Cumartesi, 20 Ağustos 2022 10:43

Suriye ve Beşar Esad Tartışması

Yazan

 

14 Ekim 2019'da yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu, ölümüyle unutulmaya terk edilmemesi gereken yazılar kaleme aldı. Altınoğlu'nun yazılarının -bizce küçük bir yön dışında- temel özelliği, artık dağılmaya yüz tutan Marksist-Leninist doğrultuyu yansıtmasıydı. Bu nitelik, bizi ona karşı yükümlü kılmaya yeter. Bu bağlamda, Garbis Altınoğlu'nun konjonktüre uygun düştüğünü  değerlendirdiğimiz yazılarına yer veriyoruz.
Teori ve Politika 
 

Özcan ile Gok’a yanıt

9 Nisan 2018

Burada öncelikle şu sorunun yanıtını vermek zorundayız: Suriye ordusu ve hükümetinin, cihatçı güçlere ve onların arkasındaki devletlere karşı savaşı haklı bir savaş mıdır, yoksa haksız bir savaş mıdır? Marksizmin ölçütlerine göre Suriye ordusu ve hükümetinin, karşısında yer alan güçlere karşı direnişi haklıdır, yani onlar açısından bu bir savunma savaşıdır. Örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Polonya’nın, Arnavutluk’un, Etiyopya’nın, Çin’in, Yugoslavya’nın, Yunanistan’ın vb. Alman, İtalyan ve Japon saldırganlarına karşı direnişi haklı bir nitelik taşıyordu. Aynı biçimde; Afganistan’ın, Irak’ın, Libya’nın, Suriye’nin vb. günümüzün Nazilerine, yani ABD ve ortaklarına karşı direnişi de haklı bir nitelik taşıdı ve taşıyor. Komünistler ve enternasyonalistler 1930’larda ve 1940’larda faşist saldırganlara karşı bir ölçüde de olsa direnen devletlerin çoğunun gerici nitelik taşımasından ötürü onları kınamadılar, onları saldırgan emperyalistlerle aynı kefeye koymadılar ve onlarla faşist saldırganlara karşı dayanışmaktan vazgeçmediler.

Bu elbette onların, faşist-emperyalist saldırıya karşı duran gerici klikleri, örneğin Yunanistan’daki Metaksas diktatörlüğünü, Arnavutluk’ta Kral Zog rejimini, Çin’de azılı gerici Kuomintang’ı, Polonya’da fanatik anti-Sovyet rejimi ve Etiyopya’daki yarı-feodal Haile Selassiye despotizmini destekledikleri anlamına gelmiyordu. Ya da Sovyetler Birliği’nin ABD ve Britanya emperyalistleriyle birlikte anti-faşist bir cephede yer alması komünistlerin, ABD ve Britanya’nın rejimini ve dış politikalarını onadıkları anlamına gelmiyordu. Ne yazık ki gerek Özcan ve Gök ve gerekse facebook sayfalarında yazan pek çok arkadaş bu iki konuyu sık sık, hattâ sistemli bir tarzda birbirine karıştırıyorlar. Onlar bu alanda yapılması gereken çok önemli iki ayrımı, yani, a) saldırgan ile kurban arasındaki ayrımı ve b) baş düşman ile ikincil düşmanlar / geçici dostlar arasındaki ayrımı yapmıyorlar. Örneğin Özcan şöyle diyor:

“Bir emperyalist gücü eleştirip, saldırgan, ilhak ve işgalci derken diğer emperyalist gücü ehvenişer (=kötünün iyisi - G. A.) görmek, iş tutmayı onaylamak doğru değil diye düşünüyorum...”

