Patronajın ve Süreksizliğin Tarihi

Yazan

Osmanlı ve Türkiye’de Solun Kökenine İlişkin Bir Tartışma

   

1. Giriş: Zorunlu ayrımlar

Köklerimizi, ezilenlerin çıkardığı yiğitler arasında aramanın zorluğu gayet açıktır. Ezilenlerin devrimci mücadelesi, gözünü budaktan esirgemeyen yiğitler çıkarmıştır tarih boyu ve bunların arasında bir seçme yapmanın ‘vicdansızlığı’na katlanmayı kimsenin göze alamamaması beklenir. Dolayısıyla, her yeni bilgiyle yerini başkasına bırakacağı kuşkusuz bir darağacını, başlangıç uğrağının ölçütü olarak almak mümkün değildir. Bizatihi mücadelenin ‘öncesiz’ olduğu kabul edilmelidir.

Ezilenlerin tarihi, tarihin gidişinin kuralı gereği, sürekli olarak ezenlerin kılıç darbelerinin kesintileriyle karşılaşır ve bu, ezenlerin ideolojik darbelerinin sonucu olarak sürekli unutulmak demektir. Ezilenlerin mücadelesi unutulur ve unutulur. Biz buna karşı, durmaksızın arkeolojik kazı yaparız; ezilenlere ilişkin yeni bilgiler buluruz. Bu bilgi yığını bazen yeni anlayışlar geliştirmemize olanak sağlar. Öte yandan, unutma, ezilenlerin acı derslerden öğrenmemiş yeni kuşaklarının, atalarının yenikliğini kültür haline dönüştürmemiş taze bir güçle harekete geçmelerine elvermesi bakımından bir anlamda olumludur da…

Ancak elbette, ezilenlerin devrimci tarihini ayrımsız bir tarzda edinmenin olanağı olmamak yanında, birtakım ayrımlar yapmak zorunlu ve gerekli olmaktadır. İşte burada, mücadelenin öncesizliğine devrimci bir kılıç ya da teorik neşter vurulacaktır. Biz bu bakımdan ‘devrimcilik’ ile ‘Marksizm’i asıl ayrım ölçütleri olarak kabul ediyoruz. ‘Sol’, ‘sosyalizm’, ‘işçi sınıfı’ gibi başlıklara kategorik olarak ilgisiz değiliz, ancak bunları tayin ediciler arasında görmediğimizi ve asıl olanlara bağlı kabul ettiğimizi vurgulamak gerekli. Tabii, yaklaşım yöntemimiz uygulanmasını nesnel gerçekliğin üzerinde buluyor, ve solda yaygın olan gerçeksiz ve idealist yöntemi reddediyoruz. Gerçekliğin izlenmesi, ezilenlerin tarihinin ‘doğal’ bir boyutunu, kesintileri ya da süreksizliği teslim etmek anlamına geliyor.

*

Ezilenler bakımından, Osmanlı İmparatorluğunun son on yıllarından, net olarak 1887’den başlayarak 1971’e gelinceye kadar, etnik ayaklanmalar gibi toplumsal devrimcilik denebilecek örnekler dışında, ömürlerine devrimci olarak başlamış iki Ermeni örgütü Hınçaklar ve Taşnaklar ile Makedonya İç Devrimci Örgütü dışında politik devrimci özneler olmamıştır.[1] Hınçakların, devrimcilik ile ‒o yıllarda‒ pratikte devrimci olmayan Marksizm arasındaki sancılı gelgitleri ders verici bir örnek teşkil etmektedir. Fakat Hınçaklar, tarihin ana dinamikleri arasında bir o yana bir bu yana savruldular ve sonunda sıkışıp ezildiler. Mücadelecilikleri dışında, hiç de örnek alınacak bir devrimci tarih bırakmadılar. Geriye bir şey kalmadı.

Aynı dönemler boyunca, Rusya’daki Bolşevikleri andıran yönleri olan ve Osmanlı Makedonyasında faaliyet yürüten Bulgar “Dar Sosyalistler”ini, kısmi devrimci pratiklerine ek olarak, Leninist anlamda Marksist kabul etmek mümkün görünmektedir. Bu örgüt dışında, İstanbul’da 1908 Devrimi sonrası birkaç yıl varlık gösteren Toplumsal İncelemeler Grubunu anmak gereklidir. TKP’nin, Mustafa Suphi’nin Leninizmi edinimi sürecinin bir yansıması olan birkaç aylık sembolik varlığından sonra, 1928-35 yıllarındaki ‒sadece‒ söylemi dışta tutulursa, 1972’ye kadar politik Marksist nitelikte başka bir akımın belirmediğini söylemek zorunludur. Dar Sosyalistler, Balkan Savaşlarıyla birlikte başka ülkelerin toprağına dahil oldular. Olmamış ve yaşamamış oldular. Geriye bir şey kalmadı.

Böylelikle, evet, Mütareke döneminde ve Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’da ve Ankara’da ortaya çıkan “TKP” oluşumlarının politik Marksist olmadığını, Cumhuriyet dönemiyle birlikte tekleşen partinin komünist nitelik kazanmadığını bir kez daha teyit ediyoruz.

Selanik’te 1908 Devriminden sonra kurulan ve muhtemelen 1960’lardaki TİP’e kadar “geniş anlamda Türkiye”nin en büyük sosyalist kitle örgütü olan Sosyalist İşçi Federasyonunu (SİF) ise tipik bir reformcu sosyalist örgütlenme olarak anmak gerekiyor. SİF de birkaç yıl sonra başka bir ülkenin sınırları içinde kalacak ve oranın tarihine dahil olacaktır.

*

Kahramanlıklarına söz edilemeyecek, kan döken ve kanı dökülen ama kafaları da karmakarışık olan devrimcileri mi köken belleyeceğiz? Evet, ama güçlü kayıtlarımızla! Sonraki İslam ve Arap mücadelelerine “fedai” tarihsel kavramını armağan eden Ermeni devrimcilerinden söz ediyoruz. “Ermeni folklorunun belleğinde, devrimci hareket fedailer hareketiyle özdeşleşmiştir. […] ‘Kendini adayan’ anlamına gelir. Bu hareket, 20. yüzyıl İslam dünyasında İran’dan Cezayir’e kadar özgürlük savaşçılarının öncüsü olmuştur.” [2] Ancak bu yiğit militanların tarihin dinamiklerini karşılamakta ne kadar yetersiz kaldıklarını, tarihin dinamiklerinin bu militanlara ne kadar acımasız davrandığını da görmek zorundayız.

Kendini, egemenlerin şu ya da bu kesiminin niyet ve tutumuna emanet edenleri, egemenleri aldatabileceğini, onların zihinlerini bulandırabileceğini sananları, bu arada sosyalizm ya da komünizm bayrağını dalgalandıranları mı atamız belleyeceğiz! Hayır; biz bunların mirasçısı olamayız.

Bunun saygısızlık olmadığını, tarihe ve mücadele mirasına gerçek ölçütlerle bakmanın zorunlu sonucu olduğunu, vurguyla belirtiyoruz. Bu konuda İbrahim Kaypakkaya’nın sağlam ve tutarlı yöntemini izliyoruz:

“Emperyalizme ve gericiliğe karşı dövüşürken ölen herkes saygıya değerdir. Ama bu, bunların içindeki revizyonist ve anarşist unsurlarla komünistler arasına bir çizgi çekme[mize asla engel olmamalıdır].”[3]

“Komünizm davasına, devrime yürekten bağlı, ama revizyonist önderlik yüzünden inançları ve enerjileri yanlış yollara kanalize edilmiş işçi, köylü ve aydın kadroların, sübjektif olarak kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları ‘devrim’ ve ‘komünizm’ ateşinin sarsılmaz inancının mirasçılarıyız.”[4] “Bir komünist hareket, Mustafa Suphi yoldaşın önderliğindeki TKP’nin mirasçısı olur, TKP saflarındaki militan işçi-köylü-aydın üyelerin kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları komünizm davasına derin inancın mirasçısı olur ama, TKP önderliğinin revizyonist çizgisinin mirasçısı olmaz.”[5]

*

Mücadele mirasında “modern sol” ya da “modern sosyalizm” tarzında bir ayrımın, baştan bir yerde durduğu ve kendini bilindik bir yerde konumlandırdığı açıktır. Ezilenlerin devrimci mücadelesinde burjuva devrimciliği ve ardından proleter devrimciliği gibi bir izlemin, sınıflı toplumların binlerce yıllık tarihinin dinamiklerine kayıtsız olması bir yana, geçen yüzyılın ezilenler bakımından tarihini bile açıklamaktan yoksun olduğunu savunuyoruz. Ezen sınıf ve kesimlerin değil, ezilenlerin devrimci mücadelesinin kapitalizm öncesinde de sosyalizme doğru yöneldiğini kabul ediyoruz. 19. yüzyılın ortalarına doğru beliren sosyalist akımın bu tarihte bir aşama olduğunu reddetmiyoruz. Ancak, bize göre, ezilenlerin devrimci mücadelesi bakımından kategorik ayrımı Fransız Devriminde oluşan solculuk, sonraki birkaç onyılda oluşan sosyalizm akımı yaratmamıştır; kategorik ayrımı, ezilenler için ilk kez bütünsel bir teorik-politik yapı olarak ortaya çıkan Marksizm oluşturmaktadır.

Böylece, kronolojik bakımdan olmasa da tarihsel bakımdan modern döneme yetişmeyen Hamdullah Çelebi’nin 1826’daki savunması ile modern dönemin bir sosyalist ürünü olan Paramaz’ın 1915’teki savunması –vurgulanmalı; bu iki tarihsel figürün politik nitelikleri değil, sadece duruş, bakış ve yiğitlik bakımından savunmaları‒ arasında bir ayrım kurmanın, ezilenlerin tarihi bakımından ağır bir darlık olacağını ileri sürüyoruz. Dolayısıyla, “solun kökeni” gibi modernist bir ifadeye kategorik olarak uzak olduğumuzu bir kez daha belirtmeliyiz. Ancak tüm bunlara karşın, yine de, genel olarak modern bir sol âlem içindeyiz. Bu itibarla, içinde olduğumuz solcu âlemin gerekleri, ilgileri ve öncelikleri doğrultusunda bir tarihsel yönelimin, uygunluğunu benimsediğimiz Hegelci “gerçekle uzlaşma”nın bir örneği görülebileceğini umuyoruz.

2. Marksizm ile Devrimciliğin Ayrı Kanalları

Marksist tarihçi Eric Hobsbawm, aslında gayet açık olan fakat ‒Hikmet Kıvılcımlı’nın tabiriyle‒ “tarihin devrimci seli”nin altında kalan şu gerçeği dile getirir: “1905-1914’te, devrimci solun esas kısmı anarko-sendikalist iken, veya en azından anarko-sendikalizmin fikirlerine ve ruh haline klasik Marksizme olduğundan daha yakın iken, Marksist solun pek çok ülkede devrimci hareketin kıyısında olduğu, Marksistlerin büyük bir bölümünün de facto [fiilen] devrimci olmayan sosyal demokrasiyle özdeşleştirildiği güçlükle hatırlanır olmuştur.”[6]

Gerçekte, söz konusu tarihsel aralığı, hiç sakınmadan, Marksizmin başlangıcından 1917’ye kadar uzatabiliriz. 1848 devrimlerine bağımsız bir politik özne olarak henüz katılamayan Marksistler, 1905’de Rusya’da patlayan devrime devrimci bir yanıt veren Bolşevikler ile, Balkanlar’da Osmanlı’nın elinden çıkan ya da çıkmakta olan bölgelerdeki hareketlerin ‘sapkın’ varlığı dışında, devrimci bir pratik içinde olmamışlardır. 1905 Devrimi sürecinde Rusya’daki partinin Bolşevik kanadının devrimci pratiği bir skandala yol açmış ve Marksistlerin haydutlar olmadığı İkinci Enternasyonal’in önemli figürleri tarafından ifade edilmiştir. Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru gelişen Ekim Devrimi süreciyle birlikte, Marksizm ile devrimcilik arasında Hobsbawm’ın dikkat çektiği ayrılık bitmiştir. Artık, Markistlerin devrimcileşmesi, devrimcilerin Marksistleşmesinin izlendiği bir tarihsel süreç işlemektedir.

*

Türkiye’ye, Osmanlı’nın son onyıllarını da kapsayan bir geçmiş boyunca bakarken, Marksizmin dünya ölçüsündeki gelişmelerinden uzak olamayacağımız hemen belli oluyor. Marksizmin ne olduğuna ilişkin bir anlayış oluşturmadan Türkiye’de solun ve sosyalist hareketin tarihine ilişkin bir yaklaşım vakanüvislikten öteye gidemez.

Bu çalışmanın başlıca önermelerini bu bağlamdan başlayarak oluşturmak mümkün. Balkan Savaşlarıyla başka devletlere ait olan topraklardakiler haricinde, Türkiye’de Marksizmle ilgili sol, Marksizmin Leninizmle yaşadığı ve geçen yüzyılı kapsayan devrimci diyalektiğinin dışında kalmıştır, ta Leninizmin önkoşulunun oluştuğu 1971’e kadar. Yani Türkiye sosyalist ya da sosyalizan solu, Leninizm-öncesi bir Marksizmle nitelenebilecektir. Ancak tarihsel diyalektiği göz önüne aldığımızda bu son niteleme de anakronik kalacaktır; zira, Leninizmin geriye dönerek Marx-Engels Marksizmini yeni baştan kurmamıza olanak sunduğu ve Leninizme ulaşmayan bir Marksizmin ancak “genel anlamda Marksizm” olabileceği, özgül ve özel anlamda Marksist kabul edilemeyeceği görüşünde olduğumuzdan, Türkiye’nin sosyalizan solunun içindeki yalnızca bazı unsurların, uzun onyıllar boyunca genel anlamda Marksist olabildiğini ileri süreceğiz.

Türkiye’de Marksizmin devrimcilikle bağlantısı, politik devrimcilik ortaya çıkmadan ya da Marksist hareket bizatihi devrimci olmadan kurulamazdı; bunun önkoşulu, 1971’de politik devrimcilikle oluşmuş ve hemen, aynı konjonktürün içindeyken 1972’de Marksist devrimcilik ortaya çıkmıştır.

Dönem boyunca, devrimcinin Marksizmden uzak, Marksistin devrimciliğin dışında oluşunu çarpıcı bir tarzda Ermeni devrimcilerin kurduğu Hınçak Partisinin seyrinde görebiliriz. Hınçak, Ermenicede “çan” anlamına gelmektedir ve Rusya’nın büyük devrimcileri Narodniklerin atası kabul edilen Herzen’in çıkardığı Kolokol dergisinin adının karşılığıdır.[7] Devrimci Hınçak Partisi gibi, pratiğiyle gayet örtüşen bir adla kurulan örgüt, Osmanlı topraklarında önemli devrimci eylemler sürdürdükten, gerilla birlikleri organize ettikten sonra, girdiği bir sürecin karar momenti olan 1908 Devrimiyle adını değiştirir. Adı artık Sosyal Demokrat Hınçak Partisidir. İdeolojisini “bilimsel sosyalizm” olarak güçlü bir şekilde teyit eder. Bundan böyle, kendi sözleriyle, “devrimcilik yapmayacak ve legal mücadele” yürütecektir; çünkü burjuva devrimi doğası gereği demokratik bir ortam yaratmıştır. Devrimci terimi o yıllarda, sonraki dönemlerdeki bozulma ve aşırı anlam genişlemesine uğramamıştır ve şiddet politikasını anlatmaktadır.

Bu gelişme, Hınçakların Leninizmin ivmelendirdiği Marksizmin devrimci diyalektiğinin dışında, hatta ters yolunda olduğunun kanıtıdır. Hınçaklara metafizik bir misyon yüklenmiyor bu sözlerle; onların Leninizme öngelmesi beklenemezdi ve Hınçaklar, İkinci Enternasyonal’in çizgisini izliyordu. Burjuva devrimi, yasalar çerçevesinde mücadeleye olanak sağlayan burjuva demokrasisi getirirdi ve bunun doğal sonucu sosyalizmdi. Burjuvazinin devrimini ilerletmesi beklenmeliydi.

Oysa Rusya’da başka bir tarz ortaya çıkıyordu. Sonradan Leninizm olarak adlandırılan ve konsolide olan akım, gerçekte, 1902’den beri ve özel olarak 1905 devriminden itibaren, burjuvaziye bağlı olmamak bir yana, bilakis ona da karşı bir pratik devrimciliği öngörüyordu. Menşevikler ve Kautsky ile Plehanov gibi Marksistler, Bolşevikleri 1905’te nasıl eleştiriyorduysa, Ekim’den hemen önce iktidara yürürken ve iktidarı ele geçirdikten sonra da aynı şekilde eleştiriyordu. Tarihçi Carr’ın anlatımıyla, onlara göre, Marksist çizgi Lenin ve Bolşevikler tarafından terk edilmişti ve “Bolşevikler Marksist öğretiye meydan okurcasına, kendini önceleyen bir burjuva devrimini temel almayan bir sosyalist devrim serüveni”ne atılmışlardı.[8] Bu, gerçek bir bütünsel ayrımdı; pratik, politik, ideolojik ve teorik boyutları vardı. Burjuva devrimini temel almamak, devrimciliğin burjuvazinin devrimciliğiyle bağını kategorik olarak kesmek, Leninizmin Marksizmi nasıl bir politik-teorik geri dönülmezliğe uğrattığının temel bir uğrağıdır. Marksizmde öteden beri var olan ancak Leninizmle belirginleşen yaklaşıma göre, egemen bir sınıf olan burjuvaziyle feodalizme karşı mücadelesi, ve kendi içindeki “ilerici-gerici” kanatlar arası mücadele dahil destek ilişkisi kurulamaz. Bazı tarihsel dönemlerde, düşmanın bir kesimiyle öteki kesimine karşı, burjuva ya da feodal olması fark etmeksizin, dengeleyici bağımsız güç olarak bağlaşım yapılabilir. Leninizm, kendini burjuvazinin büyük tarihsel yürüyüşüne eklemleyen ve ondan sıra bekleyen Marksizm anlayışının teorisi, politikası ve ideolojisinden kopmuş bir kudretli Marksizm olarak ortaya çıktı.

*

Ele aldığımız dönemde ve topraklarda, yaşayan halkları hallaç pamuğu gibi atan gelişmeler yaşanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu çözülerek parçalanıyor, sürekli olarak yeni devletler ya da devlet kurma çabaları çıkıyordu. Her biri başlı başına ağır toplumsal yıkımlara yol açan art arda savaşlara, yıkımları çok büyük boyutlara taşıyan Dünya Savaşı eklendi. Ezilenlerin tarihteki en büyük başarısı bu dönemde ortaya çıktı. Ekim Devrimiyle birlikte Marksizmde de çarpıcı bir iç devrimci diyalektik, etkileriyle dünyaya yayıldı. Bu yıkıntılar ve alt üst oluşlar içinden küçük bir ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Bu dönemde yaşanan kesintiler katmerli ve çarpıcı, süreklilikler sönük ve arızidir.

Bu ölçüde ağır yıkıntıların, güçlü kesintilerin ardından, Türkiye Cumhuriyetini ve Ekim Devrimini başlangıç olarak almak gerçek ve rasyoneldir ‒ve üstelik kolaydır da. Yani liberal tarih yazıcılarının, yaşadıkları tarihin bağlısı olmaktan çıkamayan Türk solcularına milliyetçilik ithamı pek gerçeksiz ve naiftir. Türk solcularının Türklükleriyle Leninizmin ortaya çıkışı tarihsel olarak örtüşmektedir; ve bu örtüşmenin istismar konusu yapılması pek mümkün ve gerçektir. Türk solcuları, kesintiyi Türklük bakımından verili bulmuş ve kabul etmiş, ama aynı şekilde verili buldukları Leninizm bakımından idareten edinmiştir.

*

İşte burada, Leninizmin gerçekliğe yaklaşımına ilişkin bir belirteci anmak gerekiyor. Bu, uluslar meselesidir. Günümüzün sol zihniyetinin bir ağırlık noktasına göre, özellikle geçen yüzyılda, şu uluslar ve milliyetçilik olmasa tarih ne arınık olacak, komünistlik ne güzel yapılacaktı! Oysa uluslar ve ulusal hareketler gerçeğin temel bir öğesi olarak vardı. Leninizm, görmezden gelmek, üzerinden atlayıp sınıfsal olana geçmeye çalışmak yerine, bilakis bu varlığın üzerine gitmiş, onun dinamiğini devrimci bir tarzda edinmeye yönelmiştir. Böylece, somut gerçekliğe nasıl yaklaşmak gerektiğine ilişkin bir ders vermiş olmalıdır. Bir anlamda, kapitalizmin tarihinin ulusal hareketleri çıkardığı yani tarihin ana akımının ulusalcılığı doğurduğu ortamda sosyalist hareketin gelişmesi ve birçok örnekte ulusal hareketlere egemen olması, ulusal hareketlerin kendilerini sosyalizm altında ifade etmek durumunda kalması sosyalizmin başarısıdır. Marksist tarihçi E. Hobsbawm’ın dediği gibi, “Bütün komünist partiler, birbiriyle uyumsuz iki partnerin birlikteliğinin, ulusal sol ile Ekim Devrimi arasındaki evliliğin çocuğudur. Böylesi bir evlilik, hem tarafların aralarındaki sevgiye hem de birlikteliğin elverişli olmasına dayanır”.[9]

İzlediğimiz dönem boyunca karşımıza sürekli çıkan bir temel öğe olarak ulusallığın, önemli ölçüde bugünden bir bakışla, Türkler aleyhine ve öteki ulusal topluluklar lehine değerlendirilen bir özelliği olduğu açık. Olumlu değerlendirmeye konu olarak, örneğin “1887-1921 döneminde, Ermeni kurtuluş hareketinde sosyalizm ile milliyetçilik birbirinden ayrılmaz bir biçimde iç içe girmiştir”[10] ve bunda ilkesel hiçbir sorun yoktur. Aynı şekilde, bu dönemin son yıllarının bazı kıstaklarında ezilme konumunda olan ve dolayısıyla hem ezme hem de ezilmeyi yaşayan Türklerin olası devrimci hareketinde belirecek bir ulusalcılıkta sorun olmadığı gibi. Sorun, Ermeni kurtuluş hareketinin tarih karşısındaki akıbetinin ve Türklerin neden komünist devrimciler çıkaramadığının devrimci sorgusunun nasıl yapılacağıdır.

