Finansal Küreselleşme: Çin Dahil Olmalı mı?

Yazan

https://www.pambazuka.org/global-south/financial-globalisation-should-china-move

Finansal Küreselleşme:
Çin Dahil Olmalı mı?
 
Çeviri: Sina Güneyli

23 Ağustos 2018

Kapitalist sistemdeki güncel kriz üzerine kafa yoran Samir Amin, Çin’in sistemi iyileştirmeyi deneme girişiminde bulunup bulunmayacağını merak etmektedir.

1. Küreselleşmenin finansal yönleri

Küreselleşmenin üç yönü vardır: (i) serbest küresel ticaret, (ii) serbest uluslararası gerçek sermaye yatırımları, (iii) uluslararası finansal pazarlarda serbest finansal işlemler (döviz işlemleri de içinde olmak üzere likit sermaye transferleri). Tüm pazarların gerçekten açık olduğu, işlemlerin “şeffaf” olduğu, ve dolayısıyla rekabetin bir gerçek gerçek olduğu da varsayılmaktadır. Bu varsayımlar kümesi esas bazı gerçek gerçekleri gizlemektedir (sonraki sayfalara bakınız).

1. Çin’in reformları 1978 yılı itibariyle iç üretim sisteminin, eşzamanlı olarak küresel ticarete açık olan pazar mekanizmalarının kurallarına açılmasıyla başladı. Sermaye yatırımlarının liberalizasyonu aynı zamanda küreselleşmiş bir dünya çerçevesinde yürüdü: yabancı yatırımlar Çin’de yerleşmek üzere davet edildi, ve sonra Çin yatırımları Çin dışında işlemek üzere davet edildi. Fakat, şimdiye kadar, Çin, küresel parasal ve finansal sistemle bütünleşmemiştir: Çin’de iş yapan bankalar sadece Çin devlet bankalarıdır, ve Yuan için değişim oranı Merkez Bankası yani hükümet tarafından kararlaştırılır.

Bu sistem, gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYİH) artışını destekleme, ve dolayısıyla Çin’i dünyada bir numaralı ekonomik güç yapmakla sonuçlanan olası bir “yetişme” perspektifi oluşturma açısından başarılı olmuştur.

2. Daha fazla reform için şimdi bir ileri adım düşünülmektedir, ekonomik jargonda buna “sermaye hesabının açılması” denir, bu (i) Çin’de Çin kamu veya özel bankalarıyla rekabet halinde iş yapan yabancı bankalara izin verilmesi; (ii) Yuan için sabit değişim oranının kaldırılması ve serbest uluslararası pazarın işlem yapmasına izin verilmesi, esnek, dalgalı bir oran oluşturulması anlamına gelir.

3. Eşzamanlı olarak, Çin, tüm yönleriyle düşünüldüğünde, başlıca güçlerin, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin “hegemonyası”na teslim olan mevcut küreselleşme sistemini eleştirmektedir. Bu görüş, küreselleşmenin ekonomik yönlerinin, gerçek dünyada işleyen politik ve jeostratejik güçlerle de ilişkili olduğunu belirtir. Bu ilişki, ekonomi profesyonellerince çoğu kez ihmal edilen önemli bir gerçekliği gerçekten de tanır. Çin, “hegemonik olmayan” “bir diğer tür küreselleşme örüntüsü” için uğraş vermektedir.

4. Dolayısıyla, küresel finansalizasyona dahil olma önerisi dikkatle düşünülmeli ve şu soruların cevapları verilmelidir: (i) Böylesi bir hareket Çin’deki büyümeyi destekler mi, yoksa tersine yüksek büyümenin devam etmesinde bir sakatlık çıkarır mı? (ii) Yuan için dalgalı bir değişim oranı Çin’e, diğer başlıca finansal güçlerle, özellikle ABD ve Amerikan doları ile başarılı bir biçimde rekabet etme yeteneğinde olan, küresel finansal, gerçekten büyük bir aktör olma konusunda daha çok şans verir mi? (iii) Her durumda, Batı’daki başlıca güçlerin Çin’in başlıca dünya ekonomisi olmasını tolere edebileceğine, ve Çin’i başlıca finansal operatörler “kulübünün” bir üyesi olarak kabul edebileceğine inanmak akıllıca bir iş midir? Veya Batı’nın, özellikle ABD’nin politik jeostratejisi, eylemlerini Çin’in yetişme projesini başarısızlıkla sonuçlandırmak üzere planlar mı, ve bu amaç için ekonomik, finansal ve kaçınılmaz olarak askeri tüm araçları kullanır mı?

