Leninizmin Karikatürü ve Ukrayna Krizi

Yazan

 

Dünya, birinin mensupları arasında sosyalist ülkelerin yer aldığı iki büyük kampa bölünüyor ve sol hareketlerin büyük bir kısmı tarafsızlık ilan ediyor. Ne ondan yanalarmış ne bundan!

Küba’ya saldırı olacak; varlığınız orada olmasa da yüreğiniz barikatın hangi tarafı için atacak?

Çin’i, ‒inanmaya gönlünüz hiç elvermeyebilir ama‒ dünya ölçeğindeki ve yüzyıllık büyük sosyalizm deneyimimize tarihsel bir yol açtığını haykıran bu ülkeyi düşman ilan ediyorlar; hangi safta yer alacaksınız?

40 küsur milyonluk bir ülkeyi Rusya’yı boğmak için ileri karakol haline getirmek istiyorlar, hiç mi ilginizi çekmiyor bu oyunlar? Teslim olanda mı buluyorsunuz kendi kaderini tayin hakkını?

“Özgürlükler dünyası” kapitalist Batı uygarlığının otoriter ve / veya komünist “karanlıklar âlemi”ni tehdit ilan etmesinin ne anlama geldiğiyle ilgilenmiyor musunuz?

Bu sorular, ne ondan ne bundan tutumunun boş olduğunu göstermiyor mu? Bu soruların sorulabildiği bir dünya konjonktüründe, ne ondan ne bundan diyerek Leninist olunmadığı, bilakis, NATO’cu, ABD’ci olunduğu görülmüyor mu? Bu muydu öğrendiğimiz Leninizm?

Bilinci ve varlığıyla Batı emperyalizminin özgür kucağında oynaşanlara değil sözümüz; ikiye ayrılmakta olan dünyada hâlâ ikircimler yaşayan, Leninist sadakati ile Batıdan esen iflah olmaz muhalifçi hava arasında kalan Marksistlere…

*

Lenin, Birinci Dünya Savaşı sürerken, partisi içinde ortaya çıkan bir eğilime karşı kaleme aldığı yazıda şöyle diyordu: “Politik ve stratejik ilişkilerin kendine özgü niteliğini görmezlikten gelmek ve ezberlenmiş bir ‘emperyalizm’ sözcüğünü ayrım gözetmeksizin yinelemek, Marksizmden başka her şeydir.”[1]

Ukrayna krizinde sol hareketin Leninizmi izlediğini sanan yaygın çoğunluğunun bu Marksizm tarzından ne kadar uzak olduğunu gördük. Lenin’in Marksizmi, genelgeçer ilkeleri anlatmak ve uygulamaya çalışmaktan bambaşka bir şeydi. Onun Marksizmi, her şeyin ve her ânın sürekli bir özgülleştirme işlemine tabi tutulması olarak tanımlanabilir. Bu yüzden, Lenin politik ömrünün birçok konjonktürel evresinde önceki kimi evrelerdeki özgüllüklere takılıp kalmış olan yoldaşlarının tepkisiyle karşılaştı. Çünkü ona göre, “Marksizmin yaşayan ruhu ve özü somut bir koşulun somut bir analizidir”.[2]

Lenin, 1920’de Komintern içinde ilkelerden söz eden bir tartışma vesilesiyle etti bu sözleri. Bu söz, ne bir ilke uygulama işlemidir ne de ancılıktır. Somut bir koşulun soyut bir analizi değil: Bu sakıncalı olurdu, çünkü bir özne içinde bulunduğu somut ortamı entellektüalize etmiş, kendine Tanrısal öznelik vehmetmiş olurdu. Somut bir koşulun analizi de değil: Bu, özneye mühendis türü dışarlıklı bir rol vermek anlamına gelirdi; özne kendisini de koşulun içinde bir öğe olarak değerlendirebilmelidir. Analiz de somut olmalıdır; bu ancak öznenin kendini de ‒gücü güçsüzlüğü, yeteneği yeteneksizliğiyle, örgütsel varlığı ve kitlesel gücüyle‒ hesaba katmasıyla mümkün olabilir.

Bu söz özneye müthiş bir özgürlük vermektedir eylem ve işlemlerinde. Marksist özne, Marksist teorinin ve birikimin büyük gücünü kendi canlı varlığında yoğunlaştıracak ve ‒ilkelere, teoriye, öğretiye, ustalara sığınmadan‒ bağımsızca ama iddialı olarak ve sorumluluğu tam boy üstlenerek kararını verecektir! Lenin’in sözü, ilkelerle, teoriyle, kurallarla, “ezberlerle” o anın içinde olan Marksist politikacı arasında epistemolojik bir engel bulunduğunu belirtir. Her şey o anda Marksist öznenin kafasının içindedir. Marksist özne bütün sorumluluğu üstlenerek bir yola girecektir. Bu anlayışı izleyen ulaştığı büyük başarıyla kendini kanıtlamıştır. Dolayısıyla, doğru anlayışın ve uygun politikanın kendisi dışında kanıtlayıcısı yoktur. O halde, tamamen bir süper öznelcilik mi öneriyor Lenin? Hayır; Lenin, teoriyi edinmenin üçüncü kimselere rasyonel olarak gösterilecek hiçbir kanıtı olmadığını, teori-pratik birliğinin, teoriyi bir şekilde edinmiş Marksist öznenin sonuç alıcı eylemi olduğunu söyler.

Leninizm bu yüzden, Marksizmin, Rusya’nın tarihselliğinde özgülleştirilmesinin ve Rusya’nın çeşitli konjonktürlerinde özgülleştirilmesinin, burada kalmak Leninizmi sınırlamak olur, Leninizm Marksizmin bütünsel özgülleştirilmesinin teori-politikasıdır.

Ukrayna krizinde sol hareketin içlerinde Marksizme sadık olanların büyük oran tuttuğu büyük çoğunluğu “Ne Rusya ne NATO” şiarında simgelenecek bir yaklaşımı izliyor ve böylece Leninist olduklarını da sanıyorlar. Bize göre, sol hareketin bu kesimleri, bu şiarı izleyerek Leninizmi bir ezber ve karikatür haline getiriyorlar. Bu şiarı izleyerek sol hareketler, özgül tarihsel konjonktürde, daha vahim bir tecelli olarak, Batı emperyalizminin geniş ideo-politik evreninde yer alıyorlar.

Sol hareketin Türkiye ve izleyebildiğimiz kadarıyla dünyadaki akımları, Ukrayna krizi konjonktüründe, gerçeğin kendisiyle ilişkilenmek için önkoşul olan gerçeği tanımanın ve bilmenin ne kadar gerisinde olduklarını gösterdi. Sol hareket, özellikle izleyicisi olduklarını ilan ettikleri Marksizmin devrimci politikaya ilişkin birtakım temel gerçeklerini de unutmuş gözüküyor.

I. Dünyanın Gerçekleri

a. Jeo-politik ayrım

Dünyada, Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgaliyle[3] epeyce belirginleşen iki taraflı bir saflaşma olduğu ortada. Safların birini, ‒bütün anlamlarıyla‒ emperyalist olduğuna hiçbir kuşku olmayan ve temelleri İkinci Dünya Savaşının sonlarında atılmış bir kamp oluşturuyor. Emperyalist kampın adını NATO olarak belirliyoruz. Bir “güvenlik” ve saldırganlık örgütü olarak kurulan ve yıllar içinde sürekli büyüyen bir örgüt oldu NATO; ve bu özelliğiyle son on yılların dünyasında benzeri olmak bir yana, andırıcısı dahi olmayan bir oluşumdur. NATO şemsiyesi altında olan ülkeler topluluğu, aralarında önemli birtakım ayrışmalar olmakla birlikte, açık ve kesin olarak bir kamp niteliğindedir.

Beri tarafta ise olgusal ya da kurgusal birçok bakımdan henüz oluşmamış, oluşum eğilimleri gösteren bir araya geliş girişimleri var. Bu tarafın başlıca öznelerini Rusya ve Çin olarak sayabiliriz. Bu iki büyük ülkeye ek olarak İran, Venezüella, Küba, ‘Kuzey’ Kore, Suriye, Vietnam, Laos, Sırbistan, Nikaragua gibi ülkeleri sıralayabiliriz. Bu ülkelerin yer aldığı kümeleşmenin “emperyalist” niteliği, sol hareketin yaygın kesimlerinin hiçbir çaba göstermeden kabul etmelerine karşın, önsel değildir. Bu kamplaşmanın emperyalist niteliğinin, ancak bir işlemden sonra, sonsal, olarak gösterilmesi gerekir. (Bunlara karşılık, çok sayıda ülkenin bu iki saf arasında bir yerlerde çoğu kararsız ve belirsiz şekilde olduğu belirtilmeli.)

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), İkinci Dünya Savaşından sonra “Sovyet tehdidi”ne (komünizm tehlikesine) karşı 1949’da kuruldu. Sovyetler Birliği, NATO’ya karşı 1955’te oluşturduğu Varşova Paktıyla birlikte 1991’de dağıldı. Artık NATO’nun ilan edilmiş hiçbir varlık gerekçesi kalmamıştı. Sovyetler Birliğinin en büyük bileşeni olan Rusya Federasyonu, bundan böyle Batı ittifakına ve NATO’ya rakip ve tehdit olmak bir yana, bu âleme kabul edilmek için, varlığının tanınması dışında hiçbir koşul öne sürmeksizin yaltaklanıp durdu on yıl boyu. Saflarına kabul edilmek için en son talep, Rusya’nın kendini toparlaması amacıyla iktidara geldiği değerlendirilen Putin’in ilk yıllarında sunuldu. Ama sadece duymazdan gelen ve bu arada yapacağını yapmayı kararlı bir şekilde sürdüren NATO, sürekli olarak genişledi. Yeni üyelerle ortaklığını ve coğrafyasını genişletti. Bunlar kime ve neye karşıydı? Ortada bu ittifaka bağlı ülkelerin herhangi birine dönük en küçük bir tehdit kalmamış görünüyordu. (Uydurulan, ve sol hareketin önemli çoğunluğunun yine güya tarafsızlığı seçtiği tehditleri saymak gerekmiyor tabii.)

Saldırgan örgütün lideri olan ABD bu aygıtı, müttefiklerini kontrol etmesini de sağlayan yeni saldırganlık işlemlerinde kullanıyordu. ABD, İngiltere’nin tamamen yanında olmasına karşın, başta Fransa olmak üzere Almanya ve kısmen Japonya’yla çeşitli çelişkiler yaşıyordu. Dağılan Sovyetler Birliğinden ayrılan ülkelerle birlikte Avrupa’daki eski sosyalist ülkelerin egemenlik altına alınması mücadelesi rekabeti canlı tutuyordu. Aynı on yıllar boyunca “Ortadoğu” olarak adlandırılan bölgeye dönük saldırılar da NATO’nun varlığı içinden ABD’nin öteki emperyalist üyeleri kontrol, ötekilerin ise ABD’ye karşı kendilerine alan açma mücadelesine sahne oluyordu. Bu arada, NATO, Rusya sınırlarına doğru adım adım genişledi. Rusya, bu ittifakta yerinin olmadığını anladıkça direnmek zorunda olduğunu gördü. NATO’nun ayrışan güçleri, Rusya’ya dönük genişleme politikasını bile bir kazanım yarışı haline getirme eğilimindeydi. Rusya’nın itirazları, her egemen devletin istediği ittifaka özgür iradesiyle katılabileceği gibi gayet özgürlükçü bir karşılık buluyordu. (Bu argüman sol âlemin önemli kesimleri için ikna edici güçteydi!) Hedefin Rusya’nın kontrol altına alınması ya da parçalanması olduğu gayet açıktı bu süreçte.

Dünya elbette Sovyetler Birliğinin parçalandığı haliyle kalmadı. Yeni bir “tehlike” beliriyordu NATO için. Bu tehlike Çin’di ve bu durum, adıyla müsemma Atlantik Okyanusunun kuzeyinin iki yakasını bir araya getiren NATO’nun, adını aşarak Pasifik ve Hint bölgesine doğru genişlemesini gerekli kılıyordu. Bu gelişmenin bir sonucu olarak, NATO’nun bugün resmi olanlarına ek fiili üyeleri de bulunuyor. Bunlar, Avrupa’dakiler dışında Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore’dir. (Bu listeye, statüsü tartışmalı, ancak son derece hassas bir ülke olan Tayvan’ı da eklemek gerekir.)

NATO, dünyada eşi benzeri olmayan bir örgüt. Ona karşı kurulan Varşova Paktı üyelerinin birçoğu şimdi NATO üyesi. Bunun dışında güvenlik örgütü olarak nitelenen birkaç kuruluşun varlığını anmak gerek. Şangay İşbirliği Örgütü bunların herhalde en önde gelenidir. 1990’larda temeli atılan örgüt 2001’de kuruldu. Çin ve Rusya’nın öncülüğünde olmasına karşın Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin de üye olması bu örgütün amaç birliği için ancak zayıf bir nitelik kanıtı olabilir. Askeri boyutu ve zayıf bazı etkileri de oldu ancak NATO’yla kıyaslanması söz konusu olamaz. Temeli 1992’de atılan ama kuruluşu 2002 olan Kollektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, Rusya’nın liderliğinde eski Sovyet ülkelerinin bir kısmını kapsayan askeri nitelikte bir örgüt. Örgütün herhalde tek anlamlı operasyonu, Ocak 2022’de Kazakistan’daki ayaklanma üzerine bu ülkeye asker göndermesiydi. Bunlar dışında 2021’de kurulan AUKUS gibi (Avustralya, İngiltere, ABD) NATO’nun Fransa’yı dışlayan bir genişleme modeli olarak anlaşılabilecek birtakım alt-ittifaklar da var.

NATO, yerküre üzerindeki bütün kıtalar ve denizlere yayılmış tek askeri ittifak örgütüdür. Eğer dünya ölçeğinde bir düşman arıyorsak NATO adlı bir örgüt ve bu örgütün lideri ABD dışında bir hedefimiz yok. “Dünya ölçeği”nde ele alınırsa, bütün düşmanlara aynı mesafede olmak ve hiçbir düşmanla uzlaşmamak anlayışı tek bir örgüte ulaşmak durumundadır. Başka bir dünyasal ve hatta kıtasal düşman bulunmuyor bugün. (Buna karşılık, Leninist anlayışın bir gereği ve kanıtı olarak, NATO’nun yekpare bir blok olmadığını ve ABD ile İngiltere’nin oluşturduğu “Atlantikçiler” ile kıta Avrupa’sının iki önemli ülkesi Fransa ve Almanya arasında ‒üstelik bu iki ülkenin de ayrımları olduğunu görerek‒ iç kümelenmelere sahip olduğunu vurgulamalıyız.)

NATO’nun düşmanlarına Rusya’ya ek olarak, geçen yıldan beri resmen Çin de eklendi. “Kuruluşundan itibaren Rusya'ya (öncesinde SSCB) odaklanan ittifak, ilk defa başka bir ülkenin adını ‘sistematik tehdit’ olarak andı.”[4] “NATO'nun 30 üyesinin devlet başkanlarının Haziran 2021'de Brüksel'de yaptığı toplantının ardından ABD liderliğindeki askeri kartel, Çin'i bir tehdit olarak gördüğünü açıkça ortaya koyan ortak bir bildiri yayınladı.”[5]

2022 Haziran ayının sonlarında Madrid’de toplanan zirvede, tehdit saptaması teyit edildi ve düzeyi yükseltildi. NATO toplantılarına artık Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda kararlı bir şekilde katılıyor. Hedefin Çin olduğu açıkça ifade ediliyor. ABD şimdiden Çin’i denizden füze ağıyla kuşatmış bulunuyor. “İlk ada zinciri” olarak anılan bu hat, “Çin'in ilk savunma hattı olarak gördüğü Tayvan, Okinawa ve Filipinler'i içeren bir grup adadan oluşuyor".[6] Ayrıca, NATO’nun Madrid Zirvesinde örgütün Acil Karşılık Gücünün mevcudunun 40 binden 300 bin askere çıkarılma kararı alındı. Artış oranının politik gerilimin artma oranını az çok yansıttığını söylemek abartılı olmayacaktır.

Rusya; NATO’ya ve özel olarak ABD’nin iradesine 1990’lar boyunca neredeyse tamamen teslim olmuştu. Çin’in ise kendi yolunda sorun çıkmaması için sadece düşük profil verdiğini şimdi daha iyi görüyoruz. Buna karşılık 2000’lerin ilk on yılı içinde bir direnme eğiliminin varlığı saptanabiliyor. Bu yıllarda ABD ve NATO; Irak, Afganistan, Libya, Suriye, Küba, ‘Kuzey’ Kore, Venezüella, eski Yugoslavya ve Sırbistan (1999), Nikaragua, Yemen, İran gibi ülkeleri karşılarına almıştı. Bunların birçoğuna fiili müdahaleler yaptılar ve ötekileri sıcak tehdit alında tuttular. Çin ve Rusya, 1990’lardan başlayarak, ABD/NATO’nun eylemlerini, onaylamadılarsa bile sessizce karşıladılar. 2008’deki Gürcistan olayları, Rusya’nın NATO’ya ilk eylemli karşılığı oldu. Buna karşılık, başlangıcın başka olaylar olduğunu ifade eden yazarlar var. Buzgalin ve diğerlerine göre, “Rusya’nın, ilk olarak Kırım meselesinde, NATO’nun suratına açıktan şamar atan ilk ülke ve şimdilik tek ülke olduğunu söyleyebiliriz.”[7]

Bu gelişmelerle bağlantılı olarak Rusya ve ardından Çin; Irak’ta, Yugoslavya’da, Afganistan’da ve sonra Libya’da yaptıklarını Suriye’de yinelemediler. Rusya’nın ve elbette İran’ın askeri desteği olmasaydı bugün Suriye’de Baas rejiminin çoktan tarihe karışmış olacağı açıktır. Bu ülkeler fiili direnişe geçti, çünkü Garbis Altınoğlu’nun dediği gibi “Suriye kalesinin düşmesi ya da büyük ölçüde zayıflaması, […] ABD ve ortaklarının savaşı İran’a taşımaları ve Rusya’yı istikrarsızlaştırma çabalarını arttırmaları anlamına gelirdi.”[8]

ABD liderliğindeki NATO’nun saldırdığı ya da saldırıyla tehdit ettiği, kuşattığı, ambargo uyguladığı ülkelere bakıldığında ortada dünya çapında jeo-politik bir ayrım olduğu ve dünyanın saldırgan gücünün, hakim olamadığı ya da yeterince hakim olamadığı alanlara karşı saldırı pozisyonu aldığı gayet açık bir gerçektir. Rejimleri ne olursa olsun, Saddam Irak’ından Küba’ya, Kaddafi Libya’sından İran’a, Venezüella’dan Rusya’ya ve diğerlerine kadar bir ülkeler yığınının ABD liderliğindeki Batı emperyalist zincirinin halkaları arasında ‒hiç değilse yeterince‒ olmadığı görülecektir.