Buradaki ayrım, ulusal hareketlerin yükselişinin nedensel olup olmadığına ilişkindir. Bu, temel ve tayin edici bir meseledir; çünkü nedenselliğe bağlı sorunlar ile bağlı olmayan sorunlar arasında kategorik ayrımlar olmak durumundadır. Ulusal hareketlerin nedenselliğini kabul etmeyenler için günahkârlar ve masumlardan ibaret bir tarih anlayışı söz konusu olacaktır ve bu da, bugünün solunda yaygın olarak kozmopolit liberalizmin hegemonyasında sürdürülen bir tartışmanın izleğidir. Tarihsel gerçeklerin nedenselliğinin, bu dinamiklerdeki gelişmelere bir meşruiyet tanıdığı doğrudur; ve bu meşruiyet duyusunun ideoloji ve politikaya tahvilinin ağır sorunlar doğurduğu da yadsınamayacak bir gerçektir. Ancak, nedenselliği teslim edilmeyen bir tarihin nasıl anlaşılacağı temel bir sorun olmak yanında, Marksizmin, ulusal hareketlerin nedenselliğini teslim etmeye dönük bir yerde olacağı da sabit olsa gerektir.

*

Aslında, nedensellikten önce aşmamız gereken eşiğin gerçekliğin teslim edilmesi olduğunu söylemek durumundayız. Buradaki en duyarlı örneğin Ermeni Soykırımı olduğuna kuşku yok. Soykırım sonucu Ermeni sorununun bu topraklarda bittiğini kabul etmek ile etmemek arasında, gerçek ile hayali olan arasında olan türden bir ayrım vardır. Bitişin gerçek olduğu bir tür “bön materyalizmi”yle elbette bilinmektedir, fakat bu gerçeğin normatif dünyaya yansıtılmasına direnilmektedir. Bu, ezilenlerin gerçekle ilişkilenmesinin ütopyaya sığınan tipik tarzıdır.

Bu uğraktayken, dost düşmandan daha uzakta yer alabilmektedir. Soykırımın faillerinden Talat Paşa’nın, 1916 başlarında Ermenilerle ilgili olarak, “Artık öyle bir sorun yok, Ermeni sorunu hallolunmuştur” dediği aktarılır.[11] Bu gerçeği, Talat Paşa’nın düşmanı biri, İbrahim Kaypakkaya, 1972’de “Ermeni ulusal sorunu, bizim istediğimiz tarzda olmasa da çözülmüştür” sözleriyle kabul etti. Son olarak, Soykırımın kurban tarafında yer alan bir Ermeni tarihçi şöyle diyecektir: “Ermeni topluluğunun Anadolu toprağından gaddarca sökülüp atılması, burada tartışılan sorunu da sona erdirmiştir.”[12]

Ermenilerin Osmanlı’nın son onyılları boyunca varlığını koruyan sorunları, TC’ye gelindiğinde çoktan çözülmüşse, bu, bizim dilediğimizce bir çözüm olmadığından, yokmuş gibi davranamayız. Aynı şekilde, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, bizim hiçbir dahlimiz olmayan bir tarihsel gerçek süreçtir. Biz, ne istersek isteyelim, tarih, ana yapıcısının egemenler olduğu bir dinamiktir ve bunu veri almak durumundayız. Bu bakımdan, tarih anlayışımızı ve politik kuruluşumuzu da gerçek zeminler üzerinden oluşturmakla karşı karşıyayız.

Buna karşın, etik bir duyarlıkla teori ve politika yapmaya kalkışan solculuk için, Ermeni Soykırımına karşı vicdani isyan duygusunun kendisi gerçeğin yerine geçmeye yetmektedir: Hayır; Ermeniler bu toprakların kadim halklarından olarak, bizim zihnimizde, gönlümüzde ve politik jestlerimizde yaşamalıdır!

Bazı tarihsel dönemlerde, gerçek, içinde yakalanabilecek devrimci öğelerin çıkmasına elverişli olmayabilir; bu süreçlerde ‒muhtemelen genel bir kural olarak‒ Marksistlere düşen, reformculuğu zorunlayacağı için gerçekle uzlaşma politikasından uzak durmaktır. Devrimciliğin potansiyel bir olasılık olmadığı süreçlerin ‒kudretli‒ devrimci politikası da olamaz.

Ancak dönem, geçen yüzyılın başlarından son çeyreğine kadar olduğu gibi, devrimci edinimine uygun dinamikler içeriyorsa, Marksistlerin, gerçekle uzlaşma anlayışı gereği, öne çıkan ulusallığı geriye itmesi, ondan arınması değil bilakis edinmeye yönelmesi gerekir. Dolayısıyla, bugün sol hareketin tarih yazımında önemli bir yer işgal eden anti-ulusallık ve özellikle anti-Türk ulusallık gerçeksiz ve idealist bir yaklaşımın ürünüdür. Nedensellik ve gerçeklik duyusuyla, Marksistler, gerçeğin her bir dinamiğinin öncelikle egemenler tarafından başarıyla değerlendirileceğini, istismar edileceğini de bilir ve politik yaklaşımlarını ona göre oluştururlar. Gerçekle somut ilişkiler kurabilen her bir öznenin gerçeğin elbette ideal olmayan karşı-öğelerinden etkilenebileceği ve bu etkiye karşı önsel bir garanti olamayacağı aşikârdır. Önemli olan, edinimi sağlayacak ve güvenceleyebilecek bağımsız ve kudretlenmeye dönük bir öznenin varlığıdır.

Bu bakımdan, Türk ulus-devletini veri kabul etmek bakımından değil ama bu gerçekle “hakiki” bir karşılaşma yaşamış bir komünistleşme tarihinden yoksundur Türkiye ve “Türk komünistleri”. Henüz oluşmamış, tarihe çıkmamış ve kurgusallıktan ibaret bir varlığı gerçekmişçesine mahkûm etmenin gereği de bulunmuyor. Türkiye solu, kozmopolit liberal tarih yazıcıları ve popüler algısı tarafından alnına yapıştırılan yaftayı hak etmekten evveldir.

Bugünün liberal sol kök anlayışı bir anlamda 20. yüzyılın başlarının Osmanlıcılığını andırıyor. Ama 1908’in dar konjonktüründeki canlanmasından sonra, Osmanlıcılık, tarih tarafından bertaraf edilmiştir. O dönemde, Osmanlıcılığın kendisi ve ulusallık cereyanına direniş ancak “’sembolik’ bir davranış olmaktan öteye gidememiştir”.[13] Bu dalganın altında kalan ‒Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu gibi‒ örgütler de ulusal tarihe eklemlenip yok olmuşlardır. Selanikli sosyalistleri, tarihin gücü almış ve Yunanistan tarihine katmıştır. Selanikli sosyalistler Yunanistan komünistlerinin oluşumunda önemli roller oynamış ve sonraki mücadelelerde kan dökmüştür. Şu halde, bize ne oluyor! Zaten bugün ulusallığı tarih-aşırı bir öz atfederek kötüleyenlerin yaptığı da bundan fazlası değildir; bir sembolik tutum bile değil, parlak bir jesttir.

3. Patronaj

Ele aldığımız dönemin tanımlayıcı, ayırıcı ve götürücü devrimci dinamiği olan Leninizm, bağımsız bir tarzda gerçeği yakalayıp iktidar olunabileceği, dolayısıyla bağımsız bir teorik-politik havzanın yaratılması için iddianın Marksistlerin ayırt edici temel bir yönü olduğunu gösterdi. Bağımsız olunamazsa zaten tanım gereği iktidar da olunamaz, ancak başka bir iktidarın himayesinde bir alan talep edilebilirdi. Leninizmin varlığında yaşanan bu devrimci diyalektiğin “patronaj”dan bağımsızlığa olduğunu ve ele aldığımız dönemin politik öznelerini bu bakımdan izlemenin en uygun yöntem olduğunu kabul ediyoruz.

Bu uzun on yıllar boyu, solu karakterize eden başlıca bir nitelik, çeşitli boyutlarda sürekli patronaj arayışıdır. Ortaya çıkan sol oluşumların, izlediğimiz kadarıyla belirgin olarak biri dışında tümü, hiçbir zaman kendi varlığı üzerinden bir faaliyet tasavvur etmemiş, her zaman bir himaye beklentisi içinde olmuştur. Yaklaşımlarımız bağlamında, istisnalar kategorik önemdedir ve bu bakımdan bir istisna sayılabilecek, Balkan Savaşları öncesinde Osmanlı Makedonyasında örgütlü “Dar Sosyalistler”i anmalıyız.

Patronajı, ilan edilmiş hedefine kendi gücüyle ulaşamayacağını görmenin ya da bu gücü yaratmak için mücadele tarzı yaratamama kudretsizliğinin doğurduğu bir nesnel ya da öznel yoksunluk tutumu olarak değerlendirmek gerekiyor. Güç; teorik, politik, ideolojik, örgütsel, askeri, toplumsal güç olarak anlaşılmalıdır. Ele aldığımız oluşumların hareketlerindeki ‒üstelik genellikle çoklu‒ patronaj öğelerini izlemenin bize Leninist olmamayı, Marksist olmamayı, yeterince devrimci olmamayı ve nihayetinde kudretsiz olmayı, amaçlanan doğrultusunda bir özne olmamayı getirdiğini görüyoruz.

Patronaj öğesi, fiili güç olarak, Avrupa devletleri ve Rusya, Balkanlardaki yeni ulus-devletler, Osmanlı ya da TC’nin devletlû güçlerinden biri olmuştur; ya da hatta muzaffer Ekim Devriminin ülkesi olmuştur.

1887’den başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde faaliyet yürüten devrimci ve ilerici örgütlerin başlıca dayanağı, Avrupa devletlerinin müdahalesi olmuştur. 1908 Devrimiyle birlikte, biri dışında, zamanın sol örgüt ve akımlarının tamamı başta coşkuyla Jön Türklerin İttihat ve Terakki Cemiyetinin (İTC) ardında saf tutmuş, kısa süre sonra da kimileri İTC’nin kimileri de Hürriyet ve İtilaf’ın peşi sıra hareket eder duruma gelmişlerdir. Bu dönemde, Bulgar Dar Sosyalist grubu ile kısa süreli bir varlık gösteren İstanbul Toplumsal İncelemeler Grubunun egemenlerin iki kanadından uzak durmayı öngören tutumunu bir kez daha anmak gereklidir. Mütareke ve Kurtuluş Savaşı yılları ile Cumhuriyetin ilk dönemi de aynı seyri izlemiştir sol oluşumlar açısından. İçlerinde işgal güçlerini bile destekleyenlerin varlığı yanında, Kurtuluş Savaşı önderliğiyle ilişkilenişi bir türlü rayına koyamamıştır çeşitli sol öbeklenmeler. Buna, Mustafa Suphi TKP’sinin de, her şeye karşın, dahil olduğunu vurgulamak zorundayız. Mustafa Suphi ve ekibi, Sovyet devletinin varlığını veri kabul etmek yanında, sonradan Kemalist Cumhuriyetin himayesine sığınacak olan bir TKP’linin isabetle değerlendirdiği üzere, devrimi burjuva devrimcileriyle yürütmeyi öngörmüşlerdir. Cumhuriyet’le birlikte bu kez devlete egemen olan Kemalistlerle bir tarihsel ve politik ittifak arayışı, daha doğrusu onların himayesinde bir alan arayışı sürmüştür.

Paradoksal bir gerçek, patronaj öğesi olarak İkinci Enternasyonal, Komintern ya da Sovyetler Birliğinin kabul edilmesidir. İzlediğimiz dönem boyunca, patronaj ilişkilerinin varlığı sosyalist oluşumların adı geçen kuruluşları direktif amiri, kollayıcı ağabey, ve nihayetinde para kaynağı, “maaş alınan merkez” gibi görmelerine yol açmıştır. Bu kurum ve yerler, mücadelenin bir anlamda cephe gerisi olarak gayet işlevli olabilirdi ama böyle olmadığını, mücadelenin güvencesi ya da merkezi gibi konumlandırıldığını görüyoruz. Enternasyonalizmin, İkinci Enternasyonal ve ardından özellikle Ekim Devriminden sonra Komintern’in kuruluşuyla, izlediğimiz oluşumların patronaj eğilimleri için bir istismar konusu olduğunu görüyoruz. İzlediğimiz oluşumlar için, Rus İmparatorluğu topraklarında kurulan sosyalist iktidar bile Marksistleşememe, Leninist olamama işlevi görmüştür. Leninizmin bir yerdeki pratiğine yaslanmak suretiyle bir başka yerdeki pratiğinden sıyrılınmıştır.

Öznelik yani özgül varlık hakkı iddiasıyla yola çıkan bir politik parti, yaptığı işlerin sorumluluğunu da tamamıyla üstlenmiş demektir. O halde, Türkiyeli komünistlerin örgütlenmesi gereken partinin taktik ve programının, eğer bir bölge ya da dünya devrimi konjonktüründe değilsek, Komintern de olsa başka bir özne tarafından tayin edilmesini kabul etmemeliyiz. Eğer TKP’yi özne kabul edeceksek, onun bir dış varlığın etkisini de bağımsızca kabul ettiğini, dolayısıyla bu etkiden onun sorumlu olduğunu da kabul ediyoruz demektir. Aksi halde, dikkati asıl ve gerçek özneye yöneltmek gerekecektir; TKP bu ülkenin özgül partisi değilse, olamadıysa, onunla uğraşmaya gerek de yoktur; adres bellidir: Komintern ya da Bolşevik Partinin yetkili kurulları. Kendini, tarihsel ya da politik olarak başka bir gerçek özneye tabi kılan bir oluşumla özneymişçesine ilgilenmeye gerek yoktur. Ancak ilişkiler ortamı, tarafların donanımı ve misyonları bakımından ele alındığında bir patronajı kaçınılmaz bile kılabilir. Örneğin, Temmuz 1922 tarihli bir mektupta bunu görüyoruz. Komintern Yürütme Kurulu (KEYK) Sekreterinden Sovyetlerin (RSFSC) Ankara’daki Büyükelçisi Aralov’a gönderilen mektupta, “Hem Anadolu’da, hem de mümkünse İstanbul’da Türk yoldaşların çalışmalarının genel yönetimini üzerinize almanız gerekiyor. Varolan o ortamda bile çalışmaların başarılı olmasını ancak bu sağlayabilir” deniliyor.[14] Bu tam bir açmaz halidir. Çalışmalar, ne yapılırsa yapılsın, başarılı olamazdı. Çünkü bir seçeneği izlersek, Türk yoldaşların başarısızlığa mahkûm bir çalışma tarzı vardı, öteki seçeneği izlersek, o sıralarda, jeo-politik olarak Kızılordu’nun Türkiye’ye müdahale olanağı yoktu.

*

Devrim bir birime özgüyse, bu birime özgü öznenin oluşma hakkı, yani özgül örgüt, teori, ideoloji, politika oluşturulma hakkı vardır ve bu hak, her türlü dış unsura karşı savunulmak durumundadır. Hangi birimin devrime ilişkin olduğu, bir öznenin varlık iddiasıyla kaimdir; yani bir bakıma tamamen öznel bir işlemdir. Dünya devrimi anlayışını benimseyen bir öznenin, daha dar alanlarda örgütlenmesi ancak parçasal, seksiyon niteliği taşıyabilir. Rusya’nın Marksistleri arasında Çarlığın hakim olduğu bütün toprakları devrim için birim belleyenler de vardı, tek bir ulusal topluluğu birim belleyen de. Hangisinin hak sahibi olduğu tamamen politik iddiaya ve en sonunda başarıya bağlıdır. Tarihsel gerçekleşme, Rus İmparatorluğunun topraklarını devrim birimi kabul edenlerin anlayışı doğrultusunda oldu. Devrim için mücadele birimi, göreli olarak kapalı bir kozayı kabul etmek durumundadır. Bir politik oluşum, ancak kendi birimine ilişkin tam sorumluluk iddiasıyla ve bu doğrultuda mücadelesiyle o birime özgü politik özne ehliyetine sahip olabilir.

Komintern, bir dünya devrimi beklentisinin yükseldiği konjonktürde kurulmuş ve bu anlayışa uygun olarak, her bir ülke partisi, dünya devrim partisinin bir seksiyonu olarak kabul edilmişti. Dünya devrimi pratik bir gerçek olarak ortaya çıksa hiçbir sorun görülemezdi. Ancak bu olmamıştır ve olmamışlığın sorunları da kısa sürede kendini göstermiştir. Komintern her bir gerçek özgüllük hakkında, ancak her bir özgüllükte ortaya çıkabilecek özneye ait rolü oynamaya yönelmiş, her bir seksiyon da genel olarak bunu kabul etmiştir. Dünya devriminin değil, özgül devrim süreçlerinin pratik olarak görüldüğü bir dönem ya da konjonktürde bunun dramatik sonuçları olacağı açıktır ve nitekim öyle olmuştur. Komintern’in, özgüllüğü kural olarak tanıyamayacak konumundan türeyen özneler değil, özgüllüklerde organik olarak ortaya çıkmış özneler götürebilmiştir devrim birimlerinin devrimci sürecini. Çin devrimi süreci bunun açık göstergesidir. ÇKP, Komintern’e karşın bir özgül öznelik mücadelesi yürütmüştür. Komintern’in giderek Sovyetler Birliğinin ağırlığı artan bir yönetsel merkeze dönüşmesi, aslında enternasyonalizmin özgüllükleri tanımayan bir aşırı anlayışından kaynaklanıyordu ve bu süreçte, dünyayı kendi özgüllüğünü merkeze alan bir konumdan gördüğü için Sovyetler Birliği Marksistlerinin nesnel bir kusuru olamaz. Onlar, doğal olarak, ne isterlerse istesin, özgüllükler tarafından bölünmüş bir dünyada, o dünyayı kendi özgüllüklerinden görecekti. Dünya, ne bütün özgüllüklerin aynı devrimci öncelikler dizisi ve zamansallıkla görülebileceği bir konuma sahipti, ne de tek bir özgül birimdi. Burada bir kusur aranacaksa, kendi özgüllüğünü Sovyetler Birliğinin özgüllüğüyle ikame eden yerel politik birimlerin komünistlerinde aranmalıdır. Biz bu arayışın nesnesini, Türkiye’de örgütlenme çalışmaları yürüten Komintern üyesi TKP’de buluyoruz. Dolayısıyla, TKP’nin şu ya da bu politikasında, ya da Mustafa Suphilerin katlinde Komintern’i ya da Sovyetler komünistlerini suçlamak idealist bir gerçeksizliktir. Mustafa Suphi, oluştuğu kadarıyla bir politik özneyi şahsında temsil eden biri olarak, yaşamından kendi sorumluydu. Özgüllüklerin olduğu bir dünya ile özgüllüklerin tanınmadığı bir dünyanın enternasyonalizm anlayışları elbette farklı olacaktır.

*

Patronaj öğesi, salt örgütsel ve politik değil, teorik ve ideolojik bakımdan da hükmünü yürütmüştür. İzlediğimiz uzun yıllar boyunca, dünya görüşünden başlayarak ideolojik ve ‒ne kadar varsa‒ teorik varoluş, devrimcilik atfedilen bir burjuva akıma yaslanarak, bir burjuva akımın argümanlarını devşirerek koymuştur varlığını. Bir anlamda, zihinlerin burjuvaziye yaslanmasıyla yapılan bir sosyalizm işlemi söz konusudur. Bunun önde gelen belirtisi, Aydınlanmacılık ve Aydınlanmacılığın yansıması olan Anayasal ya da yasal metinlerin söylemini izlemek şeklinde tecelli etmiştir. Burjuvaziye karşı mücadele ya da burjuvaziyle ittifak arayışı, burjuvazinin teorisine, ideolojisine, söylemine sığınarak yapılmaya çalışılmıştır. Eşitlik ve kardeşliği kendileri de savunmaktadır; o halde neden birlikte olunmamalıdır. Anayasa’nın hükümlerini kendileri de kabul etmektedir ve burjuvazinin temsilcilerine aynı dünyanın farklı özneleri olunduğu hatırlatılmaktadır.

Teorik patronajın salt Batılı düşüncelere dönük olduğu sanılmamalı. Patronaj ilişkisi arayan mantık, nerede isterse orada himaye bulabilir. Bunun, Batılı düşünceye karşı olmak, onun patronajından kurtulmak savıyla bu kez İslamiyete dönük örneği de özellikle anılmalıdır. Marksizmin Aydınlanmayla kurduğu muris-vâris, hatta özdeşlik ilişkisinin aynısı bu kez İslamiyetle kurulmaktadır. 1920’nin başlarında, “İstanbul’un tutucu çevreleri Milli Mücadele hareketini Bolşeviklikle suçlayarak ‘kâfir’ saydırmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden, Anadolu’daki halk kütleleri ve özellikle askerler önünde aynı silahı kullanarak temize çıkmak ve Bolşevikliğin İslamlığın uygulanmasından başka bir şey olmadığını söyleyerek, Sovyetler’le yapılması zorunlu işbirliğine elverişli bir ortam hazırlamak amacıyla, Yeşil Ordu adında bir dernek kurulmuştur.”[15] Marksizmin Aydınlanmanın tutarlı ta kendisi olduğu anlayışıyla, İslamın ta kendisi olduğu anlayışı aynı patronajcı düşüncenin eseridir.