2. Sermaye hesabının ulusal kontrolü: Bugüne kadar Çin’in elinde etkin olarak büyük bir başarı ile kullanılmış bir silah

1. Küresel bütünleşik parasal ve finansal pazar olduğu söylenen şeyi kim kontrol etmektedir?

Deng Xiaoping, gerçek gerçekleri inceleyerek başlamanız gerektiğini söylemiştir. Bu, tam da, ABD’de eğitilmiş ve beyni yıkanmış olan Çinli uzmanlar da içinde olmak üzere tüm geleneksel profesyonel “ekonomistlerin” yapmadığı şeydir.

a) Geleneksel ekonomistler, küresel finansal pazardaki rekabet de içinde olmak üzere, gerçekten var olan kapitalist sistemle hiçbir ortak yanı bulunmayan tamamen hayali bir dünyaya dayanan “serbest ve şeffaf rekabet” dedikleri şeye göre “teoriler” geliştirirler. Onların hepsi şunları varsayar: (i) milyonlarca “birey” pazarda işlem yapar; (ii) bunlar “rasyoneldir”, pazardaki hareketlerle ilgili “rasyonel beklentileri” paylaşırlar; (iii) bunlar kararlarının rasyonel olmasında, doğru, şeffaf enformasyondan faydalanırlar.

Bu varsayımların hiçbirisi gerçek dünyayı yansıtmaz: Çağdaş kapitalizm, malların üretimini ve başlıca hizmetleri, bankaları, sigorta şirketlerini vs. kontrol eden ve bağımsız görünen aktörleri (çiftçiler, küçük ve orta ölçekli girişimler) taşeron statüsüne indirgeyen ve böylece bunların ürettiği artığı büyüyen tekel rantları yararına pompalayan bir avuç dev oligopol (finansal tekel) tarafından yönetilmektedir.

b) Bütünleşik küresel parasal ve finansal pazarla ilgili olarak, (hepsi ABD’de, ve ABD, Avrupa ve Japonya’dan oluşan “Üçlü”nün başlıca kapitalist ülkelerinde yerleşik) yaklaşık 20 dev banka, bu pazarda gerçekleşen dev hacimdeki işlemlerin yüzde 98’inden fazlasını kontrol eder. (Uluslararası ticareti ve gerçek üretime yatırılan sermaye akışlarını karşılamak için gereken transferlerin hacminden yüzlerce kez daha fazlasını gösteren bir sayı olan trilyon dolarlar. Bu, serbest, adil ve şeffaf rekabete izin veren bir açık pazar değildir.)

c) Eşzamanlı olarak geleneksel ekonomistler finansal işlemlerin hedeflerini ABD’nin ve alt müttefiklerinin (Avrupa ve Japonya) geliştirdiği jeostratejinin hedeflerine bağlayan sıkı ilişkileri ihmal ederler. Bu bağlantılar, amacı, “ekonomik” ve daha özgül olarak finansal, politik ve askeri her türlü aracın kullanımıyla tüm gezegenin ayrıcalıklı kontrolünü sağlamak olan bu “Üçlü kolektif emperyalizmin” küresel politik stratejisini yansıtır. Çağdaş olayların tarihi ve çözümlenmesi bu davranışları açığa çıkarır.

2. Sermaye hesabının Çin otoritelerince kontrolü Çin reformlarının başarısını sağlamada belirleyici olmuştur.

a) Çin ulusal bankaları, yüzbinlerce özel ve kamusal (Kasaba ve Köy Girişimleri denilen) küçük rekabetçi girişimin ortaya çıkışını başarılı bir şekilde finanse etmişlerdir. Güneyin herhangi bir yerinde yerleşik yabancı dev bankalar hiçbir zaman böyle bir tercihte bulunmamışlardır; onlar desteklerini çokuluslu şirketlerle sınırlamışlar, böylece kaçınılmaz olarak tabi kılınmış yerel küçük ve orta ölçekli taşeron girişim ağları yaratılmasına, üretilen artığın finansal tekel rantları lehine pompalanmasına yardım etmişlerdir. Çin reformları, sermaye hesabının kontrolü sayesinde, bu artığın Çin’de kalmasını ve sürekli büyümenin finanse edilmesini sağlayabilmiştir.

b) Çin’in küreselleşmeyle bütünselleşme örüntüsü, onun yabancı yatırımların koşullarını, mülkiyet haklarının Çin özel ve kamu sermayesi ile paylaşılması, teknoloji transferi, kâr transferi vb. açılardan formüle etmesine izin vermiştir. Eğer Çin finansal küresel pazar sistemiyle bütünleşirse bu tür koşullar daha fazla hoş görülemez.

c) “Pazarda dalgalanan değişim oranları” sistemi ekonomik büyümeyi “kararlı hale getirmiş” midir?

