tasfiye edilirse, Kürt direniş ve ayaklanma hareketi faşizm ve sermayeye teslim olursa önleri açılacak, onlar da Türk işçi ve emekçilerini kolayca kazanacak, “devrim”i, “sosyalizm”i kolayca gerçekleştirecekler. Tam bir politik aptallık ve ürkütücü bir yüzeysellik!

Onlar açık, net, kesin olarak, Kürt ulusal baş kaldırısı ve ulusal devrimin kendi gelişmelerini önlediğine “inanmak”tadır. Bu “inanç”, dahası gerici şoven analiz, onların objektif gerçeğiyle, ulusal ve sınıfsal arka planıyla; “devrimci” ve “Marksist” olmalarıyla değil, reformist ve sosyal şoven olmaları gerçeğiyle bağlıdır. Açık ki, bu akımların politika ve propagandaları, ideolojik saldırıları sosyal reformist temeller üzerinde, ulusal demokratik devrim karşıtlığı üzerinde yükselerek biçimlenmektedir. Keza sosyal şoven güçler, bu politikalarıyla düpedüz eleştirdiklerini iddia ettikleri “kimlik politikası” yapmaktadırlar... Usturuplu ya da usturupsuz “Biz Türkler, onlar Kürtler” dili ve propaganda-ajitasyonu bu parti ve örgütlerin Türkçü sosyal şoven karakterini göstermektedir... HDP “halkların partisi” olma iddiasındadır. Bu iddianın politik-pratik karşılığı aldığı oy oranında da verilidir. Halkların kardeşliği, birleşik mücadelesi hattında HDP’yi geliştirip güçlendirmek, geçiyoruz devrimciliği, komünistliği, her demokratın görevi olmalıdır. Bu, ne kendi devrimci ve komünist kimliğinden vazgeçmek anlamına gelir ne de Türk karşıtlığı...

HDP, tüm hata ve zaaflarına karşın, objektif olarak devrimci bir rol oynamaktadır. HDP’nin her cephede faşizmle tutuştuğu mücadele, dinsel faşist siyasal ve toplumsal gericiliğin saldırılarına ve terörüne karşı gösterdiği olağanüstü direngenlik ve mücadelede ısrar bu olgunun kanıtıdır. HDP bir birleşik cephe hareketi olarak, Türkiye’de anti-faşist mücadelenin merkezi durumundadır. Sosyal şovenlerimiz bu gerçeği ret ve inkar etmektedir. HDP’nin faşizm ve gericiliğe karşı gösterdiği direngenlik ve mücadelenin milyonda biri kadar bir direngenlik ve mücadele gücü gösteremeyen, HDP’nin uğradığı faşist terör ve baskının milyonda birine maruz kalmayan, hapishanelerde (belki de 3-5 tutsak hariç) militanları, kitlesi olmayan şu Türk küçük burjuva Kemalist sosyal şoven siyasi parti ve çevrelerin utanmadan “gerçek sosyalistlik”, “gerçek devrimcilik”, “enternasyonalizm” iddiasında bulunması da tam bir saçmalık ve gözü dönük sosyal şoven milliyetçiliklerinin politik sefaletinin kanıtıdır. Bunların “sosyalist”liği, “Marksist”liği II. Enternasyonal oportünizminin “sosyalist ve Marksistliği”nden ibarettir.

Yukarıda analiz ettiğimiz sosyal şoven politika, ilkesel, ahlaki, vicdani, moral değerler bakımından baştan sona sosyalizm, Marksizm-Leninizm, devrim karşıtlığının dışa vurmasından ibarettir. Bu politika ve argümanlar, halkların kardeşliği ve ortak mücadelesinin önündeki barikatlardan birisini oluşturmaktadır. Bu politikanın sosyal şoven temsilcileri, dinci faşist diktatörlük karşısında kendi güçsüzlüklerini, pasifizmlerini, politik program ve hedefleri için bile doğru dürüst bir eylem geliştirememenin ve kitle gücünü açığa çıkarmamanın sorumluluğunu Kürt ulusal devrimine, PKK’ye, HDP’ye, Türkiye devrimci hareketinin ulusal demokratik hareketle politik olarak birlikte hareket etmesine bağlayarak (“ah ahhhh şu Kürtler, şu PKK, şu devrimci parti ve örgütler olmasa biz ne devrimler yapardık, yapmıştık şimdi” palavrası) kendi nitelik ve yeteneksizliklerini de örtülemeye çabalamaktadır.

Peki siz “devrim” yaptınız da Kürtler mi engelledi?

Siz “sosyalist” mücadeleyi devrimci çizgide geliştirdiniz de Kürtler, devrimciler, komünistler mi engelledi?

Tam bir trajedi, komedi; gerçekte trajikomik bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz açıktır.

HDP anti-faşist, anti-emperyalist demokratik halkçı bir cephesel birliktir. HDP coğrafyamızda devrimi yapacak, devrimi kesiksiz sosyalist devrime dönüştürerek sosyalist inşa yolunda yürüyecek bir parti değildir ve kendini “Marksist”, “Marksist-Leninist” olarak da tanımlamamaktadır. HDP Türk, Kürt, ulusal topluluklardan halkların ve ezilen kimliklerin dinci faşist diktatörlüğe, Batıda gerici-faşist iç savaş politikasına, sömürgeci topyekün savaşa karşı birleşik mücadelesini geliştirmeye dayanan ve ağır bedeller pahasına direnmeye, mücadeleyi geliştirmeye çalışan özgün bir cephesel partidir. Halkların kardeşliği, birleşik mücadele perspektifi meşru-legal arenada öncelikle HDP’de somutlaşmaktadır. HDP faşizmin kolladığı, alan açtığı, sırtını sıvazladığı bir parti değil. Unutmayalım, sosyal şoven Sol Parti, TKP, HKP vb. gibi partiler değil, HDP faşizm ve dinsel gericiliğin topyekün ve kesintisiz saldırılarına ve terörüne maruz kalmakta ve on bini aşan kitlesi, kadrosu da tecrit hapishanelerinde rehine-tutsak tutulmaktadır.

Tablo bu ama pek yaman sözde “sosyalistler”imiz, fütursuzca, sosyalizm, sınıf politikası, devrim demagojisi ile HDP’yi “sol parti” bile saymamakta; Kürt partisi HDP’ye oy vermeyin, desteklemeyin, saflarında yer almayın, terk edin çağrısı yapabilmektedir. Onların bütün kritik an ve dönemeçlerde (mesela F Tipi saldırılar ve ölüm orucu dönemini, Türk devletinin Rojava işgal hareketleri süreçlerini hatırlayalım...) Kürt ulusal demokratik hareketiyle olduğu kadar devrimci hareketle de araya kalın sınır çizgisi çektikleri iyi biliniyor; köklerine kadar reformist, pasifist, parlamentarist, legalist, (legal mücadelede de yasal çerçeveye biat ederek, meşruiyet konumunda uzak durarak) “mücadele” eden bu sözde “sosyalist”lerden daha fazlası beklenemeyeceği açıktır. İlerici demokratik, anti-faşist politikalara bağlı kaldıkça ya da bu duruşu az-çok eylemleriyle gösterdikçe bu kesimleri de anti-faşist birleşik cephe içerisine çekmek yine de önemsenmelidir ama kitlelerin güçlü devrimci baskısı olmadan bu kuvvetler her zaman için devrimci ve komünist hareketten, Kürt ulusal demokratik devriminden uzak durmaya, dahası ideolojik olarak saldırmaya da devam edeceklerdir; bu gerçeği de bir an olsun bile unutmamak gerekir.

Ezilen bağımlı ya da sömürge bir ulus olan Kürt ulusu her türlü ulusal demokratik haklarından mahrum edilmiş; bölünmüş, parçalanmış, sömürgeci ulusal zulüm politikası ile inkar edilen, öncesi bir yana, özellikle 1921 Koçgiri ayaklanmasından bu yana soykırımlar yaşamış bir ulustur. Ezilen ulus milliyetçiliği tarihsel olarak haklı bir tepkinin ürünüdür. Dolayısıyla ekonomik ve siyasi olarak ilhak edilmiş, sömürgeci ulusal zulüm politikasının baskı ve saldırısı altında inim inim inleyen bir ulusun milliyetçi tepkisi, öfkesi, ulusal haklarını talep etmesi meşru ve haklı bir temele sahiptir. Bu olgu, neden egemen ulus milliyetçiliği ile ezilen bir ulusun milliyetçiliğinin eşitlenemeyeceğini açıklar. “Komünist Partisi ezen, sömüren, ayrıcalıklı uluslar ile ezilen, bağımlı uluslar arasındaki açık ayrımı vurgulamalı”dır. Bu ayrımı yapmayan herhangi bir ilerici, devrimci örgüt ve parti, sosyal şovenizmin sularında kulaç atar.

Ulusların, dillerin eşitliğini, ulusların kendi kaderlerini kendi tayin hakkını (ayrı devlet kurma hakkı) ve enternasyonalizmi biçimsel açıdan kabul eden ama politik, pratik yükümlülükler içermeyen, eylem gücünde somutlaşması gereken duruştan kaçınan akımlar sosyal şoven akımlardır. Eşitlik ilkesinin biçimsel kabulü ilk adımdır ve daha da önemlisi, bu istemlerin pratikte sistematik tarzda savunulmasıdır. Kendi ulusunun (Türk ulusunun) egemenliğine ve ayrıcalıklarına karşı savaşmayan bir örgüt geçtik komünistliği az-çok tutarlı devrimci bir çizgi bile izleyemez. Bu ayrıcalıklara karşı çıkmayan, ezilen ulusun haklarını savunmayan, mücadelesini vermeyen herhangi bir akım ve birey, geçtik devrimciliği tutarlı bir demokrat bile olamaz. Unutmayalım, ayrı devlet kurma özgürlüğü, ulusların ve dillerin eşitliği ilkesi, kendi kültürünü özgürce geliştirmesi hakkı burjuva demokratik bir haktır, haklardır. Bu hakkı savunmayan birinin, herhangi bir siyasi çevrenin (hele de Kürt ulusal demokratik devriminin bir olgu ve bu devrimin Ortadoğu’da devrimci sarsıntılar yaratarak bölgesel çapta yayıldığı koşullarımızda) demokratlığı da tartışmalıdır, hatta yarım demokratlık bile sayılmaz. Ülkesi paramparça edilmiş 50 milyonluk bir ulusun ulusal davasını, kavgasını, ulusal devletleşme talebini görmezden gelmek, ret ve inkar etmek, ulusal demokratik haklarını kayıtsız şartsız savunmamak, mücadelesini vermemek insanı bile insanlıktan çıkarır.

Bu bağlamda ısrarla vurgulanması ve eleştirilmesi gerekir ki;

“Küçük burjuva milliyetçiliği enternasyonalizmden sadece ulusların eşitliğini anlar (bu eşitliği de sadece lafta tanıdığını şimdilik bir kenara bırakırsak), ulusal egoizme dokunmaz.” (III. Enternasyonal)

Kendi burjuvazisinin “ulusal egoizmi”ne karşı savaşmayan her akım, onun yedeği haline gelir.

Bir yandan “sosyalist” olduğunu iddia ederken fiilen kendi burjuvazisinin egemenliğinden, kendi ulusunun ayrıcalıklarından yana olan akımlar, gerçekte kendi ulusal burjuvazisinin dümen suyunda hareket eden politik çevreler ve partiler olmuştur daima. Türkiye’de geniş bir ideolojik-siyasi etkiye sahip sosyalizm maskeli reformist parti ve çevrelerin siyasi çizgi ve pratiği bunun kanıtıdır. 14 Mayıs 2023 seçimleri bir de bu gerçeğin altını çizdi. “Türk solu”nun sosyal reformist partilerinin geniş kesimleri, PKK ve HDP’nin “sol, anti-emperyalist ve seküler” bir hareket olmadığını; PKK’nin, Rojava’nın Amerikan emperyalizminin müttefiği, hatta uzantısı olduğu; devrimci hareketin PKK’nin, Kürt hareketinin uzantısına dönüştüğü iddialarını ısrarla propaganda etmektedir. İnanacak olursak onlar, Kürt ulusal demokratik devriminin “sultası”na karşı “bağımsız sosyalist kimlik”i temsil etmektedir. “Kürt sultasından kurtulmadan” da memlekette “sosyalist” bir mücadele geliştirilemez vs. Gerçekte bu sözde eleştiriler, gerçeklerin tahrifine dayanmakta ve sosyal şovenizmi meşrulaştırma harekatını yansıtmaktadır. Bu analiz, ideolojik saldırı ve propaganda kaçınılmaz olarak Türk sosyal şoven milliyetçi siyasi yapıları, “Kürt, PKK, HDP sultası”na karşı mücadele adına egemen ulusun burjuva bataklığında kulaç atmalarına götürmektedir.

Ezilen, sömürge bir ulusun proletaryası ve halkının egemen ve ayrıcalıklı ulusa karşı güvensizlik duyması anlaşılırdır. Bu güvensizliği aşmak her şeyden önce egemen ulusun komünistlerine ve devrimcilerine, proletarya ve emekçilerine düşer; bu alandaki zaaflar, tutarsızlıklar, yetersizlikler, başarısızlıklar ise şovenizme ve sosyal şovenizme hizmet ettiği gibi, ezilen, sömürge uluslar somutunda da komünist ve devrimci gelişmeyi önleyerek ezilen ulusun burjuvazisine hizmet etmektedir.

“Ulusal güvensizlik” sorununda III. Enternasyonal’in şu aydınlatıcı açıklamasından öğrenmek gerekir:

“12 - Zayıf ve sömürge ulusların büyük emperyalist güçlerin köleleri olarak yüzyıllardır çektikleri acılar bu ulusların emekçi kitlelerine sadece savaşkanlık kazandırmakla kalmamış, ayrıca kendilerini sömüren uluslara karşı (bu ulusların proletaryası dahil) bir güvensizlik duygusu da vermiştir. Proletaryanın resmi önderlerinin 1914 ile 1919 yılları arasındaki adi ihaneti (sosyal milliyetçilerin, ‘anavatanı koruma’ bahanesiyle, ‘kendi’ burjuvazilerinin finansal açıdan kendilerine bağımlı ülkeleri köleleştirme ve yağmalama ‘hakkını’ korumaları) bu haklı güvensizlik duygusunu daha da güçlendirmiştir. Bu güvensizlik ve ulusal önyargılar ancak ileri ülkelerde emperyalizmin imha edilmesinden ve geri ülkelerde ekonomik yaşam tümüyle dönüştürüldükten sonra ortadan kaldırılabileceğine göre, bu önyargıların temizlenmesi çok yavaş ilerleyecektir. Bu demektir ki, her ülkenin sınıf bilinçli komünist proletaryası uzun dönemler boyunca köle olarak yaşamış ülke ve ulusların ulusal duygularına özel dikkat ve özen göstermelidir. Komünist proletarya, aynı zamanda, bu güvensizlik ve önyargıları daha hızlı aşabilmek için ödünler vermekle yükümlüdür. Proletarya ile dünyadaki tüm ülke ve ulusların emekçi kitleleri gönüllü bir ittifakla birleşmeksizin kapitalizme karşı zafer tam anlamıyla başarılı bir sonuca ulaştırılamaz.” (Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongre’sinde (Ağustos 1920) kabul edilen Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezler“)

Bu analiz, Türk ulusundan devrimcileri, ilericileri sarsmalıdır, öyle ezilen ulus milliyetçiliğine verip veriştirmekle ne sorunlar çözülebilir ne de iki ulustan halkların ve proleterlerin devrimci ve enternasyonalist mücadelesi geliştirilebilir. 1917 Büyük Ekim Devrimi ile açılan yolda, SSCB’de ulusal sorunların başarılı çözüm yolu yürünecek yolu da aydınlatmalıdır. Ama Bolşevik Parti ve Lenin, Leninizm bu çözümü devrim öncesi (çok uluslu, ezilen bağımlı ulusların yanı sıra sömürge ulusların yaşadığı çok uluslu Çarlık Rusyası döneminde) yürüttüğü doğru politika ve mücadele sayesinde, onun bir devamı olarak gerçekleştirebildi...

Kürt ulusal devriminden uzak duran, ulusal özgürlükçü yurtsever hareketten korkan, sömürgeci faşist diktatörlüğün saldırılarının hedefi olmamak için sosyal şovenizme sığınan sosyal reformist çevrelerin çizgileri zaten açıktır; fakat, “devrimci ve komünist perspektif, ilke, tutarlılık, sınıf ve enternasyonalizm ilkesi” adına ulusal demokratik devrimle arasına yanlış sınır çizgileri çeken devrimci parti ve örgütler de sosyal şovenizmin etkisi altında davranmaktadır. Bu ikinciler, gerek cephesel birliklerden, gerekse de gündelik anti-faşist mücadelede ulusal kurtuluşçu devrimle araya sınır çizgileri çekerek devrimci niteliklerinin zayıflığını ele vermektedir.

Bu akım ve çevreler, devrim ve politik özgürlük mücadelesinin en yakıcı sorunu ve kavranacak halkası olan Kürt ulusal özgürlük mücadelesinden uzak durmakla, devrimci gelişmenin yolunun açılamayacağını görememektedir. Bir yandan Kürtlerin hakları, halkların kardeşliği ve birleşik mücadelesi üzerine yazıp çizmek ama öte yandan da üstlenmeleri gereken devrimci yükümlülüklerden pratikte uzak durmak onların açmazı ve çelişkisidir. Proletarya ve halkların taleplerini üstlenmeden ve bunu yaparken şovenizmin etkisi ve yönlendirmesi altında olan işçi ve emekçilerin geriliklerine karşı (güncel mücadelenin gerekleri, talepleri ile birleştirerek, soyut değil, somut) açıktan mücadele etmeden, Türk işçi ve emekçilerini kazanmak, tutarlılıkla devrimci ve anti-faşist mücadelede seferber etmek olanaklı değildir. Kürt sorunu, Kürt ulusal özgürlük mücadelesi, her adımda, her yerde Türk işçi ve emekçilerinin karşısına çıkmaktadır. Fakat komünist ve devrimci öncülük-önderlik boşluğunda, Türk ulusundan kitleler ve işçiler egemen sınıfın ırkçı, şoven, militarist demagojisine yenik düşerek burjuva partilere, sermaye devletine yedeklenmektedir. Oysa görev, bir ulusu ezen ulusun da özgür olamayacağı, bu ulusun işçi sınıfı ve emekçilerinin daha katmerli sömürü, zulüm, siyasal gericilik ve adaletsizlik cenderesinde boğulmasının kaçınılmaz olduğunu vurucu, yaratıcı, kararlı bir tarzda anlatmaktır...

Kürdistan tarihsel haksızlığın cenderesi altında ezilmeye devam etmektedir. Kürdistan 1923 Lozan antlaşmasıyla Kürt ulusunun iradesine karşın dört parçaya bölünmüştür. Bu sınırlar, zoraki çizilmiş sınırlardır. Bu sınırlar gayrimeşrudur. Sınırlar Kürdistan’ı bölüp parçalayan emperyalist devletler (ve işbirlikçileri) tarafından çizilmiştir. Bu zoraki birliği, suni olarak çizilmiş sınırları yıkmak, ulusal direnme ve ayaklanma hakkı başta olmak üzere tüm ulusal haklarının talebiyle birlikte tarihin çöp tenekesine atmak Kürt ulusu ve halkının hakkı ve görevidir; bu haklara karşı savaşmak, dolaylı bile olsa destek vermek milliyetçi gericiliktir; egemen ve ayrıcalıklı ulusun proletaryası ve emekçilerini de egemen ulusun burjuvazisinin daha katmerli boyunduruğa mahkum etmektir.

Bu sınırları yıkmak, Ortadoğu’da bağımsız birleşik Kürdistan’ı (ulusal devlet hakkı) kurmak Kürt ulusunun meşru, doğal hakkıdır. Öteden beri Kürt ulusal direnişinin doğal eğilimi kendi ulusal devletini kurmak, dilini ve kültürünü özgürce geliştirmek yönündedir. Öteden beri, ulusal öfkeden ulusal direnişe, ulusal direnişten ulusal ayaklanmaya doğru gelişen ya da sıçrayan Kürt tarihsel direnişi meşrudur, haklıdır ve her parçadaki bu mücadele proletarya ve halklar tarafından desteklenmeli, daha da ötesi halkların ortak savaşımıyla birlikte her cephede bu haklı mücadele geliştirilmelidir.

Kürdistan’ın en büyük, en gelişmiş parçası olan Kuzey Kürdistan başta olmak üzere, Türk proletaryası ve emekçileri, Kürtlerin haklarını ve taleplerini kararlıca savunmalı; iç, bölgesel ve uluslararası alanda sömürgeciliğe, faşizm ve gericiliğe, şovenizme, ezen ve ayrıcalıklı ulusun ayrıcalıklarına ve ulusal zulmüne, emperyalist boyunduruğa karşı tam bir kararlılıkla mücadele etmeli ve enternasyonal duruşun gereklerini yerine getirmelidir. Bu ilk tutarlı adım olmaksızın Kürt halkının Türk ulusuna ve işçi, emekçilerine karşı haklı olarak duyduğu ulusal güvensizlik ve tepkisinin azaltılması, giderek ortak savaşımın etrafında bir araya gelmesi de olanaklı olmayacaktır.

Her ulus için geçerli olduğu gibi Kürt ulusu da kendi kaderini kendi tayin etme hakkına sahiptir ve bunu hangi biçimde yapmak isterse öyle yapma hakkı da tartışılamazdır...

Bu program burjuva demokratik bir programdır; bu programı savunmak ve mücadelesini vermek her tutarlı demokratın görevidir...