Dünya güçler ilişkisi ortamında, stratejik olarak Saddam Irak’ına saldırı ile daha güçlü olduğu için Rusya’ya önce kuşatma operayonu ve sonra saldırı arasında bir fark bulunmuyor. ABD / NATO İran’ı nasıl kuşatmak ve boğmak istiyorsa Rusya’yı da kuşatmak ve boğmak istiyor. Ama saldırı için on yıllardır sürekli fırsat kolladığı İran nasıl Irak ve Libya kadar zayıf değilse, Rusya da ancak öncelikle kuşatma operasyonlarına maruz bırakılabilecek bir ülke. Belirgin olan tek şey, ABD önderliğindeki saldırganlığa fiilen karşı koyabilen tek örneğin ‒İran’ın varlığı bir an ihmal edilirse‒ Rusya olduğudur. Rusya Gürcistan’da, Suriye’de, Kırım’da ve son olarak Ukrayna müdahalesinde bu kampa karşı koydu.

Buna karşılık, sol hareketin dünya ve Türkiye’deki yaygın kesimleri ne Bush ile Saddam arasındaki kategorik ayrımla ilgilendiler ne de Biden ile Putin arasındaki kategorik ayrımla ilgileniyorlar. Onlar için bunların hepsi ayrımsız ve ayrım gereği duyulmayan düşmanlardır. (Eğer birinciler derin dostlar değilse!)

b. İdeo-politik ayrımlar

Dünyadaki jeo-politik ayrımın askeri olan yanında bir de zorunlu olarak ideo-politik boyutu ortaya çıkmaya başlıyor. İdeolojik boyuttan yoksun bir hegemonya mücadelesi düşünülemez.

Özgürlük ile diktatörlük ya da demokrasi ile otokrasi. Dünya ölçeğindeki jeo-politik ayrımın ideo-politik karşılığı bu terimlerin oluşturduğu kutupsal ikilikte somutlanıyor. Özgür ve demokratik Batı dünyası ile diktatoryal ve otoriter Doğu. Ukrayna kriziyle birlikte Batının kapitalist emperyalist dünyasından bir kez daha büyük bir liberalizm bombardımanı yapılıyor. (Solun yaygın kesimleri de zaten bu biçimsellerin öz etkisine sığınıyor ve ideolojik bombaların yaydığı zehirli havayı gönüllüce soluyor.) Ayrıca, ayrım dünya ölçeğinde şimdilik bu haliyle egemen ve dolayısıyla Batı dünyası ideolojik olarak üstün durumda.

Rusya ile Çin’in ‒ve İran ile ‘Kuzey’ Kore’nin‒ otoriter ve “kapalı rejim”lerinin varlığı karşısında, solcu ve sosyalist adlarla ortaya çıkan bir ideolojik yönelim olarak özgürlükçülük, eleştirel de olsa kesinlikle Batı ülkelerinin “açık demokrasi”lerinin safında bir öğe olarak beliriyor. Bu ayrımda geniş sol çevreler kendilerini “‘özgür Batı” olarak tanımlıyor.[9] Burada biçimsel birtakım gerçek meşruiyetler olduğunu reddedemeyiz. Devrimci-olmayan muhalifliğin Batı ülkelerinde daha özgür olduğu açık. Ama bu kadar; kesin koşul devrimci olmamak. Bundan ötesinin tamamen Batılı emperyalizmin sahte ve ikiyüzlü uygarlık esprisinin alanında olduğundan hiç kuşku duymamak zorundayız. Paradoksal bile değil dümdüz bir sonuç olarak, Batıdaki bu özgürlüğe kapılan solculuk, devrimci olmadığını ve olmayacağını da imza altına almış oluyor. (Türkiye’de özgürlükçü solculuğun “Batı ile çatışan diktatör Tayyip Erdoğan” algısı da bu yönelimi güçlendiriyor ve kendi bakımlarından meşrulaştırıyor. Özgürlükçü solculuk Tayyip Erdoğan düşmanlığını özgürlükçü Batı ile diktatoryal Doğu ayrımında güçlendiriyor ve bu safta yer aldığı için kendinden pek memnun oluyor.)

Batı dünyası denilenler nasıl güçlü ve açık bir NATO’ya sahipseler, güçlü ve açık bir ideolojiye de sahipler. Buna karşılık, beri tarafın yoksunluğu ideo-politik bayrak bakımından da geçerli. Ancak beri tarafın bir süreden beri bir ideolojiye doğru nesnel ve öznel yönelimler içinde olduğunu saptayabiliyoruz. Dolayısıyla, ayrımın bugünkü egemen şekilde kalmayacağını öngörebiliriz. Bugün dünyanın düşman kampında da, beri tarafın savaş alanları ve devlet katlarında da günden güne artan bir etkiyle bir sosyalizm ya da komünizm heyulası dolaşıyor.

Orak-çekiç bayraklı Transdinyester Cumhuriyetinin (1990) ve Donbas’taki “halk cumhuriyetleri”nin (2014) ilan edilişini, hiçbir gerçek karşılığı olmayan basit nostaljiler olarak değerlendirmiştik. Tarihsel gelişmeler, bu dinamiğin geçmişe ilişkin bir acı iç çekiş olarak kalmadığını, bugünden yarına uzanan ‒en azından güçlü olasılıksal‒ bir karşılığı olduğunu gösteriyor artık. Buna bağlı olarak, Ukrayna krizinde savaş sahasından yansıyan sosyalist simgelerin salt simgesel olmadığını ileri süreceğiz. Yükselen simgeler, gerçek bir öznel gereksinimin ve nesnel eğilimin işaretleri olduğu izlenimini her geçen zaman güçlendiriyor. (Bu simgelerin ulusal hatta milliyetçi bir özdeş yan da taşıması, konjonktürüne göre, zayıflık değil köklülük anlamına bile gelebilir.)

Sosyalizmin giderek güçlenen bir ideolojik simge oluşu çok-yanlı bir dinamiğe sahip. Bir yandan Batı dünyası, Putin’in Sovyetler Birliğinin uğursuz varlığının mirasçısı olduğunu her sabah yineleyip duruyor. Öte yandan, Rusya’da birçok yeni gelişme, sosyalist geçmişin bir kez daha gündeme gelmesine vesile oluyor. Beri yandan, Çin’den ulaşan başarılı ve kudretli sosyalizm öyküsünün varlığı her geçen zaman dünyayı ve geçmişinin olumlu yanlarını hatırlatarak Rusya’yı sarıyor. Çatışmanın varlığı, çatışmanın ideolojisini de doğuruyor; çünkü çatışan tarafların ideolojisi ne kadar ayrı olursa güçleri de o kadar berkitilmiş olacaktır.

Rusya’nın zorunlu bir eğilimi

Bugünkü Rusya, dünya çapındaki jeo-politik ayrımda artık kesinleşmiş görünen yerine bağlı olarak, karşı-kutbun itmesine ve beri taraftaki kutbun çekmesine bağlı gerilimli bir dinamik içinde bulunuyor. Rusya’yı etkisine alan bu ikili dinamiğin ideo-politik boyutunun adı sosyalizmdir. Rusya bugün, iktidarına bağlı olarak ve iktidarına rağmen, sosyalist adıyla anılan bir ekonomi politikası seçeneğini gündeme almayı reddedemiyor. Bu elbette imgesel dünyanın genişliğine bırakılmış ve somut içeriği ancak belli belirsiz ortada olan bir sosyalizm. Birtakım kesin nesnel karşılıkları ve dolayısıyla tanımlayıcıları olsa da böyle sosyalizmin nasıl bir sosyalizm olacağını da tarihsel gelişmelerin kendisi tayin edecektir.

“Sosyalizm” seçeneğini iktidarına bağlı olarak bir yana bırakamıyor, çünkü Rusya, Ukrayna işgaline oligarklar denilen büyük burjuvaziye rağmen başladı. Bu olayın kendisi, Rusya iktidarını öznel boyutları da olan bir eğik düzleme soktu. Putin iktidarı, sosyalizmle özdeş ya da yakın kabul edilen kamu politikalarına belirgin olarak yönelmek durumunda kalıyor. “Sosyalizm” seçeneği Rusya’nın iktidarına rağmen kendini belli belirsiz gösteriyor, çünkü Rusya’nın politik iktidar “sınıf”ı, varlığını, sosyalizmle ideolojik bağını reddetmek üzere kurmuş bulunuyor. Şimdi, on yıllar boyu tapındıkları kapitalizmin değerlerini savunmaları düşmanlarını savunmaları anlamına gelecektir ve böylece bu başarısız sınıf, kendini bir kez daha başarısızlığıyla yüz yüze buluyor.

Sosyalizm adındaki seçeneğin gücünü maddi bir başarı zemininden alacağı da açıktır. Üstelik bu başarının adı Rusya’nın “şanlı geçmiş”i yanında, düşmanları tarafından büyük bir güçle aynı saflara itildiği Çin’de karşılığını buluyor. Çin, sosyalizmin ekonomik ve ideolojik boyutuyla gerçek ve ağırlıklı bir çekim gücü oluşturuyor. Rusya bir anlamda tarihsel ve güncel bir eğik düzlemde bulunuşunun gereklerine nesnel olarak tabi bir seyir izleyecektir. Bunun dolaysızca sosyalizm olacağını söylemiyoruz; sosyalizmin nesnel ve öznel çekiminin gücüne Rusya iktidarının dayanmasının zorluğundan söz ediyoruz.

Rusya’yı Ukrayna operasyonuyla nesnel bir sürece sokan gelişmelerin önemli bir boyutunu, işgalin, oligarkların iradesine rağmen gerçekleşmiş olması oluşturuyor. Oligarkların herhalde ağırlıklı kesimi Batı ile ekonomik entegrasyonu öngörüyor ve Rusya topraklarının gelişkin Batı kapitalizmine açılmasının faydalarını devşirmek istiyorlardı.[10] Ukrayna işgali, Rusya’nın ekonomisini Batı’ya kapatma konusunda bir gelişmeye yol vermesi bakımından oligarkların çıkarlarına aykırıydı.

Samir Amin 2016’da şunları yazıyordu: “Bugün Rusya’da, siyasi sınıfın, demokratik ve toplumsal bir yönetim yönünde ilerleyebilecek bir devlet kapitalizmini desteklemeye hazır kesimleri hâlâ var. Fakat eğer Rus hâkim sınıfının neoliberalizmin tek kazananı olan komprador fraksiyonu üstün gelirse, işte o zaman Avrupa’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlar sonuç verir. Komprador kesimler ülkelerinin yağmalanmasından kendi paylarına düşecekleri korumak için emperyalizme taviz vermeye hâlâ hazır. O zaman üçlü’nün [ABD, Avrupa ve Japonya] emperyalizmi tarafından kolonize edilmeyi reddetmeye Rusya’nın gücü yetmeyecek ve aynı zamanda Ukrayna’daki savaşı da kaybedecek.”[11] Ukrayna işgali Samir Amin’in sözünü ettiği iç gerilimin “siyasi sınıf”ın inisiyatif aldığı bir örneği. Bu, Amin’in tahmini yerindeyse, Rusya’nın Ukrayna’da zaferi anlamına da gelecek.

Savaşlar her ülkede devlet kapitalizminin gelişmesine yol açar. Ancak bu gelişme Rusya özgülünde anlamlı çağrışımlara yol açtı. Kamunun özel kapitalizme göre ağırlık kazanma eğilimi hemen Sovyet mirasını hatırlattı ve kamu ile sosyalizmin paralelliğine ilişkin görüşlerin öne çıkmasına olanak verdi.

Adının politik karşılığını vermeyen ama böyle bir ad taşımanın kesinlikle somut bir anlama sahip olduğu Rusya gibi bir ülkede önemli bir etkiye sahip RFKP (Rusya Federasyonu Komünist Partisi) lideri Züganov ile Putin’in yakınlarda yaptığı bir görüşmenin bu konudaki ilginç bir örnek olduğu söylenebilir. 7 Temmuz 2022’de Kremlin’de gerçekleştirilen görüşmede Züganov’un şöyle dediği aktarılıyor:[12]

“Kapitalistler sadece çıkmaz sokağa girmedi, şimdi kapitalizme karşı tek bir panzehir var, çünkü kapitalizm her zaman Nazizm ve faşizmi doğuruyor ve sosyalizmden başka hiçbir şey onu yenemez, bu yüzden bir sonraki konuşmanızda sosyalist hedefler belirlemenizi bekliyorum. Partiniz Birleşik Rusya’nın bile bu görüşü kabul edeceğini düşünüyorum.” Bu sözlere Putin’in karşılığı şu olmuş: “Sosyalist fikirde yanlış bir şey yok. Bu fikri özellikle ekonomik alanda yeniden canlandırmalıyız. Bazı ülkelerde sosyalizm pazarı düzenleme biçimleriyle ilişkilendirilmiştir ve oldukça etkili bir şekilde çalışmaktadır. Bu konuyu incelemeliyiz.” Putin’in söz ettiği “bazı ülkeler”in Çin ve Vietnam olduğu gayet açık. Putin, Çin’in gösterdiği başarılı sosyalist inşa yolu karşısında Rusya’nın ancak bir alıcı konumunda olduğunu teslim etmek durumunda kalıyor. RFKP’ye göre, bugün Putin, “tarihsel zorunlulukların baskısı altında” kendilerinin izlediği yola gelmiştir.[13] Bunda bir gerçeklik payı var. Böyle bir avantaj ortamında ayranı kabaran Züganov, Batının yaptırımlarının dışında kalan ve neo-liberal mali politikaları savunmakta ısrarlı olan Merkez Bankası başkanı ile Maliye Bakanını kendine kalsa hemen kurşuna dizmekten söz edebiliyor.[14] Bu ortamda RFKP, alanın kendine açıldığını hissediyor ve sürekli olarak gündeme getirdiği kamulaştırma talepleriyle, karşılaşılan acil sorunlara acil çözüm önerileri sunuyor. Hazal Yalın, bu konudaki her gelişmeyi kaydediyor ve yazılarına konu ediyor. “Devletin ve devletliliğin korunmasının kapitalizmin ruhuna uygun yeni kadrolar arasında da en temel görev olarak bellenmiş olması, devlet yönetme tecrübesi sayesinde devletle iç içe geçmiş KP’nin etkisini artırıyor.”[15] RFKP’nin, Rusya’nın Donbas halk cumhuriyetlerine ilişkin politikasında etkili olduğu genel olarak kabul ediliyor. Okay Deprem, Donetsk’teki Komünist Partisinin RFKP’yi, RFKP’nin de “İktidar partisiyle birlikte kurumlar ve devletin kendisi”ni ikna ettiğini bildiriyor.[16] Önemli olan, Rusya’nın iknaya açık nesnelliğidir.

Bu eğilime Rusya’nın direniş marjının ne olabileceği sorulmalıdır. Oligarklarla bir yönüyle iç içe olan politik aygıtın bir direniş sergileyeceği kesin olsa gerektir. Ancak nesnel gelişmelerin onu daha çok devlet mülkiyeti önlemleri almaya iteceğini söylemekte beis olmasa gerek. Devlet mülkiyeti başka bir ülkede ve başka bir dönemde tamamen başka anlamlara sahip olabilirdi; ama dünya ölçeğindeki ayrışma ortamında ve Rusya gibi bir ülkede sosyalizme ilişkin güçlü çağrışımlar yaratıyor.

Rusya, 1990’lı on yılın yüz kızartıcı derslerinden sonra, zayıflıklarıyla karşılaştığı neredeyse her önemli olayda geçmişine başvurmak durumunda kalıyor. Geçmiş, Çarlık olarak bir hayalken, Sovyetler olarak bazı kurumsallıkların izlerini hâlâ koruyan bir somut sürekliliktir. Putin, ne yaparsa yapsın, bu etkinin anaforundadır.[17] Nitekim Rusya iktidarı bir türlü kurtulamadığı geçmişine karşı somut önlemler almayı hiç ihmal etmedi. Örneğin, Donetsk Halk Cumhuriyetindeki komünist adlı partinin, adını taşıyarak iktidar konumunda olmasına izin vemedi. Fakat, bu kez, kendi orduları Ukrayna topraklarında Sovyet bayrak ve armalarıyla dolaşır oldu. Bunların sosyalizme ilişkin nostaljik yönü olan fakat kesinlikle nostaljide kalmayan bir ilgi anlamına geldiği inkâr edilemez. Rusya, iktidarına karşın, geçmiş sosyalizminin, bugün kamu yönelimiyle sosyalizm adlandırılmasının ve Çin’le etkileşim dolayısıyla bir kez daha sosyalizmin etki dalgası altındadır. Bu dalgayı düşman cephe de bütün gücüyle destekliyor: Ya kapitalizm ve teslimiyet, ya ‒dünkü SSCB’deki ve bugünkü Çin’deki‒ şeytan sosyalizm ve düşmanlığın kabulü. Düşman cephenin Rusya yönetimine gösterdiği seçenek gayet akıllıca, çünkü Rusya’nın ne kadar zor durumda kaldığını görüyor. Rusya bu gerilimde sadece jeo-politik ve askeri bir odak olmaktadır, bu ülkenin söz konusu gerilimin ekonomik ve ideolojik odağı olma kapasitesi bulunmuyor. Rusya, Ukrayna kriziyle uğraştıkça ve dünya ölçeğindeki jeo-politik ayrışmaya dahil oldukça, kendinin odağını teşkil etmediği ideo-politik kutba tabi olmak durumundadır.

Sosyalist ülkeler topluluğu

Küba Cumhuriyeti, Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti, Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti… Sovyetler Birliği ve bir dizi sosyalist ülkenin çöküşü, ve Çin Halk Cumhuriyetinin de ‒Deng Şiaoping’in “kendimizi unutturmalıyız” sözüne bağlı olarak‒ dünyaya sosyalist profil vermeyi bir yana bırakmasıyla geçen yüzyıla damga vurmuş sosyalizm deneyimlerinin bittiği, Küba gibi kalanların da “üç vakte kadar” yok olacağı, yaygın olarak kabul edildi. Fakat, ağır geçen yıllardan sonra, tablo değişmeye başladı.

Biz ne dersek diyelim, adı sanıyla sosyalist ülkeler var dünya yüzünde ve bu ülkeleri düşmanları da giderek daha yüksek sesle sosyalist olarak adlandırıyor. Bunun somut bir sonuç yaratabileceğini öngörmek mümkün. Sosyalist ülkeler, Çin’in parlak ekonomik başarısının verdiği güçle, giderek daha belirgin bir özgüvenle hareket ediyor ve bu, karşı tarafı uyarmak bakımından politik sonuçlar da doğuruyor. Sosyalist ülkelerin varlığı, dünya ölçeğinde beliren jeo-politik ayrımın içinde bu ayrımı pekiştiren bir ek bir boyut oluyor ve söz konusu ayrımın zorunlu bir çimentosu olan ideolojik öğeyi oluşturmak bakımından alternatifsiz bir yerde duruyor. Sosyalizm, jeo-politik ayrımın henüz merkezini oluşturmuyor ama gelişmenin sağlam bir şekilde bu yönde olduğunu söylemek ihtiyatsızlık değildir.

Batı kapitalizmi tarafından dehşetle izlenen bir başarıyı temsil eden Çin, başarısını her geçen gün daha yüksek sesle sosyalizm olarak adlandırıyor. Rusya halihazırda ve görünür gelecekte başka bir ideolojik karşılık oluşturacak herhangi bir donanıma sahip olmaktan çok uzak. Rusya’yı jeo-politik kamplaşmanın ideolojik merkezi değil bağlısı saymak gerekiyor. Ama Çin, büyük maddi başarısı yanında, ideolojik bir paradigmaya da sahip ve bu paradigmayı sürekli olarak daha yükseğe çektiği bir bayrak ile dünyaya ilan ediyor.

