Salı, 22 Kasım 2022 11:33

Bir Yaşam Öyküsünün Işığında Felsefi Çıkarsamalar

Yazan

Çocukluğum, ergenliğim ve gençliğim (12 Eylül Askeri Darbesi’nin ezilenler üzerinde yarattığı korku ve yılgınlık nedeniyle) görece tecrit ortamında geçti. Liseyi okuduğum yıllarda, uzun okul yolunu birlikte yürüdüğümüz sınırlı sayıda arkadaşımla güncel politik konuları, okuduğumuz kitapları coşkulu bir şekilde tartışırdık. Bu tartışmalar sırasında sosyalizm, komünizm vb. sözcükler geçtiğinde çevremizde bu konuşmaya tanık olanların “bunlar kesin deli” manalı bakışlarıyla karşılaşırdık.

Okulda sudan sebeplerle disipline gönderilirdim ama hâlâ onurlu öğretmenlerimiz vardı ve kendilerini riske etmek pahasına ben ve benim gibilere sahip çıkmaya, korumaya çalışırlardı. Bir keresinde resim atölyesinde karaladığım bıyıklı bir adam portresi nedeniyle yine disipline gönderildim. Devrimci tipine benziyormuş çizimim. Müdür yardımcısının odasına çağırdılar. “Bunu sen mi çizdin?” diye sordu. “Evet, ben çizdim” yanıtını verdim. Sert bir tokat attı yüzüme. Masasına ellerimi ben de sertçe vurarak “Bu tokatın hesabı elbette sorulacak!” dedim. Hırsımdan ağladım. Hesap sordum mu? Hayır! Sormak ister miyim? Yine hayır…

Ben dahil dört kişiden oluşan TEPE grubumuz vardı. Kâmil, Ali ve Celal’den oluşan bu arkadaş grubumuzla gözlerden uzak buluşma yerimiz tepede, dünyanın bütün sorunlarına çare üretebileceğimize olan derin inancımızla bilimsel, felsefi ve siyasi konular üzerine kafa yorardık. Aklımızın ve kavrama yeteneğimizin sınırlarını zorlardık. Kimi zaman uzaktan ölgün ışıklarını gördüğümüz gecekondulara masalsı bir görünüm kazandıran dolunay ışığının altında, kimi zaman da zifiri karanlıkta yıldız parıltılarının eşlik ettiği gecelerde devrim düşleri kurardık. Tepe, aynı zamanda bildiri dağıtma, afişleme, kuşlama gibi pratiklerimizin de hareket noktasıydı. Bazen uzaktan, devriye gezen jandarmaların araçlarının motor seslerini ve bekçilerin düdüklerini duyardık… Bazı geceler ise gecekondulardan silah sesleri gelirdi; kocaman kentte sayısı onlarla ifade edilecek kadar azalmış militanların gecekondulara bildiri dağıtırken veya yazılama yaparken devriyelere denk geldiğini anlardık. Bir yanda dolunayın ve uzak yıldızların gizeminin tetiklediği özgür ve eşit bir yaşam kurma düşü; diğer yanda güneşin aydınlığı altında bütün iğrençlikleriyle yaşamın çirkin gerçekliği… Hayallerine sığınan, bu nedenle “aklıselim” birçok kişi tarafından yarı-deli olarak görülen gecenin karanlığını siper edinmiş dört gölgeydik.

Yenilgi ve Berlin Duvarı’nın enkazı

1980’li yıllarda sol düşünce, hemen bütün renkleriyle büyük bir hezimete uğradı. 12 Eylül Askeri Cuntası silindir gibi ezdi geçti. Özünde 1970’lerin sonlarında başlamıştı bu çöküş. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sosyalist, komünist olarak adlandırılan hareketlerin hemen tamamı bir şekilde enkazın altında kaldı. Yıkıntıların altında, Sovyetler Birliği’ne sosyal-emperyalist diyenler de, sosyalist bir ülke olarak nitelendirenler de kaldı… Sol yelpazede yer alan akımlar, üzerlerindeki tozu silkeleyerek, alelacele “muhasebe” toplantıları yaptılar. Tarihe bir iz bırakıldı, ancak, bu izin ne kadar derin ve anlamlı olduğunu süreç gösterecek. Duvarın tozunun sol hareketi nefessiz bıraktığını; yıkıntıların solda yarattığı tahribatın günümüzde de varlığını koruduğunu düşünüyorum.

Bu gelişmelere, karşı-devrimin neo-liberal küreselleşme politikalarıyla azgınca saldırıya geçmesi ve büyük bölümü yenilgiye uğramış “sol”dan devşirilen entelektüellerin, birçok bakımdan kendisini henüz geliştirme imkanı bulamamış sol gruplara ve bu gruplarda egemen hale gelmiş popülist/pragmatist anlayışların büyük ölçüde şekillendirdiği 70’li yılların pratik ve politik süreçleriyle dalga geçen, küçümseyen yaklaşımları da eklenince, durum daha da vahim bir hal aldı.

Teoriyle hayata tutunmak

Hayat hepimizi bir yerlere savurdu… “Nereden nereye geldik?” Bu, güncelliğini hep korumuş bir sorudur. Bir de “nereye gidiyoruz?” Ki, zaten felsefenin de sorduğu sorular değil mi bunlar?

Hemen her ortamın değişmezlerinden biridir “ne olacak bu dünyanın hali?” sorusu ve bu soruya verilen yanıtlar…  Belki de insanın “kendinde bir varlık” olarak yeryüzünü ve onunla birlikte kendini de dönüştürmeye başlamasının “anahtar” cümlelerinden birisidir bu.