Türkiye ve Kürdistan’ın (Ortadoğu halklarının) temel tarihsel ve güncel politik sorunu siyasal özgürlükleri kazanmaktır ve bu mücadele, Kürtler bakımından ulusal özgürlüğü kazanma mücadelesi olarak karşımıza çıkmaktadır... Unutmayalım, Türkiye’de siyasal gericiliğin bu denli katmerli olmasının temel ve özel bir nedeni de Kürtlerin inkarı ve ulusal zulüm politikasıdır. Burada, inkar ve imha politikası iç içedir ve bu politika topyekün savaş biçiminde sürmektedir. Bu olgu ve savaş Türk işçi ve emekçilerinin ırkçılıkla, şovenizmle, militarizmle zehirletilerek ekonomik, siyasal, toplumsal haklarının bilincine varmasını ve mücadeleyi geliştirmesini önlemekte, boyunlarındaki boyunduruğu her cephede ağırlaştırıp katmerleştirmektedir. Bunu görmemek ve gereklerini yerine getirmemek sosyal şoven körlüktür.

Yukarıda dillendirdiğimiz perspektif ve duruşa doğrudan ya da dolaylı karşı çıkan değil “sosyalist” olmak, tutarlı bir demokrat bile olamaz. Bizim “tatlı su sosyalistleri” tutarlı bir demokrat bile olamıyorlar.

“Sosyalist Güç Birliği” başta olmak üzere Türk sosyal şovenleri HDP’yi “Kürt partisi” ve PKK’nin “Türk solu” üzerindeki “sultası” olarak değerlendirirken, “ilkel Kürt milliyetçileri”nin HDP’yi “Türk solu partisi”, PKK’yi Türkleşen parti, “Türk solu”nun sultasının uzantısı olmakla suçlaması, ters uçtan her iki akımın kendi özgün konumundan birbirini bütünleyen, ortaklaşan burjuva milliyetçi duruşlarını çarpıcı bir tarzda göstermektedir. Her iki akım da ideolojik olarak, “bağımsız siyaset yapma” adına kendi burjuvazilerine bağımlı, burjuvazinin “sol”, “ortacı”, “sağ” versiyonlarıdır.

HDP’yi “sol, seküler, aydınlanmacı” bir parti görmeyen sosyal şovenler, yüzsüzce “Marksist”, “komünist”, “sosyalist” olma iddiasında bulunmaktadır. Emperyalizme bağımlı kapitalist Türkiye cumhuriyetini reforme etme program ve hedefinin ötesinde bir savunusu olmayan; sosyal reform talepleri için bile tutarlı mücadele veremeyen sosyal şoven cephe, egemen ve ayrıcalıklı ulus olan Türk ulusunun üstünlüğünü (en fazlasından yumuşatılarak, Kürtlere dil hakkı, kültürel haklar gibi kısmi haklar tanınması çerçevesinde) korumaktan yana çıkarken, gerçekte ulusal zulüm politikasına da soldan yedeklenmektedir. Bu politika, “bağımsız bir sosyalist çizgiyi koruma”, “gerçek sol politika” demagojisi ve manipülasyonu ile Türk burjuvazisinin sınıfsal çıkarlarını dile getirmektedir. Ezilen ulusun devrimci-demokratik eylem çizgisini “cumhuriyet ve laiklik karşıtı”, “proemperyalist” çizgi olarak lanse eden, politik ayrım çizgisini “cumhuriyetin savunulması ile cumhuriyet düşmanları arasındaki ayrım” olarak gösteren sosyal reformist güçler, sahte bir propaganda ve ajitasyona sığınmaktadır. “Cumhuriyet ve laiklik karşıtı”, “proemperyalist” çizgiyi temsil ettiği iddiasına dayanarak “HDP’nin mecliste” sol bir çizgi izlemeyeceğinin altını çizmeleri sosyal şoven siyasal çevrelerin ana derdinin, ısrarla Kürt ulusal devrimine, Kürt ulusunun başta ayrı devlet kurma hakkı olmak üzere zoraki birliğe karşı savaşma hakkına ve halkların birleşik mücadele çizgisine karşı olmak olduğunu göstermektedir. CHP’yi “sol”, “sol ittifak partisi” ilan eden politik sefalet, iş PKK’ye, HDP’ye gelince, keza Kürt ulusal direnişi ve devrimini destekleyen, omuz omuza savaşan devrimci ve komünist sola gelince düşmanca davranmaktan çekinmemektedir. Hem Türk burjuvazisinin çıkarlarını savunarak, ona yedeklenerek “Marksist sol”, “gerçek sol”, “demokrat sol” geçineceksin hem de Türklük-Kürtlük ekseninde kimlik politikası yaparak (ama gerici bir kimlik politikası) “bağımsız sosyalist sol çizgi” iddiasında bulunacaksın; bu olgular sosyal şovenizmin ideolojik-siyasi, ahlaki sefaletinin berbat yansısıdır.

Egemen sınıflar, faşist diktatörlük öteden beri, HDP’ye PKK ile (Kürt ulusal demokratik devrimi) ile arana sınır çek, işbirlikçi bir parti ol, olacaksan bari devletin Kürdü ol diye olmadık baskı ve saldırıları pratikleştirmektedir. Sosyal şoven politik çizginin sözcüsü siyasi partiler de, “sosyalistlik”, “Marksistlik”, “sol”culuk maskesi altında bu politikayı desteklemekte ve dayatmaktadır. Onların anti-faşist kuvvetlerin en geniş birliğine dayanacak bir birleşik cephenin inşasına ve geliştirilmesine karşı çıkmaları, bu tip güç ve eylem birliklerinden, cephesel oluşumlardan özenle uzak durmalarının esas nedeni de budur.

Adı bile aklınıza geldiği zaman korkuyla ürperdiğiniz, adını bile duymak bile istemediğiniz ulusal demokratik devrimin önderi Öcalan ve PKK’yi bir yana koyalım, HDP, tüm zaaflarına karşın, anti-faşist, demokratik, halkçı bir mücadele yürüttüğü ve halkların kardeşliği, halkların birleşik mücadelesi için savaştığı halde, onu “sol parti”, anti-faşist bir parti görmemenin anlamı nedir? “Sosyalizm” adına HDP’yi “pro-emperyalist” ilan etmek kime yarıyor? Şu dinci faşist propagandanın “dış güçler”, “dış güçlerin uzantısı bölücü partiler” vs. vb. propagandasına “sosyalizm” adına yedeklenmek rastlantısal mı?

Kürt ulusal devriminin, keza HDP’nin çizgisinin Kemalist anti-demokratik milliyetçi laisizminden farklı olarak demokratik, bilimsel, halkçı, inanç ve vicdan özgürlüğünü savunan bir laisizm mücadelesi ve savunusu olduğunu inkar etmek hangi politik duruşun ifadesidir acaba?

HDP’nin ulusların ve dillerin eşitliği, “demokratik anayasal eşitlik” mücadelesini, ekolojik, cins özgürlükçü demokratik mücadelesini yok sayarak nasıl “gerçek solcu”, “sosyalist”, “Marksist” olunabilir ki???

Sorular çoğaltılabilir ama gerekmez, açık ve kesin olan şudur: Sosyal şovenlerimizin amacı üzüm yemek değil bağcı dövmektir, hem de en berbatından.

Kuzey Kürdistan’da PKK öncülüğünde patlak vererek gelişen ulusal devrimi, devrimimizin, anti-emperyalist, anti-faşist demokratik halk devrimimizin patlak vererek gelişen öncü gerçeği; keza Rojava devrimini ulusal kurtuluşçu devrim olarak görmeyen bir politikanın sosyal şoven bir politika olduğu yadsınamaz.

Türk egemen sınıflarının ve dinci faşist diktatörlüğünün Türkiye’de ve bölgesel çapta Kürt ulusal direnişini tasfiye etmek hedefiyle savaştığını inkar edebilir miyiz?!!!

İslamcı faşist diktatörlüğün Kürt ulusal devrimine karşı topyekün savaşı başta Amerikan emperyalizmi, AB emperyalizmi, NATO emperyalizmi olmak üzere emperyalist devletlerin, Fars, Arap burjuva devletlerinin ekonomik, siyasi, askeri, istihbari güçlü desteğiyle yürütüldüğünü nasıl inkar edebiliriz?!!!

Türk burjuva ordusu NATO’nun ikinci büyük ordusu değil mi? Bu orduya karşı on yıllardır kahramanca savaşan, (“Marksist”, “sosyalist”, “tutarlı anti-emperyalist” olduğunuzu iddia eden) sizler misiniz yoksa Kürt gerilla hareketi ve Kürt halkı mı?

Tüm emperyalist devletler ve “Büyük Ortadoğu” devletleri devrimci bir merkez olarak PKK ve Kürt ulusal demokratik devriminin devrimci ateşini söndürmek, boğmak, tasfiye etmek, kendi hesaplarına tabi kılmak için uğraştıkları doğru değil mi? PKK’nin, Kürt ulusal devriminin hala bu politikaya karşı direndiği açık değil mi?

Kürt ulusal devriminin bu tarihsel ve güncel gerçeğine, gerçeklerine rağmen kalkıp PKK’yi, HDP’yi “pro-emperyalist” olarak lanse etmek iki yüzlülük değil de nedir?

O beğenmediğiniz, yalnız bıraktığınız, teşhir ettiğiniz, emperyalizm yandaşı ve uzantısı ilan ettiğiniz ama herhangi bir emperyalist devletin güdümünde ya da işbirlikçisi olmayan yurtsever Kürt hareketi, neredeyse tek başına dünya çapında emperyalist saldırgan bir askeri saldırı gücü olan NATO’nun ikinci büyük ordusunu karşı on yıllardır savaşıyor; bu çarpıcı, güçlü, emperyalizme darbeler indiren anti-emperyalizm değilse nedir?! Sosyal şoven kalıplarınıza uymuyor diye, bu gerçeği inkar etmeniz yalnızca emperyalizme, Türk burjuvazisine hizmet eder ve etmektedir.

Tarihte emperyalist devletler ve gerici devletler arasındaki çelişki ve çatışmalara oynamadan hangi devrim (bu “tatlı su sosyalistleri”mizin iyi bildiği 1917 Ekim devrimi de dahil) zafere erişmiş acaba?!

Örneğin liderliğini “vatan haini”, “terörist elebaşı” ilan edilen Mandela’nın (ANC) yaptığı (Mandela 2008 yılında ABD’nin “terör listesi”nden çıkarıldı) siyahi halkın Güney Afrika devletinin ırkçı, sömürgeci (Apartheid rejimi) diktatörlüğüne karşı mücadelesini desteklemediniz mi? Haklı olarak desteklediniz. Peki PKK ve HDP hakkında iddia ettiğiniz “pro-emperyalist”, “sol” olmamak vs. vb. gibi iddialarınız o hareket ve büyük mücadele için neden geçerli değildi? Biliyoruz ki çeşitli nedenlerle emperyalist devletlerin bir kısmı, daha sonra daha geniş kesimleri Mandela hareketine destek verdi vb.

İş dünyanın değişik kıta ve ülkelerinde ulusal demokratik, devrimci-demokratik mücadelelere gelince “enternasyonalist” kesilirken, sıra Türkiye’ye ve Kürdistan’a gelince (yalnız susup kalma değil), dahası en katmerli demagoji ve manipülasyona dayanan sosyal şoven ideolojik-siyasi saldırılara yönelebiliyorsunuz.

Bu rastlantısal mı? Elbette ki değil, sorunun özü ve özeti, sosyal şovenlerimizin teori ve pratikleri ile kendi egemen sınıfının, burjuvazisinin ayrıcalıklardan yana tavır almasıdır. Eh nasılsa uzaktakilere övgü, destek açıklamalarının kendilerine bir faturası yok ve kendi ulusunun burjuvasının egemenliğine ve ayrıcalıklarına karşı bir tehdit de oluşturmuyor ama iş Kürtlere gelince politika ve duruş tam bir ters dönüşle...

Yurtsever Kürt hareketinin “anti-emperyalizm” alanındaki çelişkileri, içerisine düştüğü kuşatma ve saldırıların baskısı altında bazı tutarsızlıkları eleştirilebilir ama kalkıp PKK ve Kürt ulusal demokratik devrimini “pro-emperyalist” “emperyalizm işbirlikçisi” göstermek nesnel hakikate ters düştüğü gibi, gerek Türk burjuva gericiliğine gerekse de Ortadoğu cangılında bölgesel gericiliğe hizmet etmektedir.

Marksist-Leninist bir hareket olmayan PKK’nin, işçi sınıfının önderlik etmediği bir devrim olan Kürt ulusal devriminden Marksist-Leninist teoriye bağlı bir anti-kapitalizm, anti-emperyalizm beklemek saçmalıktır. PKK eleştirilecekse, kendi özgün ulusal gerçeğiyle bağlı olan teori ve pratiğinin nesnel ve denetlenebilir verileri temelinde eleştirilmelidir; kendi özgü tarihsel koşullarının ürünü olan bir hareketi ve devrimi, kendi kalıplarımıza uymuyor diye görmezden gelmekte, horlamakta, uzak durmakta geçtik devrimcilik, tutarlı bir demokratlığı bile görmemekteyiz.

Devam edecek olursak.

Eleştirdiğimiz siyasal çevreler, Kürt ulusal devriminin gelişmesinin Türk siyasal gericiliğini de zayıflattığını, bunun Türk işçi ve emekçilerinin siyasal özgürlük savaşını güçlendireceğini anlayamamaktadır. Bu sıçrama ve mücadeleyi ve gelişmeyi siyasal özgürlük mücadelesini geliştirmenin devrimci bir tarihsel fırsat olarak görmek ve şovenizm ve sosyal şovenizme karşı savaşmak yerine bu politikadan özenle kaçınmaktadırlar. Bu, onların Türk burjuvazisine reformist çizgide ideolojik olarak bağımlı olduklarını göstermektedir.

Soyut, tutarlılıktan uzak, doktriner bir “anti-emperyalizm” karşıtlığı tıpkı, soyut bir şeriat karşıtlığı ve laiklik savunusu gibi, anlamlı devrimci bir sonuç üretmemektedir.

Sosyal şovenlerimiz gözlerini kapatsa da, Kürt ulusal demokratik devrimi ve bu devrimin bir parçası olan ulusal demokratik Rojava devrimi, Ortadoğu çapında halklara mücadele, demokrasi, barış, kardeşlik çağrısıdır ve bu politik ve toplumsal çağrının etkili bir tarzda ortaya çıkmasının son örneği de İran’da, İran Kürdistanı’nda patlak vererek tüm İran’a yayılan, İran halklarının kadınlar öncülüğündeki ayaklanmasıdır. Unutmayalım, İran şeriatçı bir diktatörlük altında inin inim inlemektedir. “Jin Jiyan Azadi” sloganını (tıpkı Rojava devrimi gerçeğinde olduğu gibi) dünyaya mal eden İran’daki tarihsel-politik deneyim bile sosyal şovenlerimizi sarsmaya yetmemiştir...

Bu çizgi, Batıda ikinci bir devrimci cephe açarak birleşik cephe hattında savaşı geliştirmenin Türk ulusundan devrimci ve komünistlerin görevi olduğunu ret ve inkar eden çizgidir aynı zamanda. Bunu da geçtik; sosyal şoven cephe, PKK’nin “Türkiyelileşme”, “Kürtlere özgürlük, Batıda demokratikleşme”, “anayasal demokratik çözüm”, “barışçıl demokratik çözüm”, “demokratik cumhuriyet” hedefi açık ve net ortada olmasına karşın ve üstelik kendilerinin tutarsız da olsa mücadelesini verdikleri burjuva demokrasisi çizgisinde gelişmelerini de kolaylaştıran talepler ve hedefler olmasına rağmen Kürt ulusal devrimine, HDP’ye karşı gerici bir tutum takınmaktadırlar. Yani egemen ulusun burjuvazisinin ayrıcalıkları, şovenizmi bu cenahı öyle berbat bir şekilde zehirlemiş ki, bu gerçekleri bile görememektedir. Türk burjuvazisinin tarihsel Kürt korkusu söz konusu Kemalist küçük burjuva Türk sosyal şovenistlerinin de korkusudur...

Kürt ulusal devriminin seküler, demokratik laiklik yolunu açarak ilerlediği açıktır. Gerek Ortadoğu’da gerekse de Türkiye’de politik İslama ve İslamcı faşist Erdoğancı rejime en güçlü darbeler bilakis PKK ve ulusal devrim tarafından indirildiğini bütün dünya bilmektedir. Keza Kemalist anti-demokratik milliyetçi laiklik politikasını da boşa düşürerek devrimci kuvvetlere alan açan, Türkiye’de demokratik, halkçı, bilimsel laisizm mücadelesinin önünü açan ve bu mücadeleyi kolaylaştıran Kürt ulusal demokratik devrimidir. Yarı-feodal kalıntıları, aşiret ilişkilerini, gerici cemaat ve tarikatları çözen ve Kürdistan’da mücadelenin önünde engel olmaktan büyük bir oranda çıkaran, kadınların her cephede mücadelede öne çıkararak savaşın ön hatlarında konumlanmasını sağlayan ulusal devrimci demokratik savaş çizgisinin sekülerleşme, demokratik laisizm, Kürt demokratik aydınlanması alanında devasa kazanımlar yarattığını inkar etmek politik körlüktür. Aslında bu aydınlanma, aynı zamanda “Türk aydınlanması”nı boğan, tutarlı bir demokratik çizgiden uzaklaştıran ırkçılıkla, militarizmle, soykırımlarla, şoven milliyetçilikle zehirlenen, diyelim ki “yarım aydınlanma”sının da önünü açan bir aydınlanmadır. Bu mücadele ve kazanımların Batıda da diğer şeylerin yanı sıra, demokratik kadın hareketini nasıl geliştirdiğini yadsıyan; bu devrimci gelişmeyi güçlü bir imkan olarak görüp Batıda da politik özgürlük mücadelesini geliştirmenin manivelası haline getirmeyi ret ve inkar eden politik çizgilerin “devrimcilik”, “sosyalistlik”, “Marksistlik”, “komünistlik” iddiası da boştur...

Sosyal şoven akımlar açık ve kesin olarak, Türk burjuvazisinin yedek lastiği, emniyet sibobudur. Devrimci gelişmeye karşı reformcu bir barikat, devrimci ve sosyalist mücadeleye yönelen ve yönelebilecek işçi ve emekçileri sistem içine çekerek devrimci siyasal özgürlük kavgasının devrimci-demokratik ve Marksist-Leninist çizgide devrimci gelişimini boğma çizgisidir. Bu sosyal-demokratik çizginin “bağımsız sosyalist çizgi” olmak bir yana, Türk burjuva şovenizminin ve gerici milliyetçiliğinin, Kemalizmin hizmetinde bir çizgi olduğu açıkça kavranmalı ve geniş kitlelere de anlatılmalıdır.

PKK hareketinin anti-emperyalizm de içinde olmak üzere temel siyasal çizgisi ve hedefleri bakımından eleştirilmesi gereken hata ve zaaflarının olduğu bir gerçektir ama bu eleştiriler, ideolojik mücadelenin kapsamındadır ve Kürt ulusal devrimi ile her cephede siyasal olarak ortak, birleşik savaşmamızın engeli değildir ve olamaz...

Sosyal şovenlerin amacı bağcı dövmektir; ulusal demokratik halkçı hareketin zaaflarını kullanarak sola yönelen anti-faşist Türk ulusundan emekçileri, geçtik devrimciliği, tutarlı bir demokratik savaşımdan bile uzak tutmaya, uzaklaştırmaya endeksli sosyal şoven bir çizgidir; objektif gerçek budur.

PKK’nin önderliğinde gelişen ve etkisini bölgesel çapta ortaya koyan Kürt ulusal demokratik devriminin sayesinde dinci faşist diktatörlüğün taktik olarak göstermek zorunda kaldığı müsahama sayesinde rahat rahat “marksist”, “komünist”, “gerçek sol” politika yapan, kendilerine pek dokunulmayan sosyal şoven, sosyal reformist parti ve örgütler gerçeği deşifre edilmelidir. Marksizm-Leninizm’le, gerçek devrimci sol politika ile hiçbir ilişkisi olmayan bu pasifist-reformist kuvvetler, hem sınıfsal, politik misyonları gereği hem de Kürt ulusal demokratik mücadelesi ve devrimini desteklemenin kendileri bakımından ne gibi sonuçlar yaratacağını iyi bilmelerinin sonucudur ki, korku imparatorluğuna boyun eğerek, oraya sığınarak “bağımsız sosyalist militan siyasi mücadele” yürütmektedirler.

II

En geri siyasi duruşu ile “ilkel Kürt milliyetçiliği”nin “eleştiri”lerine gelince.

Kürt milliyetçisi siyasal çevreler, fırsattan istifade seçim sonuçlarını da PKK’yi, HDP’yi “eleştirme”nin ve “Türk solu”na saldırmanın aracına çevirdiler.

İlk olarak şunu belirtmek gerekir; “ilkel Kürt milliyetçiliği” tanımı içerisine giren siyasi parti ve çevreler, Kürt ulusal devriminin gölgesinde palazlanmaya çalışan, PKK önderliğindeki ulusal demokratik devrimin kazanımlarını ucuza pazarlayarak işin rantına oynayan kesimlerden oluşmaktadır. Objektif gerçek budur. Bunlar Kürt burjuvazisinin ve geri, muhafazakar küçük burjuvazisinin temsilciliğini yapmaktadırlar. Öteden beri bu kesimler, PKK’nin devrimci-demokratik çizgisine ve oynadığı tarihsel politik role karşıdırlar. Bunların, on binlerce şehit veren, oldukça yüksek bedeller ödeyen Kürt ulusal devriminde ve devrimin gelişiminde ciddiye alınabilecek bir rolleri olmadı. Dahası bu cenah PKK ile arasına kalın sınır çizgisi çekmeye özen gösteren pasifist, reformist kesimlerden oluşmaktadır. Bu kategorinin içinde ilerici yurtsever kesimler de var, KDP çizgisinin uzantısı olan gerici kesimler de...