Esnek değişim oranları, ABD’nin 1973’teki tek taraflı kararı ile, görece kararlı bir sabit oranlar sistemi olan Bretton Woods sisteminin yerini alan bir sistem olarak kurulmuş, Üçlü’deki ortaklar (Avrupa ve Japonya) tarafından kabul edilmiş, ve hemen tüm Güney ülkeleri buna uymaya zorlanmıştır.

Böylesi 50 yıllık bir pratiğin sonuçları nelerdir?

Birincisi, yeni sistem, göreceli de olsa, başlıca paraların (dolar, yen, sterlin, mark, avro) değişim oranları açısından kararlılık üretmemiştir. Tam tersine, büyük dalgalanmalar gördük (örneğin birkaç ay içinde doların avronun bir buçuk katına çıkması ve sonra üçte ikisine düşmesi). Bu tür dalgalanmalar ilgili ülkelerin rekabet edebilirliğindeki değişimleri yansıtmaz (üretkenliğin eşitsiz büyümesinin yönlendirdiği rekabet düzeyleri yavaş değişir). Bunlar bir spekülatif finansal yatırımlar açık pazarının sonucu olarak ortaya çıkmışlardır; bunlar üretici sistemin genişlemesinde tekrar yatırıma dönüştürülemeyen artık kârların sürekli büyümesi tarafından zorunlu hale getirilmişlerdir.

İkincisi, baskın paralar (dolar, sterlin, yen, avro) ve Güney’in hemen tüm ülkelerinin paraları arasındaki değişim oranları açısından yeni sistem sürekli devalüasyonlara yol açmıştır. Bu tür sonuçlar tekelci finans kapital tarafından Güney’deki gerçek servetleri (fabrikalar, madenler, ormanlar, toprak, bankalar, sigorta şirketleri vs.) çok ucuz fiyatlara “almanın” aracı olarak hedeflenmişti. Dolayısıyla bu büyümeyi desteklememiş, fakat yağmayı çoğaltmıştır.

Bu açıdan Çin’in ve (sermaye hesabı üzerindeki sınırlı kontrol sisteminden tam açılmaya geçmiş olan) Hindistan’ın sonuçlarını karşılaştıralım.

Çin’in 2015 için eşdeğer alım gücü cinsinden GSYİH’si: küresel GSYİH’nin yüzde 18’i; mevcut dolar kuru ile yüzde 16 (küçük bir fark). Hindistan’ın alım gücü cinsinden GSYİH’si: yüzde 8; dolar cinsinden yüzde 2’den az. Bu fark muazzamdır ve emperyalist güçlerin milyonlarca Hintli üreticinin rekabet edebilirliğini ortadan kaldırma ve onları, artıkları Batılı tekelci sermaye yararına pompalanan taşeronlar statüsüne indirgeme konusundaki başarılı stratejisini yansıtır.

Bir esnek “pazar” oranları sistemine geçen Çin tam olarak benzer sonuçlarla karşılaşacaktır: milyonlarca Çinli üreticinin rekabet edebilirliğinin tahrip edilmesi; ve dolayısıyla yetişme rüyasının sonu. Bu tam olarak Batı Tekelci Finans Kapitalinin hedefidir. Bu bütünleşik küresel pazarda işlem yapan Çinlilerin “akıllı” politikalarının bu tür sonuçlardan kaçınabileceği iddiası geçersizdir: Hintliler aptal mıdır? O zaman neden Hintli liderler böylesi bir anlaşmayı kabul etmişlerdir? Basitçe Yabancı Finans Kapitalin alt düzey bir avuç ortağı bu suç ortaklığından muazzam servetler edinmiştir. Bu tür bir pratiğin Çin Marksizminde iyi bilinen bir adı vardır: meşhur HSBC’yi [Hong Kong ve Şangay Bankacılık Şirketi] (Afyon Savaşlarını finanse etmek üzere kurulan banka!) oluşturduğunda İngiliz Finans Kapitali ile ortaklık kuran komprador sınıf gibi bir komprador sınıf.

d) Deniliyor ki esnek oranlar işlem maliyetlerini düşürür ve dolayısıyla ihracatın artmasına yardım eder. Bu bir yanlışlıktır: İhracat hacmi diğer daha önemli faktörlere (doğa ve üretim hacimleri) bağlıdır. Dahası, neden Çin sürekli olarak ihracatını kendi GSYİH artışından daha yüksek bir oranın üzerinde artırma hedefini yakalamaya çalışsın ki? Bu seçim saçmadır: Bunun yerine Çin kendi iç pazarına daha fazla öncelik vermeli ve böylece kırılganlığını azaltmalı, daha iyi bir refah düzeyi elde etmeli, ve bölgesel dengesizlikleri düzeltmelidir.