Çin’de ağır bir ekonomik tökezleme olmadıkça bu ideolojik bayrağın söz konusu cepheye daha fazla nüfuz edeceğini söyleyebiliriz. Hatta, ciddi bir ekonomik sorunun burjuvaziyle ÇKP arasındaki çelişkileri artıracağı ve egemenliğini koruyabilirse ÇKP’nin bu çatışmanın da kazandıracağı ivmeyle sosyalizmi daha fazla vurgulayacağı bile öngörülebilir. Özel kapitalizme karşı devlet kapitalizminin Rusya özgülünde Batı ile ilişkilenme konusunda tayin edici bir faktör olduğunu söylemiştik. Oligarklar esasen Batı kapitalizmiyle iç içe geçmeyi çıkarlarına uygun görüyorlardı. Bunun, gelecekte olası bir geniş iç pazar olmadıkça, Çin’deki burjuvazi için de geçerli olacağını yaşanan çok sayıda olaydan dolayı tahmin edebiliriz. Bu varsayılan geniş cephede karşı ideolojik bagajı olan tek ülkenin İran olduğunu söyleyebiliriz. Fakat ne İran’ın bu konuda bir iddiası var, ne de sosyalist ülkelerin herhangi bir ideolojik kalıp dayatma eğilimi var. Öte yandan Venezüella Chavez’in mirası dolayısıyla, Suriye de eski Baas ideolojisinden dolayı genel bir sosyalizan dile yabancı olmayan bir kültüre ve geleneğe sahip.

Geleceğin jeo-politiğinin politik, ekonomik, ideolojik ve toplumsal karşılığını Çin belirleyecektir. Çin’deki sosyalist gelişme öngörüldüğü gibi seyrederse, çok uzak olmayacak gelecek jeo-politik kutuplaşma kapitalizm ile sosyalizm arasında olacak ve bu sefer, geçen yüzyıldan farklı olarak sosyalizm tarafı savunmada olmayacak. Savunmada olmayacak, ekonomik ve teknolojik gelişkinliğin merkezi olacak bir sosyalizm, Çin’in bugünden ifade ettiği gibi, üretici güçleri geliştirmenin yeni ve başarılı bir modeli olarak, SB’nin başaramadığı ‒ve jeo-politik boyutu dışında, ilgili ülkelerde komünistlere kendi devletlerini desteklemeyi vazeden‒ “kapitalist olmayan yoldan kalkınma”[18] esprisinin başarılı örneği olacaktır. Birçok ülkenin, sosyalist ekonomik ve ideolojik çekimin gücünün etkisiyle sosyalist yönelimlere girmesi mümkün olabilecektir.[19] Böyle bir projeksiyonda dünyanın bambaşka bir dünya olacağını rahatlıkla ve iyimserlikle söyleyebiliriz. Ancak bu gelişme elbette karşılığını yaratacak ve kapitalist-emperyalist dünya topyekûn savaş dahil her türlü karşı-önleme başvurmaktan kaçınmayacaktır.

Ukrayna krizinin öne çıkardığı gerçek, Ukrayna’daki gelişmelerle Küba’nın kaderinin birbirine ne kadar bağlı olduğudur. İçinde özgürlükçülerin de çokça yer aldığı Batı demokratik kamuoyunun Küba’ya kayıtsız kalamayacağı beklentisi, Batı emperyalizminin açık hegemonyasında olan bu geniş kesimlerin, sosyalizm cephesi bakımından, olumlu bir çelişkisidir.

c. Ukrayna’da kimler savaşıyor?

Ukrayna’da süren savaşın taraflarının kimler olduğu gerçek bir tartışmadır. Bu tartışmaya, ülkemizin yakın tarihine başvurarak başlamak uygun olabilir. Türkiye’de 1919-22 yıllarında süren savaşın tarafları kimlerden oluşuyordu? Kimilerine göre, cereyan eden, bir Türk-Yunan çatışmasıydı; başkalarına göre ise o tarihlerde İngiltere’nin başını çektiği emperyalist ittifak ile Türkiye’deki ulusal kurtuluşçular arasındaydı. Her bir yanıtın bambaşka sorunsallardan çıktığı, bambaşka politik tutumları gerektirdiği açıktır. Yunan ordusunun emperyalist ittifakın bir gücü olduğu ve dolayısıyla Türkiye’de emperyalistlerle savaşıldığı komünist devrimciliğin izlediği tarih anlayışını ve politik niteliği gösterecektir.

Benzer şekilde, bugünkü savaşı Ukrayna ile Rusya arasında görürsek bir şeyden, Ukrayna’nın sahne olduğu ve bu ülkenin içinde üstelik bağıl bir mensubu olduğu NATO ile Rusya arasında olduğunu savunursak bambaşka bir şeyden söz ediyor olacağız zorunlu olarak. Bize göre, Ukrayna’da savaşın politik tarafları Ukrayna ile Rusya değil; Ukrayna’da, birtakım ara-formların varlığıyla, Rusya ile NATO savaşıyor. Türkiyeli bir örgütün, savaşın ilk günlerinde yaptığı açıklama cepheleri berrak bir şekilde ortaya koyuyor:

“Daha üçüncü gününe ancak girilmişken açığa çıkan gerçekler, sürmekte olan savaşın gerçekte ABD liderliğindeki emperyalist Batı bloku ile emperyalist Rusya arasında sürmekte olan bir savaş olduğunu kesinleştirmiştir. Batı emperyalizmi bir tek doğrudan asker göndermek dışında her bakımdan sürmekte olan savaşın içindedir ve açık bir tarafıdır. Ukrayna cephesinde savaşı bizzat yönettiği bile söylenebilir. Kuklası durumundaki Ukrayna yönetimini savaşı durdurmak konusunda bir uzlaşmadan alıkoymak için giriştiği göze batan çabalar, muazzam boyutlardaki açık ve gizli silah, kaynak ve istihbarat desteği, Rusya’yı her bakımdan dünyadan tecrit etmek için giriştiği tüm öteki girişimler, Batılı emperyalistlerin bu savaşın açık bir tarafı olarak hareket ettiğinin kanıtıdır.”[20] Sungur Savran’ın yazıları da bu savaşın taraflarını ezici bir güçle gösteriyor.[21] Dolayısıyla bu konuyu uzun uzadıya tartışmaya gerek olmadığı söylenebilir, ancak sosyalist sol hareketin genel eğilimleri göz önüne alındığında bu tartışmaya ihtiyacın varlığı açıktır.

Zayıf ve sınırlı da olsa bir Türk Kurtuluş Savaşı olmadığını savunanlar ile zayıf ya da güçlü bir Ukrayna kurtuluş savaşı olduğunu savunanlar aynı zihniyetin izleyicileri, hatta çoğu zaman aynı kimliklerdir. Ancak Ukrayna’nın savaşın bağımsız bir öznesi olmadığını söylemenin işleri büsbütün değiştireceği hatta çoğu sosyalist nezdinde gördüğümüz gibi karıştıracağı açıktır. Burada başka bir hal yolunu anmak gereklidir: Ülke bağımsız bir özne olsa ve uğradığı “emperyalist” saldırı karşısında başka bazı emperyalistlerden bağımsızlığına halel gelmeyecek şekilde yardım almış olsa manzara değişmiş olurdu.

Ukrayna’da, dünyanın tek saldırgan askeri ittifakı NATO’nun ana güçlerinin dolaysızca sürdürmediği bir savaş olmaktadır. Nasıl geçen yüzyılın bu yıllarında Yunan orduları emperyalist güçlerin bir unsuru olarak Anadolu’da ilerliyor idiyse, Ukrayna ordusu da emperyalizmin çıkar ve öncelikleri çerçevesinde, NATO’nun muhtemelen teknik boyutlara bile sahip olan sevk ve idaresinde savaşıyor. Hatta bir kıyaslama yapmak gerekirse, Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusu Ukrayna ordusuna kıyasla daha özerkti ve kendi gündemini belli ölçüde izliyordu; Ukrayna’nın politik iktidarının Batılı merkezlerin iradesine neredeyse günü gününe bağlı, ordusunun ise taktik düzeyde bile emperyalist kamp tarafından yönetildiğini söyleyebiliriz. Bu akıl yürütmede Ukrayna ordularının Rusya’da değil Rusya ordularının Ukrayna topraklarında oluşu, Ukrayna’nın emperyalist operasyon alanı olmasıyla önemini tamamen yitirmektedir.

Bu meseleye nasıl yaklaşacağımızı, Marx-Engels ile Lenin’in Osmanlı Devletine dönük değerlendirmeleriyle pekiştirebiliriz. Marx-Engels yaşadıkları süre boyunca, Lenin Birinci Dünya Savaşına kadar sürekli olarak Osmanlı Devletinin emperyalistlerin iştahını kabartan halinden söz ettiler ve bu ülkenin parçalanması için büyük devletlerin girişimlerini kınadılar. Hatta Marx-Engels, Osmanlı hakimiyetindeki Slav ve Hıristiyan ulusların Rusya’nın himayesinde başkaldırılarına olumsuz yaklaştılar; “Rusya’nın ileri karakolu”[22] konumunda olan ulusların hareketine karşı çıktılar. Osmanlı Devletinin bu konumu dönemin sosyalistlerinde yaygın bir anlayış olarak yerleşti. Buna bağlı olarak, 1912 Aralık ayında yayınlanan Basel Bildirisinde İkinci Enternasyonal, başta Rus Çarlığı olmak üzere emperyalist güçlerin Osmanlı Devleti üzerindeki emellerine karşı çıktı. Enternasyonal bildirisi, buna rağmen çıkacak bir savaş sonucunda Osmanlı’nın “askeri çöküşü” üzerinden “Küçük Asya’ya dönük olası fetih politikasına bütün güçleriyle karşı çıkmayı taahhüt etmiştir.[23] Bu yaklaşımlarından dolayı Marx-Engels ile Lenin ve Balkanlardaki Marksistler, Osmanlı Devletinin özellikle Rusya’ya karşı savunucusu olarak eleştirildiler. Yani kurucu Marksistler ve izleyicilerinin, Osmanlı Devletinin elinde kalan Küçük Asya topraklarına bir saldırıya karşı anayurt savunmasını destekleyecekleri besbelliydi.

Sonunda savaş çıktı. Lenin, savaşın “Türkiye’yi soyabilmek için” yürütüldüğünü, “Türkiye’yi ve öteki sömürgeleri kimin soyacağı konusunda iki haydut arasında verilen bir savaş” olduğunu[24] söyledi. Ama buna rağmen, Lenin kritik bir ayrım yaptı ve Osmanlı Devletinin artık haklı bir savaş yürütmediğini, çünkü “Büyük Devletlerle ittifak halinde verilen savaş[ın da], emperyalist savaş” kategorisine girdiğini vurguladı. Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında savaşa girmişti ve artık bu ülkenin statüsü değişmişti. Kaderini emperyalist Almanya’ya bağlayan Osmanlı’nın topraklarının savunulmasının bir meşruiyeti yoktu artık. Böyle bir savaşta “’ata topraklarının savunulması’ bir aldatmaca”ydı. Bu bakımdan Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında –üstelik paylaşım konularından biri olmasına rağmen‒ Osmanlı Devleti, örneğin Çanakkale’de bir vatan savunması yapmamıştır. “Çanakkale savunması”, emperyalist savaş içinde bir işlemden ibarettir. Ancak, emperyalistler arası savaş bittikten sonra Osmanlı devletinin statüsü bir kez daha değişecekti. Artık konum, tam da Basel Bildirisinde öngörüldüğü gibiydi. Dolayısıyla, Osmanlı Devletinin kalan topraklarına dönük bir işgale karşı anayurt savunması meşruydu.

Şu durumda Ukrayna’nın statüsünü nasıl değerlendirebiliriz? Ukrayna, görece küçük bir devlet olarak bugün kaderini açıkça Batı emperyalizmine bağlamıştır ve bu ülkenin sosyalistleri için anayurt savunması ancak Batı’nın vesayetinden kurtuluşla söz konusu olabilir. Ülke Batı emperyalizmin “ileri karakolu” ve Kiev adeta bir emperyalist “operasyon odası” konumundayken bir haklı savaştan söz edilemez. Ukrayna toprakları NATO’nun ve buna bağlı olarak Rusya ordusunun operasyon alanıdır. Ukrayna’da ABD liderliğindeki Batı emperyalizmi somut olarak 2004’ten beri operasyon yürütüyor. Ukrayna, Batı emperyalizminin basit bir uzantısı olarak işlevleniyor. Dolayısıyla savaş NATO’nun şu ya da bu şekilde sevk ve idare ettiği bir ordu birimi ile Rusya arasında sürmektedir. Aynısı daha önce Gürcistan şahsında yaşanmıştı. (Böylece, bir kez daha vurgulamak gerek, Ukrayna’nın, bağımsızlığını koruyarak Batılı emperyalizmden yardım alması gibi bir seçenek söz konusu bile değildir.)

Bundan sonra, sıra, karşı tarafın yani Rusya’nın niteliğini belirlemekte. Rusya, emperyalist bir ülke mi; Ukrayna topraklarında emperyalist yağma için mi bulunuyor?

d. Rusya dünyanın paylaşımını mı istiyor?

Gerçeği yansıtan, Rusya’nın paylaşım talebi değil paylaşılması talebidir. “Balkanlar ve Doğu Avrupa paylaşıldı. Artık sıra Rusya’da…”[25] Rusya’nın Ukrayna işgali başladıktan birkaç gün sonra edilmiş bu sözler Mehmet Yılmazer’e ait. Yılmazer, 20 yıl önce, 2002’de şunları söylüyordu: “Batı açısından Ukrayna’yı ‘düşürmek’ büyük önem taşıyor. Ancak Rusya açısından da Ukrayna ve Kafkaslar yaşamsal önem taşımaktadır. Bu alanlardaki etkinliğini yitirdiği takdirde sıranın Rusya Federasyonu’na geleceğini Moskova çok iyi bilmektedir.”[26]

Samir Amin de 2016’da Rusya’nın emperyalistler tarafından kendisine dayatılan “kolonileştirilmiş periferi statüsünü red”dettiğini belirttikten sonra şunları yazıyordu: “Rusya bugünün ve yarının dünya düzeninde kendisine bir yer arıyor. Şimdi NATO güçleri tarafından çevrilmiş durumda. Putin’in halüsinasyonu falan değil gayet gerçek olan tehlike; ABD ve Avrupa’nın, Doğu Avrupa’yı, özellikle Baltık ülkelerini, NATO’ya entegre etmeyecekleri yönünde verdikleri güvenceyi ihlal ettiklerinde güncel hale geldi. Bugünkü tehlike Ukrayna’yı bu saldırgan örgüte dahil etmeleri.”[27]

Rusya, paylaşım savaşı vermek bir yana, onlarca yıldan beri paylaşılmak istenen bir ülkedir. Bu ülke, ilk kez 2008’de Gürcistan’dan başlayarak, tehlikenin farkında olduğunu eylemli olarak gösterdi. Sanırız, 1991’den itibaren Rusya, 19. yüzyılın ortalarından Birinci Dünya Savaşı başlayıncaya kadarki uzun dönemin Osmanlı Devletiyle bazı bakımlardan benzeştirilebilir.

Rusya da Osmanlı Devleti gibi geniş topraklarını ve cüssesini taşıyamayacak yetenek ve kapasitede bir ülkedir. Yılmazer, “Clinton’un dışişleri sekreteri Madeleine Albright’in 1990’lardaki bir sözünü” hatırlatıyor: “Bir ülkenin sahip olabileceğinden çok fazla zenginliğe tek başına Rusya sahiptir.” [28] Ardından ekliyor Yılmazer: “ABD emperyalizmi niyetini daha açık nasıl söyleyebilirdi!”

NATO’nun 1991’den bu yana süren eylem ve işlemlerinde Rusya’nın yayılmacılığının küçük de olsa bir faktör olması bile kesinlikle söz konusu değildir. Kendini tamamen Batıya teslim etmekte gönüllü olan Rusya bu davranışının karşılığını görmedi. Rusya’nın suçu bu yıllar boyunca parçalanmaya direnmesiydi sadece. Parçalanmayan bir Rusya ise ABD ve diğer Batılı güçler için fazla büyüktü. Gerçek bundan ibarettir.

*

Dünyanın paylaşımını mı talep ettiği sorusu, Rusya’nın emperyalist bir ülke olup olmadığıdır.

Rusya’nın özel olarak Leninist anlamda yani ekonomik-politik emperyalistliğine ilişkin görüşler öncelikle iki yazının güçlü tezleriyle ortadan kalkmalıdır. Levent Dölek[29] ve Hayri Kozanoğlu[30], Rusya’nın Leninist anlamda emperyalist bir ülke olmadığını reddedilemez kanıtlarla ortaya koydu. Bu yüzden, soldan birçoklarının Rusya’yı ezberden emperyalist olarak gören görüşlerinin hiçbir değeri bulunmuyor. Ancak Rusya’nın Leninist anlamda yani kapitalizmin politik-ekonomik bir aşamasını temsil etmek anlamında emperyalist olmamaklığı onun “genel olarak emperyalist” olmadığı anlamına gelmez. Peki, Rusya genel olarak emperyalist bir ülke mi?

Bu soru bizi artık ya Leninist emperyalizm anlayışından başka bir yere ya da Leninist emperyalizmin başka bir anlaşılışına götürecektir. Lenin, Emperyalizm kitabında, eski Roma’nın emperyalist olduğundan ama kapitalist emperyalizmin özgül ayrımından söz eder.[31] Eski Roma emperyalisttir; bu, bizi emperyalizmin Leninist bir özgül kavramdan genel bir terime doğru anlaşılmasına götürür. Lenin’in, bu bakımdan, kendisinin Emperyalizm’de çizdiği emperyalist nitelikleri her zaman izlemeyen tartışmalar yürüttüğünü görürüz. Bu tartışmaların konusu da anlamlı bir şekilde Çarlık Rusya’sıdır.

Lenin, Rusya’yı da “büyük devletler” yani genel olarak emperyalist devletler arasında sayar. Fakat Lenin hiçbir yerde Rusya’nın emperyalistliğini örneğin İngiltere, Fransa, ABD ve Almanya’nın emperyalistliği türünden ifadelerle anmaz. Ona göre Rusya, altı büyük devlet içinde “ekonomik yönden en geri kalmış” ve “kapitalist emperyalizm[in] kuşatmış” olduğu bir ülkeydi.[32] Rusya olsa olsa “kaba-saba, ortaçağa özgü, iktisadi bakımdan geri, askeri ve bürokratik bir emperyalizm”in bir örneği olarak kabul edilebilirdi.[33] Ona göre “Rus emperyalizminde egemen unsur, militarizm ve feodalizmdir” ve bu ülkenin “yeni tipte kapitalist emperyalizm”i İran, Mançurya ve Moğolistan’a karşı yürütülen politikada kendini ortaya koymuştur.[34] Gayet açık olarak Lenin Çarlık Rusya’sının emperyalistliğindeki egemen unsurun kendi koyduğu anlamda olmadığını belirtiyor. Öyleyse, Lenin’in yaklaşımını nasıl yorumlamalıyız? Bir tutarsızlık mı var? Evet, görünüşte bir tutarsızlık ya da farklı kullanım olduğunu kabul etmek ve bunun “öz”de bir tutarsızlık olup olmadığını değerlendirmek zorundayız.