Sömürgeci faşist diktatörlük tıpkı Türk sosyal şoven siyasi çevrelere (her bakımdan hesaplı bir politika ile) müsamaha gösterdiği gibi, bu kesimlere de daha hesaplı özel bir müsamaha göstermekte, PKK karşısında gelişip güçlenmelerini istemektedir. Çünkü bunların rolünün devrim söndürücülük olduğunu; güçlendikleri koşullarda bu rollerini daha güçlü oynayacaklarının bilincindedir. Bu politika hattında kendini var eden “ilkel Kürt milliyetçili”ğinin bir işlevi de, Kürdistan’da bağımsız komünist işçi hareketinin gelişmesini önlemektir. Keza, yanı sıra, iki ulustan halkların birlik ve mücadelesini engellemek bunların misyonları içerisindedir. PKK ve HDP’yi Türkleşmekle, Türk partisi ilan etmekle, Kürt yurtseverliğini unutmakla itham etmesi saptamalarımızı doğrulamaktadır.

Bu eğilimi temsil edenler, ulusal devrimci çizgiye karşıdırlar. Barzani’yi ve çizgisini savunanların yanında, Barzani ailesinin tepesinde durduğu Kürt işbirlikçi oligarşisinin ulusal ihanet çizgisine karşı yurtsever hareketin geliştirdiği mücadeleyi de “yanlış” bularak “Kürt” olduğu iddiası ile uzlaşıcı, ortacı, Barzigiller kliğine yedeklenen bir çizgi izlemektedirler. Oysa tarihsel deneyimlerle sabittir, her ulusal mücadele ve devrim, ulusal hainlerle ulusal devrimi ayrıştırır, karşı karşıya konumlandırır ve bu olgu, kaçınılmaz olarak ulusalcı işbirlikçiler ve ulusal hainlerle ilerici, devrimci ulusal mücadele veren kuvvetler arasında keskin bir mücadeleye yol açar... Bu olgu, Kürdistan’ın ulusal kurtuluşçu tarihsel ve güncel gerçeğidir de...

Bunların ulusal devrime katılarak devrimin aktif bir bileşeni olarak hareket etmek gibi bir sorunları yoktur. En radikal söylemlerle ulusal devlet kurma talebi de içinde olmak üzere Kürt taleplerini dile getirmeleri, ne onların ulusal devrimci olduklarını gösterir ne de sömürgeci faşist diktatörlüğe karşı gerçek bir ulusal savaşım yürüttüklerini kanıtlar; aksine faşizm ve sermaye, hiç olmazsa PKK hareketi ve Kürt ulusal devrimi ezilinceye dek (“ez ve çöz”) bu ilkel milliyetçi kimi gerici kimi de pasifist ilerici Kürt partilerine hoş görü göstermeye devam edecektir. Yani onlar, Türk sosyal şovenleri gibi PKK’nin varlığı ve devrimci mücadelesi sayesinde sömürgeci faşizmin imha saldırısının hedefi olmamaktadır. Söz konusu politik kesimlerin bu gerçeğin farkında olmadığını düşünmek aptallık olur...

Bu eğilimin politik temsilcilerinin “Türkiyelileşme”yi PKK’nin, HDP’nin “Türkleşmesi” olarak lanse etmesi; HDP’nin Kürt değil, “Türk solu”nu temsil ettiği, “Türk solu”nun HDP’yi yönettiği, “Kürt ulusal yurtseverliğinden vazgeçildiği”, gerçek Kürt yurtseverliğinin kendileri tarafından temsil edildiği türünden demagojik ve manipülatif propaganda ve ajitasyonu, bu kesimlerin sınıfsal ve politik karakterine çarpıcı şekilde ışık tutmaktadır. Bu kesimler, bir yandan Kürt ulusundan işçi ve emekçilerin egemen ulusun işçi ve emekçilerine, devrimcilerine karşı duyduğu haklı tepkiyi ve ulusal ön yargıları sömürerek kışkırtırken öte yandan da uzun yıllara yayılmış, bir yandan gelişirken, öte yandan da ciddi yorgunluk belirtileri gösteren, her cephede ağır bir kuşatma ve saldırı altında yolunu açmakta oldukça zorlanan Kürt ulusal hareketinin ve Kürt halkının gerçeklerini fütursuzca kullanmaktadır.

Bu çelişki ve çatışmalar kaçınılmazdır, kaçınılmazdır çünkü ulus, homojen bir birliği değil, değişik sınıf tabakaları içeren ve kapsayan tarihsel-toplumsal bir olgudur. Ulus içinde sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen sınıf ve tabakalar arasında sınıf mücadelesi kaçınılmazdır... Bu mücadelenin “ulusal örtü” altına gizlenmiş olması da doğaldır; somut gerçekler bunu göstermektedir...

Ayrıca “Türk solu” kavramlaştırması ve propagandası, Kemalist diktatörlüğü, CHP’yi, D. Perinçek gibi sosyal faşistleri, gerici “sol liberaller”i de “Türk solu” içerisine sokuşturarak devrimci ve komünist hareketi de vurmaktadır... Bu propaganda, halkların birleşik demokratik mücadelesine karşı geliştirilen gerici propagandadır.

Bilinçli ya da bilinçsiz, bunların amacı üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Bu eğilimin etkilerinin şu veya bu şekilde devrimci Kürt yurtsever çevrelerde ve tabanda yankı bulmadığını düşünmek safça olur. Bu güvensizliğin ve tepkinin tarihsel bir temeli var ve kural olarak ezilen uluslarda görülen egemen ulusa ve emekçilerine karşı duyulan haklı güvensizlik ve öfke Kürt gerçeğinin tarihsel ve politik gelişme sürecinin de gerçekleridir. Bu olgu, yurtsever hareketin, uzak geçmişinde (sonra aştığı) “Türk solu”nun en ağır biçimlerde itham etmesi ve kınaması gerçeğinde de dile gelmişti.

Bu öfke ve güvensizlik, Türkiye devrimci ve komünist hareketinin güçsüzlüğüne, proletarya ve emekçilerin mücadelesini geliştirmedeki tarihsel ve güncel başarısızlığına, ulusal beklentilerinin karşılık bulmamasına karşı tepki ile birleşmektedir. “Türk solu tırşıkçıdır” söylemi (ki yurtsever hareketin tüm birleştirici merkezi açıklamalarına karşın, bu propagandanın ince ya da kaba biçimlerde yapıldığı biliniyor) sözünü ettiğimiz ulusal eğilimin ifade biçimlerinden birisidir. İlkel Kürt milliyetçi çevrelerinin, PKK’yi, HDP’yi “tırşıkçı Türk solu”nun güdümüne girmekle, Kürtlük davasından vazgeçmekle “eleştirme”si de, “ilginç” bir durumdur...

Aslında Şefik Hüsnü TKP’sinden başlayarak gelen, 1956 dönemeci ile modern revizyonist bir partiye dönüşen TKP’nin ve bu geleneğe yaslanan ilerici Türk sol hareketinin sosyal şoven uzun tarihi; keza devrimci-demokratik karakterine karşın Kürt ulusal sorunun çözümü ve özellikle de Kürt ulusal mücadelesi ve devrimi karşısındaki konumu itibari ile bir dönemin önemli politik güçlerinden birisini oluşturan DHKP-C (vb. siyasi çevreler) gibi ilkel milliyetçi Türk küçük burjuvazisinin sosyal şoven çizgisi ve duruşu; ve bu yazı çerçevesinde girmediğimiz bir dizi faktörün baskısı ve yarattığı tahribatların ezilen ulus milliyetçiliğinin, bir yerden sonra şirazesinden çıkmış “öfkeli saldırganlığa” yönelmesindeki önemli rolünü görmezden gelemeyiz. Keza bugün zayıflamış olmakla birlikte, Türkiye devrimci hareketinin geniş kesimlerinin Kürt ulusal devriminin rolünü, özgün gelişme çizgisini kavramamasından kaynaklanan ciddi sosyal şoven etkiler altında olmasının da buradaki rolünü es geçemeyiz...

“Türk solu” genellemesi, kavramı ve propagandası, devrimci hareketi Kürt işçi sınıfı ve emekçileri nezdinde itibarsızlaştırma içeriğine sahiptir. Tüm zaaflarına karşın, sömürgeci faşist diktatörlüğe karşı uzlaşmaz mücadele veren, Kürt ulusunun inkar ve imhasına karşı mücadele yürüten devrimci hareketin gerçeğini yok sayan bu propagandaya ve ideolojik saldırıya karşı güçlü durmak gerekir... Bu propaganda ve ajitasyon, ideolojik saldırganlık, halkların kardeşliği ve birleşik mücadelesi politikasına karşı olduğu gibi tersinden dönüp sosyal şoven Türk siyasi çevrelerinin elini de güçlendirmektedir. Tıpkı Türk sosyal şoven politik çevrelerin duruş ve yönelimleri ile ilkel Kürt milliyetçiliğine hizmet etmesi örneğinde olduğu gibi.

“Türk solu”nun PKK’yi ve HDP’yi yönettiği iddiası düpedüz yalandır, ezilen ulus milliyetçiliğinin en geri ve gerici kesimlerinin demagoji ve manipülasyonundan ibarettir. HDP’de de belirleyici güç Kürt ulusal devriminin öncü gücü olan Kürt yurtsever hareketidir... HDP başlıca dinamizmini Kürt ulusal devriminden, onun kudretinden almaktadır. Buna karşın HDP dar anlamda bir Kürt partisi olarak değerlendirilemez; HDP halkların birleşik cephesini oluşturan politik bir harekettir. Bu Kürdistan devriminin de ihtiyacıdır. HDP’nin Batıdaki sacayağının zayıf olması, seçim barajlarının aşılması; Türkiye’nin Batısında, Ege, iç Anadolu, Karadeniz, Trakya gibi bölgelerinden ciddi oy alabilmesi gibi gerçeklerden HDP’nin halkların birliği ve birleşik cephesi karakteri taşıdığını ve bu karakterin gelişip güçlendirilmesinin büyük önemini göstermektedir. Unutmayalım, HDK, HDP, EÖİ gibi oluşum, girişim ve ortaklıklar dün olduğu gibi bugün de esas olarak birleşik mücadeleyi geliştiren oluşum ve yönelişlerdir.

Batıda HDP’nin, aktivistlerinin, taraftarlarının içerisinde olmadığı, HDP’nin desteklemediği, dayanışma içerisinde olmadığı hemen hemen hiçbir eylemden bahsedilemez. HDP, tüm yetersizliklerine karşın, Türk işçi ve emekçilerinin güncel taleplerinin de mücadelesini vermektedir. Kürt ulusunun ulusal demokratik taleplerinin Türk işçi ve emekçilerinin güncel talepleriyle birleştirilerek ele alınması HDP’nin güçlü (ama geliştirilmesi gereken) niteliğidir. İşçi ve emekçi olarak Kürt halkının da Türk halkının da sorunları ortaktır: Kapitalist sömürü, siyasal özgürlük yoksunluğu, faşist politik baskı, toplumsal adaletsizlik vb. vb. Kürt sorunu aynı zamanda bir Türk sorunudur; bu sorun çözülmeden Türk halkı da özgürleşemez...

Kürt sorunun “barışçıl demokratik çözümü” ile Türk halkının yakıcı talepleri iç içedir, iç içe geçmiştir. “Kürtlerin talepleri ayrı, işçi sınıfı ve emekçilerin talepleri ayrı” vbg. tutum ve politikalar, gerçekte işçi sınıfının, Türk halkının da öz çıkarlarına aykırı ve sosyal şoven propagandanın ta kendisidir. Türk burjuva devletinin, dinci faşist diktatörlüğün topyekün savaşı özelde Kürt devrimini hedeflemesine karşın, açık ve kesin olarak Türk işçi sınıfının ve halkının da bütün ekonomik, siyasi, sosyal talep ve mücadelelerine de yönelip ezmektedir. Batıda izlenen gerici-faşist iç savaş taktikleri ile Türkiye ve Ortadoğu çapında Kürt ulusal demokratik devrimine karşı yürütülen topyekün sömürgeci savaş, aynı politikanın iki yüzüdür. Haklarını talep eden ve mücadele eden işçilere, emekçilere küstahça “siz bir kurşunun kaç para olduğunu biliyor musunuz?” diyen dinci faşist Erdoğan’ın bu veciz sözü, sayısız makalenin yaptığı açıklamadan daha öğreticidir...

Ulusal harekete dönük yaptığımız ilkesel ve güncel eleştiriler, Kürt ulusal devrimi ile her cephede siyasal mücadelede omuz omuza savaşmanın engeli olarak görülemez... Gerek Türk sosyal şoven çevrelerinin gerekse de “ilkel Kürt milliyetçiliğinin” Kürt yurtsever hareketine ve Türkiye devrimci hareketine dönük duruşları, propaganda ve ideolojik saldırılarının nesnel olarak ortaklaşması, her iki cephede savaşan devrimci kuvvetleri güçten düşürme, tasfiye etme çizgisinde ortaklaşması herkes bakımından özel olarak uyarıcı olması gerekir.

]]>
atilla2005@gmail.com (Hasan Ozan İltemur) Kürsü Sun, 01 Oct 2023 17:48:12 +0000
Cumhurbaşkanlığı Seçiminde İkinci Tur ve Politik Tutum https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1289-cumhurbaskanligi-seciminde-i-kinci-tur-ve-politik-tutum https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1289-cumhurbaskanligi-seciminde-i-kinci-tur-ve-politik-tutum Cumhurbaşkanlığı Seçiminde İkinci Tur ve Politik Tutum

 Demokratik ve sosyalist görevleri ve çalışmayı bir an olsun bile ihmal etmeden geliştiren, cumhurbaşkanlığı seçiminin sınıfsal ve politik karakterini ortaya koyan bir siyasi teşhir kampanyası, ne devrimciliğimize halel getirecektir ne de Kılıçdaroğlu ve ittifakı hakkında hayaller yayacaktır.

 

Bolşeviklerin temel niteliklerinden birisi [...] ve devrimci stratejimizin temel öğelerinden birisi, herhangi verili bir anda baş düşmanın kim olduğunu anlama ve tüm gücümüzü bu düşmana karşı nasıl odaklayacağımızı bilme yeteneğimizdir.ʺ

G. Dimitrov.

I

Cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kaldı. 28 Mayıs tarihinde gerçekleşecek ikinci tur seçim, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında geçecek ve en fazla oyu alacak aday cumhurbaşkanı seçilecektir.

Kısaca hatırlatalım: YSK tarafından açıklanan resmi verilere göre; Toplam Seçmen Sayısı 60.721.504’tü. Seçmenler, toplam 192.214 sandıkta oyunu kullandı. Kullanılan Oy: 53.993.683. Geçerli Oy: 52.972.386. Geçersiz oy: 1.037.104. Seçimlere katılım oranı ise % 88.92’dir. Yurt dışında toplam kayıtlı seçmen sayısı: 3.425.759. Kullanılan oy: 1.691.287. Geçersiz oy: 15 bin 19. Yurt dışında katılım oranı: %49,40.

II

Yaygın beklenti, arada önemli bir oy farkı gözükmemekle birlikte cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turda Kılıçdaroğlu lehine sonlanmasıydı... Bu beklenti anket şirketlerinin açıklamasıyla da çakışıyordu ya da önemli bir faktör olarak anket sonuçları ve “Millet İttifakı”nın yaptığı mitinglerin kitlesel ve coşkulu geçmesi bu beklentiyi güçlendirmişti. Seçim öncesi iki aday arasında, Kılıçdaroğlu lehine üstü örtüleyemeyecek bir oy oranı kazanılamazsa, Erdoğancı faşist rejimin manipülasyon, gasp yoluyla tabloyu lehine düzenleyeceği görülebiliyordu.

Fakat sosyolojik ve politik gerçekler farklı bir tabloyu ortaya koydu... Ortaya çıkan tabloyu esasen Erdoğancı rejimin komplosuyla izah edemeyiz. Geçmiş seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de ciddi tezgahların kurulmasıyla Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na önemli oy akışının (gasp) örgütlendiği kesindir ama asıl sorun, siyasal rejimin hâlâ büyük bir oranda korumayı başardığı kitle desteğidir... Kurulan ve etkili olan tezgâhlar bu ana eğilime dayanmaktadır. Sorunlar, bu bakış açısı gözden yitirilmeden tartışılmalıdır.

Dinci/İslamcı faşist diktatörlüğün elebaşı Erdoğan, AKP-MHP ittifakı, “Cumhur İttifakı” sol çevrelerin, dahası önemli bir sağ kesimin beklentilerinin aksine, “yarış”ı önde tamamladı. Bu durumun yaygın bir hayal kırıklığına, öfkeye, “bu halk adam olmaz” tepkisine yol açtığını görüyoruz.

Derin bir öfkeyle birlikte moral bozukluğu içerisine sürüklenen geniş kitlelerin bu pozisyondan çıkması ve çıkarılması yaşamsal önemdedir. Her şeye karşın HDP/YSP etrafındaki blok, bu bakımdan mücadeleci pozisyonunu koruyacaktır; ciddi bir oy kaybına, moral bakımından önemli bir yıpranmaya karşın, bu pozisyon yüksek bir avantajdır ve bu avantaj, anti-faşist blokun faşizme karşı mücadelede en diri, en direngen ve önde gelen gücü olmasına bağlıdır.

Hatırlatmak gereksizdir ki, Erdoğan’ın 1. turu “önde” tamamlaması, faşist teröre ve demagojiye, özellikle psikolojik teröre; devletin bütün imkânlarının sınırsızca seferber edilmesine, “seçim ekonomisi”ne dayandı. “Normal koşullar”da Erdoğan’ın “seçim yarışı”nı önde tamamlaması olanaklı değildi.

Soylu’nun şu “tahmin”i tesadüfi olamaz. Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür’ün yazdıklarından aktarıyoruz:

“Araştırma şirketleri ve anketler bu seçimde çok tartışıldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun siyasi araştırma ve analiz konusunda iddialı olduğunu yakın geçmişten biliyorum. Bugün değil 2 binli yılların başından beri her seçim öncesi konuştuğumda aşağı yukarı gidişata ilişkin söyledikleri büyük oranda tutardı. Ama bu seçim öncesi söylediklerine gerçekten şaşırdım. Seçim günü bile aynen şöyle diyordu: ‘Seçim yüzde 49.50 gibi biter. Çok uğraştık ama yarım puan ileri götüremedik. Sahada biraz farklı görünse de sonuç böyle olacak gibi. Meclisteyse rahatız. Cumhur İttifakı 320-325 arası milletvekili çıkartır.” (Diken)

Bu açıklama ve bilgiler, seçimlerin özel bir tarzda manipülasyona uğradığını gösteren çok ciddi bir veri olarak okunmalıdır... Meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarının neredeyse aynı çıkmasının normal olmadığı açıktır.

Bunu geçiyoruz.

“Erdoğangiller familyası”, gerek Erdoğan’ın 1. turu önde tamamlaması, gerekse de (bir önceki seçimlere göre oy ve mebus kaybına karşın) parlamento seçimlerinde çoğunluğu ele geçirmesi itibari ile 2. tura avantajlı girmektedir.

Kuşkusuz ki, seçim sonuçları önümüzdeki dönemde yoğun bir tartışma konusu olacak. Biz bu yazımızda başlı başına seçim sürecinin değerlendirmesine girmeyeceğiz. Sorunu ikinci tur bağlamıyla sınırlayacağız.

Erdoğan 1. turda seçilemedi ya da 1. turu kaybetti. 2014 (%51.79) ve 2018 cumhurbaşkanlığı (%52.29) seçimlerine göre de oy kaybetti. AKP’nin oy kaybı ise % 7. Somutlaşmış bir veri olmamakla birlikte Erdoğan’ın aldığı oyların önemli bir oranının oy hırsızlığına/oy gaspına dayandığı kesindir...

AKP’nin oyu yüzde 35.6, Erdoğan’ın ise 49,52. Aradaki fark % 14’tür.

Erdoğan AKP’si, 2002 tarihli oy oranına gerilemiş durumda ve o dönemden farklı olarak, devletin bütün imkânlarıyla ancak bu oy oranını bulabilmiştir. Bu olgu, Erdoğan ve AKP’nin feci durumunu, erime gerçeğini yansıtmaktadır. Bu tablo, AKP ve Erdoğan’ın gücüne değil, 2014’lerden bu yana gerileyen gücüne işaret etmektedir. Aslında bu olgu, siyasal İslamcılığın iktidar sürecindeki tüm kazanımlarına karşın, ağır bir darbe aldığını, prestij yitirdiğini, ağır bir çürüme süreci yaşadığını göstermektedir...

Erdoğan’ın oyu yüzde 49.52. Ama bu oran bütün seçmenlerin yüzde 42’sine tekabül etmektedir. Yani Erdoğan toplumun çoğundan (%56!) destek alamamaktadır. Erdoğan ve AKP; MHP ve ittifakta yer alan diğer partiler olmasa ne meclis çoğunluğunu ne de cumhurbaşkanlığını kazanamaz, kazanamıyor.

III

Ne yapmalı?

Her şey bir yana, somut bir gerçekle karşı karşıyayız: 28 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı seçilecek. Adaylar belli… (Bu arada vurgulamak gerekir; HDP-YPS önderliğindeki blokun ilk tura kendi adayıyla girmemesi doğru olmamıştır.) “Öncülük” iddiası ile ortaya çıkanlar “faşist şeflik rejimi”ne “Artık Yeter!” diyen, değişim isteyen, sınıfa, halklara, ezilenlere nasıl bir seçenek önermeli? 2013 Haziran ayaklanmasından bu yana (ki Bayburt hariç tüm illerde milyonlarca insan Erdoğancı dinci faşist rejimi protesto etmişti) Erdoğan yıpranma sürecine girdi ve bugünlere geldi...