Esnek oranlar iç ekonomik politika seçimi ile ilgili marjini genişletir mi? Aksine, bu marjini daraltır çünkü ulusal politikalar sadece başlıca güçlerin izin verdiği seçimlere uygun olmak zorundadır. Avrupa’nın durumu, böylesi, üyelerinin manevra marjini ile ilgili sınırlama konusunda iyi bir örnek sağlar.

e) Çin artığının sadece ABD tahvillerine yatırılmasının yerini almak üzere Çin sermaye ihracının büyümesi ile ilgili olarak, Çin kendi mülkiyetlerini ABD’nin askeri müdahale tehditlerinden koruyamadığı sürece Çin dışında gerçek servetler (şirketler, madenler, tarım arazisi) almanın kırılganlığından kaçınılamaz. Finansal küresel sisteme katılmak bu kırılganlığı azaltmaz.

f) Sermaye hesabının kontrolü sayesinde, Çin 2007/8 finansal krizinden muzdarip olmamıştır. Parasal ve finansal pazarla bütünleşmiş olan diğer Asya ülkeleri bu kriz yüzünden harap olmuşlardır. Yabancı Finans Kapital, krizin maliyetlerini bu ülkelere transfer edebilmiştir, bu ülkelerin parası devalüe edilmiş, Yabancı Bankalar Endonezya’da (palm yağı üretiminde kullanılan) ormanları, madenleri vs. çok ucuz fiyatlarla “satın alma” olanağına kavuşmuşlardır. Yakın görünür gelecekte, kabarcıkların patlamasının bir sonucu olarak ortaya çıkacak olan diğer benzer finansal krizler beklenmektedir. Eğer bu arada Çin önerilen yeni açılıma geçmiş olsaydı, muazzam tahribatlara maruz kalacaktı ve zenginliği yağmalanacaktı.

3. Çin, Üçlü’nün üç üyesi yerine dört ortaktan oluşan genişletilmiş yeni emperyalist topluluğun bir üyesi olarak kabul edilebilir mi?

a) ABD liderliğindeki Üçlü’nün yeni üye kabul etmek niyetinde olmadığına, fakat tüm çabasını gezegen üzerindeki ayrıcalıklı kontrolünü sürdürmeye adayacağına ikna olmuş durumdayım. Onların Çin’in yetişme projesini kabul edeceğine inanmak çok safça olurdu.

Rusya, böylesi, diğer hiç kimsenin alınmadığı kısıtlamalı bir kulübe kabul edilme hakkının bir örneğidir. Yeltsin elindeki tüm servetlerden vazgeçti ve basitçe kapitalizmi tümüyle restore etti. Yine de, Rusya’ya “Avrupa”ya ve Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatına kabul edilme hakkı verilmemişti; Batı’nın stratejik hedefi Rusya’yı bir hammadde sağlayıcısı düzeyine indirgemek ve mümkün olduğunca sanayisinden geri kalanları taşeron statüsüne düşürmek olmuştur.

b) Çin’e karşı askeri tehdit halihazırda görünür haldedir. Kuzey Kore ve İran, ABD, Avrupa, İsrail, Japonya tarafından kaçınılmaz bir askeri müdahalenin hedefi olarak seçilmişlerdir; Dalay Lama ve Uygur İslamcı köktencileri, buradan Çin’in parçalanmasına başlama görüşüyle desteklenmektedir.

c) Bu arada ekonomik yaptırımlarla ilgili durum nedir?

ABD kendisine olağanüstü bir ayrıcalık tanımıştır: Uluslararası hukukun meşruluğunu inkâr etmek ve bunu ABD hukukunun önceliğine tabi kılmak. Dolayısıyla, ABD bir ülkeye karşı (bu durumda İran) yaptırım uygulamaya karar verdiğinde, eşzamanlı olarak dünyanın geri kalanını bu yaptırımları uygulamaya koymaya zorlar; diğer türlü, cezayı (Avrupa dahil) ortaklarına genişletir. Avrupa kabul eder mi? Şirketlerinin ve bankalarının maruz kaldığı zararlara rağmen cevabım evettir.