Lenin’in anlayışına göre Çarlık Rusya’sı kapitalizmin gelişmesi içinde bir aşama olarak emperyalizmin değil, yayılmacılık ve sömürgecilik anlamında emperyalizmin konusu olan bir ülkedir. Fakat bu saptamaları kendi kapitalist-emperyalizm tartışmaları içinde yapması çelişik ya da zayıf gibi durmaktadır. Pratik gelişmeler içinde iki tür emperyalist arasında politik ayrım yapmak gerekmemektedir; hatta Lenin’in, ilerlemeci ya da üretici güçlerci dönemin bir kalıntısı olarak, emperyalistler arasında Rusya’nın daha da düşman olduğuna ilişkin bir ayrım yaptığını görürüz. Lenin, pre-kapitalist ve militarist niteliğinden dolayı Rusya’nın yürüttüğü savaşı “iki kat gerici” kabul eder.[35] Çünkü Rusya, üretici güçleri geliştirmeksizin “yarı-feodal bir yoldan” sömürmektedir ve “Savaşın gerici, yağmacı ve köleci niteliği, öteki hükümetlere bakışla, çarlık için daha göze batıcıdır”.[36] Bunlar başka tartışmaları davet eden hususlardır. Lenin’in Rusya’ya daha çok düşmanlık beslemesinde, Leninist düşmanlık anlayışıyla bağlantılı yönler bulunmaktadır, ancak bunun gerekçelerinin İkinci Enternasyonal Marksizmine dayanması sorun teşkil etmektedir.

Bu ölçütleri izleyerek bugünkü Rusya’nın –askeri, otokratik, politik nitelikte‒ emperyalist ya da daha genel bir ifadeyle yayılmacı bir ülke olduğu söylenebilir mi? Teorik olarak, ekonomik zayıflığına karşın devasa silah donanımı, komşularına kıyasla büyük olan nüfusu ve tarihi bakımından bunun mümkün olduğunu söyleyeceğiz. Peki, gerçekte böyle midir bu ülke?

Çarlık Rusya’sı Büyük Petro’dan itibaren Birinci Dünya Savaşına kadar sürekli genişleyen ve saldırgan bir emperyalist ülkeydi. Savaş ve Ekim Devrimi ardından başlayan iç savaşın ülke için ağır yıkıcı sonuçları oldu. Buna bağlı olarak, İkinci Dünya Savaşının başlamasına kadar Sovyetler Birliği iç sorunlara yoğunlaşmıştı ve kendi iç inşasıyla meşguldü. Komintern’in devrimi yayma ya da devrimci köprübaşları oluşturma politikası beklenenin aksine tamamen başarısız olmuştu. Ancak henüz daha başlamadan savaş konjonktürüyle ve ardından Nazilerin yenilmesiyle birlikte, Stalin’in Sovyetler Birliği açıkça nüfuz ve hegemonya bölgeleri üzerinde Batılı emperyalistlerle pazarlık yapan bir dünya gücü konumundaydı. SSCB’nin savaş sonrasında nüfuz bölgeleri olmadığı, olamayacağı gibi bir tartışmayı tamamen gereksiz buluyoruz. Bunun meşruiyetini hiçbir şekilde tartışmıyoruz; sosyalist SB’nin buna sonuna kadar hakkı vardı. Tartışılacak hususu, SB’nin bütün bunları sosyalizmin başarısı için değerlendirip değerlendiremediği oluşturacaktır.

Stalin’den sonra ülkeye egemen olan ve Marksizmi ancak bir rozet olarak taşıyan parti liderliğinin Stalin Sovyetlerinin nüfuz bölgelerini iptal etmesi beklenmeyeceğine göre, bu ülkenin devrimci politikadan uzaklaşması ve Çin’le ilişkilerinin bozulmasıyla birlikte ülke dışındaki etkinliğinin olumsuz anlamda emperyalist nitelenebileceğine yani “sosyal-emperyalist” olduğuna ilişkin hususun tamamen politik nitelikte olduğu görüşündeyiz.

Çünkü Sovyetler Birliğinin ekonomik bakımdan emperyalist bir kapasiteye sahip olmadığı kesindir; yani sosyalist ekonomi, Kruşçev ve Brejnev döneminde “emperyalistleşecek” kadar büyüyememiş ve yoğunlaşamamıştır! Soyvetler Birliğinin COMECON’daki ve dünyanın başka bölgelerindeki ülkelerdeki ekonomik faaliyetinin ekonomik bir sömürü mekanizması oluşturamadığı değerlendirmesine katılıyoruz.[37] Bu ülke ancak askeri politikası yoluyla emperyalist olarak nitelenebilirdi. SB’nin 1956 Macaristan ve 68 Çekoslovakya işgali aynı gerekçeyle olmuştu. Bu iki ülkede de Sovyet nüfuz alanından çıkma ve Batıya yanaşma eğilimi belirmişti ve SB’nin bunu önlemesi meşruydu. Ancak her iki olay dünyanın bambaşka konjonktürlerinde cereyan etmiş olmakla ayrılıyordu. 1979’da başlayan Afganistan işgali de hiçbir ekonomik boyutu olmayan hatta ekonomik olarak yük olan tamamen jeo-politik bir olaydır.

Biz, bugünden bir bakışla, ‒Mao Çin’iyle sınır çatışmaları ve “Çinhindi” ile Afrika dahil nüfuz mücadeleleri, ve ABD ile “Küba krizi” dahil çeşitli karşılaşmalarını da göz önüne alarak‒ Sovyetler Birliğinin askeri olarak emperyalist bir ülke olduğu kanısında değiliz. Sovyetler Birliği, aslında sosyalizm “proje”sinin başarısızlığının bir kanıtı olarak, güçlü ve zengin olmayan bir ekonomiyle çöktü.

O halde, 1990’larda Rusya’yı nasıl nitelemek gerekir? Rusya, 19. yüzyılın ikinci yarısı boyunca ve 1905 devrimine kadar Avrupa’nın en saldırgan ülkesiydi. “Hasta adam” denilen Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için en büyük iştaha sahip bir ülkeydi. 1990’lar Rusya’sı, emperyalist politikalar izleyebilmek bir yana, bu eski Rusya’ya değil, olsa olsa “hasta adam” Osmanlı’ya benzetilebilir. Rusya, Putin’in devlet başkanlığına getirilmesinden sonra kuşkusuz toparlanmıştır, ancak bu ülkenin eski Rusya’yı çağrıştıracak bir saldırganlık düzeyine gelmesi ya da mütevazı bir yayılmacılık için daha pek çok uğraşması gerekecektir. Rusya can havliyle parçalanmamak istiyor.

Rusya’nın SB’nin çöküşünden beri ülke dışı askeri müdahaleleri Gürcistan (2008), Kırım (2014) ve Suriye’de (2015) olmuştur. Garbis Altınoğlu gibi Leninist ortodoksiye olağanüstü ölçülerde sadık bir komünist, Rusya’nın 2008’deki Gürcistan işgali karşısında şunları yazıyordu: “Rejimlerinin gerici ve emperyalist niteliklerine rağmen Rusya ve Çin halihazırda savunma konumundadırlar ve onların, ABD-NATO ekseninin kendilerini kuşatma, geriletme ve izole etme çabalarına karşı yaptıkları girişimler ve karşı-ataklar bugünkü taktiksel evrede mevcut barışın korunmasına hizmet etmekte ve nükleer silahların da kullanılacağı yeni bir dünya savaşının patlak vermesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla işçi sınıfının devrimci öncüleri ve tutarlı demokrat ve enternasyonalistler, emperyalist ve yayılmacı politikalarını mahkûm etmekle birlikte Rusya’nın ABD-İsrail-Gürcistan ekseninin giriştiği saldırıyı püskürtmesini memnunlukla karşılarlar.”[38] Kırım da tamamen aynı cümledendir. Rusya’nın Suriye’ye asker göndermesi ve bu ülkedeki emperyalist operasyona karşı çıkması da hiçbir şekilde yayılmacılıkla nitelenemez. Suriye parçalanmak istenen bir ülkedir ve Rusya, sıranın şu ya da bu zaman sonra kendisine geleceğini bilerek, bu ezilen ülkenin iktidarına yardım etmektedir. Altınoğlu’nun sözleriyle, “Suriye kalesinin düşmesi ya da büyük ölçüde zayıflaması, […] ABD ve ortaklarının savaşı İran’a taşımaları ve Rusya’yı istikrarsızlaştırma çabalarını arttırmaları anlamına gelirdi”.[39]

Ekonomik emperyalist olmak için kesinlikle yetersiz olduğu açık olan bu ülkenin askeri emperyalist olmak için nesnel koşulları var, ve görüldüğü kadarıyla bu konuda hevesli de, fakat Rusya’nın askeri emperyalizme ilişkin bir pratiği yok ‒ya da çok mütevazı. Aksi halde, Yemen’deki müdahalesiyle Suudi Arabistan’ın; Filistin, Suriye ve Lübnan’daki saldırganlığıyla İsrail’in; Suriye ve Irak’taki saldırganlığıyla Türkiye’nin; ve hatta Suriye’deki varlığıyla İran’ın ‒ve yakın ya da uzak geçmişte pek çok ülkenin‒ emperyalist sayılması ve emperyalizm kavramının ayırt ediciliğinin ortadan kalkması gayet mümkündür. Sorun burada; büyüklüğü ve askeri gücü bu ülkenin fiilen bir emperyalist ya da ‒kavramsal yükü daha az taşıyan bir terim olarak‒ yayılmacı olmasına yetmiyor. Buna karşılık, Garbis Altınoğlu’nun dediği gibi “dünya halklarının baş düşmanı konumunda olmayan Rusya[‘nın], ABD’ye göre çok daha zayıf ve ancak ikinci sınıf bir emperyalist ülke” olarak değerlendirilmesi bize göre emperyalizm kavramını zorlayıcı bir işlev görmektedir.

e) Kürdistan Hareketi ve emperyalizm

Dünya ölçeğindeki jeo-politik ayrımda Kürdistan Hareketinin yeri nedir? Kobani savaşının yarattığı etkiyle Batılı kamuoyundaki Kürt savaşçı imajının nesnel karşılığının gücü nedir? Rojava Kürtleri hakikaten Ortadoğu cangılında yüzü Batıya dönük modern bir vahayı mı temsil ediyor? Asıl vahim sorun olarak, Kürtler ABD’nin bölgedeki maşası ya da piyonu mu?

Jeo-politik ayrımı herhangi bir özgüllemeye tabi tutmadan izleyen bir göz açısından Kürdistan Hareketinin Rojava’daki varlığının açıklanması gayet zordur. Hareketi benimseyen ya da reddeden örnekleri görülen kolaycı birtakım yaklaşımların bu hareketi genel olarak Batı Blokuna dahil ettiğini biliyoruz. Ancak yakından bakış, bu işlemin hiç de kolay olmadığını gösterecektir. Dünyayı salt tümellikten ibaret gören ve her bir yereli tümelin indirgenmesi, uygulaması olarak gören anlayış için Kürdistan Hareketi açıklanamaz bir yerde durmaktadır.

Bu hareketin Kuzey Parçaya dönük örgütlenmesinin emperyalist ülkelerle doğrudan hiçbir şekilde karşı karşıya gelmediği tarihsel gerçektir, fakat aynı şekilde emperyalist güçlerle hiçbir şekilde önemli bir temas kurmadığı da gerçektir. Baş düşmanı Ankara iktidarıdır ve mücadelenin buna odaklanması politik olarak gayet doğaldır. Harekete, özellikle Türkiye solu tarafından, anti-emperyalizm koşulu getirilmesi, başta Kürdistan özgüllüğünü tanımamak, Türkiye politik coğrafyasını Türk ulusu bakış açısından tanımlamaktır. Kürt ulusal hareketi ortaya çıkmasaydı, uzun bir asimilasyon sürecinin güçlendirici bir öğesi olarak Kürt dinamiğinin devrimci harekete dahil olmasında ilkesel bir sorun olamazdı. Ancak, Kürt ulusal hareketi, bir kez tarihe bağımsız öncelikleriyle dahil olmuştur; dolayısıyla onu hesaba katmayan bir devrimci hareketin şovenist olma riski her zaman vardır. Bu bakımdan, Türkiye’deki Kürdistan Hareketinin emperyalizmle ilişkisi konusunda, Türk şovenisti olmadıkça, ciddiye alınacak tartışma yürütmeye gerek duymuyoruz.

Buna karşılık, Hareketin Rojava’daki parçasının ABD emperyalizmiyle işbirliği içinde olduğu bir olgudur. Rojava Kürdistan Hareketi, Kobane savaşı başta olmak üzere ABD’nin önemli yardımlarını görmüştür. Bu hareket, Esat güçlerinin boşaltmasıyla Rojava’daki tek örgütlü güç olarak, kendini iktidar konumunda buluvermiş, ancak kısa sürede IŞİD’in saldırısıyla karşı karşıya gelmiştir. Rojava Kürdistan Hareketi ABD güçlerini Suriye’ye çağırmamış, bu güçleri Suriye’de yanı yöresinde bulmuştur. ABD güçleri ise, kendi “ajanda”sının peşindeyken, Rojava Kürdistan güçleri nezdinde, Esat rejiminden, IŞİD’den ve öteki güçlerden ayrı bir güç bulmuştur sahada. Rojava Kürdistan güçlerinin geçmiş yıllarda Türkiye ile de ilişkileri olduğunu unutmamalıyız. Bu arada, Rusya ve İran (ve Hizbullah) güçleri de Rojavalı devrimcilerin temasta oldukları arasındadır.

Ancak Rojava güçlerinin en yakın somut ilişkisinin açık ara ABD güçleri olduğu reddedilemez. Bu, söz konusu devrimcilerin ne büyük bir risk altında olduğunun basit göstergesidir. Kandil’deki devrimci yöneticilerin, kendilerinin NATO’nun ikinci büyük ordusuna karşı savaştıklarını sıkça ifade etmeleri tesadüf olmadığı gibi, Rojava yönetimini de ABD ile ilişkileri konusunda yine kamuoyuna yansıyan çok sayıda açıklamayla uyardıklarını da izliyoruz.

Bu, Rojava’daki devrimci yönetimin ABD ile ilişkileri konusuna serinkanlı bir şekilde yaklaşmayı zorunlu kılacak bir husus olmaya yeter. Öncelikle, Rojava güçlerinin Esat güçleriyle hiçbir zaman kapsamlı bir çatışmaya girmediğini hatırlatalım. Rojava güçlerinin kararlı ve kapsamlı savaşı IŞİD’den sonra sadece Türkiye ile olmaktadır.

Rojava güçleri ABD ile müttefiktir ve her ittifakta olduğu iki tarafın ötekinden birtakım yararlar sağladığı açıktır. İşte burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Rojava güçleri ABD ile işbirliği yapıyor, ama ABD tarafından sevk ve idare edilmek anlamında bu emperyalist gücün işbirlikçisi değiller. İşbirliği yapmakla işbirlikçi olmak arasındaki somut ve güçlü bir ayrımın, ABD’nin bütün ısrarlarına karşın, Rojava güçlerinin Şam yönetimiyle bugüne kadar savaşmaması ve bu devletle teması kesmeme konusundaki kararlılığı olduğunu söyleyebiliriz.

İttifak çok netameli bir sorundur ve bırakalım örgütlenmeye çalışan görece zayıf bir gücü, büyük ve yerleşik bir devleti bile risklerden bağışık kılamaz. Rojavalı devrimciler bıçak sırtında yürümektedir ve konumlarını neredeyse her gün gözden geçirmek zorundadırlar. Ama bunda göze alınmaması gereken bir risk bulanlar ancak saf devrimcilik arayanlardır. Garbis Altınoğlu şöyle diyordu: “Dünya ölçeğinde bakıldığında devrimci ve ulusal kurtuluşçu güçler açısından, emperyalist ve gerici devletlerle geçici de olsa anlaşma ve bağlaşmalara girmenin elbette ciddi, hattâ çok ciddi riskleri ve sakıncaları olacaktır. Böylesi risk ve sakıncaların kapitalist devletlerle benzer ilişkilere giren sosyalist devletler için bile sözkonusu olabileceği bellidir.”[40]

Sonuç olarak, bir kıyaslama yapmak gerekirse, Ukrayna emperyalizmin işbirlikçisi ve uydusu, Rojava devrimcileri ise ABD emperyalizminin bağımsız müttefikidir. Ukrayna’daki iktidar Batılı emperyalist güçlerin güdümündeyken Rojava’daki yönetim bütün güçlerle kendi varlığını idame etmek üzere ilişkilenen bağımsız bir devrimciler birliğidir. Bu hiç de retorik bir ayrım değildir.

Bu bakımdan, Kürdistan Hareketi, aslında her iki bakımdan da genellemeci yaklaşımlara sığmayan gerçek bir özgüllük örneğidir. Bu hareketin yıllar boyunca büyük politik, ideolojik, kurumsal risklere karşın bağımsız devrimci varlığını koruyabilmesi çok önemli bir deneyim sunmaktadır yanı başındaki Marksistlere.

II. Marksizmin Gerçekleri

Ukrayna krizi konjonktüründe, Türkiye ve dünya ölçeğinde Marksizmle ilişkili kesimlerin Marksizmin temel birtakım sayıltılarından uzak oldukları, uzaklaştıkları, bunları unuttukları ve başka “anlatı”ların kavram ve kategorilerine kapıldıkları bir kez daha görüldü. Bu bakımdan, bazı temel politik anlayış ve yaklaşımları anmayı gerekli buluyoruz.

a. Leninist olmaya zorlayan konjonktür

Ukrayna krizi konjonktüründe Leninizmin solda ne kadar zayıf edinildiğinin, sol çevrelerin yaşanılan dünyanın hakim ideolojik rüzgârlarından ne kadar çok etkilendiğinin göstergesi olan bir hususun da Leninist emperyalizm anlayışına ilişkin olduğu görülüyor. Dünyadaki gelişmeler onlarca yıldan beri Leninist emperyalizm yaklaşımının geçerliliğini yineleyerek ortaya koyduğu halde, genel olarak Marksist ve hatta Leninist geniş kesimlerin emperyalizm terimini unutma ya da onu içeriksizleştirme eğiliminde oldukları görülüyor. Ya neredeyse her düşmanı emperyalist olarak damgalamakla beliriyor ya da emperyalist olmanın artık önemi kalmadığına, her devlete aynı şekilde düşman olmak gerektiğine hükmediliyor.

Az bir kısmı hariç sol çevreler, dünya devletleri arasında ayrım yapmayı reddediyor; bütün devletlere ayrımsız düşmanlık besleyen ideolojik eğilimden besleniyor. Bu, politik teori bakımından anti-Leninizm olmak yanında pratikte daha vahim bir hal olarak, ‒çoğu örnekte niyetinin tamamıyla karşısında bir sonuçla‒ gerçekte solculuk değil sağcılık yani bir tür reformizmdir. Çünkü aslında bu yaklaşım, halihazırdaki büyük güçlerin ya da varsa tek hegemon gücün varlığını eleştirel olarak kabul etmektir. Gayet basit; eşit olmayanlara eşit davranmak, güçlü olan lehine davranmaktır.