Teorik, politik ve ideolojik patronajın düşmana değil içe dönük, yani evrensel Marksizme dönük bir boyutu olduğunu da vurgulamak zorunlu. İzlendiği kadarıyla, Marksizmin evrensel devrimci diyalektiğinin harekete geçirici bir temeli burada ortaya çıkmaktadır. Leninizmin harekete geçiricisi Rusya özgüllüğüydü, ama Leninizm bir Rus Marksizmi olarak kalmadı ve geriye dönerek ve yükselerek Marksizmin evrensel yeniden-kuruluşunu gerçekleştirdi. Yani Leninizm, bir anlamda Marksizmin teorik-politik özgülleşmesini sağladı. Ancak bu, her bir devrim biriminin özgülleşmesinden beklenemez. Eğer bir devrim birimi, özgül teori, politika ve ideoloji ile tam ve bileşik karşılığını buluyorsa, bu öğelerin başka bir devrim biriminden ithal edilmiş herhangi biri de bir patronaj anlamına gelebilir.

Gerçekte, ele aldığımız dönem boyunca, solda teorik bir özgüllüğe rastlanmıyor. Görülen, bir uygulama öğretisi olarak anlaşılan ideolojinin teorinin yerine geçtiği bir manzaradır. Osmanlı’nın son yıllarında sosyalist hareketi inceleyen Paul Dumont’un sert eleştirisi yerindedir: “Teorik düzeyde, Selanik, İstanbul ya da herhangi başka bir yerin militanları mutlak bir özgünlük eksikliğiyle belirlenirler. Sosyalizmleri tartışılmaz bir biçimde ‘ithal malıdır’. […] Osmanlı toplumunun özgünlüğü konusunda hiçbir görüş ve tartışma geliştirilmemişti. Örneğin, din sorunu konusunda mutlak bir sessizlik sürdürülmüştü; Türk sosyalistlerinde, İslam dinini ele alan yazılara pek az rastlanmaktadır. Hüseyin Hilmi’nin İstanbul’da 1910 Şubat’ından itibaren çıkardığı gazetelerde, İslam dini ancak iki ya da üç makalede söz konusu ediliyor. Şu açık ki, daha benliğini bulamamış, dışardan gelen itibarlı modelleri taklit etmekle yetinip onları koşullara uydurmaya bile çalışmayan bir sosyalizmle karşı karşıyayız.”[16]

Bütün bu uzunca yılların bitiminde, teorik bir özgüllük olarak nitelenebilecek tek örneği Hikmet Kıvılcımlı’nın eserinde buluyoruz. Kıvılcımlı’nın eserini daha sonra Kaypakkaya’nın açık özgül politik ve örtük özgül teorik eseri izleyecektir.

*

Artık, Osmanlı İmparatorluğunun son onyılları ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarındaki patronaj ilişkilerini örgütlenmeler nezdinde izleyebiliriz.

a) Hınçakların patronajı

1887’de Ermeni genç devrimciler tarafından kurulan Hınçak Partisi, bu çalışma boyunca izlenen birçok temayı yansıtmak bakımından önde gelen örnektir. Hınçaklarda cüretkâr devrimciliği, ideolojik karmaşa ve tereddütü, patronajın çoklu örneğini ve Marksizmle dönemin tipik etkileşimini bulabiliriz.

Devrimci Hınçak Partisi adıyla kurulan örgütün, tarihsel gerekçesini gerçek ve güçlü bir patronaj öğesinin üzerinde bulduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’nın büyük devletleriyle 1878’de imzaladığı Berlin Antlaşması, Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin haklarının gözetilmesine ilişkin hükümler içeriyordu. Bu, vatanlarında Türkler ve Kürtler karşısında azınlıkta olan ve genellikle savunmasız Ermeniler için reddedilmesi neredeyse mümkün olmayan nesnel bir patronaj olanağıydı. Ermeni devrimci hareketi, böylece, ilgisiz kalamayacağı bir patronaj ortamında ortaya çıktı. Fakat Avrupa’nın büyük devletlerinin vaatleri “onyıllar boyunca, Ermeni devrimci ve reformcuları arasında tehlikeli hayallerin yaşaması, Osmanlı yetkililerinin de Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğunu parçalamaya çalıştıklarına inanmaları sonucunu doğurdu”.[17]

Osmanlı, Rusya ve İran hakimiyetindeki topraklarda, Ermenilerin yaşadığı her yerde örgütlenen Hınçak Partisine göre, “Türkiye’de ihtilal yoluyla gerçekleştirilecek olan hedeflere varmak için kullanılacak metot, propaganda, tahrik, tedhiş, teşkilatlanma ile köylü ve işçi hareketidir”.[18] “Parti, şiddeti, Osmanlı hükümetine ve çeşitli Türk ve Ermeni ajan ve muhbirlere karşı kullanmayı öngörmektedir. Şiddet hareketlerini yürütmek için özel bir kol kurulacağı belirtilmekte ve gerilla grupları oluşturulacağı anlatılmaktadır.[19]

Hınçaklar yiğit devrimcilerdi. 1895 Mayıs ayında Hınçaklar tarafından İstanbul’da düzenlenen “Bab-ı Ali Nümayişi” diye anılan kitlesel gösterilerin İstanbul’un alınmasından sonra Hıristiyanların ilk kitle hareketi olduğundan dolayı Osmanlı Devleti üzerindeki büyük etkisi kaydedilir. Ayaklanma anlayışını benimseyen Hınçaklar, 1894’te Sason ve 1895-96’da Zeytun’daki birkaç ay süren kanlı isyanların önderliğini yaptı. Ermenilerin, 19. yüzyılın sonunda artık bir profesyonel devrimciler kitlesi vardı.[20]

Hınçakların Van’daki liderinin 25 yaşında bir genç olduğunu anlatan kaynaklar, bu genç devrimcinin “Eğer toplamda 4 milyon Ermeni’den sadece 100 bini sağ kalır ama sonuçta sosyalist bir rejimde özgürce yaşarlarsa bundan memnuniyet duyarız” diyebilen biri olduğunu yazıyor.[21] Hınçak yöneticilerinden Paramaz, 1898’de Van’da yargılanırken yaptığı savunmada, “Bizim istediğimiz eşitlik; biz katı milliyetçi değiliz, bizim talebimiz Ermeni, Türk, Kürt, Alevi, Laz, Yezidi, Süryani, Arap ve Kıptilerin birlikte eşit koşullarda yaşamasıdır”[22] diyordu. Hınçaklar “Rus, Gürcü ve Ermeni Marksistlerine karşılık, sınıf mücadelesini reddetmekteydiler. Onlara göre, Ermeni ulusunun aşırı dağılmışlığı, sayıca azlıkları ve birbirlerinin karşısındaki güçlerin eşitsizliği, ulusal kurtuluşun başlangıç aşamasında, toplumdaki bütün sınıfların bağlaşmasını zorunlu kılıyordu.”[23] Ermenilerin, vatanlarının hiçbir önemli yerleşim yerinde nüfusun çoğunluğunu oluşturmadığı aktarılır.

Hınçaklar, etkili bir basın yayın ağına sahipti. Hınçak adını taşıyan aylık dergilerinin 1887’den başlayarak “oldukça düzenli” çıktığını öğreniyoruz.[24] Ayrıca çok sayıda dergi, broşür, kitap yayınladıkları kaydediliyor.

Hınçakların programı, örgütlenme ve taktiklerinde açıkça “başat olanın, Marx’ınkinden çok, Narodnaya Volya’nın (Halkın İradesi ya da Özgürlüğü) etkisi” olduğu belirtilir.[25] Ancak Hınçaklar, giderek artan bir şekilde İkinci Enternasyonal Marksizminin etkisine girdiler. Hınçakların baştan beri Plehanov’la yakın ilişkide olduğu ve İkinci Enternasyonal’de Osmanlı İmparatorluğu temsiliyeti üzerinden değil Kafkasya kolu olarak temsil edildikleri bildirilir.

Bu gelişmeyle bağlantılı olduğu değerlendirilebilecek bir şekilde Hınçaklar, Osmanlı İmparatorluğunu meşruti bir monarşiye dönüştüren 1908 Temmuz Jön Türk Devrimini büyük bir coşkuyla karşıladılar. Devrime bağlı olarak program ve mücadele yöntemlerini radikal bir değişime uğrattılar. “Hınçak Komitesi Başkanı Kafkasya Ermenilerinden M. Sabah Gülyan”, 1908 yılı Ağustos’unda geldiği İstanbul Beyoğlu’ndaki Surp Yervartyun Kilisesinde yaptığı konuşmada “Hınçakların, artık ihtilal çalışmalarına son vererek tüm varlıklarıyla yurdun yükselmesi için çalışacaklarını” açıkladı.[26]

Hınçak Partisi 6. Kongresini 1909’da İstanbul’da toplar ve yasal örgütlenme ve programında tadilat kararı alır. Bu bir dönüşümdür. Partinin adının değiştirilmesi ve mücadele yöntemleri üzerine tartışmalar[27] bu yönelimin simgesi mahiyetindedir. Hınçaklar, 1905’te adlarına “sosyal demokrat” ibaresini eklediler ve 1909’da bunu kesin kararla teyit ettiler. Artık adları Sosyal Demokrat Hınçak Partisiydi (SDHP). Kongrenin temel tartışmalarından biri Osmanlı topraklarında mücadelenin önceki gibi “devrimci mi yoksa yasal mı olacağı” üzerinedir.[28] Bu kongrede örgütün bilimsel sosyalizmi rehber edindiği teyit edilir. Bireysel terör reddedilir ve para ile emlakın zorla alınması da yasaklanır.[29] Ancak, “Türkiye’de anayasanın henüz tam anlamıyla yerleşmediğini ve irticanın ortaya çıkması ihtimalini sürekli göz önünde bulundurarak, kendini korumayı sağlamak için etkili heyetlere yardım etmeyi ve bazı örgütlerde bulunmayı kendisi için bir görev sayar.”[30] Kongre kararına göre, “Emekçi halkın elinden anayasal haklar alınmadıkça, parti yasal temelde faaliyet göstermelidir”.[31]

1894 Sason ayaklanmasının önderlerinden, uzun yıllar hapis yatan ve Meşrutiyet Meclisinde Hınçak milletvekili olan Hampartsun Boyacıyan, 1909’da iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyetini ölçüsüzce över: “Sosyalizm nereye girerse oraya Avrupa’nın, hükümetin, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin, tüm ulusun istediği şey, birlik ve dostluk, güvenlik ve barış girecek. Birliğe en çok sosyalizm fikirleri yardım edecektir.”[32] Hınçaklar için ileri Batı dünyası burjuva demokrasisi ve sosyalizmiyle birlikte burjuva devrimcileri ile kurulacak bağlaşmayla gelecekti. Ermeni devrimcileri, kendilerini Avrupa uygarlığının savunucuları görüyordu. Bu bakımdan, Avrupa uygarlığının ideolojisine uzak duramayan bir konumdaydılar. “’Asyai karanlık’ deyimi, Hınçakların da, Taşnakların da yazılarında geçmektedir. Batı Aydınlanması ve İlerlemesi’nin karşıtı olarak kullanılan bu deyim, İslami Doğu uygarlığını aşağılayan bir anlam içeriyordu.”[33] Bu konumda, Ermeni devrimcilerinin kendilerini Avrupa’nın burjuvazisinden ne ölçüde ayırabildiği sorgulanacaktır.

Bunu Paramaz’ın 1898 ve 1915’te yargılandığı mahkeme salonlarındaki konuşmalarından da izleyebiliriz. 1915’te idamına karar veren mahkemedeki savunması onun ideolojik ve politik niteliğini gösterir mahiyette ifadeler taşır: “Biz Doğuda Batı medeniyetinin tohumlarını yeşertmek istedik…” “Kesip budanan Mithatçı anayasanın bize tanıdığı hakları kullanmayı denediğimizde, bizi yasaların sağladığı korumanın dışında bıraktınız. Hınçak Partisi, 1908 Meşrutiyet ilanı akabinde kabul edilen anayasa temelinde, toplumsal yararlılığı, amacı ve programı devletin İçişleri Bakanlığı tarafından kabul ve onay görmüş, resmi kaydı yapılmış bir partidir. Öyle ki bu durumda bir suçlu varsa eğer, bu İçişleri Bakanlığıdır.”[34] Paramaz’ın, kendini düşmanlarının mantığına, ideolojisine, kurumlarına bıraktığı, düşmanına, ortak olduklarını varsaydığı bir ‘evren’ içinden seslendiği ibretle izlenmektedir bu sözlerde.

Paramaz, 1898’de Van’daki yargılanmasında da cesaretle Abdülhamit yönetimine karşı sözler eder ama, “Rusya’nın Ermeni sorununa yaklaşımını övmeyi, Berlin Antlaşmasının ünlü 61. Maddesine ve daha önceki Ayastefanos Antlaşmasına gönderme yapmayı ihmal etmez.[35]

Başta coşkuyla destekledikleri İttihatçılardan umduklarını bulamayan ve baskılara uğrayan Hınçakların gelişmelerden devrimci sonuçlar çıkardığını söylemek mümkün olamaz. Gelgitler yaşadıktan sonra yüzlerini bu kez de Hürriyet ve İtilaf’a dönerler.

SDHP, Şubat 1912’de Hürriyet ve İtilaf ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın ilk maddesine göre, “Devletin yönetiminde Kanun-i Esasiye bağlılığın savunulması ilk hedeftir.” Bir başka maddeyle, “Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, […] 1912 yılında Meclis seçimlerinde birlikte hareket etmek kararında olduklarını beyan eder.”[36]

Buna karşılık, aslında daha önce Aralık 1911’de öteki Ermeni örgütü Taşnaklar da İTC ile gerçekte çok daha somut önlemler içeren bir anlaşma yapar.[37] Taşnaklar Hürriyet ve İtilaf’ı “daha padişahçı ya da saltanatçı görüyordu” ve haklılardı.[38]

Görece ‘normal’ zamanlarda bile bağımsız olamayan Hınçakların ağır gelişmeler karşısında neredeyse zorunlu savrulmasını saptamak gerekiyor. Hınçak önderi Sabah Gülyan’ın Soykırım sonrasına ait şu sözleri, bağımsız bir Hınçak devrimciliğinin kalmadığının belgesi niteliğindedir: “Ermeni gönüllü teşkilatını durdurmayacağız, buna son vermeyeceğiz, hayır, tam aksine sonuna kadar şiddetlendirip arttıracağız. Her tarafta biz öncü olarak en önde bulunacağız. Sonuna kadar, düşmanın kahrolmasına, imha edilmesine değin, pazılarımızla, göğüslerimizle, Rus Kazaklarının yanında yer alacağız. (…) Gönüllüler meselesi hakkında eleştirilerde bulunan hain diller sussunlar, fesat eller ortalığı karıştırmasınlar! (…) Bugün en birinci düşmanımız Türklerdir. Gizli veya açık olarak gönüllü teşkilatı aleyhinde bulunanlar, bu kuvveti sınırlamaya çalışanlar iç düşman sayılırlar.[39]

Bunlara karşın Hınçaklar devrimden sonra Sovyet rejimini destekledi ve Hınçakların bir kısmı ilk Ermeni komünistleri arasında yer aldı. Hınçaklar, “İran, Suriye-Lübnan ve Mısır’da komünist partilerinin kuruluşunda tarihsel roller oynadılar.”[40] Mütareke İstanbul’unda da Hınçakların sol kanadına mensup olduğu söylenen az sayıda kişinin kaldığı, sosyalist örgütlenmelere destek veren bu militanların, Ankara ordularının İstanbul’a gelmesiyle Bulgaristan’a geçtiği bildirilir.

b) Taşnakların patronajı

Ermenilerin devrimci olan üçüncü ve en büyük örgütü Taşnaklar (Ermeni Devrimci Federasyonu), 1890 yazında Tiflis’te kuruldu. Rusya, İran ve Osmanlı topraklarında çalışan ve iki cephede savaşmayı öngören parti, biri Türkiye Ermenistanı, diğeri Rusya Ermenistanı için olmak üzere iki katlı bir program kabul etmiştir.[41]

Taşnakların (EDF) bir metni, tarihsel savrulmalar ve politik oturmalar ne olursa olsun, neyi amaçladıkları bakımından önemli değerlendirmeler içeriyor: “Bizim kendimizin kim olduğumuzu, karşıtlarımızın ve düşmanlarımızın kimler olduğunu anlamamızın zamanı geldiğine inanıyoruz. ‘Biz’ derken, ‘Taşnak’ ya da diğer Ermeni devrimci partilerini değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan ve müstebit hükümetin yıkıcılığına, yağmacılığına ve baskıcılığına uğrayan herkesi, bütün Osmanlıları, yani bütün Türkleri, Ermenileri, Arnavutları, Arapları, Rumları, Süryanileri kastettiğimiz anlaşılmalı. […] Müstebit hükümetin varlığını sürdürmesini güvencelemek, kendi çıkarları için makam ve mevkilerini korumak isteyenleri, yiyicileri (mürteşileri), faizcileri (murabahacıları), yasadışı ve zorba soyguncuları hasımlarımız ve düşmanlarımız arasında sayıyoruz. Mevcut hükümete taraf olanların ve ülkedeki kargaşadan çıkar sağlayanların, yoksulları soyanların hepsi; özgürlük ve eşitliğe karşı koyanlar, ister Ermeni olsunlar, ister Türk, Arap, Süryani, Arnavut ya da Rum, bizim hasmımız ve düşmanlarımızdır, öyle de kalacaklardır.”[42]

Bir Taşnak temsilcisinin, kendilerinin “artık değer kavramını ve proletaryanın sömürülmesini görmezlikten gelmekle suçlanması” üzerine şu karşılığı verdiğini okuyoruz: “Mikayalvan da, buna bir ‘proleter halk’ kavramıyla karşılık verdi. İşçi olarak ve halk olarak iki kat ezilen Ermeni halkı, Türkiye’de ‘kanının artık değeri’ni döküyordu.”[43]

Yaygın bir yayın faaliyeti olan ve “Sosyalistliği önceleri çok belirgin olmayan”[44] Taşnak Partisi, 1907’de Enternasyonal’in Stuttgart Kongresine katıldı. 1909’dan itibaren ise henüz kurulmamış Osmanlı Seksiyonunun bir altbölümü olarak Enternasyonal’e alındı.[45] Böylece, “bir sosyalist partisi olduğunu da onaylatmış” oldu.[46] Buna karşın bu partinin sosyalist olduğuna Rus “SR”ler [Sosyalist Devrimciler] bile kuşkuyla bakıyordu.[47] EDF’nin Osmanlı’daki öteki sosyalistlerle ilişkileri de iyiydi. Bu partinin yayın organında 1910’da “Türkiye’de İlk Proleter Örgütü” başlığı altında, SİF’i destekleyen bir yazı yayınlandı.[48]

Taşnaklar devrimci mücadeleye inanıyorlardı ve Hınçakların silahlı eylemlerinin yükseldiği yıllarda “Taşnak Partisi de, […] devrimci öğretim, silahlı mücadele, şiddete tapma ve ideolojik basitleştirme gibi sorunları gitgide artan ölçüde kafasına takıyordu.”[49]

Taşnaklar Osmanlı başkentinde çarpıcı iki eylem yaptılar. 1896’da Osmanlı Bankası Taşnak gerillalar tarafından basıldı. 1905’te Abdülhamit’e, tesadüfen kurtulduğu bir suikast girişiminde bulundular. Osmanlı Bankası baskınında Fransız ve İngiliz elçileri araya girmiş, Rus elçisi konuyla ilgili olarak bizzat Abdülhamit’le görüşmüş ve bir uzlaşma sağlanmıştı.[50] Nitekim bu nesnel bir durumdu; Avrupa devletleri ve Rusya için öteki Hıristiyan toplumlar gibi Ermeniler Osmanlı’nın iç düzenlemesine karışmak için gayet uygun bir unsur iken, Ermeniler için de mutlak zayıflıkları ortamında bu olanağı değerlendirmemek çok zordu. “Hınçakyan ve Taşnaksutyun partileri sosyolojik olarak özdeş idiler, amaçları da birdi (Türkiye Ermenilerinin savunulması ve kurtarılması) ve her ikisi de, ‘Ermeni devrimi’ni Avrupa diplomasisini hareket geçirmek ve Ermeni Sorunu’nun siyasal çözümünü gerçekleştirmek için bir araç diye görüyorlardı.”[51] Bir Sırp sosyal demokratın, Ermenilerin özellikle EDF’nin Avrupalılara dönük tutumunu “siyasal dilencilik” olarak nitelediği anlatılıyor.[52]

1908 öncesinde Osmanlı topraklarında silahlı mücadele fikri Prens Sabahaddin gibi liberallere kadar ulaşmıştı. Aralık 1907’de ‒birincisi 1902’de yine‒ Paris’te yapılan ve Taşnakların da katıldığı İkinci Osmanlı Liberalleri Kongresinde rejime karşı silahlı eylem ve ayaklanma konuları gündeme gelir ve bu yönde birtakım kararlar alınır.[53]

Taşnaklar, 1908 Temmuz Devriminden sonra “Osmanlı İmparatorluğu’nun artık anayasal (meşruti) bir devlet olduğuna güvenerek yeni bir siyasal çizgi kabul” ettiler[54] ve devrim ile İTC hakkında büyük yanılgılar taşıyan yayınlar yaptılar. 1909’da şunları yazıyorlardı: “Jön Türkler Fransız Devrimi’nin kazanımlarını Türkiye’ye getirmişlerdi: eşit haklar, yurttaş özgürlükleri, halk egemenliği. Yurttaş özgürlükleri, adına ‘sosyalizm’ denilen ‘yeni bir din’in ortaya çıkmasına ve ‘İşçinin İncili’nin yayılmasına yol açmıştı.”[55]

Taşnaklar, İTC iktidarının yerleşmesiyle genel olarak öteki muhalif örgütlerin çoğunun tersine Hürriyet ve İtilaf’a yönelmedi ve İTC ile ilişkilerini korudu. “Meclis’in feshini izleyen 1912 seçimlerinden sonra, Taşnak Partisi doğu illerinde yerel feodal ağalara ve Kürtlere karşı savaşımında yardım görmeyi umduğu İttihat ve Terakki Komitesini desteklemiştir.”[56] Taşnakların İttihatçılarla ilişkisi, Dünya Savaşının başladığı aylara dek sürdü.