Yine, Çin finansal küreselleşmeden uzak kaldığı ölçüde, ona karşı olan yaptırımların etkisi sınırlı kalır. Örneğin, enformatik alanında çalışan bir ABD şirketi çekildiğinde, Çin bunu hemen bir İngiliz rakibi ile değiştirmiştir. Eğer ABD bazı Çin ihraç mallarına karşı yaptırım uygularsa, Çin benzer yaptırımlarla karşılık verebilir. Çin’de yabancı bankalara izin verilmesi durumunda bu muazzam avantaj ortadan kalkar.

Sonuç

Acele etmeye ve Washington için doların eşsiz ayrıcalığını sürdürmenin tek garantisi olan finansal küresel sisteme katılmaya hiç gerek yoktur. Üstelik, tüm küreselleşme örüntüsü halihazırda derin bir krizin içerisindedir; bu, dışarıdakilere bir fırsat sunmaktadır. Dışarıda kalmak, hegemonik olmayan alternatif bir küreselleşmenin ilerletilmesi için daha iyi koşulların oluşturulması perspektifiyle, alternatif bağımsız bölgesel sistemlerin muhtemel bir inşası için yol açar.

Aynı zamanda, dünya kapitalizmi, uzun vadede, hatta biraz görece bağımsız varlıklar olsalar bile kapitalist olmayan varlıklarla uyumsuzdur.

Finansal küreselleşmenin dışında kalmak elinizdeki önemli bir silahtır; bu silahı düşmanınıza sunmayın.

Ek: Para Savaşı

Pambazuka; Oxford Üniversitesi, Birleşik Krallık; görüşme tarihi 25/11/2010

Pambazuka News: Son G20 toplantısındaki tartışmalardan kaynaklanan ve “para savaşı” denilen şey ile ilgili çok fazla tanıtım yapılmaktadır. Para savaşı ile ne kastedildiğini açıklayabilir misiniz?

Samir Amin: Para savaşı ile ilgili söylem, retorik çok yüzeyseldir ve hatta yanıltıcıdır. Herkesin bildiği gibi, söylenen şudur: Çin Yuanı değerinin altındadır ve bu küresel denge için kötüdür. Sanki Çin sistemde kötü olan şeyin esas ve ayrıcalıklı sorumlusudur. Herkes Yuanın değerinin düşük olduğunu söylemeye devam ediyor. Şimdi bu gerçek problem değildir. Gerçek problem ABD’nin gücü yani ABD dolarının gücü ile bütünleşik küresel parasal ve finansal sistemdeki ve pazardaki mevcut haliyle diğer ortak olduğu söylenenlerin (ve dolayısıyla gerçekte ortak olmayanların) güçsüzlüğü arasındaki dengesizliktir.

Gerçek problem bu dengesizliktir. ABD ileri gelenlerinin konuşmalarını dinlediğinizde bu açıktır. Onlar şunları söyler, ve kibirle tekrarlar: Dolar bizim paramızdır ve problem sizin probleminizdir. Yani, ABD kendi parasını, iyi veya kötü, kendi ihtiyaçlarına ve kendi hedeflerine göre yönetme araçlarını kendi elinde tutmaktadır. Bu, gerçekte, hazine tarafından yönetilen merkez bankası olan ABD Federal Rezervinin yaptığı şeydir. ABD Federal Rezervi kendi para politikasını, başka hiç kimseyi dikkate almadan, olması gerektiğini düşündüğü gibi yürütecek araçlara sahiptir. Böylece, Federal Rezerv faiz oranını belirler; bunu yapan bankacılık sistemi değildir. Faiz oranını, etkili olsa da olmasa da, hedeflerine hizmet edecek şekilde yüksek veya düşük düzeyde olsa da belirleme hakları vardır, ve bu hakkı ellerinde tutmaya devam etmektedirler. Ve onlar Federal Rezervin hazine tahvilleri alma hakkını da ellerinde tutarlar, bu, eninde sonunda, ABD’nin bütçe açığını, enflasyonla, para basarak kapatmak anlamına gelir.

Bunlar egemen bir devletin normal haklarıdır, ve onlar bu hakları ellerinde tutuyor. Onların serbestçe ve bağımsızca karar verdiği şeyler kuşkusuz diğer ortakları da etkiler. Pek çok durumda, bunlar diğerlerine zarar verebilir. Fakat onlar bununla ilgilenmez. Onlar, eh bu bizim paramız demektedir. Bununla ilgili zorluklarınız varsa, bu sizin probleminizdir ve kendi problemlerinizle siz kendiniz uğraşın.