Sol çevrelerin çoğunluğu, kitle hareketlerini özdeş başlangıç ve sonuç olarak kabul ediyor ve böylece politik iktidarlarla politik güçler olarak ilişkilenme ‒uzlaşma ya da mücadele etme olarak ilişkilenme‒ aşamasına ulaşamayacak bir zihniyet oluşturuyorlar. Bu, Marksizmin öteki sosyalist akımlara karşı ilk ortaya çıkışında beliren fakat Lenin’in pratiğiyle tarihe damga vuran bir özellik bakımından, anti-Leninizmdir.

Sol çevrelerin önemli bir kısmı, devrimden önceki mücadele anlayışı bir yana, devrimden sonra sosyalist devletin hareket dinamiğini ortaya koyacak jeo-politik görüşten yoksun olmayı ilkeselleştiriyor. Sosyalist de olsa bir devleti olumlu olarak hesaba katmayı günah sayıyor. Sol ve sosyalist akımlar, bu meseleyi SB’nin çöküşünden önce de zaten çözememişlerdi ama çöküşle birlikte boşalan cereyanın sadece etkileneni oldular ve hepten Marksizm-öncesine gerilediler. Marksizm, bir tarihteki devletlerin tümüne karşı olmakla nitelenemez. Sonal hedefi devleti yok etmek olan Marksizm, bir dönem boyunca devletlerin zorunlu olduğunu ve bu zorunluluğa karşı ancak onunla ilişkilenerek mücadele edilebileceğini savunur. Marksizm, “kuzgun leşe” dönemindeyken de, “devlet başa” dönemindeyken de öteki sosyalist akımlardan devletleri ayırmasıyla ayrılır.

Batının vazettiği “evrensel değerler”i ve çeşitli sıfatlar takılmış “hukuk”un ince katmanını gerçek dünyaya hükmeden birer belirleyici sanan çoğu sol kesim, bambaşka bir sorunsaldan hareket eden devrimin hakkını ve hukukunu ortaya koymaktan da aciz görünerek anti-Leninist oluyorlar. “Uluslar arası hukuk”tan söz ediyorlar, ama dünya düzeninin hukukunun politik eleştirisini yapmayı akıllarına getirmiyorlar. “İnsan hakları” şiarı atıyorlar, ama bunun ABD mahfillerinde nasıl işlevlendirildiğinin farkında olmadıklarını gösteriyorlar. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı”ndan dem vuruyorlar, ama NATO’nun Ukrayna için ‘self-determinasyon’ çağrısı yaptığını duymuyorlar.

b. Leninist “bulaşık” politika

Ukrayna krizinde, varlığını Batı emperyalist kapitalizminin geniş özgürlük âleminde bulan solcular dışında, soyut bir halklar ve işçi sınıfı söylemiyle soyut bir güzel gelecek söylemi arasında soyut bağlar kurarak bugünkü dünyayı reddeden steril bir sosyalizm anlayışı da görülüyor. Steril sosyalistlere göre Leninizm bir tür sağcılıktır, kötü gerçek ilişkiler içinde kirlenmeye eğilimlidir. Steril sosyalizmin “ya barbarlık içinde yok oluş ya sosyalizm” şiarına karşılık Leninist politika, barbarlık içinde sosyalizm mücadelesine çağırır.

Steril sosyalistler için, eğer taraflardan biri bizatihi sosyalistler değilse, savaşan bütün güçler birbirini yiyen ve halkların kanını döken kötülerdir; bu kötülük dünyasıyla ilgilenilmemelidir. Steril sosyalistler gerçeğin içinde ilişkilenilecek öğeler bulmaya ya da onu ayrımlara tabi tutmaya tenezzül etmeyen bir radikallik içindedir.

Lenin, Birinci Dünya Savaşı sırasında “selametle cehennem azabı arasında –devrimin olayların akışını tersine çevireceği veya savaşın uygarlığı yıkıntıya götüreceği‒ apokaliptik bir ‘tercih’ anı yaşama duygusu”nu reddederek “Savaşı, doğası giderek değişen ve ‘uygun anda’, ‘nesnel’ koşulları devrimin ‘öznel’ koşullarıyla birleştirerek bir müdahaleye yer bırakan, üstbelirlenmiş tarihsel bir süreç olarak gördü.”[41]

Gerçeğin zorlu ortamında mücadeleyi işaret eden Lenin’in gerçeklik duyusunun gücü, hiçbir steril sol radikalin kabul edemeyeceği birtakım gerçekleri teslim etmeyi kapsıyor. Örneğin o, devrimci savaşların bile kaçınılmaz bir biçimde dehşete, zulme, sefalete ve işkenceye”, “yağmaya” yol açtığını yazıyor[42]; bu bir steril sosyalistin ancak isyan edeceği bir olgudur. Lenin, savaşın, toplumsallığın kesintiye uğradığı, “normal yaşam”dan kendi başına kötülük ve dehşetle ayrılan bir başka gerçeklik türü olduğunu reddediyor ve savaş ile savaşsızlık zamanlarını politika ile birleştiriyor. Ona göre, politika savaşta da barış zamanlarında olduğu gibi devrededir ve Marksistlerin işi, savaştan ve birbiriyle savaşan kötüler arasından kategorik olarak sıyrılmak ve sosyalizmin saf dünyasına geçerek arınıklıklarını korumak değildir.

Lenin, barış zamanında yaptığını savaşta da yapıyor ve düşmanların topunu birden ayrımsızca ilgi ufkundan uzaklaştıran yaklaşımı bir yana bırakarak, düşmanlar arasında hiyerarşik ayrımlar yapmanın olanaklarını titizlikle araştırıyor. Bu elbette bazı hallerde düşmanların biriyle ötekine karşı uzlaşmayı, bazı hallerde düşmanların birine karşı ötekini uzak tutmayı, bazı hallerde savaşan iki düşmanı da her bir konumdan içeriden çökertmeyi içerebilir. Çünkü ona göre, dışında değil, her durumun içindeki uygun öğelere tutunarak yapılabilir devrimci mücadele. Lenin, bu arada, vazgeçilmez bir politik gerek olarak, her bir Marksistin kendi bulunduğu mücadele biriminden bakmasını öneriyor ve bu anlamda, Marksistlerin kendi özgül düşmanlarına (yani kendi devletlerine) özel bir düşmanlık beslemesi gerektiğini vurguluyor.

Gerçeğin ilkeye uymayan yönleriyle ilgilenmeyen ‒ve kendi partisi içinden çıkan‒ solcu “emperyalist ekonomistler”i ve gerçeğin içinde kendi ilkelerini bulan sağcı sosyal şovenleri eleştiren Lenin, gerçeğin içinde, onu dönüştürmeye kudretlenerek kendi yolunu aramaya koyulmuştur. Lenin böylece, politik niteliği ihmal ederek toplumsal / sınıfsal ağırlıklı mücadele veren “sağ”cılardan, ve tersten, mücadelenin konjonktürel güç ilişkilerinin içinde olanaklar aramak şeklindeki politik niteliğini küçümseyerek “sosyalizm” için mücadeleyi savunan “sol”cu anlayışa karşı, “politik devrim” mücadelesini öngörüyordu.[43]

Radikal sol tutumlarıyla bilinen Çin Yeni Solunun önde gelen temsilcisi olduğu bildirilen bir yazarın görüşlerinde, Leninizmin uzağında bir steril solculuğun tipik bir örneğini buluyoruz: “Evet, Ukrayna hükümetinin işçi sınıfına zulmetmesi haksızdır; Rusya hükümetinin savaş açarak Ukrayna işçi sınıfını kırıp geçirmesi ise daha haksızdır. Tek haklı taraf, eziyet altında ayağa kalkıp direnen insanlardır. Anlayışı ve duygudaşlığı hak eden taraf, Ukrayna ve Rusya’nın geniş halk kitleleridir. Rosa Luxemburg’un dediği gibi, ‘Bu kanlı kargaşadan ve uçurumdan kurtulmak için, denebilir ki, sosyalizmden başka hiçbir kurtuluş umudu, yardım eli veya çıkış yolu yoktur. Sadece proleter dünya devrimi, düzeni yeniden sağlayabilir ve kargaşaya son verebilir. Sadece proleter dünya devrimi, herkese iş ve ekmek sunabilir. Sadece proleter dünya devrimi, bütün ulusların birbirini kırdığı bu savaşı nihayet sona erdirebilir.”[44]

Radikal yeni solcu, bu kirli dünyaya elini değdirmeye iğrenen bir titizlikle geleceğin dünyasından konuşuyor! Steril solculuk gerçekte sağcılıktır. Buna karşılık “bulaşık solculuk” hakiki devrimcilik, ya da onun güvencesi midir? Elbette hayır. Steril solcu, teoride radikalliğinin ve radikal tutum ilanının onu ‒bir muska gibi‒ önsel olarak koruyacağını sanmakla asıl büyük yanılgısına başlangıç yapar. Bulaşık solcu ya da başka bir ifadeyle Leninist, kendini her an ve an tehdit altında hisseder; hiçbir zaman kendini şu ya da bu radikal ilkenin güvencesine bırakmaz. Leninist öznenin konjonktürün kapsadığı bütün alanlara ilişkin sürekli bir şekilde işlem yapması gerekir.

Savaş zamanları dahil sınıflı toplumların dünyasını kurtulunması gereken bir cehennem, sosyalizmi de cennet olarak tasavvur eden steril solculuğun sorunu, hangi koşullar içinde olursa olsun, politikanın ancak gerçekliğin içinde yapılmak zorunda olunduğundan uzak durmasıdır. (Gerçeğin politika yapmaya uygun olmadığı zamanları da reddetmeden…) Leninizm, bu mesihçi cehennem ile cennet ikiliğini reddetmektir. Barbarlık içinde ve gerektiğinde barbarca, sosyalizme götüren yolun olanaklarını oluşturmaya çalışmaktır. Ancak elbette Leninizm, bu-dünyanın veri halde sosyalizmi ya da devrimi yaşadığı vehmine de kapılmaz. Jeo-politikçinin, halihazırdaki güçlere yaslanan yönelim ya da aldanışını hiçbir şekilde paylaşmaz.

c. Leninist emperyalizm

Lenin’in emperyalizm anlayışının “sermaye ihracı” ile nitelendiği bilinir. Bunun, Leninist emperyalizm bakımından, işaret ettiği temel bir boyutun tarihsel bir göstergesi olan ikincil bir nitelik olduğunu ileri süreceğiz. Lenin, gününün emperyalizminin ‒sermaye ihracı olarak‒ bir ekonomik işlemin politik güç ilişkileriyle birlikte hareket ettiği nedensel ve zorunlu bir süreç olduğunu vurgular. Bu, somut olarak, rekabet, savaş dahil çatışmalar; kümelenme ve kümelenmeler arası mücadeleler; ezen ve ezilen ülkeler, devletler ve halklar; ayrışmış işçiler, birbiriyle ve düşmanlarıyla mücadele eden ve mücadele esnasında öteki ezenlerle bağlaşımlar yapan ezilenler; ve tüm bu karmaşadan, bu karmaşa içinde sosyalizme giden elle tutulabilir somut bir mücadele yolu olabileceği demektir. İlginç şekilde, Lenin’in özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında yazdıkları sanki birkaç yıl sonra bizzat yaşayacağı büyük deneyimin “zihin provası”dır.

Leninist emperyalizm anlayışının temel bir yönü dünyayı jeo-politik ayrımlara tabi tutmaktır. Jeo-politik ayrımlar, birçok Marksistin sandığının aksine, kapitalist ekonominin birleşme eğilimi karşısında sonunda geride kalacak bir özellik değil, kapitalizmin yeni ekonomik yönelimleriyle birlikte karşılıklı ilişki içinde ortaya çıkmaktadır. Lenin, yaşadığı çağın emperyalizminin ayırt edici bir özelliğinin ekonomik-mali yön olduğunu vurgular ancak bu, ekonomik ve politik bir sistem içinde işlevlenir. Zira, politik gücü zayıf ama ekonomik bakımdan sermaye ihraç edebilecek kapasitede bir ülkenin dünya ölçeğindeki ilişkileri anlamak bakımından önemi olmayabilir, buna karşılık, tersi özelliklere sahip, yani politik bakımdan güçlü ama ekonomik olarak görece zayıf bir ülke jeo-politik ilişkilerde önemli bir aktör olabilir.

Leninist emperyalizm, dünya ölçeğinde çok katmanlı güç ilişkilerinin yatay ve dikey varlığı ve komünistlerin bu ilişkiler ortamında özgül düşmanlıklar ve özgül bağlaşımlarla mücadele etmeyi becerebilmesinin tarihsel-teorisidir. Lenin’in emperyalizm teorisinin işlevi, komünistlerin, karmaşık güç ilişkileri ortamında hareket edebilmesi ve sonuç çıkarabilmesidir. Bunun, tarihin her zamanki gerçeği olduğu söylenebilir haklı olarak; ancak özellikle Lenin döneminde bu basit gerçeğe karşı olmayı, bir yandan sağcı ve reformist, beri yandan solcu ve radikal tarzda, komünistliğin belli başlı ayırt edicisi kabul edenler türemişti. Bugün de aynı anlayış, neredeyse her olayı fırsat bilerek, sağdan soldan pıtrak gibi fışkırıyor. Dünyanın artık homojenleştiği ya da bir an sonra homojenleşeceği sürekli yeniden üreyen ‒ve öznenin bir aldanışı anlamına gelebilecek‒ bir düşünce eğilimidir.

*

Lenin’in, politik yaşamının özgül olarak ilk ortaya çıkışından beri varlığını gösteren ancak tayin edici bir momentini İkinci Enternasyonal’den kopuşun oluşturduğu politik devrimciliği, Savaş sırasında da ikili ve çelişkili olarak iç mücadelesini sürdürüyor. İkinci Enternasyonalin karakteristik özelliği ilerlemeci öncüllerden reformcu politikaya doğru iken, Lenin’de bu, devrimci diyalektiğin kendini gösterdiği bir sancılı süreç olarak yaşanıyor. O, aynı ilerlemeci öncüllerden devrimci politikaya ve tarihsel teoriye ulaşıyor. Lenin’in savaş sırasında yazdığı belli başlı metinlerde görülen bu gerilimi irdelemenin bugünkü bakış açımızı oluşturmak bakımından yararı var.

Lenin, emperyalizmin tipik politik özelliklerini oluşturmaya kapitalizme ilişkin birtakım kabullerden yola çıkar. İlerici “serbest rekabet” döneminde büyük devletlerin gerici sömürge politikasından uzak durduğunu, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan örneklerle, dile getirir.[45] Lenin, 19. yüzyılı, özel olarak Fransız Devrimi ile Paris Komünü arası yılları kast ederek, “eskiden ilerici bir niteliği olan kapitalizm, [artık günümüzde] gerici oldu” der.[46] Bunu da üretici güçlerin gelişmesi seyriyle açıklar. Lenin, ‒elbette Marksizmin kurucularından devralarak‒ serbest rekabetçi dönemde kapitalizme bir ilericilik atfederken, onda, emperyalizm çağıyla birlikte kaçınılmaz bir politik gericilik bulmaktadır. Artık emperyalistler siyasi rejimleri ne olursa olsun gericidirler.[47] Lenin’e göre, “Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder.”[48] “Serbest rekabetin ortadan kaldırılması yüzünden her alanda gericilik ve ulusal baskı”[49] vardır artık. Ona göre, “serbest rekabet ile himayecilik arasında” bir mücadele olsaydı, birinciyi tutabilirdik, ama “iki rakip emperyalist”ten birini tercih edemeyiz.[50] İlerici kapitalizmin politik karşılığı olan Fransa, bütün Avrupa’ya dönük işgal harekâtına giriştiği halde, bunlar, sırf “ihtiyar ve köleci Avrupa’daki feodalizmi ve mutlakiyeti paramparça” ettiği için “devrimci savaşlar”dı. Lenin, bu savaşları, “yabancı toprakların yağması” gibi unsurları, “dehşet, zulüm, sefalet ve işkenceye karşın” ilerici nitelikte görmekte duraksamaz.[51] Öte yandan, Lenin, 19. yüzyıldaki burjuvaziyi destekleyen Marksist tutumları “sosyalizm için nesnel koşullar henüz olgunlaşmamıştı” diyerek mazur gösterir.[52]

Kapitalizmin tarihine ilişkin bu anlayışın nesnel gerçeği yansıttığını sanmıyoruz. Kapitalizmin sömürgeciliği bu üretim tarzının şafağında İspanya, Hollanda, Portekiz ile başladı; İngiltere bunların ardından geldi. Ayrıca İngiltere’nin 19. yüzyılın ilk on yıllarındaki sömürgeleri hiç de “sömürgesiz kapitalizm” ortamında arızi olabilecek kadar küçük değildi. Ancak sömürgecilik bakımından açımızı kapitalizmle sınırlamaya gerek yok; fetih, yağma ve işgal bütün sınıflı toplumlar tarihinin olağan özelliğidir. Bu arada, 19. yüzyılda kapitalizmin yaptığına benzer tarihsel ilericilik ya da devrimcilik örnekleri kapitalizm öncesi üretim tarzlarında da yaşanagelmiştir. Dolayısıyla, serbest rekabetçi döneme, onun belli başlı aktörlerini desteklemek anlamına gelecek şekilde politik ilericilik atfetmeyi bir yana bırakıyoruz.

Ayrıca, kapitalizmin tarihsel olarak ileri oluşu, yani üretici güçleri, mutlak ve göreli olarak geliştirme kapasitesi halen devrededir. Geçen yüzyılın sosyalizm deneyimleri büyük atılımlarına karşın bu misyonu kapitalizmden devralamadılar ve bugün Çin’de izlenen sosyalizm deneyimi kapitalizmi bizzat onun üretici güçleriyle yenmeyi hedefliyor. Lenin, Marksizmin kurucularının ilk kez Bismarck örneğinde ayrıştırmak durumunda oldukları “tarihsel ileri” ile “politik ileri”yi varlığının başından itibaren izlemiş, ancak bunu çelişkili bir süreç olarak ilerletmiştir. Kapitalizmin üretici güçleri geliştirme kapasitesi anlamındaki tarihsel ileriliği ile Lenin’in ona ilericilik atfettiği aslında pek de uzun ve tek boyutlu sayılamayacak dönem boyunca belirginleşen politik gericiliğini asıl olarak ayırmak gerekir. Kapitalist güçlerin her iki anlamdaki ileriliği tarihin dar birtakım kıstaklarında bir araya gelmiştir ancak.

Lenin, geçmişin kapitalizmini bu şekilde değerlendirirken gününün kapitalist devletlerini “Leninist” bir şekilde değerlendirmekte ve ayrıştırmaktadır. Marx-Engels, ilk Marksist yıllarındaki yazılarında kapitalist ülkelerin dünyanın geri kalanına üretici güçleri geliştirmeye zorlayarak uygarlık götürdüğünü söylerken, giderek, sömürgeleştirilen ülkelerin ve halkların yanında bir konum almaya yöneldi ve bu konuda, sonraki Marksistlere tutamak olacak sağlam düğümler bıraktılar. Bu yönelim Lenin’de kategorik karşılığa ulaşacaktır. Artık Lenin’e göre, “yarın, Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin, Rusya’ya… savaş açsalar, ilk saldıran kim olursa olsun, bu savaşlar, ‘haklı’ savaşlar, ‘savunma’ savaşları sayılırlar; ve her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu ‘büyük’ devlete karşı kazanacağı zaferi sevgi ile karşılar.”[53] Zaferi sevgi ile karşılanacak ülkelerin egemenlerinin niteliğine ilişkin bir uyarıya gerek olduğunu sanmıyoruz.