Peki, acaba esas saldırganlara karşı, başka emperyalist ve burjuva rejimlerle geçici bağlaşma ve anlaşmalar yapmak ve onların esas saldırgan devletlere karşı tavır alması için uğraş vermek yanlış mıdır? Devrimci bir hareketin ya da Suriye gibi emperyalist-Siyonist-cihadist bir saldırıyla karşı karşıya olan bir ülkenin baş düşmanları ile ikincil, üçüncül düşmanları ya da geçici dostları arasında ayrım yapması yanlış mıdır? Herhâlde Özcan’a göre bu yanlıştır ve böyle davranmak “diğer emperyalist gücü ehvenişer görmek” olur. Oysa dünya tarihi, baş ya da esas düşmana karşı başka gerici, hattâ emperyal güçlerle yapılmış geçici ya da daha uzun süreli anlaşma ve bağlaşma örnekleriyle dolup taşıyor. Özcan ise bizim, baş ya da esas düşmana karşı seferber edilebilecek güçler arasında bir seçme ve ayıklama yapmamız gerekmediğini düşünüyor ve bizim, sadece ‒kendi deyişiyle‒ “sütten çıkmış ak kaşık” sayılabilecek güçlerle, yani tutarlı demokrat olan ve kendi halkını ezmeyen güçlerle ortaklık etmemiz gerektiğini savunuyor. Kusura bakılmasın ama bunun çocukça bir tavır olduğunu söylemek zorundayım. Sınıflı toplum koşullarında yaşıyoruz; dolayısıyla bağlaşma ve anlaşma yapacağımız ülkeler ve rejimler arasında böyle bir seçme ve ayıklama işlemi yapamayız; bunu yapmaya kalkışmamız sadece, ‒bizim saflığımıza gülecek olan‒ baş düşmanımızı / düşmanlarımızı sevindirir.

Öte yandan, savaşlarda hangi tarafı tutacağımızın çatışmayı kimin başlattığı ile de hiçbir ilgisi yoktur. Lenin, “Sosyalizmin İlkeleri ve 1914-1915 Savaşı” adlı makalesinde şöyle diyordu:

“Örneğin, yarın, Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin Rusya’ya... savaş açsalar, ilk saldıran kim olursa olsun, bu savaşlar, ‘haklı’ savaşlar, ‘savunma’ savaşları sayılırlar; ve her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu ‘büyük’ devlete karşı kazanacağı zaferi sevgi ile karşılar.”[1] Dikkat edilirse Lenin burada, Fas’ın, Hindistan’ın, İran’ın ya da Çin’in sömürgeci / emperyalist devletlere karşı direniş, ayaklanma, hattâ savaş açma hakkından söz ediyor. (Lenin bu eylemin haklı ve meşru sayılması için bu bağımlı ya da sömürge ülkelere / devletlere ille de devrimci güçlerin önderlik etmesi, bu devletlerin “sütten çıkmış ak kaşık” olması gibi bir önkoşuldan da söz etmiyor.) Tabiî, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de böyle bir durum da olmadı; ilk kurşunu sıkanlar, yani ‒yoğun bir kara propaganda ve dezenformasyon bombardımanı eşliğinde‒ savaşı başlatanlar da Batılı emperyalistler ve onların uzantıları oldu.

Dolayısıyla yaşanan bir savaşa ilişkin bu tartışmada Daniel’in, Suriye vb. rejiminin despotik ve anti-demokratik niteliğini öne çıkarması yanlıştır. Zaten G. W. Bush ve onu izleyen emperyalist şefler de saldırı savaşlarını meşru göstermek için en başta tam bu gerekçeyi kullanıyorlardı. Örneğin ABD Başkanı George W. Bush, bakanlığının ikinci döneminin açış konuşmasında aynen şöyle diyordu:

“Sonal hedefi dünyamızda tiranlığı sona erdirmek olan ABD, bütün uluslarda ve kültürlerde demokratik hareketleri ve kurumları bulma ve destekleme politikasını izlemektedir.”[2]

Daniel beni şöyle eleştirmiş:

“... devlet yönetiminin bu çağda babadan oğula geçen Suriye’deki Esad ailesi rejimine de toz kondurmayıp sanki Esad ailesi rejimi insan haklarına saygılı, hattâ Türkiye’den çok daha demokratik ve halkına saygılı imiş gibi babadan oğula geçen Esad ailesini rejimini savunmak da gerçekten aklım almıyor.”