İnsanlık, “niçin varız?”, “nereden geliyor, nereye gidiyoruz?” sorularına felsefe, mantık ve bilim ile yanıt aradı sürekli. “Doğrularımız neden doğru” sorusunu da varlığımızı sorgulayan soruların yanına koyduk. Bunlar, doğal ki, insan ve evrenin varoluşuna ilişkin farklı yanıtları da beraberinde getirdi. Soruların nasıl yanıtlandığı, insanların yaşadığı ortamın ve toplumun geleceği üzerine sergileyeceği tutum ve davranışların da belli ölçülerde temelini oluşturmuştur. Örneğin, insanlığın bilgi birikiminin üzerine inşa edilmemiş salt etik ve dinsel bir kurgusal evren teorisine inanıyorsanız idealist, deneysel bilimlerin ortaya koyduğu sonuçlara inanıyorsanız pozitivist, insanlık bu soruları aklıyla çözer diyorsanız “rasyonalist” olursunuz. Bunları çoğaltmak mümkün. Çünkü daha sırada çok sayıda felsefi akım var.

Gençliğimizin hobilerinin başında bohem ve melankolik davranmak geliyordu. Gizemli ve çekici bir tarz olduğu için revaçtaydı. Açıklamasalar da birçok kişi için böyle olduğunu, içeriği buram buram melankoli kokan yazı ve şiirlerinden biliyorum. Bir de kahramanca ölüm düşleri kurardık. Sonraları öğrendim; “yaşam” ile “ölüm” karşıt kavramlar değildir. Kahramanca da olsa ölüm ölümdür ve “ölüm”ün karşıtı “doğum”dur. Ölüm var olduğu için doğum vardır. Başka bir deyişle ölmek için doğuyoruz. Derdimiz doğum ve ölüm arasındaki ufak boşluğu nasıl dolduracağımız / anlamlandıracağımız değil mi?

Hayat kavramı, Hegelci diyalektiğin formel soyutlama ve kavramlaştırmasıyla (yani tez, anti-tez, sentez üçlemesiyle) açıklanamaz. Hayat, kendi iç çelişmeleriyle, bu çelişmelere temel teşkil eden maddi toplumsal koşullar (üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, üretici güçlerin durumu, üretilen değerlerin paylaşım biçimleri vs.) tarafından büyük ölçüde şekillendirilir. Din, gelenekler, ideoloji, geçmiş tarihsel olay ve olguların izleri gibi etkenlerle harmanlanarak, çoğunlukla toplum üyelerinin, kimi zaman, özgürce tercih yaptıkları sanrısına kapılmasına da yol açan bir toplumsal yaşam süreci ortaya çıkar. Özünde, insanların iradi seçimlerinin etki alanının kapsamı, tarih ırmağının akışına yön verecek olan insan iradesinin sınırlarını genişletecek araçlara sahip olup olmamasıyla belirlenecek bir fenomen olarak karşımıza çıkar. Politik enstrümanlar olarak isimlendirebileceğimiz bu araçlarla politik iradesini ortaya koymayan tekil insanlar, toplumsal yaşamda figüran rolü oynamaktan öteye gidemezler. Bireysel düşlerin toplumsal dönüşüme yol açan güce dönüşmesi, ancak, düşlerde varolan potansiyel enerjiyi hareket enerjisine çevirecek olan politik araçlarla mümkündür.

Mevcut yaşam bir kader değildir. Mutluluğu, huzuru yakalamanın yolu insanın insandan kaçması değil, doğaya ve kendine yabancılaşmış insanı, yeni bir toplumsal ilişki sistemi içinde yabancılaşmayı yerle yeksan ederek yeniden oluşturmaktır. Kapitalist sistemin kendisini yeniden üretmesinin ve dolayısıyla başka bir cepheden insanın insana ve insanın kendi ürettiklerine yabancılaşmasının mekanizmalarına dönüşmüş olan kurumsal ilişkilerle ve yapılarla sisteme alternatif bir toplumsal yaşam perspektifi oluşturulamaz.

Elbette, yeni toplumun özgürleşmiş insanının karşısına yeni zorunluluklar da çıkacaktır. Sanayi devrimine karşı çıkan işsizlerin bir dönem yaptığı gibi, makineleri kırmak değildir yapmamız gereken. Kâr hırsıyla yıkan insana karşı, üretimi ve teknolojiyi dünyanın tahribatının önüne geçmek için kullanan başka bir insan grubu olacaktır. Sorunu yaratan insansa, çözümü de insanlar bulacaktır. Başka çaremiz yok.

***

Kâmil, Celal, Ali… Kâmil akciğer kanseriyle mücadele ediyor. Zekâ küpü Celal, dağınıklığı ve olsa olsa bu onun aracıdır dedirten kirli otomobiliyle, en zor anlarda dayanışmacı ruhundan zerrece bir şey kaybetmemesiyle yanı başımızda… Ve Ali. Güçlü mantığı, etkili konuşmasını örnek aldığım; gruplar arası tartışmalarda keskin zekâsı ve retoriğiyle öne çıkan dostumuz… Tepe grubu sanal ortama taşındı. Yeni bir çağın eşiğindeyiz. Bu çağın, Marx’ın öngörüleri çerçevesinde, insanlık için sömürüsüz bir dünya tasavvurunun insanlığın kurtuluşunu getireceğine yürekten inanıyorlar. İbrahim Kaypakkaya’nın deyişiyle, “Belki biz olmayacağız! Ama çelik aldığı suyu unutmayacak!”

Okunma 327 kez Son değişiklik Salı, 22 Kasım 2022 11:39