Lenin’e göre, “işçisi bulunmayan, yalnızca köle sahipleriyle kölelerin, vb. bulunduğu sömürge ülkeler için bile ‘kendi kaderini tayin’ isteğiyle ortaya çıkmak, saçma olmak şöyle dursun, her Marksist için zorunludur.”[54] Köle sahiplerinin ülkesini emperyalistlere karşı destekleyebiliyor Leninist anlayış. Çünkü artık ekonomik ileri ile politik ileri karşıt taraflarda yer alabilmektedir. İşte bu, Marx-Engels’te belli belirsiz var olan ve ancak Lenin’de kategorik karşılığını bulan bir husustur. Önceki anlayış ilerici kapitalizmi ilerici sosyalizmin izleyeceğiydi; artık gerici kapitalizme karşı pre-kapitalizmin öğeleri bile ilerici seçenekler olabiliyor. Bu anlayış, o yıllarda Lenin dışında ‒sağında ya da solunda yer alan‒ hiçbir sosyalist ya da Marksistte bulunmuyordu.

Lenin’in emperyalizm anlayışı, kapitalizmin üretici güçlerinin tüm dünyayı yatay ve dikey olarak benzeştireceğine ilişkin ilerlemeci ya da “üretici güçlerin politik teorisi” yanlısı kesimlere karşı bir yandan onların diliyle yani üretici güçler diliyle, beri yandan onların anlamadığı bir dille yani politikanın devrimci diliyle bir itirazdır. Lenin’e göre, dünya ne ekonomik olarak bir-örnek kapitalizme kavuşacaktır ne de politik olarak bu kapitalizme uygun olarak şekillenecektir. Politik ve ekonomik ayrımlar yeni hiyerarşi ve çatışma dinamikleriyle yeniden ve yeniden üretilecektir. Leninizme göre, dünya düzleşmeyecek, küreselleşmeyecek ve emperyalist ya da başka ülkeler arasındaki politik düzlemin kendi nedenselliğiyle de giden çatışmalar sürecektir.

*

Lenin’in emperyalizm anlayışının politik bakımdan tayin edici önemi, dünya ülkeleri arasında hiyerarşik ve çatışmalı ilişkilerin varlığını sistematize etmesidir. “Emperyalizm, dünya uluslarının bir avuç ‘büyük’ devletçe gitgide daha fazla ezilmesi çağıdır”.[55] Ya da başka bir yerde şöyle der: “Emperyalizm, dünyanın bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi için büyük devletlerin giriştikleri vahşi bir savaşımdır.”[56] Lenin’in bu türden anlatımlarında emperyalizmin çıplak ekonomik boyutu tek başına vurgulanmaz; o, emperyalizmi, ekonomik-mali boyutu da kapsayacak şekilde politik bir kavramlaştırmanın konusu yapar. Bu anlamda, bölüşüm savaşına girebilecek ekonomik-politik kapasitede olmak yeterdir emperyalist olmak için. Söz konusu kapasitenin sermaye ihracı yapabilme kapasitesiyle örtüşmesi zorunlu değildir.

Emperyalizmde devletler arasındaki ilişkiler hiyerarşiktir; ezen ve ezilen devlet ve ülkeler vardır. Bu ilişkiler çatışmalıdır; böylece emperyalist ülkeler arasında ve emperyalizm tarafından ezilen ülkeler arasında çatışma nesnel bir zorunluluktur. Lenin bu iki unsurun birlikte ele alınmasıyla bir devrimci politika alanı tanımlamıştır: Ulusal ya da sınıfsal ‒yahut başka‒ birtakım dinamikler vardır ve bu dinamikler çatışmalı ve karmaşık bir ilişkiler ağıyla ayrışarak devrimci yola olanak verebilirler.

Lenin’in zamanındaki radikal solculara göre, şu anda, kapitalizmin güçleri arasındaki çelişkilerle, bu çelişkiler ortamında ne idüğü belirsiz birtakım ezilenlerin muzaffer devrimci alanlarının yaratılmasıyla uğraşmak boşunadır. İşçi sınıfının en ileri kesimleri dışındakilerin, hele pre-kapitalizme ya da geri kapitalizme ait güçlerin devrimci potansiyel sahibi olmak bir yana, ancak gericiler olduklarını döne döne vurgulamak gerekmektedir. Hedef, kapitalizme karşı sosyalizmin güçlerine yaslanarak mücadele etmektir.

Buna göre, büyük güçlerin varlığında onların ilişkileri ortamında kendine yer açmaya çalışan öznelerin büyük güçlerin oyuncağı olmaktan kaçınması olanaksızdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak radikal solculara göre, “emperyalizm çağında, ne türden olursa olsun, ulusal bir savaş olamaz” ve her ulusal savaş zorunlu olarak bir emperyalist savaşa dönüşür.[57] Emperyalizm çağı hiçbir boşluk tanımaz ve bizim karşımızda ya toptan yok oluş, ya hep birlikte kurtuluş vardır. Lenin bu ikiliği reddetti.

Bir tarafta Marksizmin tezlerini kapitalizme teslimiyet yolunda istismar ederek, kapitalizmin doğal gelişmesinin savaşları ve ezme-ezilme ilişkilerini geride bırakacağını ileri süren sağcılar vardı. Öteki tarafta ise, birbirini yiyen barbar kapitalist güçlerin olduğu dünyayla politik ilgiyi kesmek ve tamamen yeni bir toplumsallık için mücadele etmek gerektiğini ileri süren sol radikaller vardı. Lenin bu yaklaşımın iki tarafının da gerçekle devrimci tarzda ilişkilenmediğini, bugünkü gerçekte, sağcıların, ‒çatışmayı geçici sayarak asıl yönelime yoğunlaşmak gerektiği görüşüyle‒ ideali, solcuların ise idealin karşıtını gördüklerini belirtti. Ona göre tarihsel gerçek özgüldü ve emperyalizmin nesnel zorunluluklarıyla yarattığı konjonktürde aykırı dinamiklerle ilişkilenmeli ve ayrıca bu konjonktürde saf ideyi arayan idealizm ide alanına bırakılmalıydı. Gerçekliğin karmaşık ve katmanlı yapısından uzak olan sosyalizm anlayışına karşı Lenin, boşluklara, çatlaklara, aykırılıklara oynadı.

Lenin özellikle ekonomi dışındaki politik özgüllüklere dikkat çekti. Ona göre “siyasal ve stratejik ilişkilerin kendine özgü niteliği” vardı[58] ve ekonomik yapısallık ile politik ilişkilerin yapısallığı arasında kısa devre arayışından uzak durulmalıydı. Lenin’in bu yaklaşımı, çağdaşı birçok Marksist tarafından Marksizm-dışı görülmüştür. İşçilerin bazılarının gericiliğine karşı köylülerin ve ezilen uluslaırn bazılarının devrimciliği yaklaşımı ilerlemeci ve radikal Marksistleri isyan ettirmektedir.

*

Şu halde birtakım çıkarsamalar yapabiliriz:

1) Leninist emperyalizm görüşü, iki yağmacı emperyalist arasındaki savaşta, her bir Marksistin önceliğini kendi bulunduğu emperyalist tarafın yenilmesine vermesini şart koşar. (Türkiye’de “Ne NATO ne Rusya” diyen sosyalistler bu koşulun dışında yer almış oluyor.)

2) Leninist emperyalizm görüşü, çatışan güçler arasında savunmacılar varsa bunların yağmalanması operasyonuna karşı çıkmayı şart koşar. (Türkiye’deki sosyalistlerin çoğu, Rusya’nın açıkça kuşatılmasını iki yağmacı emperyalist arasındaki kavga sanarak bu koşulun da dışında yer almış bulunuyor.)

3) Leninist emperyalizm görüşü, emperyalistlerin mücadelesinde kendi bulunduğu emperyalist kampı destekleyen sosyalistleri düşman saflarında görmeyi şart koşar. (Türkiye’de uygarlık ve özgürlük adına Batılı emperyalist kampın şampiyonluğunu yapan sosyalistler oldu.)

4) Leninist emperyalizm görüşü, Marksist hedefleri kesinlikle gözardı etmeksizin, verili gerçek güçler arasında geniş ara-dinamikler olduğunu ve saf kapitalizm ya da saf sosyalizm cephesi dışında yer alan bu güçlerin hareket eğrisini dikkatle izlemek gerektiğini ve bunlar üzerinde, dolaysızca sosyalist olmalarına bakmaksızın hegemonya kurmaya çalışılmasını şart koşar. (Türkiye’deki sosyalistlerin önemli bir kısmı, soyut bir halklar retoriği dışında hiçbir güç ile ilişkilenmemeyi bir ortodoksluk mahareti sanarak bu koşulun da dışında yer aldı.)

5) Leninist emperyalizm görüşü, emperyalist cephede yer alan ama bizatihi emperyalist olmayan bir gücün, bu niteliğini değil emperyalist cephede yer almasını esas alır ve bu koşullarda bir anavatan savunması retoriğinden uzak olmayı şart koşar. (Türkiye sosyalistlerinin bir kısmı, Ukrayna’nın iki emperyalist cephe dışında üçüncü, ama maruz kalan bir ülkeymiş gibi konumlandığını vehmederek bu koşulu da reddeder bir pozisyon aldılar.)

d. Devrimin hakkı ve hukuku

Lenin, savaş üzerine tartışma yürüten sosyalistlerin dergisi için kaleme aldığı bir yazıda, ilk ilkeden başlayarak barışçı sosyalistlere anlatır: “Sosyalistler, sosyalistlikten vazgeçmeksizin her türlü savaşa karşı olamazlar.”[59] Bu “ilke” sanki sosyalistlerin büyük çoğunluğunun katılacağı niteliktedir.

Lenin argümanını sürdürür. “Sınıf savaşımını kabul eden herkes, iç savaşı da kabul etmek zorundadır. Her sınıflı toplumda iç savaş doğal, ve bazı koşullarda sınıf savaşımının kaçınılmaz devamı, gelişmesi ve şiddetlenmesidir.” Lenin, aslında çoğu yazısında devrimi dolaysızca bir iç savaş olarak anlatır. Sosyalistlerin çoğunluğunun bu ilkeye katılması ilki kadar kolay olmayacaktır muhtemelen.

Ancak Lenin, işi gittikçe yokuşa sürecektir: Sosyalizmin bir ya da birkaç ülkede zaferi, yani iktidarın sosyalistlerin eline geçmesi, savaşa ilişkin yeni ihtiyaçlar doğuracaktır. Bu zafer, “yalnız sürtüşmeler yaratmakla kalmayacak, öteki ülkelerin burjuvazisi, sosyalist devletin utkun proletaryasını ezmeye bile kalkışacaktır. Bu gibi durumlarda savaş, bizim için meşru ve haklı bir savaş olacaktır.”

Lenin’in barışçıları isyan ettirecek mantığı bir türlü durmaz. Lenin, sosyalist ülkenin kendini savunması için savaş gibi meşru bir etmene bir başka ve epeyce tartışmalı olacak bir etmen daha ekler: “Bu, […] öteki ulusları burjuvaziden kurtarmak için girişilmiş bir savaş” da olabilir.

Lenin’in burada duracağını sanırsak yanılırız. Onun dur durak bileceği yok gibidir: “Biz, tek ülkede değil bütün dünyadaki burjuvaziyi devirir, yener ve onları mülksüzleştirirsek, savaşlar olanaksız duruma gelir.”

Lenin’in yaklaşımının dayandığı mantığı anlamak aslında pek kolay. Devrim kavramını kabul eden birinin bu noktaya kadar uzanmasında pratik dışında hiçbir sınır yoktur. Devrim zaten başlı başına, egemenler tarafından vazedilen hukuku, politik sınırları, bir yerin bir egemenin hakkı olduğunu falan tamamıyla tanımamaya dayanan bir kavramdır. Devrim, eğer gerekiyorsa, bir başka hak ve hukuka dayanır: Ona göre, bugünkü hak ve hukuk ve her türlü öteki ölçüt zorla dayatılmıştır. Devrimcilerin dünyaya egemen olması kazanılmış haktır. Gerisi tamamen pratik başarı sorunudur. Başarılı olacaksa bir muzaffer sosyalist devletin dünyaya egemen olmak için uğraşmasının “ilkede” hiçbir engeli yoktur. Böyle bir duyuş-düşünüş evreninde olanların “hukuk”, “hak”, “ölüm”, “savaş” “yaşam hakkı”, “uluslar arası hukuk”, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”, gibi terim ve kavramlara nasıl yaklaşacağını öngörmek için çok uğraşmaya gerek var mı?

Devrimcilerin taktik olarak ya da ampirik olarak saldırı ve istilası olarak görülecek her şey gerçekte sosyalizmin kazanılmış hakkının savunulması savaşıdır! Bundan ötesi var mı?

e. Jeo-politika ve alt-politika

Engels, Tarihte Zorun Rolü metninde şöyle der: “Siyasette yalnızca iki belirleyici güç vardır. Devletin örgütlü gücü ordu, ve halk yığınlarının örgütlenmemiş, ilkel gücü.”[60]

Marksistlerin ve genel olarak sosyalistlerin, Engels’in sözlerinde karşılığını bulan anlayıştan yaygın olarak uzaklaştıklarını izliyoruz. Yaygın eğilimin eksenini, halk yığınlarının örgütlenmemiş halini ideal olarak almak oluşturuyor. İdealini devlette bulanlar ise bazı tarihsel köklere sahip olmasına karşın günümüzde epeyce zayıf bir konumda.

Engels’in anlatımında Marksist politika henüz yoktur. Engels’in “güç olarak devlet”i jeo-politik yaklaşıma (çünkü jeo-politikaya göre, gerçek yaşamda tek güç devlettir), “örgütsüz halk yığınlarının gücü” de başka bir anlayışı göstermek bakımından geçici bir ifadeyle, alt-politikaya karşılık olsun. (Bu ikilik başka bir çalışmada dikey ve yatay politika olarak tartışılmıştı.[61]) Marksist politika, özgül olarak Leninist politika, devletin gücüne karşı halkın örgütlü gücünü –devlet-benzeri gücünü‒ çıkarmak için uğraşmaktır. Buradaki kritik ayrım ortada olsa gerektir. Devletin gücü, genel tarihsel olarak, mücadele edilmesi gerekendir; yaslanılması gereken değil. “Normal” tarihsel koşullarda yığınların örgütsüz gücü de ancak verili örgütlü güçlerden birinin malzemesi olabilir. Egemenler kritik zamanlarda halk yığınlarının gücünü kullanarak belirleyici etki sağlar. Egemenlerin halk yığınlarının gücüyle ilişkisi bu tarzdadır. Örgütsüz yığınların kendi başına ancak ön-politik yani onu örgütlemeye uğraşan özneyi uyarması bakımından değeri vardır.

Alt-politik bakış açısından, sokağa çıkmış halk yığınları bizatihi idealdir. “Renkli devrimler”i, Arap Baharı olarak adlandırılan kitle hareketlerini, önceki yıl Belarus, birkaç yıl önce Hong Kong’taki kitle gösterilerini herhangi bir değerlendirmeye gerek duymaksızın coşkuyla karşılar. Alt-politik bakış, Gezi Ayaklanmasının kitleleriyle 15 Temmuz’da sokağa dökülen güruhu ayrımsız sahiplenir. Ukrayna krizi konjonktüründe “acı çeken halklar” ve bazıları nezdinde “insanlık” dışında herkes düşmandır: “Bu gözü dönmüş savaşın tek kurbanları sadece Ukrayna, Rusya ya da Avrupa halkları değil, tüm insanlıktır”.[62] Alt-politik bakışın soyut bir “insanlık ve halklar”ına karşı devletlerden oluşan kötüler yaklaşımının gücü, teorik bakımdan açık zayıflığına karşın, yaygın olarak benimsenmesindedir.

Ancak, bu alana benzer bir yerde duran ve gücünü Marksizmin bazı önermelerinden alan bir yaklaşımla, dolayısıyla Marksizmin bir anlaşılış tarzıyla, hesaplaşılmalıdır. Bu yaklaşımın Ukrayna krizi vesilesiyle canlı bir örneğini ‒verimli yazılarla gelişmeleri irdeleyen‒ Hazal Yalın’da buluyoruz. Ona göre dünyayı sınıf mücadelesi bakış açısından görmeliyiz. “Meseleye jeopolitik değil sınıflar mücadelesi açısından bakmak gerekir. Jeopolitik yalancı bir bilimdir.”[63] Devam eder Yalın: “Jeopolitik küçük ülkeleri siyasi olarak tamamen öngörüsüzlüğe sürükler, zira bir ‘büyükler’ modellemesi olmaktan başka aslında her şeyin temelini, çatışmaların altındaki temel determinantı, sınıflar mücadelesini, dolayısıyla halkları görmezden gelir.” Genel olarak Marksizmin merkezinde yer aldığı kabul edilebilecek bu yaklaşım ile alt-politika yaklaşımının bağlantısını göstermek için çok uğraşmak gerekmeyecektir. Ancak, kritik olan, günümüz soluna derinden nüfuz etmiş olan alt-politika anlayışının Marksizmle bu yaklaşım aracılığıyla bağlantı kurması ve Marksizmin böylece etkiye açık bir hal almış olmasıdır.

Oysa halklar ancak politikleştiği zaman yani jeo-politik bir unsur olmaya yöneldiği zaman bir “determinant” haline gelir. Aksi halde, bir malzeme ya da dayanak olmak düşer halklara. Engels’in sözünü ettiği belirleyicilik bu kadardır. Tarihin motorunun sınıflar mücadelesi olduğunu söyleyen önerme, özgül tarihsel güç ilişkilerini anlamak bakımından genel kalmaktadır. Engels’in sözlerine yansıyan zihniyet ile sınıf mücadelesi esprisini karşılaştırdığımızda, sınıflar mücadelesi önermesinin açıklayıcı gücünün olmadığını görürüz. Bu bakımdan, gerçekte, bütün insanlığı politika için özne kabul eden alt-politik yaklaşımla, işçi sınıfını özne kabul eden alt-politik yaklaşım arasında özgüllük bakımından fark yoktur. Her iki özne de bir soyutlamanın ürünüdür ve özgülleştirmeye kategorik olarak direnmektedir. Oysa, bir-devlet ile öteki-devletin ilişkilerini, bir-örgüt ile bir-devletin çatışmasını özgül olarak anlamak mümkündür ve Engels’in akıl yürütmesi de bu düzlemdedir.

Marksizm bakımından tartışılması gereken öteki temel argüman, politik gelişmelerin birtakım sınıflara ve onların da ekonomik nedenlere dayandığını gösterme uğraşı oluşturmaktadır. Bu yaklaşım da jeo-politikayı kategorik olarak reddetmeyi ve devletleri ekonomik-sınıfsal gereklerin yansıtıcısı olarak ele almayı öngörmektedir. Engels, Tarihte Zorun Rolü’nde, ekonomik temel üzerinde olmak kaydıyla, politik güçlerin nasıl kendi gerekleri doğrultusunda hareket ettiğini güçlü bir şekilde anlatır. Politik güçlerin “özerk hareketi” Marksizmde, Bonapartist devlet teorisi olarak kavramsal karşılık bulmuştur.