28 Mayıs seçimi karşısında takınılacak politik tutum, Erdoğan’a kaybettirme tutumu olmalıdır. 

Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, baş düşman Erdoğancı faşist politik rejimdir. Darbe Erdoğancı dinci faşist iktidara ve “Cumhur İttifakı”na indirilmelidir.

Politik mücadelenin bu keskin dönemecinde, taktiksel bir tutum olarak “Oylar Kılıçdaroğlu’na!” demeliyiz. Bunu, Kılıçdaroğlu önderliğindeki burjuva blok dost olduğu, sınıfın ve halkların sorunlarını çözeceği için değil, düpedüz Erdoğancı rejime ve blokuna kaybettirmek için söylemeliyiz.

Erdoğancı dinci faşist rejim kendi tarihinin en zayıf dönemini yaşamaktadır... Erdoğancı rejime ağır bir darbe indirme imkânı, burjuva muhalefetten ve lideri Kılıçdaroğlu’dan ayrı olarak, güçlü ve karşı devrimin iç çelişkilerini keskinleştirecek, politik rejime ağır bir darbe indirecek anti-faşist bir blokun (YPS liderliğindeki blok – Emek ve Özgürlük İttifakı) varlığında somutlaşıyor. Bu blok, zaafları ne olursa olsun, nesnel olarak devrimci bir rol oynayan anti-faşist bir merkezdir... Bu merkez, burjuva muhalefet bloku ile fiili olarak Erdoğan’a kaybettirme ortak hedefinde birleşse de, iki ayrı düşman bloku, iki ayrı politik çizgiyi temsil etmektedir. Bu gerçek her zaman dile getirilmelidir.

Taşların bağlanıp itlerin serbest bırakıldığı koşullarda yapılan “yarış”ı önde tamamlamasına rağmen, Erdoğan kazanamadı ve ikinci turda kaybetme olasılığı da hâlâ mevcut. Erdoğan ilk defa ilk turda seçimi kazanamadı ya da ilk tur seçimini kaybetti. İkinci turda seçimi kaybedip kaybetmeyeceği “değişim” talep eden, Erdoğancı rejime “Artık Yeter!” diye haykıran ve mücadele eden kitlelerin ve “Erdoğan karşıtları”nın göstereceği çabaya bağlıdır...

Geçmeden hatırlatalım: İki blok/aday dışında kalan oylar+sandık başına gitmeyen seçmenlerin oyları+iptal edilen, geçersiz sayılan oylar 9 milyonu aşmaktadır. İkinci tur seçimde bu oyların nasıl dağılacağı, hangi adaya yöneleceği vs. şimdilik net değildir. Bu oyların hiç olmazsa esas ağırlığı, ikinci turun kaderini belirleyecek gibi görünüyor. Keza başkanlık seçiminde CHP dışındaki “Millet İttifakı” partilerinden, başta da İYİP’ten 1. turda Kılıçdaroğlu’na verilmeyen/gitmeyen oyların Kılıçdaroğlu’na ne kadar yönelip yönelmeyeceği de bu denklemde önemli bir yer tutacaktır.

Evet, “Oylar Kılıçdaroğlu’na!” demeliyiz. “Ölüm ya da sıtma” dayatılıyor, bu doğru, ama ikisini de kabul etmiyoruz. İlk adım “ölüm”den kurtulmaktır, bu, “sıtma” ile baş etmek ve vuruşmak için elimize bir imkânın geçmesi demektir. Kesinkes vurgulanmalıdır: Erdoğancı dinci faşist rejimin kaybetmesi proletarya ve halkların, ezilenlerin yararınadır. “Devrimcilik” adına bu gerçeği reddetmek saçmalıktır. Genel seçimlerden farklı olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “3. yol”u temsil eden alternatif bir aday yoktur. Ortada iki aday var ve iktidarın tepesine çöreklenmiş, çökmüş olan Erdoğan’a kaybettirilmelidir. İkisi de düşman, ama karşımızda taktik olarak eşit derecede iki düşman yok. Baş düşman Erdoğancı rejimdir. Gerçek durum bu. Rejimin güvencesi, (2014’ten, 2018’den bu yana tek başına iktidar gücü olmaktan çıkmış, oyları sürekli gerileyen, konumunu ancak koalisyonlarla koruyabilen) Erdoğan’dır. Erdoğan’ın kaybetmesi, dinci faşist diktatörlüğün kaybetmesinin yolunu da açacaktır. 

Başkanlık seçiminde iki düşman burjuva bloktan birisi kazanacaktır. Hangisinin kaybetmesi, hangisinin kazanması objektif olarak “ezilenler”in yararınadır? Bu soruya net yanıt verilmelidir. Şunu diyebilir miyiz: “Hayır, ortada böyle bir sorun yok, kimin kazanacağı veya kaybedeceği bizim sorunumuz değil.” Böyle bir yanıt ya da aynı kapıya çıkan bir yanıt, aslında “öğrenilmiş çaresizlik”in sol versiyonudur.

Milyonların Erdoğancı faşist diktatörlüğe kaybettirme politik tutumunu görmezden gelemeyiz, hiçe sayamayız. Her durumda devrimci ve sosyalist propaganda ve ajitasyonu yapacağız. Onlara kurtuluşlarının yalnızca kendi ellerinde olduğunu, eğer kazanırsa Kılıçdaroğlu önderliğindeki blokun da sermayenin programını uygulayacağını, dün olduğu gibi bugün de, yarın da sokaklarda olmak gerektiğini anlatmaya ve birlikte savaşmaya devam edeceğiz ama birinci düşmanı devirmek için ikinci düşmana, muhalefette olan düşman blokun liderine sadece ve sırf bu nedenle, oy verilmesi gerektiğini söylemeliyiz. Böyle bir taktik tutumu yadsımak devrimci duygularımızı ve devrimci öfkemizi tatmin edebilir ama bu, politika değildir. Apolitisizmin tersyüz edilmiş, “sol” keskinlik sosuna bulanmış bir biçimidir.

Demokratik ve sosyalist görevleri ve çalışmayı bir an olsun bile ihmal etmeden geliştiren, cumhurbaşkanlığı seçiminin sınıfsal ve politik karakterini ortaya koyan bir siyasi teşhir kampanyası, ne devrimciliğimize halel getirecektir ne de Kılıçdaroğlu ve ittifakı hakkında hayaller yayacaktır. Zaten bu duruş olmadan yapılacak “Kılıçdaroğlu’a oy ver!” çağrısı, düpedüz CHP’ye, “Millet İttifakı”na yedeklenmek olacaktır. Dolayısıyla ifade ettiğimiz duruşa aykırı her tutum ve tarz reformizmdir, kabul edilemez... CHP ve Millet İttifakı ile birleşik cephe kurma, bu blokla ortak hükümet kurma gibi politik taktikler devrimci değil, gerici olacaktır. Bu blokun emek düşmanı neoliberal ekonomi-politikasını, sermayenin bölgesel yayılmacı politikasını, şoven, milliyetçi, Kürt düşmanı, göçmen düşmanı politikasını, siyasal özgürlüğe düşman politikasını desteklemek söz konusu olamaz, dahası etkince teşhir edilmelidir...

Ancak, sözgelimi, meclis çalışmaları başladığında meclis zemininde, İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması için, hangi saikle olursa olsun, sözleşmeyi onaylayan, sözleşmenin yürürlüğe girmesini isteyen burjuva partilerle taktiksel ortaklıklar kurulacaktır. Bu bağlamda da mecliste düşmanın iç çelişki ve çatışmalarına oynanacak; anti-faşist blokun ciddi bir temsiliyetle meclisteki varlığı ve bu odağın parlamento dışı muhalefete dayanma pratiği bunu sağlayacaktır. Yani bunu gerçekleştirebilecek maddi-politik bir güç vardır...

Bu örnekleri geliştirebilirsiniz ama burada olan şey, faşizm ve sermayeyle uzlaşmak değil, ezilen cinsin ve toplumsal-siyasal ilerici, anti-faşist mücadelenin dinamiğine dayalı olarak bir kazanımın elde edilmesidir. Bu bağlamda fiilen ya da resmen burjuva partilerle ortak davranışlar gündeme gelebilecektir. Sözgelimi bu duruşu “reformizm”, “sermaye cephesine yedeklenmek”, “burjuvaziyle uzlaşmak” olarak görebilir miyiz? Kuşkusuz ki hayır! Fakat bu tutumu, esnek taktik ve politik manevraları “burjuvaziye ya da bir kanadına yedeklenmek” olarak lanse edenler, edecek olanlar her zaman olacaktır. Dahası bunlar, “sol”cu tutum ve duruşlarını en devrimci, en Marksist kavram ve propagandayla süsleyeceklerdir... Kuşkusuz ki bu, “sol çocukluk” hastalığıdır...

Yukarıda cumhurbaşkanı seçiminin 2. turu ile ilgili ayrım çizgisini belirledik. Bu ilkesel ve taktiksel hatta durarak ilerlemek yanlış olmayacaktır. Varsın Erdoğancı faşist diktatörlüğe objektif olarak hizmet eden keskinlik yapanların boş çığırtkanlığı boşluğa boca olsun...

]]>
atilla2005@gmail.com (Hasan Ozan İltemur) Kürsü Wed, 24 May 2023 19:19:41 +0000
Seçim Konjonktüründe Bizim Taraf ve Karşı Taraflar https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1279-secim-konjonkturunde-bizim-taraf-ve-karsi-taraflar https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1279-secim-konjonkturunde-bizim-taraf-ve-karsi-taraflar Seçim Konjonktüründe Bizim Taraf ve Karşı Taraflar

HDP ve etrafındaki güçler, Kılıçdaroğlu’nu umut olarak sunmadan taktik manevra kapsamında darbeyi Erdoğancı diktatörlüğe indirmelidir. Yurtsever hareket ve HDP merkezli politik kuvvet, milyonlara dayanan bir kuvvettir. Maddi-politik bir güç olarak karşı-devrim içindeki parçalanmaya oynama yeteneğine sahiptir.

Seçimler, TİP, ‘Millet İttifakı’, Yedeklenme, C. Çandar ve H. Cemal, ‘Kürt Açılımı’

 

14 Mayıs seçimlerine az bir süre kaldı. Seçim vesilesi ile politik saflaşmalar da netleşti. Genel seçimler ve cumhurbaşkanı seçimi aynı anda yapılacak.

Sermaye cephesi başlıca olarak iki burjuva blok halinde seçimlere katılmaktadır: “Cumhur İttifakı” ve “Millet İttifakı”.

İlerici demokratik, yurtsever demokratik, devrimci-demokratik, komünist cephede de politik saflaşmalar netleşti.

Sosyalist Güç Birliği” adı altında seçimlere katılan politik ittifak, sosyal reformcu ilerici politik bir bloğu temsil etmektedir. Bu blok, Sol Parti, TKP, TKH, DH ve TSİP’ten oluşmaktadır. TKP ve Sol Parti bu ittifakın merkezini oluşturmaktadır. Bu blok, sosyal pasifizmin, parlamentarizmin, egemen ulus küçük burjuva sosyal şovenizminin sözcülüğünü yapmaktadır. “Sol” olmadığını (bazen de bu görüşlerini yumuşatmak için “sosyalist değil” demektedirler) iddia ettikleri HDP’den uzak durmak bunların temel ilkelerinden birisidir. “HDP sultası”ndan uzak durmak, “HDP’nin kimlikçi/milliyetçi duruşu”nu mahkûm etmek, “cumhuriyetin kazanımları”nı savunmak bu blok için olmazsa olmazdır. Hatta HDP’nin “net aydınlanmacı” çizgiye bile sahip olmadığını iddia etmektedirler. Bu blok cumhurbaşkanlığı seçiminde Kılıçdaroğlu için oy kullanacağını deklare etti.

Lenin’in bir sözünü hatırlıyoruz: “Komünist erkeği kazıyın, altından ataerkil erkek çıkar.” “Sosyalist”, “enternasyonalist”, “Marksist sol”, “anti-emperyalist” geçinen akımların birçoğunu biraz kazıyın, altından egemen ulusun egemen sınıfının, Türk burjuvazisinin şovenizmi ve sosyal şovenizmi çıkar: “Vatan bütündür, bölünmez!” “Sosyalist Güç Birliği”nin gerçeğidir bu. Sömürgeci boyunduruk altında yok edilmek istenen ve Ortadoğu çapında 45-50 milyon nüfusa sahip dört parçaya bölünmüş Kürt ulusunun ulusal demokratik başkaldırısını siyasal bakımdan desteklemek ve birleşik politik mücadele yolunda yürümek yerine, Kemalist Cumhuriyet’i, Kemalist laikliği, Kemalist aydınlanmayı bayraklaştıranlar, Kürt ulusal başkaldırısının, Kürt ulusal devriminin Ortadoğu çapında yaygınlaşmasını, güçlenmesini alabildiğine horlarken, bu hareketin yarattığı, geliştirdiği ulusal devrimci demokratik aydınlanmayı utanç verici tarzda yadsıyarak, dahası yarım bile sayılmayacak Kemalist burjuva aydınlanmayı bayraklaştırmalarının utancını kimlikleriyle temsil etmektedirler. Bu da Türkiye’nin nesnel politik gerçeklerinden birisidir... Bunlar Kemalizmin “sol” kanadıdır; CHP’nin soluna oynamaktadırlar. Bunların Kürt ulusal devrimiyle, Kürt halkının meşru, haklı, devrimci mücadelesi ile araya çektikleri kalın kırmızı çizgi bu gerçeklerle bağlıdır...

PKK’nin ulusalcı çizgisini eleştirebilirsiniz; bu, ideolojik mücadele hakkınızdır. Ama “eleştiri” adına “Vatan Bölünmez!”in propagandasını yapıyorsanız, niyetiniz ne olursa olsun, Türk egemen sınıflarının egemenliğini savunuyorsunuz, Kürt ulusal devriminin boğulmasını meşru görüyorsunuz demektir.

Diğer blok “Emek ve Özgürlük İttifakı”nı oluşturmakta ve Yeşil Sol Parti (YSP) çatısı altında seçimlere katılmaktadır. Bu ittifakta, bazı sosyal reformcu ilerici kuvvetler+yurtsever Kürt güçleri+devrimci hareketin bir bölümü yer almaktadır.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nda şu parti ve çevreler bulunmaktadır: HDP, YSP, EMEP, EHP, TİP, TÖP, SMF.

HDP’de yer alan bileşen parti ve çevreler ise şu kuvvetlerden oluşmaktadır:

ESP, SYKP, DBP, Devrimci Parti, SODAP ve Yeşil Sol Parti.

HDP’nin merkezde durduğu bu blok, gerek genel seçimde, gerekse de cumhurbaşkanı seçiminde belirleyici rollerden birisini oynayacaktır. HDP / YSP cumhurbaşkanlığı seçiminde kilit parti durumundadır; oluşacak yeni Mecliste de kilit parti olma konumunu sürdürecektir.

Bu bloklardan herhangi birine katılmayan (bir kısmı devrimci) siyasi çevreler de mevcut; ancak bunu geçiyoruz.

Yukarıda işaret ettiğimiz cepheleşmeler, farklı politik yönelişlerin ve duruşların ifadesidir. En nihayetinde sınıflı bir toplumda yaşıyoruz; farklı sınıf ve tabakalarla karşı karşıyayız. Bu olgu, farklı politikaların ve politik güçlerin duruşunu şekillendirmektedir...

I

Bu tablo içerisinde merkezinde HDP’nin durduğu blok “Üçüncü Yol” politikasını temsil etme iddiasındadır.

Emek ve Özgürlük İttifakı, iki gerici, faşist ve burjuva blok karşısında halkların anti-faşist çizgisini temsil etmektedir. Bu blok, AKP ve CHP’nin liderliğini yaptığı iki burjuva bloğa karşı (üçüncü bir seçenek olarak) genel seçimlere kendi adaylarıyla katılmaktadır. “Burjuva partilere oy yok! Bütün oylar Emek ve Demokrasi Cephesine/YSP’ye!” sloganı ile seçim çalışmasını yürütmektedir.

Bu blok, cumhurbaşkanı adayı çıkarmadı. Blok içinde görüş ayrılıkları var. Cumhurbaşkanı seçiminde Erdoğan’ın kaybetmesini belirleyici tavır olarak belirledi. Şimdilik “Kılıçdaroğlu’na oy ver!” çağrısı yapmadı. ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi), blokta yer almakla birlikte cumhurbaşkanlığı seçiminde YPS’nin tavrına karşı çıkmakta, Erdoğan gibi Kılıçdaroğlu’na da oy verilmemesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu bloğun, (blokta yer alan bazı devrimci yapıları ayrı tutuyoruz) emperyalizme bağımlılık ilişkilerini, egemen sınıfın egemenliğini, onların egemenlik aracı olan burjuva devleti devrimle yıkma, kesintisiz sosyalist devrim ve sosyalizme geçme gibi bir program hedefi yok. Nesnel olarak devrimci bir rol oynamasına karşın son tahlilde sosyal reformdan yana olan cephesel bir ittifaktır. Bugün için bu blok, anti-faşist mücadelenin odağıdır. Geniş anlamda ezilenlerin sözcülüğünü yapmaktadır. Bazı partiler bu blokta “Sinerji yaratarak Erdoğan’dan kurtulmak” isteğinin yanı sıra esasen kendi adaylarını meclise seçtirme hesabıyla yer almaktadır. Aslında ana ihtiyaç, bir seçim ittifakı değil, az-çok uzun erimli anti-faşist ve anti-emperyalist ittifaklardır...

YSP, bütün zaaflarına karşın “dağ”a, Kürt halkına ve sokakların gücüne dayanmaktadır ya da bu kuvvetler tarafından desteklenmektedir. (Bu ittifakta yer almakla birlikte “Dağ”a, Kürt mücadelesine, sokakların meşru mücadelesine mesafeli duran –EMEP, TİP vb. gibi– kuvvetleri hatırlatmadan geçmek doğru olmayacaktır.) Kürt ulusal burjuvazisinin sözcülüğünü yapan nispeten geniş bir kesim de HDP-YSP nezdinde bu cephenin içerisinde yer almaktadır. HDP’de, öteden beri devrimci mücadeleye dayanan devrimci-demokratik bir eğilimin yanı sıra, bu eğilime karşı liberal burjuva ve küçük burjuva çizgide politika yapan bir eğilim de mevcut olagelmiştir...

Kürt ulusal hareketinin merkezde olduğu bu ittifak içerisinde yer alan devrimci ve komünist politik kuvvetler sınırlı bir gücü temsil etmekte ve herhangi belirleyici bir rolleri de bulunmamaktadır. Bu böyle olmakla birlikte, HDP’nin anayasal, parlamenter hayaller yayan, liberal beklentiler uyandıran “toplumsal barış” propaganda ve ajitasyonuna karşı, bağımsız ideolojik tavır takınması, devrim hedefiyle bağlı (komünistler ise asgari programının yanı sıra azami programını...) farklılıklarını ortaya koyması, bunu kitleler nezdinde dile getirmesi gerekir. (Bu görevin hakkını vermemek, verememiş olmak onların zaafıdır.) HDP ile ittifak, politik mücadelede anti-emperyalist, anti-faşist, devrimci bir rol oynadığı müddetçe geçerli ve değerli bir tavırdır; bunun ötesine taşan, anayasal hayaller yayan ideoloji, politika ve ajitasyona karşı çıkmak gerekir. Komünistler parlamentoyu, parlamenter mücadeleyi kurtuluş yolu olarak sunan, devrim ve sosyalizm kavgası ve hedefini yadsıyan bütün reformist ve tasfiyeci eğilimlerle hesaplaşmak zorundadır. Bu görevi 5., 10. sıralara itenler çok ağır bir zaaf sergilemektedirler.

HDP ittifakı içerisinde yer alıp bu gerçekleri sınıf ve kitleler önünde sistemli ve açıkça ortaya koymayan, “kadrolar Kemalizmden kopuşmalıdır” demagoji ve manipülasyonun ardına sığınanlar ideolojik savrulmayı ve tasfiyeci yönelişi meşrulaştırma çabası içerisindedir. “HDP üzerinde önemli bir etkimiz var”, “PKK üzerinde önemli bir etkimiz var” gibisinden doğrudan ya da dolaylı söylemlere ise inanmamak gerekir; ki bu bağlamda tersi doğrudur ve bu, bir zaaftır...

Mücadele ettiği sürece politik olarak birlikte vurma ama ideolojik ve siyasi ayrılıkları da sınıf ve kitleler, halklar nezdinde açık ve kesin bir tarzda ortaya koyma; politik ve örgütsel bağımsızlığa kesinkes en büyük önemi verme ve yedeklenmeme, gölgede kaybolmama… Yapılacak şey budur. Tersi bir duruş ise tasfiye olmayı getirir ve getirmektedir.

Seçim sürecinde politik özgürlük için vuruşurken sosyalist-komünist görevleri asla ihmal etmemek, dahası bütün demokratik faaliyeti, propaganda, ajitasyonu sosyalist perspektiften şekillendirmek gerekir. Bunsuz “komünist” adı hak edilemez. Eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesi, kendimizi ifade etmek için temel bir ilkedir ama önemli olan bu ilke temelinde siyaset yaparken, ideolojik mücadelemizi de etkin bir tarzda sürdürmektir. Bu görevin ihmal edildiği açıktır; esas kaynağına girmeden, asıl muhatabı çevreden dolanarak eleştirmek ise tipik bir tasfiyecilik, oportünist pragmatizm ve korkaklıktan ibarettir.