EDF, 1908’den önce devrimci bir partiydi ve hedef net olarak Abdülhamit rejimiydi. Nitekim İTC de devrimci denebilecek bir burjuva partisiydi; bu partinin iktidar yıllarında düşman bir gerici odak haline geldiğine kuşku yoktur, ancak Temmuz Devriminden sonra, muhalefetin büyük çoğunluğu gibi Taşnaklar da ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Milliyetçilik, sosyalizm, liberalizm ve devrimci pratik kültür karmakarışık bir manzara arz ediyordu.

Taşnakların politik niteliği konusunda zamanın örgütlü hareketlerinde ağır bir kuşku var. Bu yüzden Taşnakları, yiğit devrimciler yetiştirmiş olmalarına karşın, önemli bir sorgulama konusu olarak almıyoruz. “Taşnaklara karşı, zamanla törensel bir suçlama halini alan ‘burjuva milliyetçisi’ ithamı”nın[57] tarihsel gidişat dikkate alındığında haksız sayılamayacağını kabul ediyoruz. Taşnaklar, 1905 civarında Kafkaslar ve Rus Ermenistanında fazla milliyetçi bir nitelik kazandı.[58] “Özgüllükçüler de, Gürcü ve Ermeni SD’ler de Taşnak Partisi’ne karşı çıktılar. Onu Rus bürokrasisine alet olmakla, ırk ve din nefreti yaratmakla, milliyetçilik ve ırkçılık altında sınıf bilincini boğmakla, Kafkasya devrimci hareketini parçalamakla ve Ermeni burjuvazisine ait petrol kuyularını ve fabrikaları savunarak kendi kasalarını doldurmakla suçladılar.”[59]

Osmanlı topraklarındaki katliamlara ek olarak Rusya topraklarında Azerilerle Ermeniler arasında çıkan savaş da Taşnakları, her iki taraftaki Türk tehdidine karşı Rusların himayesinin gerekli olduğuna inandırmıştı.[60] Bir Taşnak yayınında (1912) şöyle deniyordu: “Türkiye’de bizi kılıçtan geçiriyorlar, Rusya ise bize baskı yapmakla yetiniyor; bir Osmanlı kıyımında yok olmaktansa, Rus kanunu altında yaşamak evladır.”[61]

Soykırımın ardından başlayan “Nemesis (Öçalma) Harekâtı” Taşnaklar tarafından yürütüldü.[62] Ancak Taşnaklar, Ekim Devrimiyle birlikte yeni devrimci saflarda yer almadılar. 1920’den sonra Taşnaklar toparlanmaya çalışan Sosyalist Enternasyonal’le ilişkilerini yeniledi ve Sovyet rejiminin karşısında yer aldı.[63] Taşnakların olumsuz milliyetçiliği böylece tarihe kazınmış oldu.

Ermeni devrimcileri, milliyetçiliğe fazlasıyla gömülmüş olsun olmasın, anlaşıldığı kadarıyla, ağır bir aleyhte nesnellik ortamının eziciliğindeydiler.

c) Makedonya İç Devrimci Örgütünün patronajı

1893 yılının sonunda, Selanik’te, daha sonra Makedonya İç Devrimci Örgütü (MİDO) adıyla tanınacak olan Bulgar Makedonya-Edirne Devrimci Komiteleri (BMEDK) kuruldu.[64] MİDÖ’nün “Makedonya Makedonyalılarındır” sloganıyla çalışan ve bölgeyi Osmanlı yönetiminden kurtarmayı ama aynı zamanda rakip kiliselerin ve bölge devletlerinin egemenliğine de sokmamayı amaçlayan bir örgüt olduğu anlatılıyor. MİDÖ'nün kendisinin sosyalist bir örgüt olmadığı, ama önderlerinin sosyalist olduğu, Makedonya’daki çoğu sosyalistin de bu örgütü desteklediği kaydediliyor.[65] Başka bir yazara göre, “MİDÖ’nun strateji ve taktiği, Avrupa Türkiyesi’ne bir büyük devletin müdahale etmesini sağlamaya yönelik olmuştur. Eylemcileri, Avrupa’nın Makedonya’daki bir Hıristiyan halk ayaklanmasının kanla bastırlımasını hoşgörmeyeceğini ve Hıristiyanlar lehine bir Avrupa müdahalesinin, Makedonya’nın bağımsız bir devlet olmasının değilse bile, hiç değilse Bulgaristan’la birleşmesinin yolunu açacağını umuyorlardı.”[66] Bu değerlendirmenin bir yönüyle isabetli olduğunun, örgütün daha sonraki bölünmesi sonucu ortaya çıkan eğilimlerden birinin hareketlerine bakarak söylenebileceğini sanıyoruz.

“Osmanlı hükümeti MİDÖ’nün varlığını 1897’de farketti. Bunu izleyen geniş çaplı tutuklamalar, devrimci örgütü saldırıya geçmek durumunda bıraktı. Daha çok Balkan haydukluğu ve kleftliği geleneğinde, bir çeşit gerilla savaşı başladı.”[67]

Bu arada, Bulgar ve Makedon öğrenciler tarafından Gemicii adlı Bakunin’e yakın anarşist bir grup 1898’de İsviçre’de kuruldu. Grubun esas amacının, “Osmanlı İmparatorluğunun Balkan vilayetlerinde büyük bir olay çıkararak Avrupa devletlerinin ve Avrupa kamuoyunun dikkatini Makedonya’ya ve Makedonya’daki Slavların kötü yaşam koşullarına çekmek” olduğu anlatılıyor.[68] Bu grup, 1903 başlarında Selanik’te bir dizi bombalama ve sabotaj eylemi yaptı.[69]

MİDÖ, Ağustos 1903’te Manastır’a bağlı İlinden kentinde binlerce ölüme ve toplu göçe yol açan başarısız bir isyan başlattı. Dar Sosyalistlerin bu olay vesilesiyle MİDÖ’yü ağır şekilde eleştirdiği ve izleyicilerine MİDÖ’den ayrılmaları ve daha sonra, 1905’te ‘Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat Örgütü’nü kurmaları” talimatı verdiği kaydedilir. [70] Bu arada, Bulgar-Makedon çeteleri dolayısıyla Bulgaristan’ın bölgedeki artan etkisine karşı Yunanistan ve Sırbistan’ın da bölgede çeteler örgütlediği ve ardından Bulgar, Yunan ve Sırp çeteler arasındaki bitmek bilmez savaşların bölgede feci bir iç durum yarattığı anlatılır.[71] Bir Sırp sosyal demokratı tarafından “Balkan şovenizminin bir aracı” olarak değerlendirilen[72] MİDÖ’de iç gerilimler yaşandı ve örgüt sağ ve sol kanatlara bölündü. Bunların da birbiriyle savaşmaya başladığı ve sağ kanadın Bulgaristan tarafından desteklendiği kaydedilir.[73]

1907’de Paris’te düzenlenen İkinci Jön Türk ‒ya da Osmanlı Liberalleri‒ Kongresine Makedonya komiteleri de çağrıldı. Çağrıya Ermeni örgütler aracılık etti. MİDÖ’nün sağcıları çağrıyı reddetti. Solcuları katılmak istedi ama katılamadı. MİDÖ’nün sağ kanadı, Bulgaristan’ı gözettiğinden Osmanlı devletinin iç sorunları ve iyileştirilmesiyle ilgilenmiyordu. Nitekim MİDÖ’nün solcuları 1908’de dağa çıkan Jön Türkleri ve ardından Temmuz’daki Devrimi destekledi. O günlerde gerillalar ile Osmanlı subaylarının kardeşleşmesi anlatılır. Sağcı MİDÖ’cüler, devrime de Bulgaristan devletine bağlı olarak kayıtsız kaldı. Kendi konumlarından haklıydılar; çünkü Osmanlı devleti 1908 Devrimi sayesinde Makedonya’da kontrolü sağlayabilmişti. Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan için 1908 Devrimi, bölgedeki emelleri bakımından rahatsız edici bir etki yaratmıştı.

MİDÖ’nün sol kanadından 1909’da doğan Ulusal Federatif Parti kısa süre sonra “siyasal hedefli ulusal örgütler”in yasaklanmasıyla ortadan kalktı.[74] Bu örgütün sol kanadı buna karşın İTC’yle ittifakını korudu ve 1912 seçimlerinde İTC listelerinden Meclise iki üye soktu.[75]

Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşlarıyla Osmanlı Makedonyası toprakları Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan arasında paylaşıldı.

d) Sosyalist İşçi Federasyonunun patronajı

Selanik 1908 civarında İmparatorluğun ikinci en büyük kentiydi. 150 bin dolaylarında olan nüfusunun 60 binini Sefarat Yahudisi, 20 binini Dönme, 40 binini Rum, 20 binini Müslüman, 5 binini Slav ve başka az sayıda topluluk oluşturuyordu. Kentin işçi kitlesinin üçte ikisi Sefarat Yahudilerindendi.[76] 1909 Mayıs-Haziran aylarında bir grup militan Sefarat Yahudi ile bazı Bulgar ve Makedonlar tarafından Sosyalist İşçi Federasyonu adında bir örgüt kuruldu. SİF, hemen İkinci Enternasyonal’e üyelik başvurusu yaptı. Enternasyonal, ‘Osmanlı Seksiyonu’ olarak değil, bir ‘Selanik İşçileri altbölümü’ olarak üyeliğinin kabulüne karar verdi.[77] Enternasyonal, ancak bütün milliyetleri kapsayan bir kuruluşun Osmanlı Seksiyonu olarak kabul edilebileceğini gayet uygun bir şekilde kabul etmişti.

Federasyon’un 1909’da dört dilde çıkan haftalık bir yayını vardı. Türkçe, Rumca, Bulgarca ve Ladino. Okuyucu bulamadığı için Türkçe ve Rumca gazete dört sayıdan sonra, Bulgarca ve Ladino ise aynı yıl içinde kapanmıştır. Ancak 1911’de yeni bir haftalık yayın çıkmıştır.[78] Kuruluştan birkaç ay sonra Dar Sosyalistlerden oluşan Bulgarların ayrılmasıyla SİF, artık neredeyse Yahudilerin oluşturduğu bir örgüt olarak kaldı.[79]

Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, 1908 Temmuz Devrimini “işçi sınıfının kurtuluşu” olarak değerlendirir: “Meşrutiyet’i ilan edip Osmanlı ulusunun sınıflarını kurtardıktan sonra idareyi ele geçirdiler. İşçi sınıfı, kurtuluşunu sevinçle kutladı.”[80] SİF, devrimin ilk yıldönümünde, İttihatçılara kitle desteği vermişti.[81] SİF’in, “Jaures’in ve Fransız sosyalistlerinin izlerini taşıyan, ama aynı zamanda […] Avusturya-Macaristan, Almanya ve Rusya sosyalistlerinden […] etkilenmiş bulunan sosyalizmi, zamanın ölçütlerine gayet uygundu.”[82] Aynı uygunlukla, destekledikleri D. Vlahov İttihatçılar listesinden Meclis-i Mebusan’a seçilmişti.

SİF, “1910-11’lere doğru 6 bini aşkın taraftarıyla, imparatorluğun işçi ve sosyalist örgütlerinin en güçlü olanıdır. Ayrıca öğreti ve siyaset alanlarındaki göreli bütünlüğüyle göze çarpar. Uğradığı baskılara rağmen, sosyalist tercihlerini asla terk etmez. (Tabii bu tercihlerin çok ılımlı olduğu da bir gerçektir) ve İttihatçıların saldırılarına karşı cesaretle direnir.”[83] Başta coşkuyla desteklediği İttihat ve Terakki Cemiyetiyle ilişkileri 1909’un sonlarında bozulur. SİF’in lideri Benaroya tutuklanır, ardından 1911’de tekrar tutuklanır ve Sırbistan’a sürülür.[84]

SİF, muhalefetin çoğunluğu ile birlikte, 1911’den başlayarak İTC’ye karşı “hoşnutsuzlar cephesi Hürriyet ve İtilaf Partisine yönelecektir”. Hüseyin Hilmi’nin OSF’si ve Ermeni Hınçak Partisi de aynı yolu seçmişlerdir.[85] 1912 Temmuz’da iktidarın Hürriyet ve İtilaf’a geçmesi bu örgütleri rahatlatacak ve SİF bunu bir zafer anı olarak kabul edecektir.[86] Muhalefetin İtilafçılarla sorunlar yaşamaya başladığı zamanlarda SİF, Kasım 1912’de Selanik’in Yunanistan tarafından işgal edilmesiyle ülke değiştirmiş olacaktır.

SİF’in sosyalist olduğu ne kadar belirginse, devrimci olmadığı da o kadar belirgindir. Avrupa ülkelerinden ve Sosyalist Enternasyonal’den patronaj talep etmiş, Osmanlı yönetimiyle pazarlığa dayanan bir ilişki tutturmuştur. SİF, buna karşılık, Osmanlıcılığı en belirgin olan gayri-Müslim örgütlenmedir. Bunda, Yahudilerin etnik bir devletlerinin olmamasının tayin edici etmen olduğu kaydedilir.

SİF’in reformist bir örgütlenme olduğu, Sekreteri Hazan’ın Sosyalist Enternasyonal Temsilcisine Mayıs 1912’de yazdığı mektuptaki şu sözlerde net biçimde görülüyor: “Bahçenin bir kuytusunda dansetmek için bir araya gelmiş insanlar vardı. Bölge hemencecik polis tarafından sarıldı ve neşe içinde dansedenlerin tümü dağıtılıverdi. İşte sosyalistlere uygulanan baskılar bu dereceye kadar vardı.”[87] Balkanlarda savaş çıkmasının beklendiği zamanlarda, bunun önüne geçmek için çareler arayan SİF’in önerisi şudur: “… demokrasi geleneklerine dönüp parlamento mekanizmasına başvurmak galiba en uygun iş olacak. / […] / Parlamenter eylemin etkililiğine inanıyoruz ve bu yola başvurmanın tam zamanı olduğu kanısındayız.”[88]

Sonuna kadar Osmanlıcı kalan SİF, Selanik Yunan orduları tarafından işgal edildikten sonra bile, 1913 Martındaki “Bütün ülkelerin sosyalistlerine çağrı”sında, örgütünü Türkiye işçi hareketinin öncüsü diye sunmaktaydı.”[89] Ancak bu gerçek olmaktan çoktan çıkmıştı. Nitekim, Selanik İşçi Federasyonu, Selanik’in Yunanistan’a devrinden sonraki gelişmeler içinde Yunanistan Komünist Partisine katılır.[90]

*

“Federasyon Osmanlıcıydı. Fakat bu öğretiye sosyalizmin ışığında bakıyor ve ancak İmparatorluğun proleter güçlerini birleştirme çabalarını pekiştirmek için ondan yararlanmayı umuyordu.”[91] SİF, Selanik’teki öteki etnik topluluklardan işçilerden Osmanlıcılığına destek bulamıyordu. SİF’in başkanlığını yapmış Abraam Benaroya, anılarında, Selanik’te ayrı milliyetten işçilerin bir araya gelmeye ne kadar direndiğinden şikayet eder.[92] Yunanlı, Musevi, Türk ve Bulgarlar arasındaki çekişme ve kavgayı anlatır.

“Selanik’teki Rum işçileri sosyalist örgütlerden ve özellikle SİF’ten uzak duruyorlardı.”[93] SİF de Enternasyonal’e raporunda milliyetçi propagandanın sadece Rum işçiler arasında etkinlik kazandığını belirtir.[94] “Rum fırıncı, terzi ve kunduracıların sendikaları doğrudan milliyetçi örgütlerin denetimi altındadır.”[95]

Ülkenin bütünlüğünden yana olmasının da etkisiyle olsa gerek SİF, “Sırp Sosyalist Partisi, İstanbul’un Rum Sosyalist Merkezi [Toplumsal İncelemeler Grubu], Filistin’deki Paole-Sion ve Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren başlıca iki Ermeni devrimci hareketi, Daşnaksutyun ve Hınçak partileriyle dostça ilişkiler geliştirmişti.”[96]

Buna karşılık Bulgar Dar Sosyalisti Vasil Glavinov, SİF’i çok sert eleştiriyordu. Uluslarası Sosyalist Büro’ya (USB) yolladığı raporda Glavinov, SİF’in ve milletvekili Vlahov’un İTC’nin güdümünde olduğunu ileri sürüyordu.[97] Federasyon ona göre, işçilerin milliyetçi önyargılarını canlı tutan federatif ilkeyi benimsiyordu.[98] Selanik İşçi Federasyonunun önderi Benaroya, anılarında, “’Dar’ Bulgarların büsbütün de haksız olmadıklarını ve onların tutumunun Marksist öğretiye uygun düştüğünü teslim ediyor gibidir.”[99]

*

SİF, açık ve kesin olarak patronajcı reformist bir sosyalizmi benimsiyor. Patronaj ilişkileri bir yandan Sosyalist Enternasyonal şahsında Avrupa emperyalistlerinin ‒Avrupa kamuoyu dedikleri‒ Osmanlı üzerindeki etkilerine yaslanan bir nitelik, öte yandan, Osmanlı devlet yetkililerine ulaşma, onları ikna etme, razı etme, onlarla pazarlık etme, onları idare etme üzerinden yürütülüyor.[100] Federasyon temsilcilerinin başlıca işleri arasında Sosyalist Enternasyonalin Avrupa devletleri nezdinde Osmanlı devletine baskı yapmalarını sağlamaya uğraşmak bulunuyor.

Selanik İşçi Federasyonunun Enternasyonal nezdindeki temsilcisi Saul Nahum, İttihatçılarla ilgili şöyle diyebiliyor: “Aksilik şurda ki, bu adamlar kaba kuvvetten başka bir ‘yöntem’ bilmiyorlar. Tartışmayı kabul etseler, davayı kazanabilme olasılığımız belirebilir.”[101] Enternasyonal’in Jön Türklerin baskılarına karşı tavsiyesi de anlamlıdır. SEBK Genel Sekreteri “Huysmans, çeşitli ‘Jön Türk dostu’ olarak tanınan kişilerle görüştükten sonra onların telkinleri üzerine Nahum’a ve SSİF’e, Jön Türkler’le bir uzlaşmaya varmak için gayret göstermelerini salık verir.”[102] Sosyalist Enternasyonal temsilcisi C. Huysmans’ın öğütleri sürer: “Jön Türkleri fazla kışkırtmamalı; yumuşaklıkla pazarlığa oturmak gerekir.”[103]

SİF temsilcisi Nahum’a göre; “Jön Türkler, Avrupa kamuoyundan oldum olası çekinirler. Fransa ya da Belçika’da bir kampanya başlatabilirsek İstanbul’daki yöneticileri belki geriletebiliriz.”[104] Nahum, Osmanlı Meclis Başkanı ve İttihatçı Ahmet Rıza’ya gazeteler aracılığıyla açık mektup gönderdiğinden ama muhatabının yanıt vermeye bile tenezzül etmediğinden şikayet ediyor.[105]

SİF’in o sıralar Sekreter Yardımcısı Jozef Hazan, Enternasyonal Temsilcisi Huysmans’a siyasal dilencilik yapıyor: “Sizden, […] yabancı kamuoyunun desteğiyle davamızı kazanıp hareketimizi kurtarmanızı sağlayacak basın kampanyasını başlatmanızı rica ediyoruz.”[106]

SİF’in Osmanlıcılığı bile patronajcı bir biçimde ortaya çıkıyor. Avrupa’dan salt gayri Müslim sosyalistleri değil sayıca çok az Müslüman sosyalistleri de koruması talep ediliyor. SİF temsilcisi Nahum, “Yanımızda Müslümanlar da bulunmadıkça Türkiye’de birlikten söz edemeyiz. Bilinen ve burada anlatmam gereksiz olan daha yüce nedenler olmasa bile gene de Müslüman militanları desteklememiz gerekecektir” diyor. “Orada, işler öyle bir noktaya vardı ki, Müslüman militanların kamu önünde desteklenip savunulduklarını hissetmelerini sağlamak siyasal ve insancıl bir zorunluluktur.”[107]

e) Osmanlı / Türkiye Sosyalist Fırkasının patronajı

Osmanlı İmparatorluğunda “sosyalist” adıyla Türk-Müslümanlar tarafından kurulan ilk örgüt Osmanlı Sosyalist Fırkasıdır. OSF, 1910’da İstanbul’da kurulur. Çıkardığı İştirak gazetesine atfen “İştirakçi Hilmi” olarak anılan lideri Hüseyin Hilmi’nin atak kişiliğine bağlı bir oluşum olan OSF, kısa süre sonra Hürriyet ve İtilaf’la işbirliği yaptı. SİF’e göre, İştirak “sosyalist komünist” bir yayındır.[108] OSF ve İştirak gazetesi 1912’de kapatıldı ve Hüseyin Hilmi ile birkaç arkadaşı Anadolu’ya sürgün edildi.

Hüseyin Hilmi, savaştan sonra örgütünü Türkiye Sosyalist Fırkası (TSF) adıyla Şubat 1919’da İstanbul’da tekrar kurdu. İstanbul’da birçok şube yanında Edirne ve Eskişehir ile Paris’te şubeler açtı.[109] TSF’nin 1921 ve ‘22 yıllarında İstanbul’da 1 Mayısı ilk kez kitlesel kutlamada önde gelen rol oynadığı aktarılır. İşçiler arasında belli bir etkiye sahip olan TSF, birçok başarılı grev yaptıktan sonra gerilemeye başladı. “Komintern II. Kongresi’ne İstanbul Komünist Grubu adına ‘Türkiye’de Sosyalist Faaliyet’ başlığıyla 4 Haziran 1920 tarihli rapor, tümüyle Türkiye Sosyalist Fırkası’nın faaliyetinden söz etmektedir.”[110] (Bunun, İstanbul Komünist Grubunun dişe dokunur bir çalışması olmadığı anlamına geldiği açık olsa gerektir.)