Her şeyden önce ben hiçbir zaman Suriye rejimi hakkında güzelleme yapmadım. Bu rejimin anti-demokratik ve despotik bir nitelik taşıdığını yıllardır söylüyor ve yazıyorum. Ama Daniel’in işi daha da ileri götürüp bu ülkede bir “aile diktatörlüğü” olduğunu savlaması gerçek durumla bağdaşmıyor. Suriye’de siyasal iktidarın Baas Partisinin tekelinde olması, halkın demokratik özgürlüklerden yoksun olması ve bu rejimin Kürt halkını yakın zamana kadar dışlamış olması vb. yanlıştır ve eleştirilmelidir; ama Suriye devleti, ne Davutoğlu’nun ileri sürdüğü gibi bir “Alevi diktatörlüğü”, ne de Daniel’in ileri sürdüğü gibi bir “aile diktatörlüğü”dür. Tam tersine, alışılmış tarzda çok partili bir parlamenter rejime sahip olmamakla birlikte Suriye rejimi, farklı etnik ve mezhepsel gruplara devlet aygıtı içinde yer veren duyarlı bir siyasal ve toplumsal denge anlayışına sahiptir.

Daniel ise Suriye’de yaşananın bir Alevi-Sünni savaşı olduğunu, yani Suriye devletine karşı savaşanların Sünni Araplar olduğunu sanıyor. O savaşın başlamasının üzerinden 7 yıl geçmiş olduğu hâlde şöyle diyebiliyor:

“Zaten İran ve Hizbullah Esad ailesine savaşçı göndermeseydi Şam’ı da Sünni Araplar ele geçirmişti.” Eğer Suriye’de Alevi azınlığa dayanan bir “diktatörlük” olmuş olsaydı ve nüfusun en az yüzde 60 ya da 65’ini oluşturan Sünni nüfus bu “Alevi diktatörlüğü” altında eziliyor olsaydı bu ülke, hedef olduğu olağanüstü saldırı karşısında çoktan paramparça olmuştu. Oysa, Türkiye’deki ve yurtdışındaki çok bilmiş burjuva akademisyenlerinin ve politikacılarının öngörülerinin tersine, büyük çoğunluğu Sünni subay ve erlerden oluşan Suriye ordusu, bazı firarlara rağmen ciddi bir kan kaybı yaşamadı.


Garbis Altınoğlu

Eğer Suriye’de kitlelerden kopuk ve aristokratik bir “aile diktatörlüğü” olmuş olsaydı, Baas rejimi bu saldırı karşısında daha da kolay bir biçimde ve çok daha kısa bir süre içinde dağılır ve çökerdi. Gelişmeler, bu öngörüleri yapanların yanıldığını gösterdi: Rejime ilişkin ciddi hoşnutsuzlukları olmakla, ekonomik refah ve demokratik reformlar talep etmekle birlikte Suriye halkının büyük çoğunluğu, ülkenin bir emperyalist-Siyonist-cihadist komplo ile karşı karşıya olduğunu kavradı ve ‒Erdoğan ve ortaklarından farklı olarak‒ öncelikle mezhep bilinciyle değil ulus bilinciyle hareket etti.

Belki de Daniel gibi düşünenler, özelde Suriye’ye ve genelde Arap halklarına bir küçümseme duygusuyla ve Sünni Türk olmaktan kaynaklanan bir üstünlük kompleksiyle yaklaştıkları için Suriye’deki durumu kavramakta zorluk çekiyorlar. Bence tüm Müslüman Türk kökenli devrimciler gibi Daniel, kendisinin de mensubu olduğu Müslüman Türkler’in bir önceki devletlerinin, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye’yi 400 yıl boyunduruk altında tuttuğunu unutmamakla yükümlüler. Tabiî, onlar Cumhuriyet Türkiye’sinin bugün Hatay diye anılan Suriye toprağını (Sancak) 1939’da dönemin sömürgeci devleti Fransa ile anlaşmak ve Sancak’ta çoğunluğu oluşturan Arap halkına baskı ve terör uygulamak suretiyle Türkiye’ye kattığını da unutmamakla yükümlüler.