II

Emek ve Özgürlük İttifakı” ile hareket eden TİP’e gelince, tipik bir küçük burjuva açık gözlülük ve dar grupçulukla karşı karşıyayız.

TİP’in gücü, esas olarak kitleler içerisinde örgütlü maddi bir güç olmaktan değil, “medyatik” olmaktan geliyor. Bu olgunun altı çizilmelidir. TİP’te bir baş dönmesi var. TİP, tipik bir oportünist fırsatçılık, dar çıkarcı pragmatizmle davranmaktadır.

HDP’yi zayıflatmak, giderek TİP’i bu cepheden koparmak isteyen burjuvazi ve sol liberaller TİP’i ya açıkça destekledi ya da yarı-dolaylı, dolaylı destekleyerek teşvik etti... Her şeye rağmen Erkan Başların Okuyangillerden farklı olarak HDP’ye yakın durması pozitif bir durumdur.

TİP, politika düzeyinde çıkan görüş ayrılıklarını öncelikle muhatap platformlarda çözmek yerine, sorunu kamuoyu önüne taşıdı. TİP’in bu tutumu rastlantılarla, “politik acemilikle” vs. izah edilemez. TİP’in bu tutum ve manevrası, burjuvaziye verilen bir mesaj, HDP’ye ve devrimci harekete uzak duran kitlelerin belli bir kesimine berbat bir hesapçılıkla seslenen tutumuyla ilgilidir.

TİP’in kendine özgü politikası olabilir, seçimlere ayrı bir parti olarak da katılabilir; bu hakkı reddetmek yanlış ve anti-demokratik bir tavır olur. Üzerinde durduğumuz konu bir hakkı reddetmek değil, bazı sorunları çözmek mümkünken, bu süreci işletmeden oportünist hesaplarla sorunun kamuoyuna taşınması ve medyatik gösteri yapılmasıdır. TİP bunu yarın da yapacaktır, bu onun istikrarsız karakteridir. TİP’in, “seçimlerde kendimizi görmek istiyoruz”; Doğu’da siz, Batı’da biz; 20 milletvekili ile Mecliste grup kurmak istiyoruz tutumları, TİP hakkında önemli veriler sunmaktadır. TİP, bloktan bağımsız seçimlere girerse ülke barajını geçemeyeceğini bildiğinden bloktan ayrılmadı. Ama öte yandan da fütursuzca “bana destek verin, 20 mebus çıkarıp grup kurayım” demektedir... Burada egemen ulusun “kent soylu” şımarık, esnaf kafalı küçük burjuva bir katmanı ile karşı karşıya bulunduğumuzu vurgulamak isteriz.

TİP’in kendini tek sosyalist alternatif olarak sunması, “sosyalizmi” sadece kendi temsil ediyormuş gibi gösteriler yapması; HDP’nin sadece Kürtlerden oy alan bir partiymiş gibi sunulması yaygın bir tepkiye yol açtı. Bu propaganda ve gösteri, sözgelimi “Sosyalist Güç Birliği” tarafından ve keza burjuva liberalleri tarafından yapılan, “HDP Kürt partisidir, milliyetçidir, kimlik siyaseti yapmanın ötesinde anlamı yoktur” propagandasının, bir başka formda, TİP eliyle yapılmasından ibarettir. Türk emekçileri, Kürtler, Aleviler, kadınlar, gençler, ulusal azınlıklar, LGBT+’lar, işçiler, işsizler, yoksullar, çevreciler, depremzedeler, feministler vb. vb. bütün bu sınıf ve tabakalar, toplumsal kesimler HDP çalışmasının muhatap kitlesidir ve HDP’ye de oy vermektedir; TİP “bizim hitap ettiğimiz kesim farklı” derken, saydığımız kesimler dışında acaba hangi kesimleri hedef alıyor? Andığımız kategoriler TİP’in de kazanmaya çalıştığı kesimlerdir. Kendi logosuyla ve 50 civarında yerde kendi adaylarıyla seçimlere girmesine gerekçe üretirken, “Biz farklı kesimlere sesleniyoruz” derken TİP, esas olarak demagoji ve manipülasyon yaparak fırsatçılığını, faydacılığını, dar grupçuluğunu gizlemeye çalışmaktadır... TİP’in “Bizim tabanımız ile HDP’nin tabanı bir değil” derken, HDP’nin, çalışmasının bile olmadığı Karadeniz gibi bölgelerden de oy aldığını bilmiyor olamaz. “Bize oy verenler HDP’ye oy vermez” gibisinden yapılan açıklamalar ise, nalıncı keseri gibi kendinden yana yontma duruş ve karakterini açığa çıkarmaktadır. HDP yalnız Kürtlerden değil, Türkiye’nin her yanından oy almaktadır. Oy ağırlığını Kürtlerin oluşturmasında ise bir anormallik yoktur. Öncelikle de Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da mücadeleci ileri katmanlar HDP’ye oy vermektedir. Peki HDP’nin “tabanı”? HDP’nin tabanı ne düşünüyor acaba TİP hakkında?! Eğer HDP’nin özel bir çabası olmazsa özellikle Kürt tabandan TİP’e oy zor gider; seçilmek için HDP-YSP tabanından “bana oy verin”, “ben bir bileşenim, tabii ki bana oy vereceksiniz” diyen TİP iki yüzlü davranmıştır. YPS altında şartlı olarak seçimlere katılan TİP, eğer baraj gibi bir sorunu olmasaydı kuşkusuz ki, HDP bloğu içinde daha baştan yer almayacaktı. Duruma göre davranma çıkarcılığı TİP ve TİP önderlerinin küçük burjuva sınıf karakterinin ürünüdür ve bu, TİP’te göz çıkarmaktadır. Ancak güvenilmez de olsa, tutarsız da olsa, politik mücadelede bu tip “yol arkadaş”ları her zaman olacaktır. Bu tip sallantılı yol arkadaşlarını da birleşik anti-faşist mücadeleye çekmek kaçınılmazdır; “çekme”nin biçimleri, yöntemleri ise değişebilir elbette ki.

“Milletvekili seçimlerinde, tek bir oyumuzun heba olmaması perspektifiyle en çok milletvekili çıkarma hedefini gözeterek hareket edeceğiz’’ diyen TİP, gerçeği çarpıtıyor. Özellikle dinci faşizmin özel hesaplarla çıkardığı seçim yasası oylarda bölünme yaratarak “en çok milletvekili çıkarmayı” önlüyor... TİP’in dar grupçu hesabı şu: Nasılsa HDP ve bağlaşıklarının birliğe ihtiyacı var ve beni dışlamayacaklardır; kendimi dayatır, alabileceğimden daha çok mebus kazanırım... Ama bu dayatmayla, nesnel olarak, “sistem dışı değilim, Kürtlerle ittifakım bir yere kadardır, gerektiğinde bu ittifakı da bozarım” mesajını da burjuvaziye vermektedir.

Dolayısıyla, “Parti Meclisi, milletvekili dağılımında Emek ve Özgürlük İttifakı’nı güçlendirecek şekilde, seçimlere ittifak içerisinde kendi adımız, amblemimiz ve adaylarımızla girmemiz gereken illeri tespit etmiştir’’ derken, geçtik “güçlendirme”yi, bile bile “Emek ve Özgürlük İttifakı”nı zayıflatmaktadır.

TİP’in oportünist fırsatçılığı, Kürt tabanından da ciddi tepkilere hedef oldu. “Sırtımızdan geldiler, üstelik hak etmedikleri ölçüde avantajlar sunulduğu halde, böyle kritik bir seçim döneminde ve seçim yasası koşullarında, durumu dikkate almadan sırt dönme anlamına gelen bir tutum takındılar” yorumları gelmektedir. Gerçekte Erkan Baş ve çevresinin üstündeki örtüler çekilirse, bu bloğa bir seçim bloğu olarak baktıkları görülecektir. Kürt sorunundaki anti-faşist duyarlılıkları Kürt hareketinden boylu boyunca uzak durmalarını önlemektedir ama daha özel hesapları, yani kendince yeterli bir gelişme sağladıklarını düşündükleri anda HDP’yle, daha özel olarak PKK önderliğindeki ulusal mücadele ile aralarına daha kalın kırmızı çizgiler çekeceklerdir. Erkan Baş’ın Kemal Okuyan’la giriştiği dar grupçu rekabetin tartıştığımız konu bağlamında özel bir rolü olduğunu söylemek de abartı olmaz. Okuyanlar, berbat bir sosyal şovenizmin savunucularıdır... Erkan Baş söz konusu rekabette güçlenebilmek için HDP’ye yakınlaşmıştır. Bu önemli faktörü de gözden kaçırmamakta yarar var TİP’i değerlendirirken.

Devam etmeden belirtmek isteriz; sadece seçimlere endeksli anti-faşist bloklar da kurulabilir ve bunda ilkesel açıdan bir sakınca da yoktur. Ancak sınıf mücadelesinin politik açıdan gereksindiği acil görev, bir seçim bloğu değil, uzun vadeli bir anti-emperyalist, anti-faşist birleşik mücadeledir; bu görevin gerektirdiği politik ittifaklardır...

Bizce TİP, küçük burjuva sosyalizminin reformist, parlamentarist sözcülerinden birisidir ve bunlardan Türkiye’de bol miktarda bulunmaktadır. Bu reformist, burjuva demokratik çizgi ve duruş, devrim ve sosyalizm çizgisine karşı tasfiyeci bir rol oynamaktadır. Ve bu yalnızca TİP’in değil, genel olarak tasfiyeci reformist solun gerçeğidir de. TİP, Marksist-Leninist sosyalizm teori ve pratiğini yadsıyan bir sosyal reformizmin sözcüsüdür. Bilimsel Sosyalizm (ML) değil sosyal reformizmdir TİP’in teorik-ideolojik temeli. Teoride revizyonizme, politikada reformizme, örgütlenmede legalizme dayanmakta; illegal-meşru temelde örgütlenmeyi ve silahlı devrimi reddetmekte ya da böyle bir hedefi de bulunmamaktadır. Bir dizi akımın olduğu gibi TİP’in de muhalefeti, sistemi ve egemen sınırların egemenliğini yıkma mücadelesini içermeyen, Erdoğan rejimine karşı mücadeleyle sınırlı, parlamenter mücadeleye ve burjuva demokrasisine bağlı, sosyal reformcu kazanımları hedefleyen bir mücadele çizgisidir.

Bizce TİP’in kitleler içerisinde örgütlü ağırlığı yoktur. Politik mücadelenin gerektirdiği devrimci emek ve bedeli, mücadeleciliği temsil etmemektedir. TİP’i kuranların, esas olarak HDP’nin sırtından Meclise girdikleri de doğrudur. Erkan Baş ve arkadaşlarına gereğinden fazla tavizler verildiği açıktır; ki bu, yaygın bir kanıdır. Çok kritik bir seçim sürecinde yaptıkları çıkış ise, mücadeleyi geliştiren bir tutum olmadı...

Belirttiklerimizin yanı sıra, bir başka politik gerçeğin de altı çizilmelidir:

Kürt ulusal demokratik mücadelesine ve HDP’ye mesafeli duran ama CHP’ye de, CHP etrafında oluşmuş olan burjuva bloğa da gitmeyen ve gitmek istemeyen nispeten geniş bir kesim var. Bu kesim bir arayış içerisinde. TİP bu kesimlere oynuyor. Keza bu kesim, ciddi bir şekilde Türk milliyetçiliğinin ve şovenizmin etkisi altında. Bu kesimin esas gövdesi devrime, sosyalizme kazanılmalıdır ya da kazanılacak özelliklere sahiptir. Saçma sapan bir şekilde iddia edildiği gibi bu kesim “korktuğu” için değil, birden fazla nedenle devrimci ve komünist harekete kaymıyor. “Korkuyorlar, bedel ödemek istemiyorlar, bunu göze alamıyorlar, bundan dolayı bize gelmiyorlar” türünden “analiz”ler, kendini aldatan küçük burjuva dar kafalılığın ürünüdür. Gerçekte kendi zaaflarını görmeyen, devrimi anlamayan devrimciliğin, kolay devrimciliğin ilkel kafasıdır bu “analiz”. Evet, korkan, korktuğu için yurtsever Kürt hareketinden ve devrimci hareketten uzak duran önemli bir kesim var ama sorunun esası burada değil ki, sorunun esası bu kesime gidemeyen, yüreklerine dokunamayan, örgütleyemeyen devrimci ve komünist harekettedir... Sen gitmezsen başkası gider ve bu kitleyi kendine çeker ya da bir kesimini örgütler. Önemli olan bu arayışa yanıt olabilmektir; bunu anlamadan, pratikte gereklerini yerine getirmeden “öncü”lük adına yapılacak yüzeysel, dar analizlerle kendimizi tatmin edebiliriz ama hayattan da kopmaya devam ederiz. Eleştirilerimize karşın, TİP’in bu kesimlere seslenmesine karşı çıkmak gerekmiyor. Zaten eleştirilerimiz bu bağlama oturmamaktadır...

Devrimci ve komünist hareket bir çekim merkezi değil, az çok güç olduğu, politik bakımdan az çok varlığını gösterdiği dönem ise, başlıca olarak tasfiyeciliğe sapıldığı için, geride kaldı. Seçim sürecine bir de bu gerçekle birlikte giriyoruz. TİP’in hesaplı-kitaplı, üzerine oynadığı, politik desteğini almaya çalıştığı kesimler de dahil, arayış içerisinde olan kitlelerin başta da proletarya ve halk kitlelerinin ileri katmanlarının kazanılması sorunu açık bir şekilde önümüzde duruyor... Sınıf hareketinden ve genel demokratik halk hareketinden esaslı bir şekilde kopmuş olan, ağır bir kriz yaşayan devrimci ve komünist hareket, politik çarpışmanın bir evresi olan seçim süreçlerini yenilenerek, yeni bir dinamizm kazanarak politik ve örgütsel gelişmesi için değerlendirebilirse, buna sadece seviniriz.

III

Seçimlerde aday gösterilen Cengiz Çandar ve Hasan Cemal haklı tepki ve eleştirilerin hedefi oldu. Ancak bu iki liberal figürün HDP’de yer alması tesadüf değildir. Kandil’den, Öcalan’dan, “demokratik modernite paragdiması”ndan bağımsız bir seçim değildir; dahası, Ortadoğu cangılında, işin ucunun bir biçimde AB, ABD’ye kadar uzanan boyutları vardır... Bu gerçeğin üstünden atlayarak yapılan eleştiriler, nesnel olarak, oportünist bir tutumu tanımlar ve eleştiri sahiplerinin ya dar kafalılığından, ya cesaretsizliğinden ve pragmatizminden ya da tasfiyeci yöneliş ve duruşlarından kaynaklanan gerçeklerini ortaya koyar. Bu olgunun da altı çizilmelidir.

Sözü geçen iki figür, Kürt sorununun burjuva demokratik çözümünden yanadır. “Modernite”ye karşı “demokratik modernite”yi savunmaktadır. Bir diğer anlatımla, onlar “silahlı mücadele çağı”nın bittiğini, sorunun halkların devrimci mücadelesi ve silahlı mücadelesiyle çözülmeyeceğini, “Türkiyelileşmek”, “cumhuriyeti demokratikleştirmek” gerektiğini, çözümün “demokratik cumhuriyet”le olacağını savunmaktadır. Onlar bu kapsamda (diğer liberaller gibi), Türk sermayesinin ve burjuva devletin militarist çözümü terketmesi gerektiğini, “askeri çözüm”ün başarısız olduğunu, askeri çözümün yerine “barışçıl politik çözüm”ün geçirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. En nihayetinde, son tahlilde bu savunu, TC’nin burjuva sosyal reformlarla restore edilerek, faşizm yerine burjuva demokrasisine geçilmesi savunusu anlamına gelmektedir. Yani emperyalizmi, kapitalizmi devrimle yıkmak yerine, sosyal reformist, burjuva demokratik bir çizgide Kürt sorununun çözülmesinden yanadırlar. Kürt ve Türk liberalleri, çözüm konusunun kapsamı, derinliği, Kürt hareketine verilecek tavizlerin derecesi hakkındaki farklılıklarına karşın, son tahlilde Kürt ulusal devrimini söndürme, bitirme politikasında birleşmektedir...

Bu politika ve tercih elbette ki eleştirilmelidir, fakat eleştiriyi bu iki figürün milletvekili adaylığının sanki yurtsever Kürt hareketinin izlediği çizgiden, özgün politik hedeflerinden ve hesaplarından kopukmuş gibi yapmak tümüyle yanlıştır ve manipülatiftir. Hem eleştirip hem de bu gerçeği ortaya koymamak ilkesiz bir tavırdır.

Kürt halkı on yıllardır kahramanca mücadele ediyor. Hareketin önderi Öcalan ve PKK’dir. Bu mücadelenin sayesinde Kürt sorunu bölgesel ve uluslararası ölçekte varlığını dayatarak kabul ettirdi... Kürt halkı ve ulusal öncüsü kirli, haksız, sömürgeci savaşa karşı bugüne dek inanılmaz kayıplara, iniş ve çıkışlara karşın başarıyla direnerek, savaşarak geldi.

Şimdilik başlı başına girmeyeceğiz ama yurtsever hareketin “demokratik konfederalizm”, “demokratik modernite”, “Türkiyelileşme”, “cumhuriyeti demokratikleştirme”, “demokratik cumhuriyet” çizgisinin objektif anlamı, egemen sınıfın egemenliğini yıkmadan, Kürt hareketinin fiili kazanımlarını kabul ettirme temelinde “barışçıl demokratik çözüm”dür. Yani devrim ve sosyalizm perspektifi yoktur; İmralı çizgisi ile PKK’nin geçirdiği ideolojik ve siyasi dönüşümü hepimiz biliyoruz...

PKK devrimci rol oynamaya devam ediyor. Kürt sorununun anayasal çözümünü dayatıyor. Bu dayatma ve çözümü gerilla mücadelesine ve serhildanlar çizgisine dayandırmaktadır. Bu inkâr edilemez bir gerçek. Rojava Devrimi de PKK önderliğinde gerçekleşti. Öcalan’ın kırmızı çizgisi, Kürt ulusunun varlığının kabul edilmesi, anayasal bakımdan güvence altına alınmasıdır. Bu talep de meşrudur, haklıdır. Zaten bu kırmızı çizgi olmazsa Kürt ulusal hareketi kaybeder. Öcalan (ve PKK) bu kapsamda faşist diktatörlüğün ve Erdoğan’ın baskısına karşı direnmeye devam etmektedir. Öcalan ve PKK gerillasız, serhildansız bir çizginin kendi ölümleri olacağını bilmektedir. İşte burjuva liberalleri bu duruşun tasfiyesi için çalışmaktadır. Kazanımları anayasa katına yükselterek, kendi devrimci imkân ve araçlarına dayanarak bunu başarmak ile kazanımsız ya da birkaç küçük kazanımla sorunu “çözme” arasında çok temel yakıcı bir duruş farkı vardır. Yurtsever hareket, sorunun burjuva demokratik çözümü için devrimci eylem hattında yürümek zorundadır...

Çandarlar, Cemaller misyon insanı olarak oradalar. Kürt ve Türk liberallerinin “barışçıl demokratik çözüm” politikası ile Yurtsever Hareket’in “barışçıl demokratik çözüm” politikası arasında çok önemli ve bazı temel ayrımlar vardır. Birincilerin “çözüm” çizgisi, Kürt halkının devrimci kazanımlarını ve mücadelesini sönümlendirmek, ucuz yoldan tükettirmektir, ikincilerin yolu ise, silah ve sokak, milyonların gücü ve mücadelesine dayanarak kazanımlarını en ileri düzeye taşıyarak sorunu çözmektir. Bu farkı unutmak, oportünizm ve inkârcılık olur.

Kuşkusuz Kürt sorununun Kürt halkının mücadeleci gücü, tarihi, bedeli üzerinde burjuva demokratik sosyal reformcu çözümü de Türkiye’nin gerçekleri bakımından siyasal bakımdan çok önemli bir politik dönemeci oluşturacaktır eğer gerçekleşebilirse...

Konuyu uzatmayalım, bu yazının başlıca konusu ve sınırları bu sorunu tartışmak değildir, kısaca da olsa bazı temel gerçeklere işaret ettik ve eleştirilerimizi ortaya koyduk.

IV

Yukarıda belirttiğimiz iki burjuva bloktan herhangi biri desteklenemez, dahası, iki blok da devrim ve sosyalizmin hedefidir. İki blok da emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin sürmesinden, egemen sınıfın egemenliğinin korunmasından yanadır... Dolayısıyla, “Bütün oylar YPS’ye!”

İktidarda olan blok dinci faşist elebaşının önderliğinde “Cumhur İttifakı”dır. Doğal olarak esas darbe iktidarda olan AKP-MHP bloğuna indirilmelidir. Karşımızda yalnızca bir parti değil, bütün imkân ve araçlarıyla faşist diktatörlük var. AKP-MHP hükümet olmanın ötesinde bir iktidar bloğunu oluşturmaktadır. 12 Eylül askeri faşist darbesiyle temelleri atılan, yapısı kurulan politik rejim (yarı-başkanlık rejimi), AKP’nin iktidar ortağı ve giderek iktidar olmasıyla geliştirilerek yeni bir rejim inşasına, dinci faşist başkanlık sistemine dönüştürüldü. Dinci faşizm yeni bir politik rejim inşa etti... Karşımızda, örneğin 2000 öncesinin ya da 2010 öncesinin faşist politik rejimi yok...

Erdoğan diktatörlüğü yıkılmalıdır, en acil görev budur. Faşist diktatörlüğe en zayıf halkasından saldırmak gerekiyor...