OSF/TSF, İttihatçılara karşı İtilafçılarla anlaşıldığı kadarıyla hiçbir iç tereddüt yaşamadan işbirliği yapmıştır.[111] İşbirliğini işgal güçlerine de genişletmiştir. TSF, işgal zamanında İngilizlerle açık işbirliği içindedir. Hüseyin Hilmi, 1922’de hapsedildiği yerden işgal güçlerinden birinin temsilcisine yazdığı mektupta işgal güçleriyle işbirliğini açıkça dile getirmektedir.“Ben Türkiye Sosyalist Fırkası Reisiyim. Türkiye’de on beş sene Jön Türk idaresine karşı giderek hem memlekete hem insaniyete hizmet ettim. […] Düne kadar İtilaf devletleri mümessillerinin müştereken hitabına nail olduğum halde bugün mezkur Fransız tarafından Kumkapı’da Türklerin eskiden hayvan ahırı olarak kullandıkları yerde haftalarca habs olunmaklığımın sebebi nedir?”[112] TSF lideri Hüseyin Hilmi, Kasım 1922’de öldürülür. “İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanı General Haarington, anılarında, Hüseyin Hilmi ile yakın ilişkileri olduğunu, Tramvay Şirketi’nin Fransız sermayesine ait olduğunu ve Fransız şirketinin başına bela olduğu için Hüseyin Hilmi’nin Fransızlarca öldürüldüğünü kuvvetle ima etmektedir.”[113] TKP’nin 1920 Eylülündeki kuruluş kongresinde konuşan Ethem Nejat’a göre “Türkiye Sosyalist Fırkası, İngiltere kapitalistlerinin entrikasıyla teessüs etmiştir. Bu fırka son zamanlarda İngiltere müdafiliği ve meddahlığı ile şöhret bulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ismindeki burjuva fırkasıyla iştirak-i mesai eylediğini gazetelerde ilan etmekle mahiyetini meydana koymuştur."[114] Hüseyin Hilmi’nin ölümünden sonra parti dağılır.

*

OSF / TSF, ideolojik politik bakımdan çarpıcı aykırı özellikler göstermektedir. Yayın organı “İştirak, ‘Anarşist, Liberal, Müslüman, Sosyalist düşüncelerin hepsinin bir parça temsil edildiği bir gazete görünümündedir.”[115] “Gazetenin birinci sayısında, Blanqui için bir övgü yazısı bulunmakta”[116] buna karşılık başyazı liberalizmin övgüsüne ayrılmaktadır.[117] Hüseyin Hilmi’nin Hürriyet ve İtilaf ve ardından İngilizlerle rahatlıkla işbirliğine gitmesinde, onun, sosyalizmi liberalizmin bir çeşidi ya da devamı görmesinin ideolojik rolü olduğu değerlendirilmektedir. Fakat onun tutarlı olarak tek bir akımı izlemekten uzak olduğu anlaşılıyor.

İdeo-politik ölçüsüzlüğün göstergelerinden birini devrim ve şiddet terimlerinin yalın ve gerçek anlamlarına sadık kullanımlarına tanık olunan bir yazıda görüyoruz: “Özellikle ‘Sosyalizmin Atisi’ başlığıyla İştirak’in iki sayısında devam eden yazı, siyasi düşmanları ve burjuva çevreler tarafından Osmanlı sosyalistlerinin ‘ihtilalciliklerine’ en önemli delil olarak gösterilmiştir. Yazıda, toplumların sınıf mücadelesinde tarihsel dönüşümlerin kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ‘zor yoluyla’, yani ihtilal ile gerçekleştiğini, hangi toplumsal düzen olursa olsun iktidarı elinde tutan sınıfın ayrıcalıklarını kendi isteğiyle ya da barışçı yoldan terk etmeyeceğini değişik örneklerle anlatmaktadır. / ‘Velhasıl hürriyet ancak harp ve zarp ile ve parça parça feth olunur… / Evet, sosyalistler ihtilal taraftarıdırlar yahut ihtilalcidirler. Çünkü emellerini sulhen kabul ettiremeyeceklerini katiyet ve ulviyetinde şüphe etmedikleri emellerini sulhen mevkii icraya koyamayacaklarını pekiyi anlamışlardır…’”[118] Öteki görüşleriyle ancak tuhaf denebilecek aykırılıklardan birini de savaşa karşı sosyalistlerin tutumuna ilişkin görüyoruz. Türkiye Sosyalist Fırkasının yayın organı İdrak’te, Alman sosyalistlerinin burjuva hükümetlerinin savaş kararını desteklemesinin “sosyalizme indirilmiş en büyük darbe” olduğu yazılabilmiştir.[119] Aynı zamanlarda Hüseyin Hilmi, tekrar canlandırılmak istenen Sosyalist Enternasyonal’in Bern’de yaptığı toplantıya sunduğu raporda, “Mustafa Kemal’in milliyetçi eylemi”nin örgütlenme çalışmalarını engellediğinden şikayet etmektedir.[120]

Sosyalizmini İslamiyet ve Türklükle gayet kolayca bağdaştırabilir Hüseyin Hilmi. “[S]osyalistler yağmacı değildir, kimsenin malının yarısını istemezler” diyen Hüseyin Hilmi’ye göre[121], “Biz İslamın hepimizi kardeş sayan emrine uyarak birleşeceğiz, gerekirse grev yapacağız ve gayri meşru kazanılan servetlerin hiç değilse bir bölümünü kendi emeğimizin karşılığı olarak geri alacağız.”[122] OSF’nin talebi ücretinin artırılmasını isteyen bir işçininkinden fazla değildir: “İştirak gazetesinin 20. Sayısında yayımlanan ‘Osmanlı Sosyalist Fırkası Beyannamesi’ ‘Ağniyanın (zenginlerin) servetinin kırkta biri fukaranın hakkıdır’ diyen ferman-ı ilahi ile başlamaktadır. / Beyannamenin bir başka yerinde ise, ‘(İslamın) ayet ve hadisle açık olan yoksulların yanında olan tavrı, Türkiye’de kimse tarafından dile getirilmemektedir, ancak sosyalistler İslamın bu sosyal yanının unutturulmasına izin vermeyeceklerdir’ denilmektedir.”[123] İslamiyette ve Türk geleneklerinde sosyalizm bulan TSF’ye göre, “Memleketimiz ezeli bir sosyalist memlekettir… Din-i mübin-i İslam da, sosyalizm esasatını sarahaten tesbit etmiş, Türk ân’anâtı (gelenekleri) da birçok sosyalist fikirleri muhtevi bulunmuştur”.[124]

OSF / TSF’nin Marksist olmak bir yana sosyalist bile sayılamayacak, ancak ilerici liberal denebilecek bir parti olarak nitelenmesinin isabetli olduğu açıktır.[125]

*

Hüseyin Hilmi’nin himaye arayıcılığındaki ataklığının hiçbir sınır tanımadığını anlıyoruz. “Türkiye Sosyalist Fırkası temsilcileri II. Enternasyonal’in Bern [1919’da] ve Amsterdam kongrelerine katılmışlar ve 1920’deki Cenevre Kongresi’ne bir rapor sunmuşlardır.”[126] Bern Kongresine sunulan raporda, “ağabeylerimiz yerine koyduğumuz Batı sendikalarının bizi korumalarına ihtiyaç duyuyoruz” denilmektedir.[127] TSF, aynı ataklıkla Komintern’e de üyelik başvurusu yapmıştır. İlişkiler kurduğu Komintern’in bu partiye 1920’de bir miktar para gönderdiği, ancak Başkan Hüseyin Hilmi ve Sekreter Z. Afil imzasıyla Haziran 1920’de gönderilen bir mektupta, Komintern’e üyelik talebinin yinelendiği ve tekrar para istendiği görülmektedir.[128] TSF’nin 1920’de Bakü’de bulunan Mustafa Suphi’yle de bağlantı kurduğu anlaşılmaktadır.[129] Hüseyin Hilmi, patronajı karikatür ölçülerinde somutlayan ibretlik bir örnektir. Ancak bu özelliklerine karşın, İstanbul’daki Komünist Grup, işçiler arasındaki etkisi dolayısıyla bu çevreyle açık bir mücadele yürütmeyi göze alamamıştır.

*

Ethem Nejat’ın Bakü’deki TKP kuruluş kongresinde yaptığı değerlendirmede adı geçen örgütlerden biri Sosyal Demokrat Fırkasıdır. “Sosyalist efkârı proleter sınıf arasında zuhur edince, İstanbul’da muhtelif fırkalar zuhur etti. / 1- Türkiye Sosyalist Fırkası, 2- Sosyal Demokrat Fırkası, 3- Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası… / Her nerede amele hareketi görülse, işçiler düşmanlarını anlayıp mübarezeye kalkışsa, orada proletaryayı iğfal etmek, avutmak için yalancı hain sosyalist partileri de kurulur. Bunlar tekamulcü, ıslahatçı demokrat sosyalist olarak meydana çıkar, sermayedarlık esaretinin idamesine sebep ve vesile olurlar. […] Sosyal Demokrat Fırkası da Avrupa’daki sosyal demokrat fırkalardan daha çok sağ ve şuursuzdur.”[130]

1918’de Sosyal Demokrat Fırkayı kuran Hasan Rıza’nın savaş öncesinde de İstanbul’da parti kurma çalışmaları yaptığı aktarılıyor. Hasan Rıza, bu dönemde Sosyalist Enternasyonal’le mektuplaşır. Sosyalist Enternasyonal Başkanlık Kurulu Sekreterine Eylül 1913’te yazdığı mektup, mide bulandırıcı patronaj ilişkisini göstermektedir: “Biz, İstanbul’da yaşamaktan ötürü talihsiz ve mutsuz olan, çok zor şartlar altında çalışan, sosyalizmin dört kurucusuyuz. Bizi korumanızı rica ediyoruz. […] Bütün noktalarda bizi sürekli koruyun.”[131] Hasan Rıza, ısrarla yazmayı sürdürür Enternasyonal’e. Ocak 1914’te şunları yazıyor: “… dertlerimize çare bulacak cevabınızı ve kıymetli partinize üye olma isteğimizle ilgili […] cevabınızı dört gözle bekliyorum. […] Emin olun yoldaş; ben enerjik ve soylu bir Türk’üm. İnsanlık adına sizden rica ediyorum, bizi bir kenara atmayın çünkü sosyalizmi ve insanlığı yürekten seviyoruz.”[132]

Aslında Hasan Rıza gerçek bir ayrım üzerinden koruma dileniyor. Müslüman sosyalistler, gayri Müslim sosyalistlerin Avrupa kamuoyu, Enternasyonal ve devletler tarafından kollandığını ama kendilerinin devlet karşısında yapayalnız kaldığını görüyor. Osmanlı devletinin Avrupa devletleriyle ilişkilerinin seyrine bağlı olarak, zaman zaman Müslüman kökenli yani Avrupalıların pek de ilgilenmediği “sosyalistler”e gayri Müslim sosyalistlere göre daha çok baskı yapılabilmekteydi. SİF’in Paris Temsilcisi Nahum, Hasan Rıza’yla ilgili görüşüne başvuran Enternasyonal’e 9 Aralık 1913’te yazıyor: “Müslüman sosyalistler, örgütsüzlükten ve de ne yazık ki Avrupa’da kendilerini destekleyecek hiç kimse bulunmadığından, Jön Türkler’in canice baskıları altında eziliyorlar.”[133] Nahum, Müslümanların katılmasının sağlanamadığı bir sosyalist hareketin yapısal eksiklikle malul olduğunu belirtir ve çeşitli olaylarda bu görüşü doğrultusunda tutumlar alır. Nahum, bir mektubunda, “Hele Yahudi, Bulgar, Rum, Sırp ve Ermeni militanları rahat oturmuş dururlarken Müslümanların akla sığmaz eziyetlere uğradıkları bu dönem” diye anmaktadır 1912 başlarını…[134] Fakat, gayri Müslimlerin Avrupa kamuoyu sayesinde devlet nezdinde daha bir güvenli olmasına karşılık Müslümanların “gariban” hali dikkat çekici.

f) Türkiye Komünist Partisinin patronajı

Geniş anlamda TKP’nin ortaya çıkışının üç bölgesel kaynağı var. Birini Bakü’de son adımlarını atan ve Mustafa Suphi adında simgelenen Ekim Devrimi toprağındaki Türkiyeliler oluşturuyor. Ötekini, Ankara’daki Kurtuluş Savaşı ortamında yine Ekim Devriminin dolaysız etkileriyle başlayan ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası adıyla anılacak kaynaşma oluşturuyor. Üçüncü kaynağı İstanbul’da buluyoruz. Bu kentte, üniversite gençliğinin ağırlıkta olduğu bir kümeleşmenin İstanbul Komünist Grubu adıyla Şefik Hüsnü’de simgelendiğini görüyoruz. Ancak, bu üç ayrı yönelimin bir araya gelemediğini ve üçünün de patronaj sürecine yenildiğini söyleyeceğiz. Söz konusu örgütlenme TKP olduktan sonra da, bu hal, çeşitli zamanlarda çıkmış aksi olanaklara karşın, kararlılıkla sürecektir.

Burada önce, söz konusu üç oluşumun patronajcı yönelimine ilişkin birer vurguyla başlanacak, ardından her biri tek tek ele alınacaktır.

*

Mustafa Suphi’nin ölümünden 7 ay kadar sonra, TKP’nin Bakü’de kalan “Teşkilat Bürosu”ndan olduğu belirtilen Kadir takma adlı Kayserili İsmail Hakkı’nın Komintern Üçüncü Kongre Yürütme Komitesine yazdığı raporda trajik bir patronaj öyküsü anlatılıyor: “Bizim eski merkez komitemiz, önceden üsttekileri, yani paşaları, subayları ve memurları etkileyerek Türkiye’de devrim tertiplemeyi ve bundan sonra dürüstçe aşağılara inmeyi düşünüyordu. Bu yüzden de açık bir biçimde Türkiye’ye gitti ve bunu güvendiği kişilerin elinden canıyla ödedi. Bunlar arasından dürüst yoldaşlar Kemalistler tarafından Karadeniz’e gömüldü. Bundan sonra partinin faaliyetleri son buldu ve parti dağıldı.”[135]

*

Sovyetler’in Ankara’daki Elçisi Aralov’un 1923 tarihli bir mektubunda THİF’in dramatik patronaj seyri şöyle anlatılıyor. “Birer çocuk kadar acizler. Hatta çoğu kendini bizim memurumuz gibi görüyor ve bu yüzden onlara para vermemiz ve çalışmalarını yönetmemiz gerektiği kanısında.”[136] “Marksist açıdan biraz olsun gelişmiş Teşkilatçıları yok. Ve bu onların niçin tamamen bize bağımlı olduklarını açıklıyor. Biz olmadan çalışma yürütemiyorlar, bizim dışımızda bir dayanakları yok.”[137]

*

Şefik Hüsnü, Haziran 1923’te yazdığı bir yazıda, Kemalist iktidarın sosyalizme geçmeye hazır olduğunu ileri sürebilmektedir: “Bundan sonra iktidar gücünü ulusal egemenlikten alan halk hükümeti emeğin –yani ulusun‒ tarafına geçmeli ve bir iş ve işçi hükümeti olmalıdır. Devlet adamları arasında, İktisat ve Sağlık Sosyal Yardım Bakanlıkları gibi Marksist bir düşünceyle hareket etmeye eğilimli görünen kişilerin bulunması, hükümetimizin bu yola girmekte gecikmeyeceğini düşündürmektedir.”[138]

Şefik Hüsnü, 1927’deki TKP yargılamasında Anayasanın tam anlamıyla uygulanması halinde herhangi bir sorun kalmayacağını ilan eder: “Anayasanın ilk maddesi milletin egemenliğini mutlak olarak kabul eder. Bu egemenliği komünistler herkesten önce istiyor. Ben bir komünist olarak Anayasanın tam olarak uygulanmasını istiyorum.”[139]

Sembolik TKP: Kararsız patronaj

1920 Eylülünde Bakü’de TKP’nin kuruluş kongresi yapılmış, ama bu örgüt, faaliyet namına bir pratiği olmadan dağılmıştır. Çeşitli grupların birleşmesi kararı alınmış ve Bolşeviklere uyarak organlaşmaya gidilmiştir. Geride bir Örgüt Büro bırakarak Ankara’ya gitmeye teşebbüs eden önderlik heyetinin Ocak 1921’de tasfiye edilmesini izleyen kısa sürede bu örgütlenme artık yoktur. Kalan bireyler ve varsa birimlerin, dağınık şekilde, sonradan oluşturulmakta olan TKP’ye katıldığı anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla, Mustafa Suphi’nin başlıca kurucusu olduğu TKP sembolik bir varlıktır. Eylül 1920’de kurulmuş; Ocak 21’de önder kadroları imha olmuştur. Buna karşılık, ancak yine sembolik olarak, münhasıran Türkiye için ilk Marksist-Leninist ya da komünist örgütlenmenin Suphi TKP’si olduğu görüşünü kabul edeceğiz. Leninizmi edinmeye çalışan, bu konuda herhangi bir kaydı olmadığı ve kendini tamamen bu sürece bıraktığı anlaşılan gerçek bir çabanın adıdır Mustafa Suphi.

Mustafa Suphi, Temmuz 1918’de Ekim Devrimi topraklarında, Moskova’da, Türk ya da Türkiye Komünist Teşkilatı’nı kurar. Bileşimi heterojen olan örgütün içinde her renkten kişi vardır ve bunları ortaklaştıran etmen Ekim Devriminin zaferidir.[140]

Mustafa Suphi, Mayıs 1919’da Odessa’da Türk işçi ve köylülerini işgal ve devlete karşı ayaklanmaya çağıran bildiriler yazdı, ve İstanbul ile Anadolu’ya gönderdi. Kendisi de bu sırada Anadolu’ya geçmenin olanaklarını araştırıyordu, fakat Odessa’nın Beyazların eline geçmesi üzerine Moskova’ya dönmek zorunda kaldı.[141] Devrim topraklarının çeşitli bölgelerinde faaliyet yürüttükten sonra, Suphi, Mayıs 1920’de Bakü’ye geldi ve Anadolu ile irtibata geçmeye çalıştı.[142] Bu çerçevede Haziran ayında Ankara’ya bir temsilci gönderdi ve askeri gücünü de Anadolu’ya göndermeye karar verdi.[143] Ancak bu askerlerin, Sovyet topraklarındaki savaş esirlerinden oluştuğu ve Ekim Devriminin etkileyici havasında ancak bir araya getirilebilen derme çatma bir güç halinde olduğu vurgulanmalıdır.

Mustafa Suphi Bakü’ye geldiğinde, 1920 başlarında İttihatçılar tarafından kurulmuş Türk Komünist Fırkasını bertaraf etmeye uğraştı. Bu örgütü dağıtmayı başaran Mustafa Suphi, kendi ifadesiyle, geçmişte “İttihatçı sorumluluklar” almamış olanlarla yeni bir oluşuma giderek Türkiye Komünist Teşkilatı Bakü Komitesi adını alacak bir örgüt kurdu.[144] İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden bazılarının TKP’de yer aldığı ve Merkez Komite üyelerinden birinin “İttihatçı Komünist Partisi”nden olduğu aktarılıyor.[145] Örgütün henüz oluşumunu tamamlamadığı, mesela tarihsel örneklerde görülen ve etkili bir temel hazırlık işlevi gören “ideolojik grup dönemi”nin hiç yaşanmadığı açıktır. Ekim Devriminin baş döndürücü atmosferinin dolaysız eseri olan ve en başta Mustafa Suphi’nin kendisinin bulunduğu orta yaşlarını süren çok sayıda bireyin, bu kadar kısa sürede, geçmişinden taşıdığı ideolojik ve politik etkileri kolayca atamayacağı öngörülmelidir. Bu cereyanda İttihatçılık başlı başına bir sorun değil, ancak genel sorunun bir öğesidir. İttihatçılıktan ya da başka kaynaklardan, TKP’de Türk milliyetçiliğinin etkisinin görüldüğü örnekler aktarılır. Örneğin, kuruluş kongresinde milliyetler konusunda konuşan Nazmi Yoldaş, Ermeni, Rum, Kürt, Arap ve diğer unsurların emperyalizmin politikasının aleti olduklarını ve en çok ezilen durumda olanın Türk halkı olduğunu söylemiştir.[146]

Şevket Süreyya’ya göre kongredeki delegelerin büyük çoğunluğu komünizmden uzak kimselerdi. İstanbul’dan gelen birkaç kişi aydın özellikler gösteriyordu. Geri kalanlar Rusya’daki savaş esirleriydi ve bir an önce memleketlerine kavuşmak istiyorlardı.[147] Komintern temsilcisi Stasova’nın, kongrede yaptığı konuşmada, “Arkadaşlar; biliyorsunuz ki son zamanlarda mesleksiz, hüviyeti meçhul çok adamlar komünist yazılmağa başlamışlardır. Bunun için aramıza girmek isteyenleri iyi tahkik ediniz” dediği kaydedilir.[148]

“TKF’nin kuruluşu sürecinde parti iç yapısı kaygan bir zemin üzerindedir. Gerçekten komünist kadrolar sınırlıdır. Kadroları ve delegeleri içinde, komünizmi içselleştirmeden benimsemiş ya da komünist gibi davranan birçok kişi vardır. Bu unsurlar TKF’nin kuruluşundan, Anadolu’ya geçişe kadar birçok önemli görevlerde de bulunan kadrolardır. TKF’nin örgütsel yapısındaki sıkıntılı bu durum, hemen aşılacak gibi değildir.”[149]

TKP kuruluş kongresine İstanbul Komünist Grubu temsilcileri Ethem Nejat ile Hilmioğlu Hakkı’nın katılmasının Mustafa Suphi’nin çok ihtiyaç duyduğu entelektüel boşluğu gidermeye yaradığı söylenmektedir.[150] Buna karşın, partinin sekreterliğine seçilen Ethem Nejat’ın yazılarında ifade ettiği görüşlerin “oldukça sığ” olduğu değerlendirilir.[151]

*

Suphi TKP’sinin bu çalışmada izlenen temel temayı izlemeye gayret ettiği, bağımsız bir güç olmaya gayret ettiği, Mustafa Suphi’nin şu sözlerinden anlaşılmaktadır: “Fırkamız Türk amele ve rençperlerini mutaassıp İttihat ve İtilafçılar veya hain sosyalistler tesiri altından kurtarmaya ne derece mecbur ise, Türkiye’de yaşayan Rum, Ermeni, Kürt milletinin mağdur sınıflarını da; Etniki Eterya, Taşnak ve Bedirhan teşkilatlarından ayırarak menfaat ve maksadı müttehid (birleşmiş) bir sınıf halinde hem dahili tufeylilere (asalak), hem de istilacı harici kuvvetlere karşı birleştirip ayaklandırmak vazifesiyle mahmuldür (yüklüdür).”[152]

Buna karşılık TKP’nin Ankara hükümetine desteğinin gerçeksiz ve kontrolsüz olduğunu söylemek gerekir. Kurtuluş Savaşına gerçekten destek vermek isteyen Mustafa Suphi, Temmuz 1920 tarihli “Tarihi Vazife” başlıklı yazısında, “biz Türkiye’de Milli Müdafaa şeklinde baş gösteren kıyama, müşterek düşman tarafından bu hareketin söndürülmesine yol vermemek için, her türlü yardımı –bu yardım mutaassıb milliyetçilere bile olsa‒ tarihin bize yüklediği bir vazife biliyoruz”[153] demektedir. Mustafa Suphi, hiçbir gücü ve örgütü bile yokken bir başka gücü desteklemekten söz etmektedir.