Parlamenter rejim deneyiminin köklerinin 1876’ya kadar uzandığı Türkiye’de ‒tüm kısıtlamalara rağmen‒ demokratik hak ve özgürlüklerin Suriye’ye kıyasla daha yerleşik bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Bu, Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişme düzeyinin daha ileri oluşunun sağladığı bir avantajdır. Bağımsızlığını ancak 1944 yılında elde edebilmiş olan Suriye’de demokrasi geleneğinin zayıf olması hiç de şaşırtıcı olmamalı. Hafız Esad döneminin (1970-2000) baskıcı ve despotik yapısı bu tarihsel arka plân hesaba katılmadan anlaşılamaz. Burada Beşar Esad rejiminin, hem de savaş koşullarında, ülkenin daha fazla demokratikleşmesi ve özellikle çok partililik ve Baas Partisi’nin siyasal tekelini ortadan kaldırma doğrultusunda attığı adımlara değinerek yazıyı daha fazla uzatmayacağım. Ancak, “Türkiye’den daha az demokratik” olan Suriye devletinin değişik etnik, dinsel ve mezhepsel kökenlerden Suriye halkına karşı tutumunun, Türk burjuva devletinin kendi halkına karşı tutumundan kesinlikle daha olumlu olduğunun da altının çizilmesi gerekiyor. Uluslaşması ve çağdaşlaşması, Hristiyan halklarının sürgünü, mülksüzleştirilmesi ve yok edilmesi üzerine kurulu olan ve Hristiyan düşmanlığının bugün hâlâ sürdürüldüğü Türkiye’den farklı olarak Suriye’de ‒Kürtler bir yana bırakılacak olursa‒ farklı etnik, dinsel ve mezhepsel kökenlerden halk katmanları arasında ciddi boyutlarda bir ayrımcılık yapılmamış ve yaşanmamıştır.

Özcan ve Gok’un hatalı yaklaşımlarının kökeninde, çağımızda siyasal gericiliğin esas kaynağının emperyalizm ve özellikle bugün dünya halklarının baş düşmanının ABD emperyalizmi olduğunu kavramama hatası yatıyor olmalı. Buna belki de onların çatışmalara, yerel bir mercek ya da perspektiften bakma eğilimi ve Kürt ulusal hareketinin ve Kürt milliyetçilerinin tutarsız yaklaşımından etkilenme / onların dar penceresinden bakma eğilimi ekleniyor. Örneğin Daniel şu haklı, ancak eksik saptamayı yapıyor:

“... şeriatçı faşist ÖSO Suriye’de Esad ailesini devirip iktidarı ele geçirirse daha büyük felâket olur, Cuma namazını kılmayanlar bile zamanı geldiğinde kırbaçlanır boğazlanır vs... Bu nedenle tabiî ki Esad ailesi rejimi şeriat faşizmi ile kıyaslanmayacak kadar daha iyidir.”

Evet, haklı ama eksik. Neden? Şundan: Suriye’de cihadist grupların yenilgiye uğratılamamasının olumsuz etkileri asla Suriye’yle sınırlı kalmaz ve daha / çok daha geniş bir alana yayılırdı. Eğer Şam, Özcan ve Gok’un önerdiği bu “ilkeli tutum”a uygun bir “pür devrimci tutum” almış olsaydı, yani Rusya’nın ‒ve elbette aynı zamanda İran’ın ve Lübnan Hizbullahı’nın‒ desteğini aramasa ve istemese sonuç ne olurdu? Bunun sonucu Suriye devletinin çok daha zor bir duruma düşmesi, cihadistlerin ülkenin birçok bölgesine egemen olması ve çok daha fazla insanı köleleştirmesi ve onların daha geniş bir bölümünün canına kıyması olurdu. Ama yaşanacak kötülükler bunlarla sınırlı kalmazdı. Suriye kalesinin düşmesi ya da büyük ölçüde zayıflaması, İslâmî terör gruplarının ‒Türkiye de içinde olmak üzere‒ bölge ve dünya ölçeğinde daha da güç kazanmaları, ABD ve ortaklarının savaşı İran’a taşımaları ve Rusya’yı istikrarsızlaştırma çabalarını arttırmaları anlamına gelirdi. Böylesi gelişmeler ise, tüm insanlığı çok ciddi bir tehlikeyle, hattâ bir varoluş tehlikesiyle karşı karşıya getirecek olan bir ABD-Rusya, hattâ bir ABD-Çin savaşı olasılığını arttırırdı.