CHP’nin önderlik ettiği burjuva blok ise, burjuva muhalefeti oluşturmaktadır. Bu blok, Erdoğan rejimine ve bloğuna karşı “iktidar olma” iddiasıyla bir seçim kampanyası yürütmektedir. Eğer bu blok seçimleri kazanabilirlerse, ilan ettiği sermaye programını uygulayacaktır.

“Millet İttifakı”nın liderliğini yapan CHP’nin “sol” bir parti olduğu iddiası doğru değildir; CHP “Neoliberal dünya”nın, Türk sermayesinin gereksinmelerine göre şekillenmiş, faşist olmamakla birlikte gerici, gerçekte “merkez sağ”da konumlanmış bir partidir.

Deniz Baykal’la CHP’nin giderek MHP’lileşmesi, CHP’nin etkilediği, kontrol ettiği, kendine çekebileceği geniş kitlelerin başıboş kalma ve önemli bir kesiminin devrimci harekete kayması tehlikesi yaratınca egemen sınıflar CHP’yi yeniden yapılandırmaya girişti. Alevi kitlelerin devrimci harekete kaymaması, Kürt hareketi ile yakınlaşmaması gibi çok önemli bir faktör de Kılıçdaroğlu seçimine dayanan operasyonda özel olarak hesaba katıldı.

Kılıçdaroğlu bir operasyonla CHP’nin başına getirildi; Baykal tasfiye edildi. ABD, AB, “derin devlet” ittifakına dayanan Kılıçdaroğlu operasyonu ile CHP yeniden yapılanarak “küreselleşme”yle, “Büyük Ortadoğu Politikası”yla (BOP), “ılımlı İslam”la uyumlu hale getirildi. Böylece bu çerçevede CHP berbat bir “majestelerin muhalefeti” rolü oynamaya; “muhalefet”ini de Erdoğan’ın çizdiği sınırlar içerisinde oynamaya başladı. AKP’nin iktidarda bu kadar uzun süre kalması aynı zamanda CHP sayesinde gerçekleşti... Sözgelimi CHP, 70’lerde sahiplendiği, (şu reformist solun bir kesimi tarafından oldukça yüceltilen) “cumhuriyetin kazanımları”nı da savunmaktan oldukça uzak. CHP “sol” imajını da kullanan bir partidir. CHP içerisinde yer alan “sosyal-demokrat çizgi”yi savunan sol bir kanadın varlığı CHP’nin “sol” imajını beslemekte ve nispeten geniş bir anti-faşist kesimin CHP’ye yedeklenmesinde işlevli bir rol oynamaktadır. “Milliyetçi”siyle milliyetçi, “dinci”siyle dinci, MHP’lilisiyle MHP’li vb. gözüken, her yöne çiçek atan bir CHP var. “Sağcı partiler”in öteden beri CHP’yi “sol parti” göstererek “sol seçmen” nezdinde CHP’ye sunduğu destek CHP’nin “sol parti” imajını kullanmasına hizmet edegeldi. Sağcı partilerin bugün de tek parti diktatörlüğü döneminde Kemalizme, Kemalist diktatörlüğe karşı yönelmiş tarihsel tepkiyi sürekli sömürdüklerini biliyoruz. Bu demagoji ve manipülasyonun, işçi ve emekçi solunu, ilerici, devrimci solu sağcı kitleler nezdinde teşhir etmede de işlevli olduğu gibi, CHP’nin de “sol” olarak pazarlanmasını kolaylaştırdığını biliyoruz.

“Millet İttifakı” hakkında en ufak hayal yayılmamalıdır. “Gelecekler ve demokrasi getirecekler” propagandası liberal bir yanılgıdır ve sahte bir propagandadır. Başta CHP olmak üzere “Millet İttifakı” her yerde ve her fırsatta teşhir edilmelidir. Kılıçdaroğlu’na bağlanan umutlar boştur; o, sermayenin “restorasyon programı”nı uygulamaya geliyor...

Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilmesi, Erdoğan’ın yenilgisi “faşizmden burjuva demokrasisine geçiş”i ifade etmiyor, etmeyecek. Keza “Millet İttifakı”nın kazanmasının Kürt sorununda burjuva demokratik, sosyal reformcu çözümü getireceği beklentisine de girilmemelidir. Her şey, sınıfın ve halkların kendi öz taleplerini ne ölçüde sahipleneceğine, eylem gücüne bağlıdır ve bu, Kürt sorununun “barışçıl-demokratik çözümü” için daha da geçerli bir durumdur. En ufak bir demokratik talebin kazanılması bile dişe diş bir mücadeleyi, koparıp almayı gerektirir... Sermaye ve sermaye devleti, (içerideki iç çelişki ve çatışmalarına karşın, bir eğilim olarak “Kürt sorununun barışçıl çözümüne istekli” bir kesim olmasına karşın) henüz “bütünü kurtarmak için parçayı feda” etmeye yönelik “yeni bir açılım” iradesi ortaya koyabilecek durumda değildir. Kürt sorununun çözümünde de belirleyici olacak ana kuvvet Türk halkının Kürt halkıyla birleşik mücadelesidir. “Doğu” “Batı”nın desteğini almak zorundadır, “Batı” “Doğuyu” savunmak zorundadır. Bu güç ortaya çıktığı oranda egemen sınıflar “sosyal reformcu çözüm”e doğru ağırlığını koyabilir. Dolayısıyla, burjuvazinin, burjuva muhalefetin taktik manevralarının tuzağına düşmemek önem taşımaktadır. Bu bağlamda “Millet İttifakı”, özellikle de CHP ile Kürt yurtsever çevrelerinin perde gerisinde ne gibi görüşmeler yaptıklarını ise bilmiyoruz. Bu tür görüşmelerin olmadığını düşünmek politik saflık olur.

Demek ki, seçimlerde darbeyi Erdoğancı dinci faşist rejime indirirken “Millet İttifakı”nın da teşhir edilmesi ve hayaller yayılmaması hattında yürümek gerekir. Parlamenter hayaller gerici hayallerdir; reformizme, parlamentarizme karşı ısrarlı mücadele yürütmeyen herhangi bir akım komünist ve devrimci adını hak edemez; evet, çözüm devrim ve sosyalizmdedir; bunu günlük gerçeklerle bağlayarak anlatmamız gerekir.

Böyle bir politika zorunlu olarak sınıfın ve halkların sokaklarda olması, eylem gücünü ortaya koymasını gerektirir. Bu duruş ve yöneliş, bugün, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı kazanması durumunda da ısrarla izlenecek duruş ve yönelimi ifade etmektedir. Sınıfın ve kitlelerin, Kürtlerin ve ulusal toplulukların, Alevilerin, kadınların, LGBT+’ların, çevrecilerin, göçmenlerin, “depremzede”lerin, toplumun bütün ezilen kesimlerinin en yakıcı taleplerini içeren devrimci ve sosyalist bir çalışma ve mücadele hattında yürürken, güvenilecek tek güç kitlelerdir, kitlelerin öz gücüdür, öz örgütlenmesidir... Bütün propaganda, ajitasyon, siyasi teşhir kampanyalarında bu gerçek ısrarla vurgulanmalıdır. Sınıfın ve kitlelerin içinde olmadan, kitlelerle birlikte politika tarzına dayanmadan bu hattan başarıyla ilerlemek olanaklı değildir. Devrim, sınıfın ve kitlelerin eseridir; öncü bir kuvvetin başarısı da bu çizgiyi izlemekten geçer...

V

Seçim süreci aynı zamanda cumhurbaşkanının seçilmesi sürecidir. İki seçim iç içe geçmiş durumda. Cumhurbaşkanı seçiminde de yukarıda anlattığımız politik çerçeveye bağlı kalmak ve mücadele etmek zorunludur. Eğer bu duruş ve yöneliş olmazsa, Erdoğancı faşizme karşı “Millet İttifakı”na yedeklenmek kaçınılmaz hale gelecektir. “Ne olursa olsun, yeter ki Erdoğan gitsin” politikası ve ruh hali kabul edilemez. Ki bu ruh hali dinci faşist diktatörlüğe karşı gelişen öfkenin, mücadele arzusunun, değişim isteğinin (ve aynı zamanda bir yorgunluğun, bıkkınlığın) ifadesidir. Devrimci ve komünist açıdan bu öfke, mücadele eğilimi devrimci çizgiye yönlendirilmeli ve güçlü bir anti-faşist savaş gücüne dönüştürülmelidir. Bu ise varlığı sınıf ve geniş kitleler tarafından hissedilen devrimci ve komünist maddi bir güç olmaya bağlıdır; diğer bir ifade ile, sınıfın ve kitlelerin içinde konumlanmış olarak devrimci politika yapan bir çekim merkezi olmayı gerektirmektedir... Devrimci hareket olduğu kadarıyla bu mücadeleyi yürütecektir, yürütmelidir. Ancak belli ki, bu ana eğilime yön verme kudretini burjuva muhalefet gösterecek; göstereceği bütün devrimci çabaya karşın, devrimciler ve komünistler zayıf kalacak. “Emek ve Özgürlük İttifakı” etrafında yürütülecek savaşım önemli ve değerli olmakla birlikte, bu bloğun yönlendirici etkisi özellikle Batıda ve Türk halkı içerisinde daha sınırlı kalacaktır. Bu bağlamda “sol” çığırtkanlığa dayanan, “Türkün Türke propagandası” tarzı politikadan uzak durmak gerekir... Seçim süreci içerisinde ve sonrasında devrimci gelişmeye bakmak gerekir...

Hayaller yaymak doğru değildir; Kılıçdaroğlu da sermayenin temsilcisidir. Sermayenin ve emperyalizmin programını uygulamaya adaydır. Kılıçdaroğlu kurtuluş değildir, dahası proletarya ve emekçilerin tepkisini sisteme ve devlete yedeklemek, ateşini söndürmek peşindedir. Geride kalan sürecin deneylerinden de görülebileceği gibi, sokaklar CHP ve liderinin en büyük korkusudur; ısrarla sandığı, seçimleri, parlamentoyu, yıpranmış devleti onarmayı kurtuluş yolu olarak pazarlamaktadır...

HDP cumhurbaşkanı adayı göstermedi. Fakat “Kurtuluşumuz Millet İttifakı+Kılıçdaroğlu’dur” demedi. Kendi taleplerini dayatarak özellikle Türk halkına seslendi. İki burjuva blok arası çelişkilere oynadı...

Ortaya çıkmış bir politik tablo var; bu durumda ne yapmalı?

İktidarda olan, Kılıçdaroğlu değil Erdoğan, AKP-MHP bloğudur. Asıl darbe Erdoğan şahsında “Saray rejimi”ne indirilmelidir. Erdoğan’a inecek tokadın güçlü bir halk ayaklanmasıyla gerçekleştirilememesi acı gerçeklerimizden birisidir ve ne yazık ki bu durum öncelikle de devrimci ve komünist hareketimizin zaaflarıyla bağlıdır...

CHP-Kılıçdaroğlu ise umut olarak sunulmamalıdır. İki seçim iç içe geçmiştir. Seçim sürecinde CHP ve “Millet İttifakı”nın gerçekleri bütün boyutlarıyla sınıfa ve halklara anlatılmalıdır... Cumhurbaşkanı seçimini de bu eksen, bağlam ve genişlikte ele almak gerekmektedir. Bu temel duruş, devrimci ve komünist hareketin Kılıçdaroğlu hakkında hayaller yayılmasına karşı mücadelesi bakımdan çok önemlidir.

Var olan tablo şudur: Erdoğancı rejim silahı sınıfın ve halkların beynine ve yüreğine dayamış, tetiği peş peşe çekmektedir. İlk yakıcı görev, durmaksızın tetiği çeken iktidarı vurmaktır.

Öte yanda, iktidar olmayan, “Saray rejimi”ne “muhalefet eden”, ama bugüne dek ömrünü uzatma rolünü de oynayan, keza kitlelerin toplumsal ve politik tepkisini nötralize ederek kendisine yedeklemeye çalışan gerici bir güç olan CHP gerçeği var. Ve “Millet İttifakı” sıranın kendisine geldiğini düşünüyor. Olağanüstü bir gelişme olmazsa, büyük olasılıkla Erdoğan yenilecek, Kılıçdaroğlu gelecek; buna rağmen AKP yeni mecliste ciddi bir güçle temsil edilecek... Kaldı ki, Erdoğan’ın yenileceği mutlak veya kesin değil henüz.

Evet, darbe Erdoğan’a ve dinci faşist diktatörlüğe indirilmelidir; durmaksızın yağmalayan, ezen, yok eden haydut ilk hedeftir; sırasının gelmesini bekleyen haydutlar ise umut olarak sunulamaz ve sunulmamalıdır.

HDP ve etrafındaki güçler, Kılıçdaroğlu’nu umut olarak sunmadan taktik manevra kapsamında darbeyi Erdoğancı diktatörlüğe indirmelidir. Yurtsever hareket ve HDP merkezli politik kuvvet, milyonlara dayanan bir kuvvettir. Maddi-politik bir güç olarak karşı-devrim içindeki parçalanmaya oynama yeteneğine sahiptir. Bu “oyun kuruculuk” lafla, lafazanlıkla olmuyor; sırtında yumurta küfesi taşımayanların “sol” çığırtkanlığı ise derde deva değil. Yaşam ak ve kara ikilemi içerisinde akmıyor... Taktik politikalar an’a, döneme göre değişen esnek politikalardır. Sözgelimi, Rojava Devrimi tam bir kuşatmanın ortasında bulunmaktadır... Yenilgi ve tasfiye tehdidi ile yakıcı bir şekilde karşı karşıyadır. Bu koşullarda bölgesel gericilik ve emperyalist güçler arasındaki parçalanmaya taktik manevralar kapsamında oynamasını ve yararlanmasını doğru buluyoruz. Bu taktiksel manevra ve ittifaklar stratejik ittifaklara dönüşme tehlikesini taşıyor, bu tehlikeye karşı siyasal (çizgi olarak) donanımlı olmazsan ve her an siyasal uyanıklıkla davranmazsan, bir de bakarsın ki, oraya yedeklenmiş ve tasfiye olmuş olursun ya da içinden berbat işbirlikçiler çıkar ve seni de harcamaya başlar. Peki, böyle bir tehlike var diye, sözünü ettiğimiz taktiksel manevralardan uzak durmak mı gerekiyor? Kanımızca hayır! Peki, böyle bir taktiği “ABD’ye yedeklenmek”, “anti-emperyalizmden vazgeçmek” olarak eleştirebilir miyiz? Bizce hayır... Devrimin gücüne dayanmakla birlikte, ayakta kalmak, yolu açmak bakımından manevralar yapmak zorundasın; elbette ki bu manevra, ABD emperyalizminin kendi politikasını yaşama geçirme olanağını da sunmaktadır bir ölçüde; sen bu amaçla değil, bu amaca karşı çıkarak yenilmemek, yıkılmamak, mevzilerini ayakta tutup daha ileri hamleler için taktiksel tutumlar geliştirmek zorundasın; her izlenen taktik politikanın bazı dezavantajları da kapsayabileceği reddedilemez, ancak sen, işin esas yanına bakacaksın; eğer bu esas sana değil de karşıya işliyorsa, bu durumda yanlış yapıyorsun demektir... Her taktik yaşama geçirildiği nesnel durumun, sınıflar arası güç ilişkilerinin, yakıcı politik durumun damgasını taşır; yani taktikler dikensiz gül bahçesinde ya da masa başı âlemlerde değil, en yakıcı koşullar içerisinde yaşama geçirilir, geçiriliyor. Cangılda yürürken önemli yaralar da alacaksın, önemli olan bu değil, yara bereye karşın yürüdüğün doğru çizgi ve yoldan sapmaman; devrimci ve komünist ilkesel duruş ve konumlarını, stratejik hedeflerini terketmemendir. (Rojava’da gerçekleşen taktik ittifakın sadece “askeri bir ittifak” olduğu saptamasının gerçeği yansıtmadığını; askeri taktiksel ittifakın politikanın emrinde, onun uzantısı olduğunu hatırlatalım...)

Uzatmayalım, Rojava’da olunca başını dünya halklarının baş düşmanı olan Amerikan emperyalizminin çektiği Batılı emperyalist güçlerle taktiksel de olsa kurulan ittifakı doğru bulacaksın ve bir biçimde orada olacaksın, (bunun dolaylı bir yer alış olması bu nesnel gerçeği yok saymamızı gerektirmiyor; dolaylı ama yine de bir ittifak!); öte yandan kalkıp HDP’nin başkan adayı göstermemesini, tüm zaaflarına karşın karşı devrim içine de oynayan taktik politikasını, “sol” keskinlikle mahkûm edeceksin! Peki, buna ne demeli? İnsanda, öncüde tutarlılık olmalıdır; olmadığında gözden düşersin; inandırıcılığını kaybedersin ya da kitleler, devrimciler düpedüz sana inanmaz; istediğin kadar “ben büyük öncüyüm” de...

Geçmeden vurgulamak isteriz: Gerek HDP-YSP ve gerekse de “Emek ve Özgürlük İttifakı” içerisinde yer alan önemli sayıda reformcu parti, özellikle de ve esasen Kılıçdaroğlu hakkında hayaller yayan tutumlar sergilemektedir. Bu reformist politik tutumun eleştirilmesi gerektiği açıktır ve bu, ciddi bir zaaftır. Bu eleştirilerin kamuoyu önünde açıkça ve güçlü bir tarzda yapılması gerekir; eylem birliği, blokta yer alıyor oluş, bunu önlememeli ve önleyemez. Bu bağlamda belirleyici olan şey, işin gereğine uygun davranılıp davranılmaması olacaktır.

“Millet İttifakı’na yedekleniyorsunuz!” eleştirisini yapanlara yöneltilen eleştiri de şudur: “Erdoğan’ın kazanmasını mı istiyorsunuz? Erdoğan’a yedekleniyorsunuz.”

Burada yöntem, bu tartışmayı ak-kara ikilemine indirgemeden tartışmak, analizler yapmak olmalıdır. Kuşkusuz ki her taktiksel tutumun da nesnel anlamı vardır ve “tartışma”ya buradan bakmamak yanlış olur.

HDP’nin tavrı, nesnel olarak, Kılıçdaroğlu’na sunulan politik bir destek anlamına gelir; belirleyici merkez olan yurtsever hareket, beğenelim ya da beğenmeyelim, bu tutumu, taktiksel bir manevra olarak kavramaktadır. (Ve Kılıçdaroğlu hakkında ciddi liberal beklentiler uyandıran açıklamaları da mevcuttur.) Yurtsever hareket, kendi çizgisinde bu manevrayı ve manevraları yapacak güç ve yeteneğe de sahiptir. Ekleyelim; yurtsever hareket ve HDP, büyük bir olasılıkla seçimlerin ön gününde “Erdoğan’a kaybettirme” tutumunu “Kılıçdaroğlu’na oy verin!” çağrısıyla birleştirecektir.

Biz, cumhurbaşkanlığı seçiminde “Kılıçdaroğlu’na oy ver!” çağrısı yapmanın doğru olmayacağını düşünüyoruz; ancak, “Erdoğan’a kaybettirme” taktiksel manevrası kapsamında, bu somut durumda, “dolaylı yedeklerden yararlanma” taktiği gereği “Kılıçdaroğlu’na oy verme” çağrısı da yapmamak gerektiğini düşünüyoruz. Erdoğan götürülmelidir; darbe Erdoğancı dinsel faşist politik rejime indirilmelidir; Kılıçdaroğlu, CHP ve “Millet İttifakı” hakkında en küçük hayal yaymadan, bu bloğu da sistemli teşhir ederek sınıfın ve halkların kendi talepleri için sokaklarda olması ve sonuna dek kendi talepleri için mücadele etmesi gerektiğini her saniye vurgulamalıyız. İki seçimin aynı anda gerçekleştirilecek olması, iki bloğa karşı mücadele etmek ve CHP gerçeğini ortaya koymak bakımından da önemli bir avantaj sunmaktadır. Doğru olduğunu düşündüğümüz “dolaylı tavır” iki düşman arasında asıl darbeyi iktidara indirmeyi öngören bir taktik manevraya dayanıyor. Bu bağlamda seçim süreci boyunca CHP gerçeğini ortaya koyarken, Kılıçdaroğlu seçilirse “bizi kurtaracak” beklentisi yaratmadan, Kılıçdaroğlu ve CHP hakkında en ufak bir hayal yayılmasına fırsat vermeden, “oy ver” çağrısı yapmamakla birlikte, kitlelere Erdoğancı rejimi politik olarak yenilgiye uğratmayı öneriyoruz. Bu tavır, nesnel olarak, bir bakıma ve belli bir ölçekte Kılıçdaroğlu cephesine alan açmaktadır ama ne Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı hakkında hayaller yaymaktadır ne de darbenin Erdoğancı rejime indirilmesini zorlaştırmaktadır. Soruna buradan baktığımızda, bu taktiksel tutumu basitçe, “Millet İttifakı”na yedeklenme olarak kavrayıp propagandasını yapmanın subjektif bir “eleştiri” olacağı açıktır. Aslında bu konuyu da içerecek tarzda dönüp Komintern’in Hitler faşizmine karşı mücadele deneyimine, keza “Halk cephesi” taktiklerine; İspanya iç savaş deneyimine; Çin devriminin gelişme sürecinin deneyimlerine; Stalin ve SBKP’nin Hitler’in başını çektiği faşist kampla ABD-İngiltere-Fransa’nın oluşturduğu kamp arasındaki çelişki ve çatışmalara oynayan politik taktiklerine (strateji ve taktik bağlamında) bakmak, incelemek yararlı olacaktır...