Mustafa Suphi, Mustafa Kemal’a yazdığı Kasım 1920 tarihli mektubunda “halkımızın esaret ve sefaletten kurtarılması için ortak amaçlar etrafında çalışabileceğimize olan inancımız güçlenmektedir” diye yazacaktır.[154] Mektubun devamında: “Türkiye Komünist Fırkası’nın Büyük Millet Meclisi Hükümetini, emperyalist devletlerle bulunduğu mübareze zarfında bütün kuvvetiyle destekleyeceğine, harp cephelerinde zaafa neden olacak her türlü aşırılıktan kaçınacağına” ilişkin teminat vermektedir.[155] Mustafa Suphi, ülkede sağlam hiçbir örgütü ve çalışması olmadığı halde büyük iddialarla yola çıkmış, fakat güvenceyi de Ankara hükümetinden beklemiştir. Yine TKP ülkeye gidiş hazırlıkları çerçevesindeki görüşlerini Bolşevik Partisine de bildirmiş ve “Anadolu’yu emperyalist işgale karşı savunan kıyamcı güçleri güçlendirmek, bu hareketi yöneten hükümeti desteklemek, Anadolu’da bağımsız bir parti olarak varlığını sürdürmek, komünist fikirleri geliştirip yaymak” amacını anlatmıştır.[156] Ankara Hükümeti, her türlü destek beyanına karşın, “bağımsız varlık” koşulunu kabul etmeye yanaşmamış ve bilinen akıbeti hazırlamıştır.

Mustafa Suphi, Ekim Devriminin büyük gücüyle, Türkiye’de somut ve sağlam örgütlenmeler kurmadan, Bolşevizmin nüfuzuna direnemeyerek kendisine meydan vereceğini sandığı Ankara hükümetiyle uzlaşarak bir an önce bir sovyet hükümeti kurma eğilimindedir. Bunun, örneğin Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinde görüldüğü gibi, tümden ütopik bir yaklaşım olmadığı söylenmelidir. Azerbaycan’da da esasen jeo-politik faktörlerin rol oynadığı bir süreç yaşanmıştır. Mustafa Suphi, Haziran 1920’de yazdığı bir yazıda şöyle demekteydi: “Proleter inkılabının dalgaları şimdiki zamanda artık Türkiye sınırlarına kadar ulaşmıştır. Bakü’de toplanmış bulunan ve bizim teşkilatın en iyi gücü olan Türkiye Kızıl Askerlerini gecikmeksizin Türkiye’ye göndermek zamanı gelmiştir.”[157] Mustafa Suphi’nin “en iyi gücümüz” dediği askeri birlik, Türkiye topraklarına biraz dağılarak ulaşmış ve hiçbir iz bırakmadan erimiştir!

Örgütlenmesini oluşturamamış, varlığını bağımsızca ve özgücüyle güvenceye almamış, politik kurmay heyeti bile henüz oluşmamış bir kuruluşun, kendini başka bir gücün insafına bırakmasının uygunsuzluğu açıktır. Mustafa Suphi, güvencesiz ve korunaksız bir şekilde kendini düşmanlarının insafına bırakarak Ankara’ya gelmeye teşebbüs etti ve düşmanlığın yasası işledi. Olan, operasyonel bir hesap hatası ya da taktik yanlış değildir; bu gelişmede yapısal bir anlayış sorunu yatmaktadır. Bu patronajcı pratiğin kendisi, Mustafa Suphi’nin patronajdan arınmış bir zihniyete ulaşmadığının kanıtıdır; eyleme geçen düşünce açıkça patronajcıdır. Mustafa Suphi’nin hareketindeki asıl güvence unsurunu Türkiye’nin kuzeyindeki büyük sosyalist iktidar oluşturmaktadır. Ancak bunun da patronajı kanıtlayan bir başka gerçek olduğunu ileri sürüyoruz. Türkiye komünistlerinin hareketinin sorumluluğunu Komintern’e, Sovyetler’e ya da başka bir komünist örgüte vermenin kendisi patronajdır zaten.

Mustafa Suphi’nin önderliğinde kurulan TKP’nin henüz oluşumunu tamamlamadan tarihe havale olduğu ve bu örgütün tarihsel bakımdan ancak sembolik bir anlama sahip olduğu açıktır. Yaşamış olan TKP ise daha sonraki toparlanmadan sonra Şefik Hüsnü’nün liderlik ettiği örgütlenmedir.

Anadolu TKP: Dramatik patronaj

Ekim Devriminin dolaysız denebilecek etkisiyle Ankara’daki Kurtuluş Savaşı ortamında da “komünistleşme” rüzgârı esiyordu. Ancak bu kez etki bizzat Ankara’daki Sovyet görevlilerinin bire bir etkisi olarak cereyan edecektir. Böylece, 1920 yılı ortalarında, TKP diye anılan, önderleri arasında Salih Hacıoğlu’nun bulunduğu ancak Meclis üyeleri dahil çeşitli yerlerde mensupları olan, ideo-politik olarak gayet heterojen bir oluşum ortaya çıktı. Bu TKP’nin özellikle Ankara hükümetine karşı konumlanışı dikkate değer. Partinin, Temmuz 1920 tarihli Beyannamesine göre, “bir tarafta İngiliz siyasetine alet olan Hürriyet ve İtilafçılar, diğer tarafta halk için onlardan hiç farkı olmayan ve fakat maske ile meydana çıkan eski İttihatçılar olduğuna kanaat ve bu kanaati resmen ilan eden her iki hükümetle hiçbir alakası olmadığını beyan eder”[158] denilerek, “ilke bakımından” sorunsuz bir ön duruşu olduğu kabul edilmelidir. Legal olarak Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) adını alacak örgüt, Aralık 1920’de kuruldu. Ancak birkaç ay sonra, Mustafa Suphilerin de öldürüldüğü saldırı döneminde, önde gelenleri tutuklandı ve çalışması yasaklandı. Eylül ayında salıverilen THİF yöneticileri 1922 başlarından güz aylarına kadar faaliyet yürüttüler. Ağustos ayında, genel olarak TKP’nin ikinci kongresi sayılan ve izin verilmemesi üzerine gizli yapılan bir toplantı düzenlediler. Mete Tunçay’ın değerlendirmesine göre, “Sovyetler –özellikle de Komintern‒ daha M. Suphi grubu tasfiye edilmeden önce, Anadolu’daki örgütlenme girişimini daha önemli saymışlardı. Ağustos 1922’de Ankara’da toplanan THİF Kongresi, onlar tarafından da TKP Birinci Kongresi olarak kabul edilmişti”.[159] Parti, Eylül 1922’de yasaklandı ve yöneticileri hakkında hapis cezaları verildi.[160] “Dolayısıyla 1920-1923 döneminde THİF’nin toplam yasal faaliyeti 1 yılı bulmamıştır.”[161] THİF bir süre daha dağınık bir şekilde varlığını korudu ve daha sonra kalan kadrolar TKP’ye katıldı.

THİF’in “Anadolu TKP” ya da “TKP’nin Anadolu kolu” olduğu söylenir. Anadolu TKP ibaresi, İstanbul ve Bakü’de de TKP’ler bulunduğuna göre, bir karşılığa sahiptir, ancak tek bir örgütün kolu olduğuna ilişkin ifadenin gerçeği yansıtmakta zayıf kaldığı belirtilmelidir. Zira, daha sonra TKP’nin organik oluşumu sürecinde de görüleceği üzere, bu gruplar arasında bir örgütün kolları olacak denli bir ilişki hiçbir zaman olmamıştır.

Bir Sovyet elçilik görevlisi tarafından Ekim 1922 sonlarında yazıldığı belirtilen bir raporda, THİF’in doğru ve belirgin bir siyasal çizgisinin olmadığı, Ağustos 1922’deki “Kongresinde bile Anadolu’daki ulusal kurtuluş hareketi konusunda kendi görüşünü belirleyemedi”ği anlatılıyor.[162] THİF, zamanın Komintern Temsilcisi Golman’ın[163] etkisiyle, ya da tamamen kendi bakış açılarından, Kemalist harekete karşı hiçbir sempati beslemiyordu. Bu hali, Golman’ın (Arslan) şu değerlendirmesinde buluyoruz: “Türkiye’nin vicdanlı bir araştırmacısına ‘Müdafa-i Hukuk, İttihat ve Terakki ve Hürriyet ve İtilaf partilerinin programları arasında pratikte herhangi bir fark var mıdır?’ sorusu sorulabilseydi, tüm tarafgirliğine ve gayretine rağmen, böyle bir fark bulamazdı.”[164] Buna karşın, Partinin salt dış politikada değil iç politikada da hükümeti destekleyeceğini ilan ettiğini, “büyümekte olan ve emperyalizme karşı verilen savaşa olumsuz yansıyabilecek olan iç krizin derinleşmemesi için sınıf bayrağını geçici bir süre katlayıp bu reformları beklemeyi kabul ettiğini açıkladı”ğını anlatır Arslan.[165] Bu havayı, Ekim 1922 tarihli raporun yazarı elçilik görevlisi de olumsuzlayarak doğruluyor: “Parti yöneticileri, ülkenin sınıfsal güçler dengesini hiç hesaba katmadan, ulusal kurtuluş hareketinin önderlerine karşı kimi zaman demagojik ajitasyonlar yürüttüler ve Türkiye’nin hemen Sovyetleştirilmesi yolunu benimsediler. […] Bu yayınlarda ulusal kurtuluş hareketinin önderlerine karşı çok canlı bir ajitasyon yürütülüyordu. Bu hareketin emperyalizme karşı savaştaki rolü hiç düşünülmüyordu. Hatta komünistler (1920 sonlarında ve 1921 başlarında) Anadolu hareketine paşa grupları arasında bir iktidar kavgası olarak bakıyorlardı.”[166] THİF’in bu “solcu” konumlanışı, Şefik Hüsnü grubuna “izahsız serüvencilik” olarak görünüyordu. Şefik Hüsnü grubu o kadar sağlamcıydı ki, THİF’e yönelik operasyonu bile şu sözlerle anlatıyordu: “Hükümetin kovuşturmasını kışkırtan, bu yoldaşların Yürütme’nin tezlerine aykırı girişimleridir.”[167] Buna karşın, THİF’in yine de bir özgülleşme dinamiği barındırdığı anlaşılıyor. Bunları işçi sınıfı ve İslamiyet olarak başlıklandırabiliriz. “THİF’in savunduğu fikirlerde, bu memleketin koşullarını gözönüne alarak, komünist teoriden bazı sapmalar yapıldığı sezinlenmektedir. Bir kere, işçilerle yetinmeyerek harekete sınıflar-arası bir nitelik vermek ve belki, özellikle köylüleri sol devrimciliğe çekmek istenmiştir. Sonra, yine geniş halk kitlelerinin (ve Meclis’teki Halk Zümresi-Yeşil Ordu mensuplarının) desteğini kazanmak amacıyla, İslamiyet’in sola yatkınlığı üstünde durulmuştur.”[168]

Kurtuluş Savaşı sırasındaki çeşitli komünizan faaliyetlerden anlaşıldığı kadarıyla, önemli eksikliklerden birinin de kadro formasyonu olduğu görülüyor. Hiçbir deneyim birikimi olmayan, ideolojik özneleşme sürecinin henüz başında, çoğu subay, veteriner, doktor, öğretmen olan ve yaşları da komünist mücadeleye atılmak için ileri sayılabilecek çok sayıda bireyin, acemice davranışları, disiplinsizlikleri, gizlilik gibi bir alışkanlığa sahip olmamalarına ilişkin anlatımlara rastlanıyor. Profesyonel devrimciliğin henüz çok uzağında görünüyorlar. İç ilişkileri zayıf, örgütsel yapıları gevşek, pratikte pişmemiş kişilerden oluşan bir topluluk. Dönemin Sovyet ya da Komintern görevlilerinin raporlarında bu durum şikayet konusu oluyor. Aralık 1922 tarihli bir belgede “Umumiyetle çocuk gibi hareket ediyorlar” deniyor.[169]

Fakat, THİF özgülünde dönemin komünistliğinin gerçekçi ve sağlam bir anlatımını Sovyetlerin Ankara’daki Elçisi Aralov’un, Ocak 1923’te Komintern Doğu Sekreterliği yetkilisi Safarov’a gönderdiği mektupta buluyoruz. Aralov, “Türkiye’de komünist partisi yoktu ve şimdi de yok”[170] diyor ve devam ediyor:

“Türkiye’de Teşkilatlı bir komünist partisi yoktu ve şimdi de yok. Ne köylü, ne işçi, ne de aydın çevrelerde herhangi bir etkisi var. Bütün bunlar bizim sayın G. (Golman) ve R. (Raevski) yoldaşların hayalinde vardı. […] ben bu partiye hiçbir zaman büyük önem vermemiş, önceki MK terkibinin hiç de istenilecek nitelikte olmadığına, onların paraya düşkünlüğüne, partiyi tasfiye etmek gerektiğine işaret etmiş ve asıl olanın az-çok işçi yatağı olan bölgelerde küçük hücreler kurmak olan hazırlık çalışmasını ana görev olarak görmüş[tüm].”

“… sayıları 50’yi geçmeyen yoldaşlar tutuklandığında, parti içinde düzgün bağlantı olmadığı görüldü. Tutuklular arasında para yüzünden kavgalar, birbirlerini ihbarlar başladı.” “… güçlü bir gizli aparat oluşturmak olanaklı değil. Çünkü bu iş için deneyimli Marksistlere ihtiyaç var. Burada böyle kişiler yok. […] Birer çocuk kadar acizler. Hatta çoğu kendini bizim memurumuz gibi görüyor ve bu yüzden onlara para vermemiz ve çalışmalarını yönetmemiz gerektiği kanısında.”

“Zira yineliyorum, burada parti diye bir şey yok ve yoktu, dolayısıyla yozlaşacak bir şey de yok. Bizim örgütlediğimiz ve çoğu kendilerini bizim memurumuz sayan, ‘maaşlarını’ ödemediğimiz zaman çok gücenen bazı kişiler yozlaştı.”

“[Parti] durumunu görüp kendini rahatça ve başına buyruk bir şekilde çalışmalarına veremedi, iradesini yitirdi ve kendisini bizden kaynaklanan akıntıya kaptırdı. Bundan başka, kongre partiyi arındırmadı, safları temizlemedi, lüzumsuz unsurları (Nazım vb.) dışarıya atamadı.” “Marksist açıdan biraz olsun gelişmiş Teşkilatçıları yok. Ve bu onların niçin tamamen bize bağımlı olduklarını açıklıyor. Biz olmadan çalışma yürütemiyorlar, bizim dışımızda bir dayanakları yok.”

“Şimdiki Türk komünist partisinin üyeleri ile sağ grup arasında ortak iş ve sosyal durumları bakımından eski bağlantılar var. Her komünisti, özellikle her aydını tek tek titizilikle araştırmış olmayışımızı ben çok büyük bir hatamız olarak görüyorum. Onların sözüne aynen inanıyorduk. Örneğin, G. yoldaşın kendisine atfen işçi olduğunu söylediği Tekin’in (İsmail Hüsrev Tökin) aslında bir albayın oğlu olduğu ortaya çıktı…”

“Varolan, tarafımızca yapay olarak yaratılmış bir partiydi.”

“[Komintern temsilcilerini] kendilerini kaptırmamaları, dikkatli olmaları, TKP’ye daha az para vermeleri için uyarırken ben haklıydım ve benim uyarılarımın haklılığı kanıtlandı.”

“Türkiye’deki komünizm çalışmalarında bir yığın hata yaptığımızı, bir ham hayal yarattığımızı, bu ham hayalin bir gerçek olduğuna kendimizi inandırdığımızı ve sabun köpüğü patlayınca şaşkına döndüğümüzü ortaya koymak istedim.”

Aralov’un değerlendirmesi, mazeretçi her türden yaklaşımı boşa düşürücüdür. Bu türden, gerçeği ıskalamayan ama devrimci de olabilen yaklaşımlar, zamanın komünistlik koşullarını açıkça ortaya koymaktadır.

Tarihsel TKP: Kararlı patronaj

Türkiye tarihinde tanınan TKP, örgütsel ve politik varlık olarak, daha önce İstanbul’da kurulan Aydınlık Grubundan neşet etmiştir. Geniş anlamda TKP’nin kaynaklandığı üç oluşumdan sadece birinin komünistleşme bakımından sosyo-politik bir uygunluğu olduğunu görüyoruz. Mustafa Suphi’nin Bakü’deki TKP’si ile Ankara’daki THİF’in önde gelenleri genel olarak orta yaşlarını süren, meslek sahibi kimselerdi. Bunlara karşılık, Berlin’de üniversite okuyan Türkiyeli gençler Marksizmden etkilendiler ve örgütlenmeye başladılar. Berlin’de 1919’un başlarında Türkiye İşçi ve Çiftçi Fırkası adıyla bir örgüt kuran ve Kurtuluş adıyla dergi çıkarmaya başlayan gençler kısa süre sonra İstanbul’a geçtiler. İstanbul’da Şefik Hüsnü ve Ethem Nejat gibi orta yaşlarda ve meslek sahibi kimseler kısa sürede bu oluşumun başına geçti ve Berlin’deki partinin adına sosyalist ibaresini ekleyerek, Eylül 1919’da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) adıyla faaliyete başladı.[171] Partinin üniversite gençlerine dayanmasının İstanbul’daki öteki sosyalist oluşumlar karşısında bir avantaj olduğu kaydedilir.

Partinin, İstanbul’da da yayınını sürdürdüğü Kurtuluş dergisi işgalci güçler tarafından yasaklandı. “Kurtuluş’un kapatılmasının ardından grubun bazı mensupları Milli Mücadele’ye destek olmak için Anadolu’ya geçerken Şefik Hüsnü’nün de aralarında bulunduğu TİÇSF önderleri İstanbul’da kaldılar. İstanbul grubu Haziran 1921’de Aydınlık dergisini çıkarmaya başladı.”[172] Bundan sonra genellikle Aydınlıkçılar olarak bilinen grubun Komintern’le yazışmalarda kullandığı ad “İstanbul Komünist Grubu”ydu. TİÇSF, 1924’te feshedildi.