Demek oluyor ki Özcan ve Gok’un, bir emperyaliste karşı savaşırken bir diğer emperyalist ile ya da devrimci-olmayan devlet ve örgütlerle yardımlaşma ve destek ilişkisi içine girmeyi tümüyle ve her zaman reddetmek gerektiği yolundaki yaklaşımı yanlıştır.

Özcan ve Gok’un mantığı bizi şunları da söylemek zorunda bırakır: 1770’lerde Britanya sömürgecilerine karşı savaşan Amerikan bağımsızlık hareketinin Fransa’dan, 1950’lerde ve 1960’larda Fransız sömürgecilerine karşı savaşan Cezayir ulusal kurtuluş hareketinin Mısır’daki Nasır rejiminden, 1965’ten itibaren Siyonist saldırganlara karşı savaşan Filistin direnişinin burjuva ve gerici Arap rejimlerinden, 1960’larda ABD’nin korkunç saldırısına karşı görkemli bir direniş sergileyen Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin Sovyetler Birliği’nden, Güney Afrika’daki ırkçı beyaz apartheid rejimine karşı direnen Güney Afrika Kongresi’nin komşu burjuva Afrika rejimlerinden vb. yardım almaması gerekirdi!

Oysa bir komünist böylesi çatışmalara hem anti-emperyalist bir konumda durarak ve hem de dünya ölçeğinde bakmak zorundadır. Bunu Sovyetler Birliği’nin Nazilerin 1933’de Almanya’ya egemen olmalarının ardından izlediği politikaya bakarak örnekleyelim. Bu dönemde Sovyetler Birliği bir “kolektif güvenlik” çizgisi izlemeye başlamıştı. Bu çizgi özellikle, ‒BM örgütünün önceli olan‒ Uluslar Ligası (=Cemiyet-i Akvam) içindeki faşist-olmayan emperyalist devletlerle (Britanya ve Fransa) ilişkilerin geliştirilmesi ve faşist devletlere karşı bir barış cephesi kurulması için uğraş verilmesini gerektiriyordu.

Şu söylenebilir: Özellikle, dünya ölçeğinde bakıldığında nispeten zayıf ve güçsüz konumda bulunan devrimci ve ulusal kurtuluşçu güçler açısından, emperyalist ve gerici devletlerle geçici de olsa anlaşma ve bağlaşmalara girmenin elbette ciddi, hattâ çok ciddi riskleri ve sakıncaları olacaktır. Böylesi risk ve sakıncaların kapitalist devletlerle benzer ilişkilere giren sosyalist devletler için bile söz konusu olabileceği bellidir. Ancak, kapitalist kuşatma koşullarında, yani kapitalist sistemin egemen olduğu ve dünyada sadece bir ya da birkaç sosyalist ülkenin olduğu koşullarda, kapitalist dünya ile diplomatik, ticarî, kültürel, hattâ bazı istisnaî durumlarda askerî ilişkilerin kurulması nesnelerin doğası gereğidir. Böylesi politikalar sosyalist ülkelerdeki yenilmiş, ancak tümüyle ortadan kalkmamış olan egemen sınıf kalıntılarını güçlendirebilecek ve küçük-burjuva eğilimleri besleyebilecektir. Ama bu olasılığın bulunması sosyalist devletlerin yönetimlerinin kendilerini tüm dünyadan izole etmesi ve “pür devrimci” bir politika izlemesi yoluyla aşılamayacak ve kapitalizmin restorasyonu tehlikesi uzun bir tarihsel dönem boyunca sürecektir.