Birkaç bin kitlesi olan devrimci parti ve çevrelerle, milyonlara hitap eden, seferber edebilen devrimci ya da objektif olarak devrimci rol oynayan politik yapıların pozisyonu, pratik-politik duruşu aynılaştırılamaz; büyük kitlelere dayanmayan, böyle bir mücadele deneyiminden geçmemiş dar devrimci politik yapıların “strateji ve taktik ustalığı” gelip belli dar sınırlara dayanmaktadır. Hele de, devrimci ve komünist hareketin, “ustalık” adına pek bir başarısından bahsedemeyeceğimiz Türkiye gerçeğinde, politika bilimini ve tarihsel deneyimleri öğrenmede oldukça geride olduğunu ve kaldığını saptadığımızda (gerçi kimse burnundan kıl aldırmıyor!), dikkat çektiğimiz olgu daha da anlamlı olmaktadır... Politik alanda liberalizme, reformizme, parlamentarizme, tasfiyeciliğe karşı mücadeleyi önde tutarken, sekter politika ve taktiklere karşı mücadele etmek de gereklidir.

VI

Erdoğan kaybederse “toplum rahat nefes” alır mı? Çünkü bu yaygın bir beklenti. Dinci faşist diktatörlüğün iki on yıla yayılmış azgın yağması, yıkımı, terörü altında inim inim inleyen geniş kitlelerin, mücadele eden, her şeye karşın direnen kitlelerin, halkların, öncü kuvvetlerin nefes almaya ihtiyaç duyduğu da bir gerçektir. Karşımızda nefes aldırmaz bir diktatörlük vardır ve en rafine temsilcisi de Erdoğan’dır. Öyle ki, “sol” çığırtkanlık yapanlar bile, Erdoğan’ın tahtından düşürülmesi durumunda sevinecektir, “neyse iyi oldu” vs. diyecektir; bunu açıktan ifade etmeyecekler belki ama bu, böyle olacaktır...

Ekonomik yoksullaşma, ağır faşist terör, sınır tanımayan adaletsizlik ve toplumsal eşitsizlik; toplumsal ve politik yaşamı dinselleştirme; kadın haklarına dönük azgın saldırı ve gasplar; zindanların tıka basa doldurulması; tam bir faşist keyfilik; komşu halklara ölümü dayatan emperyal politika; mafyalaşma, uyuşturucu tacirliği; korkunç bir yağma, rüşvet, yolsuzluk çarkı ve devasa boyutlara ulaşmış fuhuş, sınır tanımaz bir çürüme ve ahlaki çöküş; ağır bir göçmen sorunu, çevrenin yıkımı... Bunlar AKP-Erdoğan-MHP döneminde tavan yapmış olgulardır.

Kitlelerin beklentileri ve yürütegeldiği mücadeleler var. “Restorasyon” iddiasıyla gelecek olanlar on milyonların birikmiş toplumsal ve siyasal öfkesi ve mücadelelerin baskısıyla, istemleriyle doğrudan karşı karşıya kalacaklardır. “Toplumu” oyalama, yönünü saptırma, sistem içi asilime etme gereksinimi duyacaklardır. İşçilerin, halkların, aydınların, kadınların, gençlerin, işsizlerin, Kürtlerin, Alevilerin vb. vb. taleplerini hiç dikkate almadan Erdoğan gibi yollarına devam edemeyecekleri açıktır. Belli ki ilk dönemde beklentileri yedeklemek ve yönetmek için bazı manevralara girişeceklerdir ama bunun sınırlarını belirleyen olgu, sermayenin çıkarları ve ABD, AB gibi emperyalistlerin istemleri olacaktır. Eğer seçimleri kazanırlarsa işçi sınıfının ve halkların durumunu iyileştirmek için değil, iç ve uluslararası sermayenin programını uygulamak için yol almaya bakacaklardır. Örneğin, geldiklerinde “enkaz devraldıkları” gerekçesine sığınarak hızla zam yağmuru yağdıracaklardır... Geçmişe sünger çekme manevraları yapacaklardır vb.

“Rahat nefes alma” yalnızca ve yalnızca yüz binlerin, milyonların militan mücadelesine bağlıdır. Bu, bugün için de, yarın için de geçerli bir kıstastır. “Toplum”a anlatılması gereken budur. Yoksa, “Kılıçdaroğlu gelecek, toplum rahat nefes alacak” beklentisi ve bu beklentiye çanak tutan propagandalar tepeden tırnağa yanlıştır; bu eğilime karşı mücadele yaşamsal önemdedir; bu beklenti kitleleri pasif bir bekleyişe iter, eylem gücünün ortaya çıkarılmasını önler, faşizm ve sermayenin saldırılarını kolaylaştırır...

“Gelen gideni aratır” denir, bu “Millet İttifakı” için de geçerlidir. Eğer “gelenin gideni aratacağı” bir tablonun ortaya çıkmasına karşıysanız, tek yol mücadele etmektir; kitlelere açıklanması gereken şey budur.

Sonuç itibari ile her şey proletarya ve halkların mücadelesine bağlıdır. Ya bu mücadeleyi Türkiye ve Kürdistan’da başarıyla geliştirirsiniz ya da ezilirsiniz. Seçim süreci de bu mücadelenin bir halkasıdır.

]]>
atilla2005@gmail.com (Hasan Ozan İltemur) Kürsü Sun, 23 Apr 2023 10:17:13 +0000
Seçimler, Politika ve Seçim Taktiği https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1273-secimler-politika-ve-secim-taktigi https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1273-secimler-politika-ve-secim-taktigi Seçimler, Politika ve Seçim Taktiği

Devrimci bir seçim taktiği bahanesiyle HDP’den uzak durma politikası sosyal şoven bir sınıfsal, ideolojik-politik kimliğin bas bas bağırmasıdır. Sermaye ve faşizmin baskısının ürünü olan “Kürtlerle bir arada görünmemek” politikası, düpedüz politik özgürlük mücadelesinden kaçma politikasıdır.

 

Dinci faşist diktatörlüğün elebaşı seçim tarihini açıkladı: 14 Mayıs. İşin “hukuksal” tarafını geçiyoruz. Ortada anayasa ve yasalarla bağlanmış bir yasal çerçeveden bahsedilemez. Bunlar özellikle 2013’ten bu yana “tarih” oldu. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”yle yasama, yürütme, yargı tek elde toplaştı; başında da TC tarihinin gördüğü en kibirli “Cumhurbaşkanı” dinci faşist Erdoğan var. Söylediği her şey yasadır, en üst yasadır. Dinci faşist keyfilik sınır tanımıyor. Dinci faşist devlet terörü ve toplumsal demagoji ile dış politikada şoven, ırkçı, ilhakçı, yayılmacı saldırganlık süreci belirliyor. “Topluma giydirilmiş bir deli gömleği” var. En ufak muhalif tavır bile faşist cezalandırılma yoluyla eziliyor. Politik özgürlük yoksunluğu yaşamın her zerresine damgasını basıyor. Müthiş bir toplumsal çürüme düzeni sarmış durumda. “Narko devlet”, “mafya devlet” olgusu faşist diktatörlüğün karakteristiklerindendir. Sıradan kitleler kendi deneyimleriyle bir dizi gerçeği daha çıplak görmeye başladı.

I

Seçimler yapılabilir mi? Yapılabilir. Peki, seçimler yapılmayabilir mi? Yapılmayabilir. Yapılırsa iptal edilebilir mi? Edilebilir. Seçimlerin yapılıp yapılmayacağı neye bağlıdır? Politik güçler dengesine. Seçimlerin yapılıp yapılmayacağı devrimle karşı devrim arasındaki mücadeleye, karşı devrimin kendi iç çelişki ve çatışmalarına; bu olgunun iç, bölgesel, uluslararası konjonktürdeki yerine; dinci faşist “Saray yönetimi”nin hesaplarına bağlıdır. Her halükarda Erdoğan’ın kadir-i mutlak bir güç olmadığını bilmek gerekiyor.

Tepesinde Erdoğan’ın oturduğu, AKP-MHP bağlaşmasına dayanan politik rejim her cephede yıpranmaya devam ediyor. Politik rejim ve Erdoğan AKP’si önemli bir güç kaybı yaşıyor. Bu eğilimin süreceği anlaşılıyor. İç ve uluslararası sermaye henüz tümden desteğini çekmemekle birlikte Erdoğan’la daha fazla gidilemeyeceğini görüyor. Sömürü ve zulme, toplumsal adaletsizliğe karşı birikmiş ve büyümekte olan ve “sosyal patlama”ya dönüşme tehdidi taşıyan siyasal ve toplumsal öfke gibi gerçekler, bir seçim yapılmasını gerektiriyor. Ekmek, adalet, özgürlük talebi toplumsallaşmaya, politikleşmeye devam ediyor. Bu eğilim özellikle Batı’da büyük kitle hareketlerine dönüşmemiş olmakla birlikte, gelişmektedir. “Sosyal patlama” korkusu iktidarı ve muhalefetiyle burjuvazinin realitesidir. Kendi aralarındaki it dalaşında da bu tehlike ve tehdidi hep hesaba katmaktadırlar. Sokakları faşist terör eşliğinde yasaklayıp ezen politika ile, “bizi sokaklara çekmek istiyorlar, provokasyona gelmeyeceğiz, sandıkta hesap soracağız” diyen politika, aynı burjuva politikanın birbirini tamamlayan iki yüzüdür. Bu birlik, proletaryaya, halka, Kürt ulusal devrimine karşı kurulmuş burjuva ittifakın gerçeğidir.

AKP kendiliğinden çekilip gitmeyecektir. Erdoğan bunu defalarca açıkladı; “kaybedeceğimiz çok şey var” diyerek altını da çizdi. İç politikada sınır tanımayan toplumsal demagoji ve manipülasyon, dizginsiz faşist devlet terörü, neoliberal ekonomik saldırı; dış politikada emperyal yayılmacı, ilhakçı, işgalci saldırganlık ve kışkırtıcılık, dinsel faşist rejimin ve Erdoğan’ın politik çizgisidir. Politik iktidarı bırakmamak için, kaybedeceği bir seçimi yaptırmama ya da bugün öne çıkan yanıyla yapıldığı koşullarda seçim sonuçlarını tanımama, oy gaspıyla iktidarı zorla elde tutma politikası Erdoğan faşizminin politikasıdır. Örgütlediği ve yönettiği, silahlandırdığı on binlerce dinci faşist paralı askerini, SADAT’ı da, daha önce yaptığı gibi, açık bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan geri durmamaktadır. Dinci faşist rejimin planlarının ve tehditlerinin boşa çıkarılıp çıkarılamayacağı son tahlilde işçi sınıfının ve halkların gücüne ve direnişine bağlıdır.

Rejim; Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-antilaik kutuplaştırması yoluyla denetimli iç savaş yönelimi, Kürdistan’a, Kobani’ye daha kapsamlı bir işgal saldırısı, keza örneğin 3-5 Yunan adasına/kayalıklarına bir çıkartma yaparak ya da içeride Ankara Gar katliamı gibi katliamlar gerçekleştirerek ya da Suriyeli göçmenlere dönük ırkçı faşist kışkırtma ve kitlesel katliamlar yaparak kitleleri terörize edecek bombalamalarla, birkaç önemli politikacıyı suikastle öldürerek “terörizme” vs. karşı mücadele gibi manevralarla olağanüstü hal ilan ederek seçimleri yaptırmayabilir ya da iptal edebilir, seçim sonuçlarını tanımayabilir. Açık ki, faşist elebaşı, bir kez daha “Ya ben ya da kaos!” politikasını fütursuzca dayatacaktır. Geçmişte bunlar yaşandı ama bu kez, daha keskin bir saldırganlık eşliğinde bu oyun oynanacaktır. Kedinin fareyle oynaması örneğinde olduğu gibi, Erdoğan ve AKP’si Millet İttifakı ile oynamaktadır. Yani, Erdoğan senaryoları karşısında durabilecek dirençli bir burjuva koalisyon yok. Ki Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı arasında büyük bir oy farkı da olmadığı görünüyor. Politik rejimin, Erdoğan ve AKP’sinin bu denli yıprandığı koşullarda bile memnuniyetsiz, öfkeli geniş kitleleri yanlarına çekememeleri, bir çekim merkezi haline gelememeleri CHP’nin, Millet İttifakı cephesinin gerçeğidir. Etkili bir halk hareketinin gelişememesinin yanı sıra, Erdoğan’ın en büyük avantajlarından birisi de karşısında kendisinin çizdiği sınırlar içerisinde sözde “muhalefet” yapan burjuva partilerin varlığıdır. O da bu olanağı tepe tepe kullanmaktadır ve kullanacaktır.

Bütün olasılıkların hesaba katılması, bu bağlamda mücadeleci pozisyon alınması, yaşamsal önemdedir. Olası gelişmeleri boşa çıkarabilecek güç, şimdilik devrimci hareket, özellikle de yurtsever hareket ve HDP’dir; meşruluk hattında mücadele etmek, geniş kitleleri seferber etmeyi başararak sokaklarda mücadele etmek tek çıkış yoludur. Hatırlatmak gereksizdir ki, Erdoğan rejiminin manevraları ve saldırıları, dönüp onu vurabilir. Tersinden bu tablo, yeni devrimci olanakların ortaya çıkması ve kullanılmasının aracı haline dönüşebilir. Bütün mesele hazırlıklı olmak, buna uygun konumlanmak ve militan kitlesel mücadele yolunda yürüyebilmektir. Bu görevi yerine getirebilmek ise tümüyle hazırlık düzeyinizle, manevra yeteneğinizle, vs. bağlıdır. “Emek ve Özgürlük İttifakı” bu araçlardan birisidir. HDP olmazsa ittifakta yer alan çoğu partiden ise böyle bir militanlık beklenemez...

Seçim sürecinde devrimci ve komünist programa bağlı faaliyet önemlidir. “Sosyal reform” program ve stratejisine bağlanmış bir çalışma kuşkusuz ki devrim ve sosyalizm programının yok sayıldığı ya da ikincil plana itildiği bir siyasal çalışmadır. Bütün zayıflığına ve zaaflarına karşın, devrimci-demokrasinin ve komünist hareketin varlığı, devrimci niteliğinde ısrar etmesi son derece değerlidir. Kuşkusuz ki sadece program ve ilkelerle, genel stratejik sloganlarla sınırlı yapılacak bir seçim çalışması karşılıksız kalacaktır. Bu bağlamda önemli olan, programın ışığında güncelleştirilmiş, sınıfın ve halkların güncel talepleriyle birleştirilmiş, somutlaştırılmış politika yapabilmektir... Bu olgu, en geniş anti-faşist kuvvetlerin birleşik cephesini ve mücadelesini gerektirmektedir. Bu, sınıf mücadelesinin yakıcı ve her bir gelişme evresinde her bakımdan geliştirilmesi gereken politik gereksinimdir. 

II

Geçen seçimlerde (yerel seçim) HDP’nin politikası, doğru bir taktik politikaydı. Devrimi anlamayan devrimcilik kategorisi ve yönelimi bu gerçeği anlayamamıştı ve “sol” keskinlikle biçimlenen “seçim taktiği”yle “mücadele” etmişti.

Herhangi bir burjuva kampa yedeklenmemek; burjuva muhalefeti kitlelere bir alternatif olarak sunmamak; karşı devrim içerisindeki çelişkilere fiilen oynamak, Erdoğan rejimine ve AKP’ye, AKP-MHP ittifakına (Cumhur İttifakı) kaybettirmek; faşizm ve sermayeye karşı mücadelede darbeyi, en zayıf halkaya, “Saray rejimi”ne yöneltmek; İyi Parti’nin aday olduğu kentlerde karşı aday çıkarmak; halkların kardeşliği hattında yoğunlaşmak, izlenen taktiğin unsurlarıydı.

Nitekim bu taktik başarılı oldu. AKP başta metropoller olmak üzere pek çok yerde yerel seçimleri kaybetti. Bu, geniş kitlelere moral ve cesaret verdi. Türk ırkçılığının, şovenizmin politik etkisi altında olan kitlelere halkların kardeşliği doğrultusunda gerekli ve önemli bir mesaj verildi. Şovenizmin etkisi altında olan Türk ulusundan kitleler ‒öncelikle de CHP tabanı‒ üzerinde sorgulamaya yol açan etki gücü yarattı. HDP’nin Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olarak kilit rolü; HDP’siz Millet İttifakı’nın kaybetmeye mahkûm olduğu daha keskin biçimde açığa çıktı. Ve burjuva muhalefet cephesi ve kitle tabanında HDP’nin güç ve rolü daha belirginleşti. Ki burjuvazi ve klikleri bu gerçeğin çok iyi bilincindedirler.

Bir olgunun altı çizilmelidir. Burjuva karşı devrim içerisindeki parçalanma, çelişkilerin keskinleşmesi, dolaylı olarak devrime yarar. Stalin bu olguyu “stratejide dolaylı yedekler” kategorisinde inceler. Ancak karşı devrimin iç parçalanmasından yararlanabilmek politik güç olmaya bağlıdır; herhangi bir politik güç değil, manevralar yapmayı, darbeler indirmeyi sağlayacak bir politik maddi güçten, kudretli bir kitlesel hareketten ve öncü kuvvetin varlığından bahsediyoruz. Kürt halkı, yurtsever hareket, HDP böyle bir güçtür. HDP Türk ulusundan işçi ve emekçilerin özellikle de ileri kesimlerinin politik desteğini almayı başaran bir partidir. İşte bundan dolayıdır ki, geçen yerel seçimlerde AKP’ye ağır darbeler indirilebildi ve HDP’nin siyasetteki kilit rolü gösterilebildi. HDP’nin seçim taktiği, güç toplamaya, kitleler nezdinde politik etkisinin büyümesine hizmet etti. Faşist propagandanın HDP’nin “terör örgütü” olduğu demagojisi de ciddi bir darbe aldı. Şovenizme kitle temeli oluşturan geniş kitleye halkların kardeşliği mesajı taşınabildi. Bu, nesnel olarak devrimci, anti-faşist olanakları geliştirdi ama seçim sonrası bu olanaklardan ne kadar yararlanılabildiği ayrıca incelenmelidir; bu bağlamda, devrimci ve komünist hareketin, HDP’nin atıl kaldığı söylenebilir. Bu da devrimci-demokratik ve komünist hareketin zayıf bir güç oluşuyla, güncel mücadelenin gereksinmelerine yanıt olmaktan uzak olmasıyla bağlıydı ve bağlıdır...

HDP’yi pek çok açıdan eleştirebiliriz (parlamenter hayaller, sınıflar arası uzlaşma vs.) ve eleştirmeliyiz de. “Birlikte vurma” taktiği ve siyasal tarzı, her zaman ve her konuda HDP’yi onaylamak anlamına gelmez. HDP’ye destek eleştirel “destek”, propaganda ve ajitasyon özgürlüğüne dayanan bir destek olacaktır. İdeolojik ve siyasal bağımsızlığı korumak ama politik mücadelede birlikte yürümek politik mücadelenin gereksinimidir. Ortak düşmana (faşizm ve sermayeye) karşı ortak mücadele perspektifi ve güncel politikasının gözden yitmesi ağır bir zaaf olur... 

Kuşkusuz ki, taktik politikalar koşullara bağlı olarak değişir. Dün doğru, geliştirici, devrimci ya da devrimci rol oynayan taktikler, bir başka durumda mücadelenin gelişmesinin önünde engele dönüşebilir vs. İlkelerde katı, taktiklerde esnek olmak sınıf mücadelesinin bir gereğidir. Taktiklerin stratejik zaferi uzaklaştıran değil, yakınlaştıran; strateji doğrultusunda güç toplayarak seferber etmesine hizmet etmesi durumunda anlamlı bir politik ağırlığı olacaktır. Sınıf ve geniş kitlelerle bağı olmayan, kendine dönüklükten kurtulamayan, sınırlı grupsal güçle yapılanmış parti ve siyasi çevrelerin “seçim taktiğimiz” üzerine yazıp çizmesi de pek anlamlı olmamaktadır. Eğer maddi bir güç olarak sınıfa ve kitlelere dayanan politik bir güç değilsen, bu durumda “seçim taktiği” adına söylenenler etkisiz kalır. Dahası bu tarz siyaset lafazanlığa, biçimselliğe tekabül eder. Doğru taktik politikaların toplumsal ve siyasal bir karşılığını bulması yaşama geçirilmesinin ön koşuludur. Gündemi etkileyen ciddi bir politik güç değilsen, “seçim taktiğimiz” üzerine yapılacak propaganda ve ajitasyonun da, kendi dar siyasal çevreni memnun etmenin ötesinde çok bir anlamı kalmamaktadır. Unutulmamalı ki, “militanlık”, içerisinden geçilen siyasal koşulların gündemleştirdiği politik gereksinmelere yanıt vermekte, lafta değil, gerçek ilişkilerde karşılığını bulacak ve bulması gereken yanıt olmakta somutlaşır. Militan mücadelenin komünist teori ve pratikte anlamı budur; yani militanlığın ölçüsü, dar grupsal çıkarlara, mezhepçi taktiklere, “radikal eylem”lere dayanmaz; ölçü, devrim ve sosyalizm kavgasının ve bu kavganın güncel koşullarına ve gereklerine ne kadar yanıt verip veremeyeceğinle ölçülür ve ölçülmelidir.