Eğer bu ilke ABD için kabul edilebilirse, o zaman diğer bütün ülkeler için de kabul edilmelidir. Uluslararası hukukta temel ve köklü bir ilke vardır, devletlerin egemenliği eşittir. Yani, ABD bu hakları kendi elinde tutarsa, bu durumda aynısı diğer ülkeler için de geçerlidir. Ve bu tam olarak Çin’in yaptığı şeydir. Çin tam olarak ABD gibi davranmaktadır; kendi hedeflerine ve ihtiyaçlarına göre para politikasını yönetecek araçları kendi elinde tutmaktadır. Çin’deki faiz oranına karar veren ve yine Çin hazine tahvilleri almaya ‒ki kanunla buna izin verilmiştir yani Çin devlet bütçesindeki kaçınılmaz açığı enflasyonla kapatmaya karar veren devlet kontrolündeki Çin merkez bankasıdır.

Şu anda herhangi bir açık söz konusu değildir, fakat önemli olan onların bu hakkı elinde tutmasıdır. Çin, ABD’den farklı bir şey yapmıyor. Tam olarak aynısını yapıyor. Çin kendisine ait tüm egemenlik haklarını elinde tutuyor, aynı şekilde ABD de kendi egemenlik haklarını elinde tutuyor.

Böylece, Çinliler Amerikalılara tam olarak şunları söyleme hakkına sahiptirler: Eğer dolar sizin paranız ve bizim problemimizse, aynı şekilde yuan bizim paramız ve sizin probleminizdir! Dolayısıyla, siz (ABD) kendi probleminizi kendiniz çözün ve bizi suçlamayın.

Ayrıca, ABD’nin problemleri Çin’in yaptıklarının bir sonucu değildir, onlar ABD’nin şirketlerin idaresi, eğitim ve Araştırma ve Geliştirme, finansal yönetim vs. ile ilgili pek çok alandaki başarısızlıklarının bir sonucudur. Ve dolayısıyla, Çin’in Washington’un buyruklarını dinlemesi için hiçbir neden yoktur, ve Çin dürüstçe bunları kabul etmemektedir. Fakat propaganda sürekli olarak devam etmektedir o Çin’dir, o Çin’dir, o Çin’dir.

İşlerin mevcut durumunda çok garip olan, ne yazık ki, Çin’den başka hiçbir ülkenin bu hakları elinde tutmamasıdır. G20’nin diğer hiçbir büyük ortağı bu hakları tümüyle elinde tutmamıştır, sadece Hindistan ve Brezilya gibi görünürlüğü artmakta olan bazı ülkeler buna benzer bir şeyler yapmışlardır. Aksine, onlar ABD’nin buyruklarını genel olarak kabul etmişlerdir.

Gerçekten de, “Avro bölgesi”, Maastricht ve Lizbon anlaşmaları ile kendini hadım etmiştir. Avro bölgesi, Avrupa Merkez Bankası denilen şeyin yürütülmesi için garip kurallar benimsemiştir, Avrupa Merkez Bankası etki açısından bir Merkez Bankası değildir (çünkü bunu yürütmekten sorumlu bir Avrupa Devleti yoktur). Onun üye Devletlere borç verme izni yoktur, diğer yandan ABD Federal Rezervinin ve Hazinesinin gerçekte Devlete borç verme izni vardır, benzer şekilde Çin Merkez Bankasının Devlete borç verme izni vardır.

Bu inanılmaz tutumun nedeni, yine, bir Avrupa Devletinin olmaması ve Birliğin Ulusal Avrupa Devletlerine güvenmemesidir. Dolayısıyla, devletlere borç vermeme kararı, Merkez Bankasının ayrıcalıklı rolünün her doz enflasyonu her ne pahasına olursa olsun engellemek olduğu şeklindeki garip inançtan kaynaklanmaktadır! “Sıfır enflasyon” kuralı mutlak ilke haline getirilmiştir. Avrupa Birliğinin eski başkanı [Romano] Prodi bunun ahmakça olduğunu söylemiştir. Ve gerçekten de öyledir. Benzer şekilde, Avrupa Merkez Bankası faiz oranına karar vermez. O, bunu “pazar” denilen şeye bırakır. Bu, fiilen, söz konusu kararı büyük bankalara, Avrupalı bankalara olduğu kadar Amerikalı bankalara ve hatta Avrupa’da çalışan Japon bankalarına bırakmak anlamına gelir. Böylece Avrupa Merkez Bankası fiilen kendisini hadım etmiştir. Dolayısıyla, Avrupalılar Çinlilere bunun onların kabahati olduğunu söyleyecek bir durumda değillerdir. Avrupa Merkez Bankasının kurallarını koyan Çinliler değildi! Eğer bu kurallar aptalca, ahmakça ise bu Avrupalıların kabahatidir.