Şimdi gelelim epey tartışma konusu olan ve Özcan ile Gok gibi düşünenlerin itirazına yol açan Rusya’yla ilişki ve onunla ortak hareket etme sorununa. Rusya’nın durumu apayrı bir tartışmanın konusu olmayı gerektirecek kadar geniş ve önemli. Burada kısaca şunu söyleyeyim: Evet Rusya emperyalist bir ülkedir ve özellikle ABD aleyhine kendi nüfuz alanını genişletmeyi amaçlamaktadır. Rusya’nın Suriye’deki çatışmaya, 2015 Eylülünden itibaren aktif ve kapsamlı bir tarzda müdahale etmesi, elbette kendi çıkarlarını korumayı amaçlayan bu ülkenin jeopolitik hesaplarına ve aynı zamanda “kendi” teröristlerini Suriye topraklarında etkisiz hale getirme plânına dayanmaktadır. Ama şu olguları da unutmamak zorundayız. Rusya’nın Suriye savaşına aktif müdahalesi, ABD ve ortaklarını ve onların beslediği ve desteklediği İslâmî terör gruplarını geriletmiş ve onlara ağır darbeler indirmiştir. Dahası bugün, Ortadoğu ve dünya halklarının baş düşmanı konumunda olmayan Rusya, ABD’ye göre çok daha zayıf ve ancak ikinci sınıf bir emperyalist ülkedir.

Eğer Rusya bugün ABD ile en azından Ortadoğu’da karşı karşıya gelmeyi göze alabiliyorsa, bu onun, elindeki nükleer silâhlar ve kıtalararası balistik füzeler nedeniyle bir çeşit askerî süper devlet olmasına dayanmaktadır. Bugün her iki ülke de yaklaşık 7,000 dolayında nükleer savaş başlığına sahip bulunuyor. Ama 2007 yılı rakamlarına göre ABD’nin askerî harcamaları Rusya’nınkinin hemen hemen 9 katıdır (600 milyar dolara karşı 70 milyar dolar.) ABD’nin 13,500 savaş uçağına karşı Rusya’nın 3,500 savaş uçağı, ABD’nin 19 uçak gemisine karşı Rusya’nın tek bir uçak gemisi var. Rusya’nın eski Sovyet topraklarında ve Suriye’de sadece 7 adet askerî üssü bulunurken ABD’nin dünyanın 70 ülkesi ve bölgesinde 700’den fazla askerî üssü bulunuyor.

Öte yandan Rusya ekonomik gücü ve nüfusu itibariyle de ABD’nin çok gerisindedir. ABD’nin 321 milyon olan nüfusuna karşılık, ‒nüfus artış hızı çok düşük olan‒ Rusya’nın nüfusu 143 milyon kadardır. ABD, dünyanın bir numaralı ekonomik gücü iken ulusal gelir sıralamasında Rusya dünyada 13. sıradadır. Tabiî bu verilere ABD’nin, (Britanya, Fransa, Almanya, Japonya, Avustralya, İtalya ve diğer Batı, Kuzey, Güney ve Doğu Avrupa ülkeleri de içinde olmak üzere) NATO içinde ve dışında yer alan çok sayıda zengin ve orta hâlli devletle askerî ve ekonomik ortaklığı gibi çok önemli bir başka faktör de eklenmelidir.

Demek oluyor ki, ABD emperyalizminin dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olduğu, tartışma götürmez bir gerçekliktir.

 

[1] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev. N. Solukçu, Sol Yay., Ankara 1980, s. 13.

[2] “Bush pledges to spread democracy”/ “Bush demokrasiyi yayma sözü veriyor”, www.cnn.com, 20 Ocak 2005.

Okunma 301 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Vang Heyrong’la Konuşmalar