Anadolu’ya geçenlerin herhangi bir faaliyet yürüttüğüne ilişkin bilgiye rastlamadık. Vedat Türkali Güven romanında “Kurtuluş Savaşında Ankara’ya gitmeyi düşündünüz mü?” sorusu karşısında Şefik Hüsnü’yü konuşturur: “Bir engel yoktu. Hep destekliyorduk. İşçi kesimin en yoğun olduğu yerdi İstanbul. […] Union International Travailler [Beynelmilel İşçiler İttihadı adıyla belgelenen örgüt[173]] adlı, daha çok Rum deniz emekçilerinin, kimi esnaf, zenaatkarların çoğunluk olduğu örgütle işbirliği içindeydik. TKP’nin kuruluşunda da sürdü bu işbirliği sonra. İlişkide olduğumuz başka işçi örgütleri de vardı. Onlardan uzaklaşmayı göze alamazdık. Sosyalist Parti adında bir örgüt kurmuştu Hilmi’ler. İşgal güçleriyle anlaşarak işçi sınıfını kandırmak yolundaydılar. İşçi yığınlarını onlara bırakmak da yanlıştı.”[174]

Tabii bu anlatımın hiçbir gerçek karşılığı yoktur. Çünkü İKG’nin de işçiler üzerinde herhangi bir kayda değer etkisi ve TSF’nin etkisini engelleyecek hali yoktu. KEYK Yakın-Doğu Seksiyonu elemanı Kalakov’un 17 Eylül 1922 tarihli raporunda “Aydınlık Grubu” şöyle anlatılıyor: “Bu grubu yöneten yoldaşlar içtimai ve mesleki durumları bakımından aydın kişiler. Bürokratlıkları açısından ise işçi yığınından uzakta bulundukları için bu yoldaşlar, edebiyat çalışmaları dışında, işçiler arasında herhangi bir canlı çalışmaya katılamıyor. Bu yüzden bu grup çevresinde, az sayıdaki aydının dışında, yığın yok. […] Yöneticilerin dediğine göre, devlet fabrikalarında işçiler ve öğrenci gençlik arasında sözde çalışma yürütülüyor, ama bu sözleri haklı çıkaracak bir çalışma görülmüyor.”[175] Buna karşılık Şefik Hüsnü’nün KEYK’e gönderdiği 4 Ekim 1922 tarihli rapora bakılacak olursa manzara bambaşkadır: “Türkiye’nin hakiki komünist partisi, İstanbul proletaryası içinde çok sağlam bir iktisadi ve içtimai zemine sahip parlak Marksistlerden oluşan İ.K.G. çevresinde billurlaşmaktadır.”[176]

Gerçek, Aydınlıkçıların Kurtuluş Savaşıyla devrimci bir ilişki kurmaya gerek görmeyen politik niteliklerinde yatmaktadır. Mustafa Suphi’nin sürekli olarak ülkeye ve mücadeleye dönüş çabasına karşılık, Şefik Hüsnü grubunun işçilerin kendisini değil “işçiler sözü”nü devrimci mücadeleye tercih etmesidir tarihsel gerçek. Nitekim bir değerlendirme bunu doğruluyor. O dönemde TKP’de özellikle Kafkasya’daki Teşkilat Bürosunda devrimci bir damar bulunduğu anlaşılıyor. TKP Teşkilat Bürosu adına Abid Alimov imzalı Ekim 1921 tarihli bir raporda, İstanbul’daki Aydınlık grubunun aydınlardan ve barışçı çalışmak isteyenlerden oluştuğundan dolayı işçilere dayanan bir örgüt kuramayacağı söyleniyor: “[B]u grup, münevverler ve sulhane çalışmak isteyenlerin grubu olması itibariyle ameleler ile sıkı irtibat tesis ve teşkilat vücuda getirmeyecek gibi görünüyor.”[177]

Henüz başlangıcındayken dağılan TKP’yi yeniden kurmak için Komintern’in de çeşitli çabalar içinde olduğunu anlıyoruz. Komintern’in Kasım 1922’deki 4. Kongresinde Türkiye’yi İstanbul’dan İstanbul Komünist Grubu ile Bİİ (Beynelmilel İşçiler İttihadı), Ankara’dan THİF delegeleri temsil ediyordu. Bu yüzden Komintern’in Aralık 1922 başlarında Türkiye Birleşik Komünist Partisi kurmakla ilgilendiğini öğreniyoruz.[178] Şefik Hüsnü’nün, Komintern’in 4. Kongresinde THİF’in temsiliyetine itiraz ettiği aktarılır. Çünkü Ankara tarafının etkisi daha yüksektir o sıralarda. Şefik Hüsnü, birleşmeye de karşı çıkar. Onun KEYK’e yazdığı 22 Ocak 1923 tarihli mektuba göre, “Türkiye’de bilinen bütün gruplar arasında, emekçi yığınlar üzerinde kayda değer bir etki yapan ve hükümete karşı en uygun politikayı benimsemeyi bilen tek grup İ.K.G.’dir. […] Bu koşullarda, Teşkilat Bürosu, oluşturulduğu haliyle, kesinlikle mevcut güçleri yansıtmıyor. İ.K.G.’nu bu Teşkilatların her birinden bir temsilci alarak Komintern delegesinin gözetimi altında Parti kongresini hazırlamakla görevlendirmek daha akılcı olurdu.”[179] Açıkça görülüyor; bu tarihte tek bir TKP yok henüz. Bu partiyi kurmak için bir Teşkilat Bürosu oluşturulur ve sekreterliğine Şefik Hüsnü getirilir.[180] Söylendiğine göre Teşkilat Bürosunda başta Bİİ, THİF ve Hınçak grubundan temsilciler olmasına karşın Aydınlık grubunun temsilcisi bile yokmuş.[181] “Anlaşıldığı kadarıyla birleştirilmeye çalışılan 4 teşkilat, yani, İKG, Bİİ, THİF ve Ermeni Hınçak gruplarının dokuları pek birbirini tutmamış. Bu süreçte bağımsız bir grup olarak da anılmayan Bakü-Batum kökenli, yani Mustafa Suphi çevresinden gelme ekip ise, İKG içinde eriyerek izleyen dönemde TKP içinde yönetici konumlarda yer almıştır.”[182] Bİİ’nin ve İstanbul’daki Hınçak grubunun TBMM ordularının İstanbul’a gelmesi üzerine dağıldığı ve militanların yurtdışına çıktığı belirtilir. THİF ile İKG arasındaki rekabet ve çekişme, Şubat-Mart 1923’te düzenlenen İzmir İktisat Kongresi sıralarında da sürer. Bir türlü bitmeyen çekişmenin muhtemelen son önemli belirtisi, THİF’in lideri Salih Hacıoğlu’nun 1925’te TKP’nin Merkez Komitesine seçilmesi ancak bir yıl sonra çıkartılmasıdır.

Bu gelişmeler ışığında TKP’nin ancak 1925’te bir örgüt olarak kurulduğunu kabul edebiliriz. Artık uzun bir süre boyunca Şefik Hüsnü egemen olacaktır. Ancak bu da güvenceli bir varlık olamaz, kısa sürede merkezinden başlayarak çözülür ve bu böyle sürüp gider.

Örgütün iç yapısı derme çatmadır ve canlı bir politik iç yaşamı olan bir örgütlenme bir türlü gerçekleştirilemez. Ancak iç çekişmelerin canlılığı eksik olmaz. İstanbul il komitesi üyeliği yapmış bir TKP’li, 1927 davası sonrası “Gerçek MK hangisiydi” diye sorabiliyor, “kendilerinin MK olduklarını ileri süren kişiler” olduğunu söylüyor.[183] Bu dönemde, partinin dağınıklığı, “Partideki değişik akımlar arasındaki mücadele, farklı partilermişçesine örgütlü fraksiyonlar biçimini almıştı” sözleriyle anlatılıyor.[184]

Onyıllar sonra TKP olarak andığımız oluşumun gerçek karşılığı, Şefik Hüsnü tarafından işgal döneminde İstanbul’da oluşturulan ve öteki gruplaşmaların sonunda bertaraf olmasıyla 1920’lerin ikinci yarısında örgütlenme faaliyetine geçen yapıdır. Mustafa Suphi TKP’sini ya da “Anadolu TKP” olarak anılan THİF’i asıl TKP olarak kabul etmenin bir tarihsel inşa işlemi olduğunu kabul ediyoruz. İnşanın meşru olmadığını söylemiyoruz; sadece sembolik bir olgudan söz edildiğinin ihmal edilmemesi gerektiğini vurguluyoruz. Buna bağlı olarak, TKP’nin kuruluş kongresinin Bakü Eylül 1920, ikinci kongresinin Ankara Ağustos 1922, üçüncü kongresinin İstanbul Şubat 1925 olarak anlatılmasının[185] sadece bir kurgu olduğunu ve tarihsel gerçeklere aykırı olduğunu ifade etmek zorunludur. Her bir tarih, gerçekte başka bir örgüte aittir. Ancak, 1925’teki kongre ile İstanbul’da Eylül 1919’da kurulan TİÇSF’nin ve sonraki onyılların TKP’sinin organik bağlarının olduğu tarihsel bir gerçektir.

Şefik Hüsnü’ye bağlı olarak gerçekleşen bu tarih, Komintern belgelerinde de yerini bulmuştur. Şefik Hüsnü, Komintern’e kendi tarihini bizzat kendi kalemiyle tescil ettirmiştir:

“Komünist Enternasyonal, TKP’nin kuruluş tarihi olarak 22 Eylül 1919’u kabul etti. Komünist Enternasyonal’in merkezî yayın organı olan ‘Komünist Enternasyonal’ dergisinde çıkan yazılarda, Komünist Enternasyonal’in Türkiye şubesinin İstanbul’da kurulan ‘Türkiye İşçi ve Çiftçi Fırkası’ndan çıktığı belirtilir. ‘TKP’nin 1919 yılında milliyetçi hareketin örgütlenmesi ile aynı zamanda doğduğu’ vurgulanır. […] TKP Önderi Şefik Hüsnü’nün B. Ferdi takma adıyla yazdığı bu yazıların tarihleri 16 Kasım 1926 ve 21 Haziran 1927’dir.”[186]

*

TKP’nin Komintern ile ilişkilerine biraz yakından bir bakış, bu ilişkinin taraflarının olduğundan ve tahmin edilebileceğinden daha çok seçeneğe sahip olduklarını çıkarsamaya olanak veriyor. Mesele, bu seçenekleri uygulamaya koyacak öznelerin var olup olmamasında. Mesela, Karl Radek, Kasım 1922’de Komintern 4. Kongresinde “Türk komünistler”e, “Kendinizi size baskı yapanlara karşı koruyun, size vurulunca siz de vurun; fakat özgürlük kavgasının henüz bitmediğini ve önünde, daha bir süre, Türkiye’nin öteki devrimci öğeleriyle birlikte yürümeniz gereken bir yol olduğunu unutmayın” öğüdünü veriyor.[187] Radek’in ilk öğüdünün, “vurana siz de vurun”un, onu izleyen bir komünist hareketi, vuran sözü edilen devrimci öğeler de olsa, pozisyonunu ayarlamaya zorunlu tutacağı açık değil midir?

Bir “Türk komünist”in bu sözlerin havasını yansıtan yazısını göreceğiz aynı kongre sırasında. Orhan imzasıyla İstanbul Komünist Grubunun Şefik Hüsnü’den sonra önde geleni olan Sadrettin Celal’in Komintern dergisinde yayınlanan yazısı Kemalizme düşmanlık yüklüdür. 2 Aralık 1922 tarihli yazıya göre, “iki düşmanla, yani hem milli burjuvazi, hem de yabancı emperyalizmle karşı karşıya bulunan Türkiye Komünist Partisi ve Türkiye’nin tüm komünistleri, o gün için en büyük düşman olan Batı emperyalizmine karşı hükümeti desteklemek amacıyla sınıf mücadelesini bir an için ihmal ettiler”.[188] “İki düşman” terimi, o dönemin birçok yazısında kullanılmaktadır. Ahmet Cevat’ın (Emre), katıldığı Ağustos 1922’deki THİF kongresiyle ilgili yazısında, “her iki düşmandan” “hem vatandaki ve hem de harici” her iki düşman”dan söz edilmektedir.[189]

Peki, komünistler, Batı emperyalizmine karşı mücadele esas yönüyle bittikten sonra “bir an için ihmal ettikleri” mücadeleye, içerideki düşmanla mücadeleye mi yöneldiler? Böyle bir şey olmadı tabii.

Şefik Hüsnü, Ankara iktidarıyla birlikte komünizm yolunda yürümeyi hayal ediyordu. Şefik Hüsnü’nün genel sekreteri olduğu TİÇSF, Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması üzerine TBMM’ye bir kutlama telgrafı gönderir. Buna göre, “yapılan politik devrimin… ortak üretim ve mülkiyete dayanan toplumsal devrim”e dönüştürülmesi kuvvetle ümit edilmektedir.[190] “İlerleme yolunda yapılacak mücadelede bütün emekçi sınıfının inkılapçılarla sonuna kadar beraber olacağını temin ederiz. Yakın gelecekte işçi ve çiftçilerimizi hakiki kurtuluşa ulaştıracak yegâne çare olan ortak üretim ve mülkiyete dayanan toplumsal devrimin ortaya çıkacağını kesinlikle ümit ettiğimizi arz ederiz.”[191]

Şefik Hüsnü, Haziran 1923’te yazdığı bir yazıda daha ileri gitmekten çekinmeyecektir: “Bundan sonra iktidar gücünü ulusal egemenlikten alan halk hükümeti emeğin –yani ulusun‒ tarafına geçmeli ve bir iş ve işçi hükümeti olmalıdır. Devlet adamları arasında, İktisat ve Sağlık Sosyal Yardım Bakanlıkları gibi Marksist bir düşünceyle hareket etmeye eğilimli görünen kişilerin bulunması, hükümetimizin bu yola girmekte gecikmeyeceğini düşündürmektedir.”[192] Şefik Hüsnü’ye göre, ‒buradaki mantıksal tutarsızlığı görmezden gelirsek‒ “ulus emekçilerden ibaret”tir ve “halk hükümeti” bunu anlamakta gecikmeyecektir.[193] Şefik Hüsnü’nün bu sözlerinin Leninizm bakımından bir skandal olduğu ve kesinlikle Marksist olmadığı açıktır.

TKP’deki bu yönelimi fark eden Komintern kurullarında eleştiriler yükseliyordu. Komintern’in Haziran-Temmuz 1924’teki 5. Kongresinde TKP’ye emperyalizme karşı ulusal kapitalizmi desteklediği ve yasal Marksizmi savunduğu yolunda eleştiriler yöneltilir.[194] “Ukrayna delegesi D. Z. Manuilski, açıkça İstanbul’daki Komünist Partisi’nin yayın organı olarak nitelediği Aydınlık’ın proletarya ile burjuvazi arasında sınıf işbirliği yapılmasını savunuşuna karşı çıkmış; özellikle, İstanbul komünistlerinin, yabancıların iktisadi nüfuzlarına karşı bir silah olarak ulusal kapitalizmin gelişmesini tutmalarına çatmıştır. Komintern önderlerinin görüşlerini dile getirdiği anlaşılan Manuilski’ye göre, Aydınlık’ın yanlışı ‘İkinci Enternasyonal’in sosyal-patriyotik ideolojisi’nden kaynaklanmaktadır.”[195] Bu eleştiriler elbette isabetliydi ama etkili olduğunu söylemek mümkün görünmüyor.

Şefik Hüsnü liderliğindeki TKP’ye göre, 1926’da bile, “Kemalizm, harici emperyalizm ve irticaya karşı mücadeleye devam ettikçe, TKP, Halk Fırkası’na müzaheret (yardım) edecek ve ona inkılabı genişletmek için tazyik edecektir.”[196] Şefik Hüsnü, düşüncelerinde hiçbir değişiklik olmadığını 1927’deki yargılamada da gösterecektir. Kendileri komünistler olarak, Kemalizmin açtığı yolda toplumun ileri gitmesine çalışmaktadır ve amaçları Anayasanın hükümlerinin tam olarak uygulanmasını sağlamaktır. Şefik Hüsnü’nün, devlete sürekli olarak destek vermekten çok, aslında ondan destek talep ettiği, hoşgörü ve işbirliği beklediği açıktır.

Şefik Hüsnü’ye soruyor yargıç: “Bugün Türkiye’de sosyalizmi uygulamak mümkün müdür?”

Şefik Hüsnü’nün yanıtı: “Memleketimiz gelişme yoluna girmiş bulunuyordu. Fakat işçi sınıfı örgütsüz olduğundan bizde komünist partisi işçiyi bilinçlendirmeye, dışarıdan gelen yabancı sermayeye karşı işçi sınıfının müdahalesini temin etmeye çalışacaktı. Bundan maksadımız, bugün kurulmuş olan Cumhuriyet yönetimine toplumsal bir temel hazırlamaktan ibarettir.”

Soruyor yargıç: “Komünist partisinin Anayasaya aykırı olduğunu düşündünüz mü?”

Komünist Şefik Hüsnü yanıtlıyor: “Anayasanın ilk maddesi milletin hakimiyetini mutlak bir surette kabul eder. Bu hakimiyeti komünistler herkesten çok arzu ediyor. Ben, bir komünist olarak, Anayasanın tam olarak uygulanmasını istiyorum.”[197]

TKP’nin politik niteliğini test etmek için, elimizde altı-yedi yıl arayla birbirini izleyen ters yönde iki Komintern politikası var. Komintern, Temmuz-Eylül 1928’deki 6. Kongresinde kapitalizmin çöküşle sonuçlanacak bir döneme girdiğini, çöküşü hızlandırmak için üye partilerin kendi ülke yönetimlerine karşı uzlaşmaz bir politik hat çizmesi gerektiğini kararlaştırır. Komintern, 1935 ortalarındaki 7. Kongresinde bunun tam tersi denebilecek bir karar alır.

TKP, 6. Kongre kararları doğrultusunda ne yapar? İbrahim Kaypakkaya’ya şöyle yansıyacaktır bu dönem: “1930’ları yaşayan birinden dinleyen eski bir devrimci arkadaşın ifade ettiğine göre, o günlerde TKP’nin şiarı şudur: ‘Kahrolsun Kemalistlerin faşist diktatörlüğü.’ Ama bu şiar, her nedense sonraları terk edilmiştir.”[198] TKP’nin yayınlarında patronajı kıran bir söylem görülür bu dönemde. Kürdistan sömürgedir. Kemalist iktidar devrilecek bir düşmandır. Ancak hiçbir zaman bundan daha ileri bir adım, yani pratik politik bir karşılık göremeyiz.

Ancak TKP’nin, 7. Kongre kararlarına uyma konusunda önemli bir sıkıntı yaşamadığını görüyoruz. Şefik Hüsnü’nün 6. Kongre öncesi görüşleri zaten tamamıyla bu yoldaydı. TKP tarafından, Kongreye uyularak, “Zeki Baştımar’ın deyişiyle, ‘o zamanki İsmet Paşa hükümetinin, memleketin milli bağımsızlığına, sosyal gelişmesine hizmet eden, memleketin ve halkın yararına olan bütün icraatında aktif olarak desteklenmesine karar verildi’.”[199] Bu iki dönem boyunca Hikmet Kıvılcımlı’nın iyi bir parti militanı olarak kararlara uygun hareket ettiği sabittir. Kemalizme karşı düşmanlık güdülen dönemde, ona karşı düşmanlık güden yazılar yazmış ama bunları ne yayınlamış ne de bunlar doğrultusunda herhangi bir hareket etmiş, Kemalizmin desteklenme politikasını, çeşitli tutumları yanında, İsmet İnönü’nün ekonomi politikasının sosyalizme yönelik olduğuna ilişkin bir broşür yayınlayarak desteklemiştir.

Patronaj “tarihsel TKP”nin temel karakteridir. Bu parti, 1950’de DP iktidarından başlayarak 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar önemli dönüm noktalarında tarihi ilerlettiğini varsaydığı devletlüyü, himaye talep ederek, desteklemiştir.

Böylece görülüyor; tarihsel TKP, Komintern’le tek yanlı bir emir-komuta ilişkisi içinde midir? Kesinlikle hayır! Komintern silahlı mücadele talimatı verse TKP yerine getirir miydi? Kesinlikle hayır! O halde, TKP’nin özgül bir dinamiğe sahip olmadığı doğru değildir. Gerçek, TKP’nin özgül bir devrimci dinamiğe sahip olmadığıdır; Leninist bir Marksist olmadığıdır. Reformist ve patronajcı bir örgüt olan TKP, kendi ‘doğa’sına uygun talimatları yerine getirmekte, aykırı olanlara direnmektedir.

Ancak her şeye karşın, TKP gibi, mücadele geleneği olmayan bir örgütte bile, sağcı politikalara karşı direnişin olduğunu izlemek umut vericidir. “Şefik Hüsnü, 21 Aralık 1935’te Komintern’e gönderdiği bir mektupta TKP üyelerinden bir bölümünün Halk Cephesi politikasına ikna olmadığını bildirmiştir. Hüsnü’ye göre, söz konusu partililer Halk Cephesi yönelişinin TKP’nin Kemalist burjuvazi karşısındaki politik bağımsızlığını ortadan kaldıracağını ve emekçiler arasında yürüttüğü mücadeleyi zaafa uğratacağını düşünmekteydiler.”[200] Tabii, bu sorunun hiçbir aykırı politik sonuç vermeksizin çözüldüğünü öngörmek zor değildir. “Komintern yönetimi bu eleştirilerin sekter ve yanlış olduğunu bildirdi ve hemen ardından dayattığı separat kararıyla TKP’yi istediği çizgiye getirdi. Bu kararı harfiyen uygulama görevi de Hüsnü’ye düştü.”

*

Komintern’le ilişkinin parasal yönünü de ele almak gerekiyor. Komintern’in ilk yıllarına ait belgelerde Türkiyeli komünistlerin, ayrıntılı harcama raporları sunarak mali destek istedikleri görülmektedir.

İstanbul Komünist Grubu Genel Sekreteri Şefik Hüsnü imzasıyla 20 Ekim1921’de Komintern’e sunulan faaliyet raporu ekinde, gazetenin kağıt ve basım giderleri, yazarların, çevirmenlerin ve idarecilerin maaşları, yayınevi kirası, düzenleme ve kütüphane fonu, gizli broşür yayınları, sendikal örgütlerin kira ve sürekli çalışan maaşları, gençlik biriminin kirası, personel maaşı başlıklarıyla giderler rapor edilmiştir.[201] Böyle bir örgütün bağımsız olması mümkün değildir ve Aralov’un isabetle kaydettiği gibi bunlar Komintern’in memurlarıdır ‒elbette kendi konumlarını hassasiyetle savunan memurlar, yani adanmış hizmetliler değil. Ancak sorun, Komintern’in de böyle bir anlayışa sahip olmasındadır. İlişkinin bu tarzı, merkeze, yerel örgütün her şeyine karışma hakkını doğal olarak verecektir…

*

Şefik Hüsnü’nün içinde olduğu örgütler hiçbir zaman devrimci olmamıştır; bu yönde bir eğilim barındırdıkları da söylenemez. Şefik Hüsnü, ancak Leninizm öncesi Marksizmin içine alınabilecek bir figürdür; bunun da anakronik bir nitelik olacağı besbellidir. Şefik Hüsnü’nün Leninizminin “idareten Leninizm” olduğu söylenebilir. Buna karşın, Şefik Hüsnü TKP’sinin Komintern’in “üçüncü dönem”ine denk düşen yılları ihmal edilmemelidir. Bu dönemde TKP’nin elbette eylem değil söylem düzeyinde “komünist” olduğunu belirtmek gerekecektir. Ancak tamamen Komintern marifetiyle cereyan eden bu komünistliğin ne kadar gerçek olduğu başka bir sorgulama konusudur. Patronajlı bir komünist niteliktir bu.

4. Patronaja Karşı

Ele aldığımız dönem boyunca, ezilenlerin hareketlerinin bağımsızlığını ve patronaja karşı duruşlarını göstermek bakımından iki burjuva devrimi döneminin kritik önemde olduğunu görüyoruz. Bunlar 1908 Devrimi ve Kurtuluş Savaşı yıllarıdır.

1908 Devrimi, başta İkinci Enternasyonal olmak üzere uluslararası sosyalist kesimler tarafından[202] ve Osmanlı’daki sosyalist ve devrimcilerce coşkuyla karşılandı. Ancak bu coşku havasına kapılmayan az sayıda örnek vardı. Bunlardan birinin Lenin olduğunu görüyoruz.