Diğer ortaklara, yani Büyük Britanya’ya ve Japonya’ya gelince, bunlar, ABD’nin arkasında durmayı, ve küresel bütünleşik parasal ve finansal sistemin yönetimini ABD’ye bırakmayı kabul etmişlerdir, ve kabul etmeye devam etmektedirler. Diğer bir deyişle, bunlar ABD’nin lehine olan esaslı dengesizliği kabul etmişlerdir. Bu da onların problemidir: eğer onlar ABD’nin buyruklarını izlemeye karar vermişlerse, neden Çin’in bunu yapmadığından şikayet ediyorlar?! Avrupalılar ve Japonlar, ABD’nin ve Çin’in yaptığı gibi, kendi paralarını yönetmek hakkına sahiptirler. Fakat onlar ABD’yi desteklemek yönünde politik bir karar almışlardır. Dolayısıyla, onların bu seçiminin hiçbir sonucu Çin’in sorumluluğunda değildir.

Bunun merkezi problem olduğunu anlamak önemlidir. Problem, ABD Hazinesinin ve ABD Federal Rezervinin ayrıcalıklı yetkisi ile idare edilen dolar tarafından yönetildiği şekliyle küresel bütünleşik parasal ve finansal sistemdir. Bu kabul edilemez. Problem budur. Problem Yuanın veya Rupinin veya başka bir paranın değişim oranı değildir. Kesinlikle değildir.

Pambazuka News: Peki muhtemel çözümler nelerdir?

Samir Amin: Gerçek probleme yanlış olan paralar için esnek değişim oranları problemine değil fakat gerçek küresel bütünleşik parasal ve finansal sistem problemine karşı üç muhtemel çözüm kümesi vardır.

Birincisi, sistemin o kadar da kötü olmadığını varsayan, ve ABD dolarının mutlak olarak değilse de fiilen esas ayrıcalıklı uluslararası para olmaya devam etmesi gerektiğini kabul edenler için, fikir, belki de (çoğu esasen gerçek olmaktan daha çok kozmetik ve retorik olan) bazı ufak düzenleyici reformlarla birlikte sistemi 2008 finansal çöküşünden önce olduğu şekilde restore etmektir.

Stiglitz Komisyonunun ve Stiglitz raporunun amaçladığı tam olarak budur. O, (bazı ufak tavizlerle) ABD dolarının hemen hemen ayrıcalıklı uluslararası para olarak kalmasını kabul eder. Fakat, o, aynı zamanda ABD hükümetinin parayı ayrıcalıklı olarak ve kendi bildiği gibi yönetme hakkını da kabul eder. Diğer herkes gibi onlar da ABD’nin buyruklarına uymak zorundadır. Fakat, bu, kuşkusuz, özellikle Güney için kabul edilebilir değildir. Eğer Avrupalılar, İngilizler, Japonlar bunu kabul ediyorlarsa bu onların bileceği iştir. Fakat Asyalıların, Latin Amerikalıların, Afrikalıların bunu neden kabul etmesi gerektiğini anlamıyorum. İşte, bu, Stiglitz tarzı çözümdür. Ve tümüyle başarısızlığa uğramıştır. Çöp sepetine atılmış olan Stiglitz Raporuna kimse dikkat etmemektedir, ve hiç kimse onunla gerçekten ilgilenmemektedir. Bu, özellikle Güneyden olan ortakları ikna etmemiştir. Kuzey bile Stiglitz’in tavsiyelerini hiç düşünmemektedir.

İkinci çözüm kümesi teorik olarak idealdir. Bu, şu anda olduğu gibi ABD doları tarafından yönetilmeyen ve Washington’un kontrolü altında olmayan yeni bir bütünleşik küresel parasal ve finansal sistem oluşturmayı gerektirir. Tersine, farklı bir sistem tasarlanmalıdır. Bu, kuşkusuz esas olarak Dolar, Avro, Sterlin, Yen, Yuan ve diğer bazı muhtemel paraların içinde bulunduğu bir sepetle açık bir biçimde tanımlanan yeni bir uluslararası para birimi icat etmek veya yaratmak anlamına gelir.

Her bileşenin oranı, her Devletin veya Devletler grubunun küresel ticaretteki katkısına karşılık gelecek şekilde olmalıdır. Bu, Özel Çekme Haklarına yakındır ve hatta Keynes’in 1945’te düşündüğü “bankor”a daha yakındır. Bu, kuşkusuz uygun şekilde yönetilmesi gereken gerçekçi bir uluslararası para olacaktır. Bu etki için yeni kuralların icat edilmesi gerekecektir.