Marx’ın özellikle Kapital’deki “İlkel Birikim” bölümünde ve Bonapartizm üzerine yazılarında, Engels’in şiddet ve Bismarck üzerine yazılarında ve Lenin’in “politik olayların özgüllüğü”nü ele aldığı savaşlar dahil bütün olaylarda bu tür ekonomizme nasıl kuvvetle karşı çıktığı bilinir. Marksizm bakımından sorunumuz, Bonapartizm gibi bir devlet biçiminin istisnai niteliğine ilişkindir; çünkü yakından ele alınan her politik ‒özel olarak devlete ait‒ süreçte buna benzer birtakım ayrıksılara başvurulmak durumunda kalındığını görüyoruz.

Ukrayna krizi bağlamında da, Rusya’nın Rus büyük burjuvazisinin çıkarları gereğince Ukrayna’yı işgal ettiği çeşitli kesimler tarafından kuvvetle dile getirildi. Bu iddiayı yüksek sesle dile getirmek Marksistliğin belirteci olarak adeta istismar edildi. Oysa Rusya’nın Ukrayna işgali, büyük burjuvazinin çıkarlarına aykırı ve tamamen jeo-politik bir eylemdir. (Hatta, bu operasyonun jeo-politikle çok az ilgisi olduğu ve esasen Rus toplumunun ve ekonomisinin derin krizine karşı bir yön değiştirme hamlesi olduğu gibi ahmakça hükümler verenler bile oldu.[64])

Şu halde, jeo-politik, bir sahtelik değil bir gerçekliktir ve dikkate alınmalıdır. Sorun, politikanın jeo-politikaya indirgenmesi, jeo-politiğin bir-gerçek değil tüm-gerçek olarak görülmesi halinde ortaya çıkacaktır.

Politik tarih esas olarak devletlerin örgütlü gücü tarafından oluşturulur. Bunun Tukidides’ten Hegel’e kadar uzanan ve ‒yatay politikaya gömülü ezilen akımlarından farklı olarak‒ Marksizm tarafından da edinilen bir anlayış olduğunu belirtelim. Ancak Marksizm bu devletlü tarih anlayışından kritik bir boyutta ayrılır. Ele aldığımız bağlamda, Marksizmi teoride ve politikada devrimci kılan husus, devletlerin varlığına ilişkin açık kabule ek olarak, halkın ilkel gücünü örgütlü hale getirme çabasına kategorik bir yer vermesidir. Marksizm bunu soyut bir dilek olarak koymaz; ona göre, bu, somut bir olanaktır ve tarihin hareketinin vazgeçilmez bir unsurudur. Marksizmin politikası, güçler arenasında bir özne-güç olmayan halkın ilkel gücünü (bu ilkel güç, yapısal olarak, özne-güçler tarafından kullanılır) özne-güç olmaya dönüştürmektir. Bu bir süreçtir ve Marksist ile jeo-politikçiyi ayıran temellerden biri budur. Marksistlerin ömrünün çoğu bu geçiş sürecinde geçer. Jeo-politikçi, güç olma sürecini önemsemez ve ancak verili güçleri esas alır. Bunlar da her zaman devletlerdir.

Bu bakımdan, devletleri yegâne güçler olarak kabul eden bir anlayışın Marksist olmadığını kesin şekilde söyleriz. Bu devletler, sosyalist devletler olsa da… İşte burada, geçenlerde ÇKP’nin düzenlediği “Dünya Marksist Partiler Forumu”nda (28 Temmuz’da düzenlenen foruma 70’i aşkın ülkeden 100’den fazla partinin katıldığı bildirildi) yapılan bir konuşmayı, jeo-politikçi yaklaşımın parlak bir örneği olarak değerlendiriyoruz. Söz konusu konuşmacıya göre, 21. yüzyılda devrimin esas gücünü devletler oluşturmaktadır.[65] Konuşmacı Doğu Perinçek’tir.

Perinçek’e göre “günümüzde dünya devrimin esas gücü, bağımsızlık isteyen Devletler olmuştur. Buna şaşırmamak gerekir, çünkü devletler örgütlü güçtür ve silahlıdır.”[66] Engels’in anılan sözlerini, sadece bir yönüyle, çıplak bir istismara maruz bırakan Perinçek’e göre, henüz devlet olmayan devrimci hareketler bu sürecin insicamını bozan başıbozuklardır sadece. Bu noktaya kadar Perinçek’in görüşünün sadece Marksizm dışında olduğunu söyleyebiliriz. Ancak o bu kadarla yetinmeyecek tıynettedir ve karşı-devrimci olmalıdır: “Silahlı cephede halen, Suriye, Türkiye ve Rusya devletlerinin ABD hegemonyacılığına karşı mücadelesi bütün sıcaklığıyla devam ediyor.”[67]

Perinçek’in skolastik ama güçlü mantığı basit bir ampirik testten bile geçemiyor. Oysa Perinçek, ampirik bilgi teorisini benimser. Suriye ve Rusya’nın silahlı bir mücadele yürüttüğü açık birer gerçek. Suriye’nin, ABD orduları bu ülkede olduğundan, karşısında ampirik olarak ABD’yi de bulduğu ortada. Ancak Ukrayna’da Rusya’nın gerçekte ABD ile savaştığını ampirik bir mantıkla kanıtlamak olanaksız değilse de zordur. Burada devreye Leninist “somut politik analiz” girecektir. Somut politik analiz için ampirik veriler önemlidir ama tayin edici değildir. Bir başka anlatımla, somut politik bir analiz ampirik verilere zorunlu gerek duymaz, ama ampirik testten geçmelidir. Dolayısıyla Ukrayna’da sürenin, Rusya’nın ABD ile dolaysız olması gerekmeyen ama ABD hegemonyacılığına karşı bir savaş olduğu sabittir.

Peki Türkiye? Türkiye’nin ABD hegemonyacılığı ile silahlı bir mücadele yürüttüğü nasıl ileri sürülebilir? NATO’nun güçlü bir üyesi olarak daha geçenlerde Madrid’deki uğursuz belgeye imza atan Türkiye mi ABD’yle silahlı mücadele yürütüyor? Suriye’nin Baas iktidarını devirmek için kuşkusuz ABD’yle birlikte ama kendine pay kapmaya çalışarak yıllardır şevk ve hırsla uğraşan Türkiye mi ABD’yle savaşıyor? “Ama” diyecektir karşı-devrimci Perinçek, “Kürtler orada ABD’nin işbirlikçisi. Dolayısıyla Kürtlerle savaşan Türkiye ABD ile savaşmış olur.” Bu ancak Perinçek’in kafasında yaratılmış kurgusal bir gerçektir! Çünkü Rojava Kürtleri, ABD ile ilişkilerin bütün risklerine karşın bağımsızlığını koruyabilmiş bir güçtür. Bu bakımdan, jeo-politik bakışın tipik bir örneği olan Perinçek’in yaklaşımı bizatihi Türkiye devletine ilişkin yaklaşımından dolayı ve içinde bulunduğumuz politik dönemin ilişkileri ortamında karşı-devrimcidir.

Öte yandan, devletlü bakış ÇKP açısından anlaşılabilir. Bir devletin başındaki güçlerin dünyayı devlet gücü açısından görmesi gayet normaldir; ancak elbette sorundur, çünkü iktidar olunduğunda devletle sınırlanmanın yetmeyeceğini sosyalizm deneyimleri tarihi yeterince göstermiştir. Stalin döneminde SSCB’de de bu sorun bütün ağırlığı ve gerçekliğiyle karşımızdaydı. Sorun, devletçi jeo-politik teorisi sonucu Perinçek gibi birinin kendine savunacağı devlet icat etmesindedir. Bu devlet, ÇKP’nin başında olduğu Çin, ya da dışarıdaki bir devlet olan Rusya olsaydı, politik nitelik bakımından operasyonel bir sonuç vermeyebilirdi. “Marksist partiler” toplantısında Türkiye gibi bir devleti devrim safında saymak!

Perinçek’in yaptığı politikayı jeo-politikaya tam olarak indirgemektir. Peki, Perinçek gibi verili devletlerden bir dünya devrim perspektifi kuranların –karşı-devrimciliğine ek olarak‒ anti-Marksistliği açık olduktan sonra, devletleri tanımayan ve dışarılayan ama halk yığınlarının örgütlenmemiş gücünde devrimci politikayı görenlere ne demeli? Engels’in ayrımında Marksist politikanın olmadığını ifade etmiştik. Gerçekte öteden beri ama son on yıllarda yükselerek ve derin bir şekilde etki ederek, halk yığınlarının söz konusu halini politikanın kendisi, politika için yeter varlık görmenin yaygın bir ideo-politika olduğunu görüyoruz. Devletlerin karşısında yer alan ama herhangi bir devletleşmeye de kategorik olarak karşı duran bu yaklaşım, yer yer anti-Marksist, fakat genel olarak alındığında non-Marksisttir.

Somut bir yer ve zaman ile kaim olan politika, tanımı gereği, belirli bir yerde kudret kazanmayı öngördüğü andan itibaren jeo-politik boyut kazanmıştır. Bu bakımdan, Marksizm ile günümüzün yaygın yatay politika anlayış ve pratikleri arasında kategorik bir ayrım vardır. Marksizm, devletleri gerçek güçler olarak kabul eder ve bu gerçek güçlerle gerçek güç olarak mücadelenin sonuç alıcı olduğunu vurgular.

Gezi Ayaklanması konjonktüründe Leninist emperyalizm teorisini kabaca izleseydik, ki bu jeopolitik bakış olacaktı, emperyalizme karşı ezilen ülke iktidarını tutmalı ve Gezi’yi de bildik “renkli devrimler”den saymak durumundaydık. Ancak konjonktürlerin özgüllüğü özneleri bu türden indirgemelerden uzak durmaya zorlar. Jeo-politik olarak Batı emperyalizminin Tayyip Erdoğan iktidarıyla çelişkisi aralığında yer alan Gezi Ayaklanması, vazgeçilmez bir özgül olanaktı.

Ancak Batı emperyalizminin operasyonel ya da sonradan etkili olduğu öteki birçok kitle ayaklanmasında durum böyle değildi. Daha geçen yıllarda Hong Kong’da ortaya çıkan kitlesel gösterileri bu bakımdan ele almalıyız. Sömürgeciliğin “ayrıcalıkları”ndan yararlanma isteğiyle gelişen gösterilerin somut olarak kısmen demokratik bir zemine dayandığını, hatta katılanlar arasında radikal solcular ve sol-Maocular olduğunu biliyoruz, ancak bu gösteriler jeo-politik ortamın basit aracı durumundaydı ve alt-politik solculuğun kritik birtakım anlarda nereye düştüğünün tipik örneğini veriyordu. Orada yer alan sol radikaller gibi, dünyanın çeşitli bölgelerindeki sol hareketlerin birçok mensubu, Hong Konglu göstericileri özgürlükçü tepkilerinden dolayı destekledi. Bu destek, elbette Batı ile Çin arasındaki büyük oyunun Batı tarafında yer aldı. Destekleyenlerin Batıya da düşman Marksistler olduğu gibi bir sav, ancak ve sadece bu Marksistlerin Marksizmin pratik-politik duyusundan ne kadar uzaklaştıklarının ve kendi omuzlarında kendi kafalarını taşımadıklarının basit bir göstergesiydi.

Jeo-politik ayrımlara ilgisizlik, politik güçler ilişkisine ve politikaya ilgisizliktir. Vurgulayalım; politikayı jeo-politikaya indirgemekten söz etmiyoruz, sorun, gerçek dünyada bir yer tutmayı hedefleyen bir öznenin gerçek dünyanın güçler ilişkisiyle mutlaka ilişkilenmesi gereğidir. İlişkilenme, bu güçlerden biriyle illa uzlaşmak anlamına gelmez ve esas olarak mücadeleyi içerir, ama uzlaşma olasılığını öngörür.

Jeo-politikaya ilgisizliğin tek gerçek gerekçesi, söz konusu öznenin politik yokluğu ya da ağır güçsüzlüğüdür. Paradoksal olarak, sol hareket bu gerekçeyi taşımasına karşın, yaklaşımı gerekçenin tamamen aksine şekilleniyor. Ayrıca, dünyanın jeo-politiğin görece öne çıktığı ve geriye düştüğü dönem ya da konjonktürleri de olabilir.

III. Ayrışan Sosyalist Yollar

Ukrayna krizi karşısında alınan tutumları yakın tarihteki bazı olaylara ilişkin tutumlarla bağlantılandırmak, tutumların arızi değil esas olarak yapısal nitelikte olduğunu gösterecektir. Romanya’da Çavuşesku bir darbeyle devrildiğinde, 1991’den 2003’e emperyalist koalisyonun Irak’a saldırılarında, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi, Suriye’de Esat’ın devrilmeye çalışılmasında, “renkli devrimler”de hangi politik kesimler ne tür tutumlar almıştı?

Çavuşesku’yu öldürenleri alkışlayanlarla bugün Ukrayna’da ABD emperyalizminin borazanlığını yapan aynı özneler olduğunu biliyoruz. Çavuşesku için İstanbul’da korsan miting yapanlarla bugün Rusya’nın Ukrayna’da bir saldırganlığı bertaraf etmeye çalıştığını söyleyenlerin aynı özneler olduğunu biliyoruz.

Daha vahimi, bu olayların neredeyse hepsinde, tereddütler içinde “iki kötülük”ten uzak durmaya çalışmış genişçe bir Marksist akımlar silsilesi olduğunu da ibretle izliyoruz.

Düşman saftaki özgürlükçülük

Geniş olarak sol çevrelerde, Ukrayna krizi konjonktüründe, düşman saflarda yer alan güçlü bir kutup belirdi. Bu, safını açıkça Batı emperyalizmi tarafında bulan ve Rusya’nın bulunduğu tarafın yenilgisini ve cezalandırılmasını isteyen, ve başka zamanlarda özgürlükçü sol ama içinde bulunduğumuz konjonktürde liberal sol diye adlandırmanın uygun olacağını değerlendirdiğimiz odak oluşturuyor. Bu kesimin tutumunun kesinliği gerçekte, geniş kararsız sosyalist kesimlerin zaafını göstermesi bakımından önem taşıyor. Özgürlükçü sol genel nitelik itibarıyla karşı-devrimci değil, ama Ukrayna krizi özgülünde Batı emperyalizmini militanca savunarak açıkça düşmanca bir konum aldı.

“Ne Rusya ne NATO”culuk

Sol kesimlerin herhalde en geniş öbeğini bu şiarı savunanlar oluşturuyor. Irak savaşı sırasında “Ne Sam ne Saddam” şiarı ile bu şiar arasında gerekçe ve zihniyet bakımından süreklilik var. Ancak Saddam’a ilişkin olanın açık bir Batıcılıkla sakat olduğu açıkken, Rusya’nın Saddam Irak’ına göre daha güçlü ya da emperyalist olması seçeneğini gözeterek, “Ne NATO ne Rusya”nın Batı yanlılığının tartışma gerektirdiğini söyleyebiliriz.

Bu şiarda, önceliği Rusya’ya verdiğini gösterenlerin, ‒mesela “Rusya acilen çekilsin” diyenlerin‒ “özgürlükçü sol”un nüfuz alanında olduğunu belirtmek gerekiyor. Önceliği Rusya’ya verenlerin, düşmanın açık etki alanında olduğunu saptamalıyız.

“Ne NATO ne Rusya” şiarı Leninist duyarlık sahibi kesimler için sözde güvenceli ilkesel tutumun göstergesiydi. Böylece, iki emperyalist güç arasında taraf tutulamayacağını ısrarla ifade ederek Leninizmi izlediklerini savunanların önemli bir ağırlık oluşturduğunu görüyoruz. Bu sosyalistler, NATO’nun saldırganlığını vurguluyor ama Rusya’yı anmadan NATO’dan bahsetmenin imandan edeceği korkusu yaşıyorlar. Oysa gerçek güç ilişkilerinin açık dengesizliği koşullarında taraflar arasında bir eşitlik varsayan bu şiarın hangi tarafın yanında olduğu açık olsa gerektir. Bu gerçeklik karşısında söz konusu sosyalistlerin, Lenin ile kurdukları ilişkinin tarihsel, ideolojik, psikolojik olduğunu söyleyebiliriz ama politik ve teorik olduğunu söyleyemeyiz.

Ne Rusya ne NATO’cular arasında kararlı bir steril devrimci görüşü izleyenler olduğunu da reddedemeyiz. Bunlar Leninist olmaktan çok “radikal solcu” ya da “sol komünist” bir nitelik gösteriyor. Her türlü devleti reddetmek bakımından yatay politikanın bu kez radikal ya da belki devrimci örneklerini verebilen ama teorik olarak somut karşılığı “solcu teorik arınıklık” olan bir eğilim olarak beliriyor bu. Bu eğilimin ideo-teorik duyarlığına bir şey diyemeyiz, ancak bu duyarlık, teorik bulaşıklık bir yana politik bulaşıklığa hiçbir şekilde katlanamayan bir reddiyeci solculuk olarak tecelli ediyor. Düşmanlar arasında ayrım yapma düşüncesine tahammül edemiyor.

Leninist nirengi

Ukrayna krizindeki Marksist taktik tutumun nirengisinin bir örneğini Garbis Altınoğlu’nun 2008’deki Gürcistan krizi sırasında koyduğu yaklaşımın oluşturduğu kanısındayız. Garbis Altınoğlu, emperyalist olarak gördüğü Rusya’nın büyük bir saldırı altında olduğunu ve bu yüzden bu ülkeye zafer dilemek gerektiğini yazmıştı. Garbis Altınoğlu gibi sağlam bir Marksist-Leninistin emperyalist bir ülkeye zafer dilemesi başlı başına bir belirti olarak görülmelidir. Leninizmin bir ezber değil, bir özgüllük örneği olarak izlenmesi ancak böyle olabilir. Dolayısıyla “Ne NATO ne Rusya” şiarının ‒benimseyenler arasında gerçek devrimciler olmasına karşın‒ içinde bulunduğumuz konjonktürde saldırgan Batı emperyalizmini mazur gösteren bir işlevi olduğunu görebiliriz.

Her bir konjonktüre ilişkin taktik tutumda Marksist olanla olmayan belirgin olarak ayrışmayabilir. Ancak bize göre, Ukrayna krizi Marksist taktiğin kendini özel olarak gösterdiği kritik bir moment oldu. Ukrayna krizinde Marksist taktik tutum aldığını izlediğimiz az sayıda Marksist kesim oldu.

Yurtseverlik

Ukrayna krizinde Batı emperyalizmini düşmanlaştıran ve Rusya’ya zafer dileyen eğilimin dikkat çeken bir örneğini “devrimci yurtseverlik” oluşturdu. Parti-Cephe’nin, içinde bulunduğu ağır politik sorunlara karşın, 1980’lerin sonlarından bu yana çok sayıda olayda beliren devrimci duyusunu Ukrayna krizinde de gösterdiğini izledik. Bu hareket o yıllarda da alaylı nefretini çekmişti özgürlükçü solcuların bugün de çekiyor. (Çavuşesku’yu savunmak için gösteri yapan Türkiyeli dinozor devrimciler vardı pespaye sivil toplumcuların gözünde!) Bize göre, bu devrimci akımın tutumuna onun anti-emperyalist yurtseverliği yol açmıştır ve şu ya da bu şekilde yurtsever nitelikler gösteren Türk solcularında da benzer bir tutum ortaya çıkmıştır.