Komünist bir işçi hareketi yaratamayan, işçi sınıfı hareketi içerisinde ciddi bir politik güç haline gelemeyen, proletaryanın en yakın müttefiki olan kent yoksulları (yarı-proletarya) içerisinde ciddi bir ağırlık oluşturmayan, bu eksende emekçi kitleler içinde ciddi bir ağırlık oluşturmayan bir güç isen, bu durumda, “taktik politika”lar, “seçim taktiğimiz” üzerine yazılıp çizilenlerin fazla bir rolü olmayacaktır. Bu, komünist hareketin tarihsel ve güncel açmazıdır. Bu olgu, hem komünist hareketi hem de işçi sınıfı hareketini güçsüz bırakan en yakıcı olgudur. “Ezilencilik”le bu sorun çözülmek bir yana, “ezilenler” teorisi ve pratiği ile komünist hareket kendi öz sınıfsal temellerinden daha fazla koparak halkçı eğilimlerin tutsağı haline gelmektedir. Komünist işçi hareketine dayanan bir güç olarak “ezilenlerle” ilişkilenmek ile “ezilenci”liğin peşinde sürüklenmek farklı şeylerdir. Komünist hareketin gerekleri ve gereksinmeleri birincisine dayanır ve dayanmalıdır. Bugün de olduğu gibi, işçi sınıfı hareketinin tarih boyunca hep reformistlere, burjuva sendikal harekete terkedilmiş olması; bu tabloyu yıkacak sistematik bir politikanın, teori ve pratiğin ortaya konulamamış olmasıyla bağlıdır. İşçi sınıfının ve kent yoksullarının ana kitlesinin gerici ve faşist partilerin oy deposu olması komünist iddianın neden yaşam bulamadığının sorgulanmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Kesin olan şudur: Türkiye devriminin kaderi büyük sanayi merkezleri ve işçi sınıfı tarafından belirlenecektir...

III 

Burjuvazi karşısında proletaryanın siyasal bağımsızlığının korunması, taktik değil, ilkesel bir sorundur. Taktikler ilke bozmaya tekabül edemez. Ama ilkeler de taktiğin yerine ikame edilemez; ilke bozmaya tekabül eden taktik politikalar, berbat bir oportünizme sürükler. Taktik politikaların yerine ikame ettirilen ilkeler de “sol” oportünizm ve aydın gevezeliği üretir. Her iki durumun da proleter devrimci öncülükle ilişkisi yoktur; mücadelenin gereksinmelerine yanıt vermez. Güncel siyasetini ilkelerine, program ve stratejine bağlı olarak yürütmek zorundasın. Ama güncel politika ve taktiklerin yerine/adına ilkelerini, program ve stratejini geçirirsen, burada yapılan politika değildir. Proleter militanlık denen şey, asgari ve azami hedeflerine bağlanmış güncel siyaset üretmekte ve somut mücadelenin gereksinmelerini karşılamakta somutlaşır. Bunu yapamadığın koşullarda öncü adını hak edemezsin, kendiliğindenliğin önünde boyun eğer, yarı-kendiliğindenci bir çizgide sürüklenip gidersin; üstüne üstük “İdare-i maslahatçılık”ı, dar pratikçi ilkelliği “büyük politika” vb. olarak lanse edersin; ama nihayetinde gerçek yaşamda proleter ve geniş emekçi kitlelerden, kitle hareketlerinden kopuk durumun teorisini yaparak kendi küçük dünyan içinde ne kadar mükemmel olduğunun ajitasyonunu yaparsın.

Devrimciliğin, komünistliğin ölçütü “sol” keskinlik değildir. Burjuvaziye ve faşizme karşı en keskin lafların arkasına geçebilir, buna da “yüksek siyaset ve öncülük” diyebilirsiniz. Bu, öteden beri Türkiye devrimci hareketinin karakteristiklerindendir. Sağ oportünizmin “sol” oportünizme ya da tersi yalpalamalara dönüşmesi, savrulmalar da bu tarihin geri yanlarından, karakteristiklerinden birisidir. Bu iki uç, birbirinin yerine geçebilir ve bu potansiyel her zaman vardır.

Geçen seçim deneyi, yeni süreçte kendi özgün gerçeği içerisinde dikkate alınmalıdır. Önemli bir politik deneyimdi. İki burjuva bloktan birine yedeklenmeden fiili manevralar yaparak gücü açığa çıkarmak; güç toplamaya, karşı devrimin iç çelişki ve çatışmalarını derinleştirmeye, kendine alan açmaya, daha etkili darbeler indirmeye, mücadeleyi geliştirmeye hizmet eden taktikler yaşamsal önemdeydi.

Lenin, “Daha güçlü bir düşman, ancak en büyük çabayı sarf ederek ve düşmanlar arasındaki herhangi bir, hatta en küçük yarıkların en eksiksiz, uyanık, dikkatli, ustaca ve zorunlu kullanımıyla yenilebilir. Bunu anlamayanlar, Marksizmin, genel olarak modern bilimsel sosyalizmin en küçük bir zerresini bile anlayamadıklarını ortaya koyarlar” diyor.

Burjuva karşı devrim cephesinde büyümekte olan iç parçalanmayı derinleştirerek de yolu açma politik mücadelenin ve tarihin önemli bir dersidir. Her dönem karşı devrim içi parçalanmalardan yararlanmasını bilmek gerekir; lafla değil, kitlesel politik bir güç, politik ve askeri bir güç olarak… Yoksa “yararlanma” sözleri lafazanlıktan öteye geçmez.

Politika sanatı ve politik önderlik yeteneği, politik mücadele tarzı bakımından Lenin’in şu sözlerinden öğrenilmelidir ve Lenin’in söylediği şey, ancak politik-maddi bir güçsen yaşama geçirebilir.

“Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son kertesine varan bir çaba gösterilerek ve düşmanlar arasındaki en küçük çatlaktan, ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiki kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde yenilgiye uğratılabilir.”

Burjuva cephenin iç parçalanmasına yedeklenmek ile, bu parçalanmadan devrimci, anti-faşist ve sosyalist mücadelede yararlanmak iki farklı politikadır. Birincisi reddedilmelidir, ikincisini kavramadan da devrimci politik öncülük iddiasında bulunamazsın.

Türkiye’de seçim mücadelesi, yalnızca dar anlamda iç bir sorun değil, mücadelenin diğer sorunlarında da olduğu gibi, iç, bölgesel, uluslararası politik mücadele ve güçler dengesinin ve mücadelesinin bir parçasıdır. Sözgelimi, AKP-MHP ittifakının, dinci faşist rejimin yıkılıp yıkılmaması sorunu sadece iç politikanın sorunu değildir ve ortaya çıkacak sonuçlar da içerisiyle sınırlı olmayacaktır. Yani meseleyi geniş bir perspektiften ele almak ve değerlendirmek zorunludur.

Eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesi, faşizm ve sermayeye karşı kurulan güç ve eylem birliklerinde, cepheleşmelerde olmazsa olmaz koşuldur; dahası bu, ilkesel bir sorundur.

HDP bir birleşik cephe hareketidir; keza bileşimi genişlemeye açık olarak kurulan “Emek ve Özgürlük” bağlaşması da aynı özellikte, olumlu bir gelişmedir. Bu ittifak güçlerinin sokak vurgusu önemlidir ve pratik tutarlılıkla uygulanması için azami derecede bir irade sergilenmelidir. Böyle bir iradenin geliştirilmemesi durumunda, söz konusu saptama kuru laf kalabalığı olarak kalacaktır. Ki bu bağlam başlı başına bir irade savaşımını gerektirir. Yoksa bağlaşmaya dahil olan reformist ilerici partilerin yapacakları şey ortadadır.

Proletarya için, parlamento ve parlamenter mücadele, devrim ve sosyalizm mücadelesinde yardımcı bir mücadele alanıdır. Keza parlamenter mücadele parlamento dışı mücadeleye bağlıdır.

Genel ve yerel seçimler, proletaryanın asgari ve azami hedefleri temelinde politik müdahaleye fırsatlar sunar. Bu bağlamda devrimci ve komünist hareketin stratejik hedefleri HDP ve sosyal reformist hareketten temelde farklıdır. Bu bilinç ve donanıma sıkı sıkıya bağlı kalmak gerekir.

Bu hatırlatmaları yapma gereği duyduk; çünkü faşizm ve sermayeye karşı kurulan ittifaklar şu veya bu akımı tatmin etmeyebilir. Bu bağlamda da, birleşik cephe politikaları içerisinde yer alan devrimci ve komünist kuvvetler, propaganda ve ajitasyon özgürlüğünü kullanarak, kendi amaçlarına bağlı faaliyetlerini yürütecektir. Devrimci yapılar, HDP etrafında gündemleşecek “seçim taktiği”nde yetersiz gördüğü her konuda kendini özgürce ifade edebilecektir. Bir diğer ifadeyle, eğer HDP etrafında örülen bağlaşma ortak bir seçim taktiği etrafında şekillenirse, bu durumda, her bir akım, çevre ve partinin, yetersiz bulduğu her konuda “kamuoyu”na seslenme özgürlüğü vardır; dar kafalı, tarikatçı, mezhepçi, sekter analizlerle bu gerçeği görmezden gelmek baştan aşağı yanlış olacaktır. Bir yerden bir yere kadar omuz omuza yürürsün, yürüdüğün süre boyunca istediğin her konuda propaganda ve ajitasyonunu yürütürsün. İdeolojik mücadele yürütmenin önünde de hiçbir engel yoktur.

Devrimci bir seçim taktiği bahanesiyle HDP’den uzak durma politikası sosyal şoven bir sınıfsal, ideolojik-politik kimliğin bas bas bağırmasıdır. Sermaye ve faşizmin baskısının ürünü olan “Kürtlerle bir arada görünmemek” politikası, düpedüz politik özgürlük mücadelesinden kaçma politikasıdır. Bu politika CHP vb. partiler için anlaşılabilir ama “devrimcilik”, “sosyalizm” adına iddia sahibi görünenler için kabul edilebilir değildir. Değildir, çünkü bu duruş ve zihniyette devrimciliğin D’si, sosyalizmin S’si yoktur. Dahası bu duruş ve zihniyetle tutarlı bir anti-faşist demokratik bir mücadele bile yürütülemez.

“Devrimciler herhangi bir burjuva cepheye taraf olamaz, bundan dolayı HDP’nin seçim taktiği dün yanlıştı, bugün de böyle bir politikayı kabul edemeyiz” vs. diyenler var.

Peki, bu değerlendirme ve eleştiri ne kadar doğru? Evet herhangi bir burjuva kampa dahil olmamak gerekli. Ama geçen seçimlerde HDP “Millet İttifakı”nın bir uzantısı ya da yedeği olmadı ki! Bu burjuva blok on milyonlara kurtuluş seçeneği olarak sunulmadı. Buna inanmayan her devrimci yapı kendi programının propagandasını yaptı. HDP’nin kilit parti konumuna gelmiş olması, her kanadıyla burjuvazinin istemediği şeydir. Ve bu istenmeyen şey, politik bir gerçek olarak kendini burjuvaziye ve şovenizmin, milliyetçiliğin etkisi altında olan kitlelere dayattı; “iç ve dış güçler”den hiç kimse bu gerçeği yadsıyamıyor. Çünkü mızrak çuvala sığmıyor. Bugün HDP boşuna mı sürekli faşist terörle susturulmaya çalışılıyor? HDP’yi siyaseten etkisiz bir güç haline getirmek, kapatma hamleleri vb. tesadüfi değil ki! Yurtsever Kürt hareketini ezmeden HDP’yi ezemezsin ve HDP “Doğusu ve Batısı”yla birlikte ciddi bir politik güç ve cephedir. HDP kurtuluş değildir ama kurtuluşa giden yolda bir araç olarak görülmelidir. Bugün, nesnel olarak devrimci rol oynayan anti-faşist, anti-sömürgeci bir partidir. Faşist diktatörlük ve bütün kamplarıyla burjuva bloklara ek olarak Kürt ulusal burjuvazisi, sayısız yol ve araçla HDP’yi tasfiye etme ya da sistemin uysal parçası olacak bir partiye dönüştürme mücadelesi veriyor. HDP “bize aittir”. Sınıfsal iddia ve politik hedefinde sağlam dur, ama anti-faşist mücadelede birlikte yürü! Seçim süreci bunun bir aracıdır.

Seçimler sürecine girildi. Henüz ciddi bir heyecan dalgasından bahsedilemez. Ancak bu hava gelişmektedir. HDP cumhurbaşkanı seçimi bağlamında gelişmelere göre taktiksel tutumunu somutlaştıracaktır. HDP kapatılma tehdidi altında yaşıyor ve her bakımdan ağır baskı ve saldırıların kuşatmasında. Ancak en kötü durumda bile bu süreci atlatacaktır.

Değişik seçeneklerin gündemde olduğu görülüyor. HDP’nin merkezinde olduğu Emek ve Özgürlük İttifakı ilk turda kendi bağımsız cumhurbaşkanı adayı etrafında seçimlere katılabilir.

Resmi bir ittifak kurmadan, fiili olarak, Millet İttifakı’nın “uygun” bulunabilecek adayı desteklenebilir ya da bu “destekleme” ikinci turda ortaya çıkabilir. Eğer bir destek gerekirse, bu destek HDP’nin / Emek ve Demokrasi İttifakı’nın “uygun bulduğu” adayı ve partisini kurtuluş umudu olduğu için değil, faşist diktatörlüğün “verili durumda” en zayıf halkasından vurulması anlamına geldiği için olacaktır. Bu gerçek, her durumda en geniş kitleler nezdinde vurgulanmalıdır.

Boykot taktiği HDP’nin gündeminde yok. (Boykot, özel koşullarda gündeme girebilecek bir taktik politika olabilir.) Seçimlere katılmak en geçerli politika olacak ama ne olursa olsun, sokakların, milyonların gücü temelinde ilerlemek, geniş kitlelerin birikmiş öfkesine ve taleplerine dayanarak eylem gücünü açığa çıkarmak temel olmalıdır. HDP, “üçüncü yol” üzerinde yürüyecektir. Ve “üçüncü yol” Millet ittifakı ile blok kurmak gibi bir yol değildir. HDP / Emek ve Özgürlük İttifakı kendi yolunda ayrı yürüyecektir. Bu durum, değişik burjuva partilerle görüşmek gibi manevraları dışlamaz. “Kamuoyu” nezdinde, kendi gücünü burjuva muhalefete dayatarak onları teşhir etmek doğru bir tutumdur. Burjuva muhalefet partilerine, Millet İttifakı’na ilkesel tutum açıklama istek ve baskısı, kamuoyunun gündemine girme, azgın faşist teröre karşın kendini geniş kitlelere duyurma, etkileme taktiğinin bir boyutudur. Millet İttifakı ve partileri HDP’ye muhtaçtırlar. Ancak HDP oyları “çantada keklik” değildir. Buna karşın onlar HDP’nin baskısına karşı direnmektedir. Dahası, bir arada görünmeme politikasını izlemektedirler. Her adımları hesaplı-kitaplıdır. Ortada tarafların “irade savaşı” var. Her bir tarafın kendine göre farklı hesabı bulunuyor. Bu da kaçınılmazdır. Fakat devletinden Erdoğan’ına, CHP’sinden bilmem ne partisine kadar uzanan cephede herkes HDP’nin kilit parti rolünün farkındadır. Burjuva cephelerin manevraları bu gerçeği de hep hesaba katarak şekillenmektedir.

Neymiş efendim, “Burjuva bir partiyle, Millet İttifakı ile görüşülemez”miş. Peki neden? “Çünkü onlar düşman, görüşme onlar hakkında hayaller yayar”mış! Bu, dar kafalılıktır. HDP ağırlığı olan, legal, meşru siyaset yapan politik bir güç olarak, mücadeleyi geliştirdikten sonra, şeytanla da görüşebilir. Duruma göre bu burjuva partiyle görüşür, duruma göre şu partiyle görüşmez ya da görüşme talebini reddeder ve bu taktik manevraları da kendi politikasının gereklerine bağlı ele alır.

Ayrıca şu gerçeğin üzerinden atlayamazsınız: HDP, Türkiye ve Kürdistan’da devrimi yapacak, sosyalizmi kuracak bir parti değil. HDP’nin böyle bir iddiası ve hedefi yok. Ona, “neden bizim programımızı, amaçlarımızı benimsemiyorsun” diyemezseniz! Aksi halde, ne dediğinizin farkında değilsinizdir. HDP’nin nesnel sınırlarının ve politik karakterinin bilincinde olmak gerekiyor. Dünya bizden ibaret değildir. Karşı devrimi zayıflatacak, devrim cephesini güçlendirecek, halkların kardeşliğini ve ortak mücadelesini geliştirecek taktiklerle seçim sürecini omuzlamak lazım.

Burada söz konusu olan “cumhurbaşkanı” seçimidir. Genel seçimlerde HDP, ilerici sol blok ya da dileyen her akım kendi adaylarıyla arenada olacaktır. (Bu bağlamda özel istisnalar olabilir.) Çıkarılacak aday önemli olmakla birlikte bir değerlendirmede sorun politikanın bütünlüğü içerisinde ele alınacaktır. Kendi cumhurbaşkanı adayı ile ortaya çıkmak HDP’nin, Emek ve Özgürlük İttifakı’nı doğal hakkıdır. Bunun nasıl gerçekleşeceği koşullara bağlıdır. Daha baştan “ne olursa olsun kendi adayını göstermemeli” denemez. Bu, politik toyluk olur. Aynı şekilde, HDP ve ilerici blokun ne pahasına olursa olsun Millet İttifakı’nın adayını desteklemesi de söz konusu olamaz. Böyle bir cendereye girmek de kabul edilemez.

Faşist diktatörlüğe karşı mücadelede yakalanacak taktik halka, dinci faşist Erdoğan rejiminin yıkılmasıdır. Darbeyi faşist diktatörlüğün zayıf halkasına indirmek gerekir. Burada sorun salt AKP-MHP Hükümeti’nin ve Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi değildir; bu ilk adımdır, daha da önemlisi sonraki süreçtir. Tek başına Erdoğan cephesinin cumhurbaşkanlığı seçimlerini, milletvekili seçimlerini kaybetmesi politik rejimin çöküşü anlamına gelmez ama buradan önemli bir yol açılır ve bu açılan gedikten sokak siyaseti ve gücü ile yeni ve yıkıcı darbeler indirerek yürümesini bilmek gerekecektir.

Doğaldır ki devrimci ve komünist hareket her bir aşamada kendi program ve stratejisine bağlı davranacak ve taktiksel politikaları bu ayrım çizgisinde uygulayacaktır. Yani reformist perspektifle devrimci perspektif arasındaki temel ayrımın her bir gelişme evresinde korunması gerekir. Bu bakımdan, sorun, HDP öncülüğündeki blokun çizdiği çerçevenin ötesinde ele alınmak zorundadır. Sorun, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin, işbirlikçi tekelci burjuvazinin egemenliğinin devrimle yıkılması hedefine bağlı ele alınmalıdır. Bu bağlamda, faşist diktatörlüğe karşı mücadelede anti-faşist blokun başarısı önemli ama yetersiz bir adım olacaktır. Özellikle sokak siyaseti yolundan politik mücadelenin geliştirilmesine yüklenmek gerekir. “Sosyal reformlar”ın yolunun açılabilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılıp genişletilmesi bile tamamen proletarya ve halkların ortaya koyacağı mücadele gücüne bağlıdır. 

Bu seçim süreci de devrim ve karşı devrim cephesi arasında sert ve karmaşık mücadelelere tanık olacak. Zayıf halkayı yakalamak, yüklenmek ve kırmak güncel anti-faşist görevdir. Bunu başarmak, Türkiye, Ortadoğu halklarının, Kürt halkının lehine olacaktır. Ve Erdoğan faşist hükümetinin yıkıldığı koşullarda, “restorasyon hükümeti” olarak devreye girebilecek burjuva muhalefetten hiçbir beklenti içerisinde olmadan mücadeleyi güçlü ve yaygın tarzda sürdürmek gerekecektir.

AKP’nin ve Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi, ne devletin ne de politik rejimin yıkılması anlamına gelir. AKP devlet içerisinde etkin ve yaygın örgütlenmiş bir güçtür; seçimleri kaybetmesi, otomatik olarak, onun devlet içindeki iktidar mevzilerini kaybetmesi anlamına gelmez. Bu gerçeklerin sınıfa, geniş kitlelere anlatılması, anti-faşist kitle hareketinin devrimci baskısının dayatılması, olası bir “restorasyon” hükümetinin kurulması koşullarında yakıcı bir görevdir.

Hatırlatmak gereksiz olmayacak; Cumhur İttifakı’nın seçimleri kaybetmesi, Millet İttifakı’nın hükümeti kurması durumunda “burjuva demokratik” açılımlar beklenmemeli. Olası yeni cumhurbaşkanı ve hükümet, bazı sınırlı taktik manevraların dışında, geçmişe sünger çekme politikası izleyecektir. Liberal beklentilerle hayaller yayılmamalı ve karşı mücadele yürütülmelidir. Her şey, proletarya ve halkların fiili, meşru mücadelesine bağlıdır ve bağlı olacaktır. “Devletin bekası”ndan başka bir şey düşünmeyen burjuva muhalefetten “demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik”, “Kürt sorununda demokratik açılım” bekleyenler burjuva liberalleridir ve onlar bu hayalleri sürekli yaymakta ve yaygın beklentiler yaratmaktadırlar. Dolayısıyla bu liberal eğilime karşı kesin bir ideolojik mücadele geliştirmek, sınıfı ve kitleleri uyarmak, yeni ve daha etkili mücadelelere hazır olmak gerekir.

Son olarak eklemek isteriz. HDP öncülüğünde anti-faşist blokun salt seçim bloku olmamasını dileriz. Keza kurulan blok içinde yer alan değişik parti ve grupların kendileri için en fazla milletvekili koparma grupçuluğuna, fırsatçı ve hesaplı tutumlarına karşı da mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu çirkinlik her zaman göz çıkarmıştır.

Bu yazı 4 Şubat 2023’te yazarın kendi sosyal medya hesabında yayınlandı.

]]>
atilla2005@gmail.com (Hasan Ozan İltemur) Kürsü Sun, 12 Mar 2023 12:42:46 +0000