Gerekli olan bu kurallar arasında, altınla olan ilişkiden kaçınılamaz. Yani, sabit bir dengeleyici olmadan sistem kararlı hale getirilemez. Yeni uluslararası para birimi, altının kesin bir miktarına denk olarak tanımlanmalıdır. Altın değişim standardı gereklidir, fakat 1945’ten 1971’e kadar olan Bretton Woods dönemindeki gibi bir altın standardı değil, o zaman doların altına çevrilebilirliği ABD’nin tek taraflı kararı ile baskılanıyordu. Aşağı yukarı bu 30 yıl boyunca fiilen doların altın kadar iyi olduğunu söylemek doğruydu. Fakat 1970’lerden bu yana durum böyle değildir.

Kuşkusuz bu “ideal” olurdu. Fakat bu ideal imkânsızdır. Bu imkânsızdır çünkü ABD ve alt müttefikleri Avrupa ve Japonya tarafından reddedilmektedir. Diğer bir deyişle, bu, Üçlü tarafından reddedilmektedir. Onlar bunu istemiyorlar. Ve eğer onlar bunu istemiyorlarsa, hiçbir küresel fikir birliği mümkün değildir. Ve eğer küresel fikir birliği yoksa, hiçbir ideal çözüm olamaz. Böylece, ideal bir çözüm peşinde koşmak neredeyse hiçbir etkisi olmayan sayısız makale yazmak anlamına gelir. Bu, en başından, ABD, Avrupa ve Japonya tarafından politik olarak reddedilmektedir.

Böylece, sadece üçüncü seçenek kalıyor. Bizler görünürlüğü artmakta olan Güney ülkeleri ve diğer Güney ülkeleri kendi aramızda düzenlemeler yapmanın yollarını aramalıyız. Eğer tüm küresel Güney üzerinde bir düzenleme yapmayı becerebilseydik bu hoş olurdu, fakat şu an için bu zordur. Fakat, biz, küresel sistemi yöneten kurallardan bağımsız olarak bölgesel düzenlemeler yapabiliriz. Küresel sistemi olduğu gibi bırakıyoruz, bunu Amerikalılara, şikayet halindeki Avrupalılara bırakıyoruz, onların problemleriyle ilgilenmiyoruz. Böylesi bir yerel düzenleme fikri halihazırda başlatılmıştır, fakat bu fikri devam ettirecek gerçek kazanımlar hâlâ son derece sınırlıdır.

Şangay Grubu olarak bilinen İşbirliği Örgütünü kurduklarında, yine Çin, Güneydoğu Asya’daki Güneydoğu Asya Uluslar Birliği bölgesinin bazı ülkeleri ile finansal ve parasal düzenlemeler alanında girişimlerde bulunduğunda Çinlilerin aklında olan buydu. Yine, bu, Bizim Amerika’mızın Halkları için Bolivarcı İttifak projesini ve “Sucre” para birimini oluşturduklarında bazı Latin Amerika ülkelerinin düşündüğü şeydi.

Çok daha fazla şeyin yapılmasına ihtiyaç vardır ve bunların yapılması zorunludur. Çözüm budur ve bu tek geçerli çözümdür. Güneyin farklı parçalarındaki söz konusu çeşitli düzenlemeler eninde sonunda küresel bir Güney düzeyinde ilişkilendirilmelidir. Bağımsız olarak davranmak zorundayız.

Hiçbir küresel fikir birliği mümkün olmadığı için, Güneydeki bizlerin bağımsız ve mümkün olduğunca birlikte eylemek zorunda olduğumuzu kabul etmeliyiz. G20’nin son toplantısı hiçbir muhtemel küresel fikir birliği olmadığını bir kez daha ispatlamıştır. G7’nin önce G8’e Rusları dahil etme, ve sonra bazı görünürlüğü artmakta olan ülkeleri Çin, Brezilya, Hindistan ve diğer bazıları G20’ye dahil etme girişimi esasen başarısız olmuştur. Bizler kibarız. Hükümetlerimiz bu G20 toplantılarına gidiyorlar, fakat bu toplantılardan çıkan hiçbir fikir birliği yoktur. Dolayısıyla, bağımsız girişimlerde bulunmak zorundayız.

Bu makale ilk kez Samir Amin’in bloğunda (http://samiramin1931.blogspot.com/) 2018 Mayıs’ında yayınlanmıştır.

 

Okunma 149 kez