Devrimci yurtseverliğin yegâne örneği olan bu akımın dışında, Türkiye’de Türk yurtseverliğinin ancak çok zayıf bir bağımsız damar olduğunu ve güçlü bir şekilde şovenizmin etkisinde olduğunu vurgulamak gerekiyor. Nitekim, bu eğilimin düşmanca nitelikler taşıyan mantıksal sonucu Türk devletçi ve Rusyacı bir tutum alışla ön-faşist Vatan Partisi şahsında karşıdadır.

Liberalizme ya da yurtseverliğe özgülleşme

Ukrayna krizi karşısında steril solculuğun tipik bir belirtisi konumunda olan yazının başlığı “Ya milliyetçilik ya liberalizm mi”ydi. Bu iki tehlikeden kendini uzak tutmaya çalışan ve sosyalizmi işaret eden bir sosyalist bizce her türlü özgülleşmenin kategorik olarak dışında yer almayı garantilemek isteyen biridir. Oysa içinde bulunduğumuz konjonktüre ilişkin bir özgülleşme Leninistler bakımından liberalizmden uzak durmaya milliyetçilik değil ama yurtseverlikle ilişkilenmeye dönük olmalıdır. Ancak bu, liberalizmin etki alanındaki hareketlerle teması kesmek anlamına gelmemeli ve bunların çelişkili dinamiğiyle içeriden ilişki kanalları oluşturma çabası ihmal edilmemelidir. Batılı emperyalizmin kadın, lgbti, çevre gibi hareketleri massetmek hatta kullanmak için nasıl çalıştığı uyarıcı olmalıdır.[68] Bu alanlar birer savaş alanıdır ve Marksistlerin savaş alanından çekilmemesi gerekecektir.

Ulus-devletler çağı olan geçen yüzyıl boyunca Marksistler ulusal devrimcilerle çoğu yerde uzlaşmış ya da doğrudan bu tarihsel görevi üstlenmişlerdir. Marksizmin bu yönünü eleştiren özgürlükçü Marksistler ya da solcular da Marksizmin geçen yüzyılda milliyetçiliğe eklemlendiğini ileri sürmüşlerdir. Oysa bu, Lenin’in büyük katkısıyla Marksistlerin bilinçli bir şekilde yöneldiği ve sonuç aldığı bir mücadele alanıydı.

Sol komünistlik ve özgürlükçü solculuk, bugün Marksizmle ilişkili sol hareketlerin karşısındaki en büyük sorun gibi duruyor. Bunların ikisi de biri sağdan öteki soldan göstererek gerçekte sağcı bir konum alıyor ve Marksizmi Batı uygarlığına bağlayıcı bir işlev görüyor. Radikal niyetlerle başladığı açık olan sol komünistler adımladıkları yolda ilerledikçe sağcılaşmaktadırlar. Ütopyacı radikalizmleri onları özgürlükçülerin yanına itmektedir. Ukrayna krizi konjonktüründe bu sol radikalizm sağcılıkla temayüz etmektedir. Fiilen Batının yanında yer almaktadır.

Bu eğilimlerin tümünün özgürlükçü ideoloji yoluyla genel olarak liberalizme kapıldığı görüşündeyiz. İktidar duyusunun yitimi devrimciliği kemirip duruyor ve bir-yerli bir-zamanlı olmaya yani gerektiği koşullarda yurtseverliğe karşı yüzer-gezer bir evrenselcilik olarak beliriyor. Buradan liberalizmin evrenselciliğine pek kısa bir yol olduğunu vurgulamalıyız.

*

Ukrayna krizi dünyanın önemli bölgelerinde belirecek bir sosyalizm dalgasının başlatıcısı olacak ve dünyanın sosyalistlerinin çok büyük bir kısmı bu dalganın altında kalacak ya da karşısında yer alacak. Bu, sosyalistlerin ezici çoğunluğunun içinde olduğu hayal dünyasının bir yansıması değil, önümüzdeki yıllarda karşımıza çıkabilecek bir olasılık. Böylece Marksizmin duraklayan devrimci diyalektiği bir kez daha, dünyanın “metropollerinde” değil kendine başka ve yeni metropoller / merkezler yaratarak işleyecek.

Bu devrimci işleyişle, bugün sosyalist sayılanların çok büyük bir bölümü eski dünyanın ya da düşman dünyanın unsurlarına dönüşecek ve biz, kudretli bir geleceği yaratmak üzere yol alan militanların içinde olmaya gayret edeceğiz. Bu ayrışma öyküsü, Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğinin işlediği ve Marksizme sıçrama yaptırdığı her momentte yaşandı; sosyalistlerin çoğu devrim davasından savruldu ve yeni devrimciler türedi. Kızıl ipimiz, Marx’ın Marksizmi olarak, Leninizm tarzındaki Marksizm olarak, Maoizm tarzındaki Marksizm olarak, her seferinde bize tarihsel ve konjonktürel tutamak oldu. Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğinin yeni simgesinin adı henüz ortada yok, ancak Ukrayna krizi konjonktüründe biz eskimemiş bir eski varlığımızın, Leninizmin, yeniden canlanması gerektiğini görüyoruz.

Marksizmin bir kez daha ideo-politik berkitilmesi için müdahaleler yapılması gereken kritik bir konjonktürde olduğumuzu anladık. Berkitilme işleminin adı Leninizmdir. Ezberlenmemiş, Lenin’in kendisine karşı bile özgülleşebilmiş bir Leninizm.

 

[1] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1979, s. 60.

[2]. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1920/jun/12.htm

[3] Rusya, normatif gerekçelerle Ukrayna’nın işgal edildiğini reddediyor, bu sözcüğün kullanılmasını yasaklıyor ve Ukrayna’da özel bir operasyon yürüttüğünü söylüyor. İşgal sözcüğünün olumsuz çağrışımları olduğu doğru, ancak basitçe bir yerde bulunmak, bir yeri ele geçirmek gibi bir eylemi anlatan bu sözcüğü değil de, Rusya’nın tercih ettiği bir terimi kullanmaya gerek görmüyoruz.

[4] Meriç Şenyüz’ün bahsettiği ülke Çin’di. https://www.indyturk.com/node/454076/d%C3%BCnya/10-uzman-2021i-de%C4%9Ferlendirdi-10-maddede-d%C3%BCnya

[5] https://multipolarista.com/2022/04/09/nato-asia-pacific-china-russia/

[6] https://multipolarista.com/2022/04/09/nato-asia-pacific-china-russia/

[7] Aleksandr Buzgalin, Andrey Kolganov ve Olga Baraşkova, “Rusya: Yeni Bir Emperyalist Güç mü?”, Çev. Sina Güneyli, Teori ve Politika 86-87.

[8] Garbis Altınoğlu, “Suriye ve Beşar Esad Tartışması” (2018) https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1223-suriye-ve-besar-esad-tartismasi

[9] Bu tanımın sahibi S. Zizek olsa da, geniş sol çevrelerin, tipik olarak kendilerini Batı liberal uygarlığının eleştirel ileri götürücüleri olarak algıladığını göz önüne aldığımızda yeni hiçbir şeyin olmadığı bir öyküyü izlediğimizi söyleyebiliriz. https://birikimdergisi.com/guncel/11022/rusya-nin-yeni-kuresellesme-onerisi

[10] https://sosyalistbirlik.com/sosyalist-komunist-partiler-arasinda-ukrayna-tartismasi/

[11] Samir Amin, “Ukrayna Krizi ve Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Geri Dönüşü”, Çev. J. Yazıcı ve K. M. Ateş, Teori ve Politika 86-87.

[12] Erkin Öncan’ın Telegram hesabından aktaran: https://proletergundem.com/2022/07/24/rfkp-lideri-zuganov-ile-vladimir-putin-bulusmasinda-detaylar/)

[13] https://sosyalistbirlik.com/sosyalist-komunist-partiler-arasinda-ukrayna-tartismasi/

[14] Hazal Yalın: https://ydh.com.tr/HD17182_rusya--egilimler-ve-gostergeler.html

[15] Hazal Yalın: https://ydh.com.tr/HD17339_programlarin-kesistigi-yerde.html

[16] Jülide Yazıcı ve Eyüp Eser, “Okay Deprem: ‘Rusya Batı Emperyalizmine Karşı Kendini Savunuyor’”, Teori ve Politika 86-87.

[17] Türkiye Komünist İşçi Partisinin değerlendirmesi bu bakımdan “dar”dır: “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’ya saldırının hemen öncesinde yaptığı çok önemli konuşma, bazı konuların açıklık ve kesinlik kazanması bakımından son derece yararlı olmuştur. Rus tekelci burjuvazisinin günümüzdeki temsilcisi olarak Putin, konuşmasında Ekim Devrimi’ni ve Sovyetler Birliği’nin sosyalizm mirasını cepheden reddetmiştir. Konu Ukrayna olduğu için, bunu özel olarak ulusal sorun ve dolayısıyla Ekim Devrimi’nin ulusal sorun programını uygulaması üzerinden yapmıştır. Böylece açıktan Çarlık Rusya’sının mirasçısı olarak ortaya çıkmıştır. Bu açıklık, devrimci açıdan çok önemli ve yararlı bir gelişme sayılmalıdır. Böylece Batılı emperyalist propagandanın anti-komünist bir tonda Putin’e atfettiği sözde ‘Sovyetler Birliği’ni diriltme iddiası tüm dayanaklarını yitirmiştir.” https://kizilbayrak68.net/ana-sayfa/degerlendirmeler/guncel/tkip-aciklamasi-emperyalist-dunya-ve-ukrayna-krizi

[18] Sovyetler Birliğinin üçüncü dünya denilen ülkelerin bazılarındaki iktidarların ekonomi politikasını “kapitalist olmayan yol” tarzında olumlu değerlendirmesine bağlı olarak, aldıkları “kötü” komünizm dersi gereğince o ülkelerin “komünistleri” de iktidarlarını destekledi. Bu, enternasyonalizmin berbat bir örneğiydi.

[19] Engels, “yalnızca ekonomik nedenlerin bile” bunu zorunlu kılabileceğini öngörmüştü. “Engels’ten Kautsky’ye” (12 Eylül 1882); Marx-Engels, Seçme Yazışmalar -2, Çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1996, s. 155.

[20] https://kizilbayrak68.net/ana-sayfa/degerlendirmeler/guncel/tkip-aciklamasi-emperyalist-dunya-ve-ukrayna-krizi

[21] TvP’nin bu sayısındaki yazısına ek olarak Sungur Savran birkaç yazıyla olayı çözümledi. Önce, 2014 tarihli bir yazıyı yeniden yayınlayarak 27 Şubat 2022’de: https://gercekgazetesi1.net/uluslararasi/ukrayna-avrasya-savaslarinda-emperyalizmin-atagi-fasizmin-zaferi-23-subat-2014

6 Mart 2022’de: https://gercekgazetesi1.net/politika/nato-ile-rusya-arasinda-ukrayna-30-yillik-savas

10 Mart’ta: https://gercekgazetesi1.net/uluslararasi/sungur-savran-ukraynadaki-nato-rusya-savasiyla-ilgili-vaziyet-internet-sitesinin

[22] Marksizmin kurucularının bu sözlerini Lenin aktarır. Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Çev. Muzaffer Erdost, Ankara 1998, Sol Yay., s. 172.

[23] Bu bildiriyi Lenin Emperyalizm kitabında “Ek” olarak yayınladı. Lenin, Emperyalizm, Çev. Cemal Süreya, Sol Yay., Ankara 1998, s. 151.

[24] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1979, s. 36. Bu paragraftaki aktarmalar aynı yapıtın 36 ve 37. sayfalarından yapıldı.

[25] Mehmet Yılmazer, 28 Şubat 2022. https://www.karsimahalle.org/2022/02/28/gunumuz-emperyalist-paylasim-savaslari-ve-sosyalistler

[26] Mehmet Yılmazer, Güç Merkezlerinin Stratejik Yönelişleri, Alaz Yay. İstanbul 2002, s. 205.

[27] Samir Amin, “Ukrayna Krizi ve Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Geri Dönüşü”, Teori ve Politika 86-87.

[28] https://www.karsimahalle.org/2022/02/28/gunumuz-emperyalist-paylasim-savaslari-ve-sosyalistler

[29] https://gercekgazetesi1.net/uluslararasi/rus-emperyalizmi-efsanesi-ukrayna-savasinda-tarafsizlik-politikasi-neden-yanlistir (3 Nisan 2022)

[30] https://www.birgun.net/haber/rusya-emperyalist-mi-i-379809 (9 Mart 2022) ve https://www.birgun.net/haber/rusya-emperyalist-mi-2-380532 (15 Mart 2022)

[31] Lenin, Emperyalizm, s. 92.

[32] A.g.e., s. 91-92.

[33] “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti” (1916); Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, a.g.e., s. 193.

[34] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, [Eylül 1915], Çev. N. Solukçu, Ankara 1980, Sol Yay., s. 19.

[35] A.g.e., s. 19.

[36] A.g.e., s. 54.

[37] Hasan Keser bu konuyu genişçe ele aldı: “Sosyalist Ölçek Sorunu - II”, Teori ve Politika 79, Kış 2020, ss. 211-47.

[38] Garbis Altınoğlu, “Kafkasya Krizinin Jeopolitiği Üzerine” [2008], Teori ve Politika 86-87. Rusya ve Çin’in emperyalist olarak nitelenmesiyle ilgili somut bir tartışma yapmadı Garbis Altınoğlu; bize göre, bu seçkin komünist, olağanüstü sadakatinin bedeli olan eski ezberini yinelemektedir böylece.

[39] Garbis Altınoğlu’nun konuyla ilgili yazısını bir kez daha hatırlatmalıyız. “Suriye ve Beşar Esad Tartışması” [9 Nisan 2018]. Lenininizmin temel yaklaşımlarını sağlam ve yalın bir şekilde ortaya koyan bu yazı, Nazım Taban’ın Garbis Altınoğlu’nun konjonktüre uygun yazılarını bulmada gösterdiği titizlik sonucu Teori ve Politika’nın internet sitesinde bir kez daha yayınlandı: https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1223-suriye-ve-besar-esad-tartismasi

[40] Garbis Altınoğlu, (2018) https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/component/k2/item/1223-suriye-ve-besar-esad-tartismasi

[41] Etienne Balibar, Şiddet ve Medenilik, Çev. Sevgi Tamgüç, İlteşim Yay., İstanbul 2014, s. 271-2. “Steril” teorik yazılarında birer teorik Marksizm örneği olabilen ama gerçek olaylar karşısında basit bir burjuva entellektüel gibi düşünen ve davranan birçokları gibi Balibar da, Ukrayna krizinde, “özgür Batı”nın militanı olarak sivrildi bir kez daha. Barış yanlılığının bir seçenek olmadığını, Rusya’ya karşı savaşmak gerektiğini söylüyor, artık dünyayı değiştirmenin mümkün olmadığını söylemiş olan “Marksist filozof”. Bir örnek: https://medyascope.tv/2022/03/09/etienne-balibar-baris-yanliligi-bir-secenek-degil/

[42] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, a.g.e., s. 12. İki yerde vurguyla belirtir bunu Lenin.

[43] Lenin, “Gelişen Emperyalist Ekonomizm Eğilimi” (1915), Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, a.g.e., s. 7.

[44] Liu Jiming, “Çin Solu Savaş Hakkında Ne Diyor: ‘Rusya-Ukrayna Cepheleşmesi: Ya Milliyetçilik ya Liberalizm mi?’”, Çev. Onurcan Ülker. 30 Mart 2022. https://dogukizildir.wordpress.com/2022/03/30/cin-solu-savas-hakkinda-ne-diyor/

[45] Lenin, Emperyalizm, a.g.e., s. 87-8.

[46] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, a.g.e., s. 14.

[47] Lenin, Emperyalizm, a.g.e., s. 136.

[48] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü…, a.g.e., s. 48. (Ayrıca s. 52-53.)

[49] Lenin, Emperyalizm, a.g.e., s. 125.

[50] A.g.e., s. 129.

[51] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, a.g.e., s. 12 (iki ayrı yerde).

[52] A.g.e., s. 27 ve 22.

[53] A.g.e., s. 13.

[54] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü…, a.g.e., s. 78. Bunu diyen Lenin, ilerlemeci anlayışın politik uzantısını sancılı şekilde koruyor. Bir polemiğin ateşinde, Lenin, emperyalizme karşı her mücadelenin desteklenemeyeceğini söylüyor: “Gerici sınıfların emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldırısını desteklemeyeceğiz.” (İki sayfa önce: s. 76) Kast ettiği, kapitalizm öncesi ilişkilere ait sınıflardır.

[55] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, a.g.e., s. 31.

[56] Lenin, “Proletarya Devriminin Askeri Programı” (Eylül 1916), Sosyalizm ve Savaş içinde, a.g.e., s. 66.

[57] A.g.e., s. 60.

[58] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü…, a.g.e., s. 60.

[59] Lenin, “Proletarya Devriminin Askeri Programı” (Eylül 1916), Sosyalizm ve Savaş içinde, s. 60. Bu bölüm boyunca adı geçen yazıyı izliyoruz: s. 60-62.

[60] Engels, “Tarihte Zorun Rolü”, Çev. Seyhan Erdoğdu; Marx-Engels, Seçme Yapıtlar - 3, Sol Yay., Ankara 1979, s. 485.

[61] “Marksizmin Çapraz Politikası”, Teori ve Politika 82, Kış 2021, ss. 5-31.

[62] Bu satırların yazarının Hindistan’daki komünist adlı partilerden birine mensup olduğunu öğreniyoruz. (http://etha46.com/haberdetay/ceviri-rusyanin-ukrayna-isgali-emperyalizmlerin-catismasi-160029)

[63] https://ydh.com.tr/HD17322_putinin-iki-konusmasi-ve-bir-yorum.html

[64] http://etha40.com/haberdetay/ceviri-rusyanin-ukrayna-isgali-emperyalizmlerin-catismasi-160029

[65] “21. Yüzyılın dünya ölçekli ve insanlık eksenli, esas gücü devletlerin oluşturduğu devrim pratiği ve teorisi.” https://www.aydinlik.com.tr/haber/70i-askin-ulke-100den-fazla-parti-300den-cok-temsilciden-insanlik-odakli-sosyalizm-vurgusu-329674

[66] https://www.aydinlik.com.tr/haber/70i-askin-ulke-100den-fazla-parti-300den-cok-temsilciden-insanlik-odakli-sosyalizm-vurgusu-329674

[67] https://www.aydinlik.com.tr/haber/70i-askin-ulke-100den-fazla-parti-300den-cok-temsilciden-insanlik-odakli-sosyalizm-vurgusu-329674

[68] Konuyla ilgili sıcak bir örnek için Sungur Savran’ın bu sayıdaki yazısına bakılmasını öneririz.

Okunma 1142 kez

Son ekleyen Metin Kayaoğlu