1908 Temmuz Devriminin bir-iki ay sonrasında, Ekim’de yazan Lenin’e göre, “Genç Türkler ılımlı davranışlarından ötürü övülüyorlar; yani bu demektir ki, Türk devrimi güçsüz olduğu için, halk yığınlarını gerçekten bağımsız bir yönde harekete geçirmediği için, Osmanlı İmparatorluğunda başlamakta olan proletarya mücadelesine düşman olduğu için övülüyor. Ve bu arada Türkiye’nin yağması devam ediyor. Genç Türkler, Türk topraklarının yağmasını hâlâ mümkün kıldıkları için övülüyorlar.”[203] Aynı yaklaşım yönteminin Kurtuluş Savaşına da olduğu gibi yansıtılmasında hiçbir sorun olmadığından emin olabiliriz. Bu yansıtma işlemini Kaypakkaya’nın yaptığını biliyoruz.

Bulgaristan ve Sırbistan Marksistleri de 1908 Devrimi karşısında devrimci mesafelerini korumuşlardı. Ancak coşkuya kapılmaya Osmanlı topraklarında direnmenin özel bir anlamı olduğu besbellidir. Bu havayı şu pasajda buluyoruz: “Devrimle birlikte, siyasal tutukluları serbest bırakan, sansürü kaldırıp sosyalist adını taşıyan azınlık örgütlerinin 1908 seçimlerinde aday göstermelerine izin veren devrimci İttihat ve Terakki komitesiyle Türkiye’deki sosyalist unsurların (Glavinof yönetimindeki Makedonyalılar hariç) 1908’de kayıtsız şartsız, coşkulu bir ittifak kurdukları bilinen bir gerçektir.”[204]

Marksizm açısından belirleyici olanı bir kez daha parantez içinde ya da dipnotta görüyoruz: “Glavinof yönetimindeki Makedonyalılar hariç”!

Glavinov’un Dar Sosyalistler olarak adlandırılan örgütünün, ele aldığımız dönem boyunca patronaja karşı duruş sergilemenin odağını oluşturduğunu ne kadar vurgulasak azdır. Bu Marksistlerin Osmanlı İmparatorluğunun batı bölgelerinde ve başkent İstanbul’da devrimci bir etki yaydığını izliyoruz. Dar Sosyalistlerle ideolojik ve politik bakımdan ilişkili olan ve onlardan etkilendikleri belirtilen bir başka kesimin, İstanbul’da daha çok Rumlar arasında örgütlü olan Toplumsal İncelemeler Grubu olduğu anlaşılıyor. TİG’in içinde bir kümenin, İkinci Enternasyonalciliğin reformizmine tepkiyle, giderek devrimci sendikalizme kayması da gerçekte bir sağlık işaretidir. Bu kuruluş, devletle her türden uzlaşmaya karşı, pratik bir faaliyet içinde olmasa da, bir görüş ve duruş sergilemektedir.

Patronaj ilişkilerinin dışında olan başka örgütlerin varlığına ilişkin herhangi bir bilgiye rastlanmamasına karşın, küçük birtakım çevrelerin var olduğu düşünülebilir. Örgütlü oluşumlar dışında, ele aldığımız yıllar boyunca, çeşitli örgütsel yapılarda çalışanların da olduğu birtakım kişilerin, politik sonuçlardan yoksun olsa da, patronaj ilişkilerine karşı sistemsiz görünen tepkilerini yansıtmaya çalışacağız.

a) Dar Sosyalistler

Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlığını kazanan ülkelerde, 1891 gibi görece erken bir tarihte Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi (BSDİP), 1893’te Romanya Sosyal Demokrat Partisi ve 1903’te Sırbistan Sosyal Demokrat Partisi kuruldu. Bulgar sosyalistleri, Balkanların etnik karışıklığını göz önüne alarak ulusal devletler oluşturmaya karşı çıktılar ve Balkan federasyonunu savundular.[205]

Bunlara bağlı olarak, Osmanlı’nın Avrupa’da kalan topraklarında 1894’te ilk sosyalist gruplar oluşmaya başladı.[206] Bulgaristan’daki parti, Osmanlı Makedonyasında örgütlenmek için, önde gelenleri arasında Vasil Glavinov’un bulunduğu kadrolar gönderdi. Onun ve arkadaşlarının çabaları sonucu, 1895’in ikinci yarısında BSDİP’ne bağlı Makedonya Devrimci Sosyalist Grupları kuruldu ve çeşitli şehirlerde gruplar örgütlendi.[207] “Grubun yakın amacı bu kuruluşları birleştirerek bir Osmanlı işçi-sosyalist partisi kurmaktı.”[208] Glavinov, çıkardığı dergide, “Silah başına! Silah başına!” başlıklı bir makaleyle, “halkı Müslüman zalime karşı dağlardaki kahramanlara katılmaya çağırıyordu.”[209] Söz konusu örgütlenme içinde yer alan militanlar aynı zamanda gerilla hareketi içinde yer alıyordu.

Bu arada BSDİP 1903’te bölündü ve Bolşeviklere benzer yönelimler içinde olan Marksistler “Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Dar Sosyalistler)” adıyla hareket etti. “Partinin kurucusu Dimitar Blagoev ve onu izleyenler ‘Geniş Sosyalistler’i reformist ve oportünist olarak nitelediler.”[210] “Geniş Sosyalistler” bütün toplumsal katmanlara ve özellikle ticaret burjuvazisine açık bir parti fikrini savunurken “Darlar”ın işçi sınıfı üzerine vurguları belirginleşiyordu.[211]

Ayrışmada “Darlar”ın yanında yer alan Glavinov’un grubu, Osmanlı’ya karşı yürütülen “çetecilik”le[212] iç içe oldu ve örgütsel kesintilere uğrayan bir faaliyet yürüttü. Glavinov, 1903’teki başarısız ayaklanmadan dolayı MİDÖ’yü sert biçimde eleştirdi.[213] Bu gelişmeler sonucu, Dar Sosyalistler, MİDÖ’de çalışmaya karşı çıktılar ve üyelerini seçenek zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktılar. Dar Sosyalistler, 1905’te Makedonya-Edirne Sosyal Demokrat Gruplarını (MESDG) oluşturdular. Ancak bu oluşum birkaç ay sonra dağıldı. 1908 Devrimini izleyen aylarda yeniden toparlanan Dar Sosyalistler, Makedonya ve Edirne bölgelerinde özerk olarak Sofya’daki partinin yönetiminde çalışıyordu. Dar Sosyalistler, Sofya’daki partinin kongrelerine delegeler gönderiyor ve ona hesap veriyordu.[214]

Dar Sosyalistler, 1908 Devrimine katılmalarına karşın, Jön Türklerin ardına takılmayan tek muhalefet hareketi oldu. “Glavinov yönetimindeki Makedonyalılar hariç”, “sosyalist unsurların” tümü, İttihat ve Terakki’yle “kayıtsız şartsız, coşkulu bir ittifak kurdu”lar.[215] Egemenler arası bir yer değiştirme olduğunu belirttikleri devrimde, devrimci kanadın ardına düşmenin yanlışlığını dile getirdiler. “Blagoev, devrimden bir hafta sonra, alelacele ‘Dar’ sosyalistlerin Jön Türk hareketi karşısındaki konumunu açıklayan bir broşür yayımladı. Burada, proletaryayı burjuva ve küçük burjuva etkilerinden korumanın önemini vurguluyordu. Bu ödev şimdi, her zamankinden daha yaşamsaldı; çünkü gerek ‘Geniş’ gerekse ‘Dar’ türünden bazı sosyal demokratlar, sosyalist devrime karşı ‘Türkiye feodal sınıfı’nın aletleri olarak hizmet etmek için Makedonya’ya koşmuşlardı. İşçilerin davasına daha çok zarar vermeden önce, sosyalist maskesi takmış bu ‘Osmanlılar’ın durdurulmasını istiyordu. Böyle olmakla birlikte, Blagoev partisinin olaylardan uzak durup, meydanı burjuva öğelere büsbütün bırakmasının uygun olmadığını da görüyordu.”[216] Devrimin ardından İttihatçılarla ilgili şikayetler yaygınlaştığında ve bu kez başka egemen kesimlere yönelim başlayınca, “Partinin lideri D. Blagoev 1910’da yayınlanan ‘Türkiye ve Bulgaristan’ başlığını taşıyan yazısında, daha iki yıl önce, 1908 Temmuz Devriminin ‘hiçbir şeyi kökten değiştirmeyeceği’ni yazdığını belirterek”[217] İttihatçıların baskıları karşısında öteki gericilere meyledilmesine karşı uyardı.

1909 yılı başlarında MESDG, İşçi Kıvılcımı anlamına gelen on beş günlük bir gazete yayınlamaya başladı. Glavinov gazeteyi bizzat yönetiyordu.[218] Ocak 1909’dan 1911’e kadar yayınlanan İşçi Kıvılcımı, Sofya’da basılıp Selanik, Üsküp, İstanbul ve Edirne’de dağıtılıyordu.[219]

SİF’in kuruluşunda yer alan Glavinov’un yönettiği Bulgar Dar Sosyalistler, birkaç ay sonra, 1909 Eylül sonlarında, uzlaşmacılığına, “örgütü, düşmanımız burjuvazinin kollarına itmekte olduğu”na[220] tepki göstererek bu kuruluştan ayrıldı. SİF önderleri İkinci Enternasyonal’in “1910 yılında toplanan Kopenhag Kongresi’ne bir rapor göndererek, BSDİP’in (Darlar) Selanik sosyalistleri arasına düşünce ayrılıkları soktuğunu ileri sürmekte ve Sosyalist Büro’nun bunu önlemesini istemektedirler. V. Glavinov, buna yanıt olarak başka bir rapor göndererek, […] İşçi Dernekleri Federasyonu’nun sosyalizmle ilgisi olmadığını, İttihatçı Partisinin bir şubesi olduğunu ileri sürmektedir.”[221] Glavinov’un rapora “Avrupa Türkiye’si sosyal demokrat örgütleri ve yayın organları Rabotniçeski Iskra [İşçi Kıvılcımı] ve Ergatis [İşçi] adına” imza atması[222], onun, Ergatis’i yayınlayan İstanbul’daki Toplumsal İncelemeler Grubu üzerindeki etkisinin kanıtıdır.

“Temmuz 1908 devrimi, Türkiye’nin durumunda köklü bir değişiklik yapmadıysa da, hiç olmazsa kapitalizmin gelişmesi için daha elverişli koşullar yaratmıştır”[223] diyen Glavinov’un, “Temmuz 1908 devrimi, Avrupa Türkiye’sindeki sosyalist eylem koşullarını tümüyle değiştirdi”[224] sözlerinde, Devrimden sonra legal faaliyet yürütmelerinin gerekçesini görürüz. Buna karşın, ona göre, “hareketin yolunu tıkama” bakımından “İttihat ve Terakki Partisi’nin ve İstanbul’daki parlamentonun siyaseti eski yönetiminkinden hiç de farklı değildir”.[225]

Glavinov, sözünü sakınmayan sert eleştirilerle, kendileri dışındaki örgütlenmeleri burjuvazinin yedeğine düşmekle suçlar: “Bulgar işçi örgütleri dışında, Türkiye’deki bütün öteki örgütlerin burjuva siyasal partilerinin elinde olduğunu belirtmek gerek. İstanbul, Selanik, Kavala, Drama ve İskeçe’de Rum örgütleri, birbirlerinden kopuk ve tamamıyla Türkiye’deki Rum milliyetçilerinin etki ve yönetimi altındadır.”[226] Mesela “Taşnaksutyun tam bir burjuva partisidir.”[227] Glavinov, sadece Jön Türk yönetimine saldırmaz; ona göre Balkan devletleri de sosyalist hareketin önüne gerici engeller dikmektedir. “Avrupa Türkiye’sindeki sosyalist hareketin ayakbağı –komşu devletlerin de durmaksızın körüklemekten geri kalmadıkları‒ farklı milliyetlerin birbiriyle uzlaşmaz gibi gösterilen düşmanlıklarıdır.”[228] İttihatçılar ya da onlara muhalif egemen kesimlerle birlikte davranan sosyalistler vardı ve “Dar Sosyalist Grubu, bu yaklaşımı işçi sınıfı çıkarlarına ihanet, onu burjuvazinin saflarına sürükleme şeklinde niteliyordu.”[229] Buna bağlı olarak Dar Sosyalistler, muhalefetin İTC ya da Hürriyet ve İtilaf’ın ardı sıra dizilmesinden uzak durmakta ısrar etti ve 1912 seçimlerinde de bağımsız tutumunu sürdürdü.[230]

“İşçiler, özellikle Türk işçileri en temel bilgilerden ve her türlü kültürden yoksundurlar”[231] diyen Galinov, Türk halk yığınlarının durgunluğunu anlatır. Sonra da tek Marksist adresi gösterir: “Türkiye’deki tek sosyal demokrat yayın organı, iki yıldan beri yayımlanan 800 tirajlı İşçi Kıvılcımı gazetesidir.”[232]

Bulgar “Dar Sosyalistler”in Osmanlı devletine ve devletlü gerici iki kanada karşı tutumu yerindedir; onlar aynı zamanda, benzerlerinde çok yaygın görünen bir etkiden de uzaktır ve Bulgaristan devletine dönük herhangi bir bağlılık taşımamaktadır. Dar Sosyalisler, Osmanlı topraklarındaki mücadelede Avrupa devletleri ya da Rusya’ya yönelik bir beklenti içinde de değildir. Bu sosyalistlerin temel “sorunu” muhtelemen Bulgaristan’daki partiye bağlılık ve sonuçta Bulgaristan’a katılma anlamına gelen politik zemindi. Ancak bu durumun nesnel bir eleştirisini yapmak çok zordur. Çünkü Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ihtimali, sürmesinden çok daha güçlü görünüyordu ve Dar Sosyalistler de buna bağlı olarak bir Balkan Konfederasyonunu savunuyordu.

Dar Sosyalistlerin bağımsız tutumunu, o yılların, SİF’in desteklediği parlak sosyalist milletvekili Vlahof da teslim ediyor. Vlahof’a göre, 1910-11 yıllarında SİF’te örgütlü Yahudi işçiler dışındaki bütün başka milliyetlerden işçiler çeşitli etkiler altındaydı. Bunlar kendi burjuvazilerinin ya da dini kuruluşlarının etkisindeyken, Türk işçileri Jön Türklerin etkisindeydi. Ona göre, Bulgar işçiler ise “daha az olmakla birlikte Sofya’daki “dar Sosyalist Parti’nin” etkisindeydi. Ona göre, “Yahudi işçiler yalnız ve yalnız haklı davasını savundukları işçi sınıfının çıkarına göre etkinliklerini yönlendiriyordular”. [233] SİF’in önce İTC ve hemen ardından Hürriyet ve İtilaf’la işbirliği yaptığını biliyoruz. İTC’nin SİF dahil kendine yanaşan muhalefeti ittiği bir ara dönemde SİF’in etki altında kalmaması gerçeğe uygun düşmüyor. Kendine yönelik sert eleştirilerine karşın, Vlahov’un, Dar Sosyalistlerin “daha az” etki altında olduğunu söylemesi anlamlıdır.

Dar Sosyalistlerin, pratik devrimcilik yapan Marksistler olarak başladıkları politik yaşamları, 1908 Devrimindeki tutumlarıyla taçlandı. Onlar, 1912’nin sonlarındaki kesintiye kadar, egemenlerle uzlaşmaz tutumlarını sürdürdüler. Ancak, bu Marksist grubun özellikle Selanik’te 1911’de yapılan sosyalistler toplantısına neden katıldığına ve reformcu açıklamaya neden imza attığına ilişkin bir bilgiye ulaşılamadı. Eldeki bilgilerle, onca sert eleştirdikleri SİF başta olmak üzere, öteki birçok grupla birleşmeye hazır olmalarını anlamak mümkün değil.

Balkan Savaşlarıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu büyük toprak kaybına uğradı ve Dar Sosyalistler de sınırların dışında kaldı. Bulgaristan’daki Dar Sosyalistlerin, Birinci Dünya Savaşında İkinci Enternasyonal içinde sosyal şovenizme kapılmayan az sayıdaki partiden biri olması, onların Osmanlı topraklarındaki yoldaşlarının politik niteliğinin rastlantı olmadığının kanıtı olmuştur.

b) Toplumsal İncelemeler Grubu

1909’da Türk (ya da Türkiye) Sosyalist Merkezi adıyla başlayan ve hükümetin tanımayı reddetmesiyle 1910’da adını Toplumsal İncelemeler Grubu olarak değiştiren[234] oluşumun, bütün Osmanlı toplumlarının sosyalistlerini birleştirmeye hasredilmesine karşın, İstanbul Rumlarına mensup sosyalistler tarafından kurulmaya girişildiğini ve bunun bir hak olduğunun anlatıldığını, çıkarılan Ergatis gazetesinde görüyoruz: “Bu gazete Türkiye sosyalistlerini bir araya getirmek ve burada uluslararası bir sosyalist parti kurmak –‘uluslarası’, çünkü Türkiye’de başka türlü bir sosyalizm olanaksızdır‒, onun sözcüsü olmak için yayımlanıyor. Sonuçta bize katılmak isteyen hiçbir Türk’ü, Bulgar’ı ya da Yahudi’yi, sosyalistse aramıza almazlık etmiyoruz. Fakat grubumuzun üçte ikisinin Rumlar olması doğaldır, çünkü İstanbul nüfusunun en geniş kesimini Rumlar oluşturmaktadır. Ergatis’i Rumlar çıkarıyor ve yayın kurulu aracılığıyla onu denetliyorlar.”[235] Çağrıda Ermenilere yer verilmemesi, Ermeni örgütleriyle bir rekabet yaşandığına yorulur.[236]

TİG’in kuruluşunda Dar Sosyalistlerin önemli etkisinin olduğu aktarılır.[237] TİG, kısa sürede daha çok İstanbul’daki Rum işçiler arasında örgütlendi ve politik gelişmelerde Dar Sosyalistlerle birlikte hareket etti. “1912 ilkbaharında örgüt, mebus seçimlerinde İstanbul’da Theodor Sivaçev önderliğindeki Bulgar ‘dar’ sosyalistleriyle birlikte kendi adayları ve sosyaldemokrat bir program lehine propaganda yürütür. Bu, o dönemde Osmanlı sosyalist hareketinin diğer bileşenlerinin izlediğinden hayli farklı bir seçim siyasetidir. Zira Osmanlı sosyalistlerinin çeşitli unsurları, seçimlerde birbiriyle kıyasıya rekabet eden egemenlerin iki ana blokundan birisiyle ittifak yaparak seçime katılırlar. […] Toplumsal Araştırmalar Grubu, seçimlerde sendikacılardan oluşan bir seçim komitesi oluşturur.”[238]

Nitekim, Toplumsal İncelemeler Grubu Sekreteri H. Vezestenis’in Sosyalist Enternasyonal’e yazdığı Nisan 1912 tarihli mektupta iki gericiden uzak durmaya ilişkin bir tutum görülüyor: “Yakından tanıdığımız ‘Taşnak’ ve ‘Hınçak’ partilerinin ikisi de birer ulusal Ermeni partisidir. Sanıyoruz size gerçek durumu sergilememişler çünkü birincisi İttihat ve Terakki ile öteki ise muhalefetteki gerici parti ile işbirliği halindedir. İkisi de ancak birkaç milletvekili daha kazanmaya ve uluslarına yarar sağlamaya bakıyor. / Verdiğimiz bilgilerin doğruluğu konusunda Sırp ve Bulgar partilerine başvurabilirsiniz.”[239]

Toplumsal İncelemeler Grubu, Balkan Savaşlarına karşı da devrimci bir tutum alır. “Bir despotun hakimiyetinden diğer bir despotun hakimiyetine geçmekte olan Balkanlar’daki ve özellikle Türkiye’deki işçi sınıfı zor ve çok kötü günler geçirmektedir” denildikten sonra, Yunanistan’da “hiç kuşkusuz bu savaşı kurtarıcı bir hareket gibi göstermeye kalkışan kapitalizmin maşaları olmayan, fakat gerçekten devrimci olan sayısı son derece sınırlı yoldaşlar”ın varlığından söz edilir.[240] TİG böylece, Osmanlı devletindeki Rumlarda görülen yaygın Yunanistan bağlılığına direniş örneği sergiler. Yunanistan’da “papazlar düzeni” olduğunu söyleyen TİG’in, Osmanlı topraklarındaki Rumların Yunanistan’daki sosyalist hareketin yönelimlerine katkıları olduğu anlatılır. Nitekim, “sosyalist enternasyonalizmin ulusal şovenliğe ağır bastığı bir örnek, Yunanlılar arasında görülmüştür. Yunan ordusunun 1919’da Batı Anadolu’yu işgalinde, buna şiddetle karşı çıkan, hatta askerler arasında Türkler lehine kışkırtmalar yapan Yunan aşırı solcuları olmuştur.”[241]

Ancak TİG, tarihsel büyük çekim güçlerine direnemez. TİG’in Balkan Savaşlarıyla birlikte giderek Yunanistan ile İstanbul’daki Rumlar arasında ortaya çıkan ulusal çekimle ilgili sorunlardan ve onları devrimci sendikalizme çeken Vezestenis’in eğilimleri sonucu dağılmaya yöneldiğini anlıyoruz.[242]

*

TİG’in çabasıyla gerçekleşen bir sosyalistler kongresinden söz etmek gerekiyor. Anlatılana göre, Toplumsal İncelemeler Grubu SİF ile Bulgar Dar Sosyalistlerini bir araya getirmek için çok uğraştı ve sonunda Selanik’te bir Osmanlı sosyalist kongresi toplanması sağlandı. 1910’un son ayları ya da 1911’in ilk aylarında yapıldığı belirtilen kongreye TİG temsilcileri yanında SİF, Bulgar Dar Sosyalistleri ile öteki sosyalist gruplar ve işçi sendikaları temsilcilerinden oluşan 29 delege katıldı. Kurulmakta olan Balkan Sosyalist Federasyonunun sekreterlik görevini üstlenmiş olan Sırp Sosyal Demokrat Partisi gözlemci yolladı. TİG, kongrenin kararıyla, ülkede birbirinden kopuk sosyalist grupları birleştirecek bir politik ve örgütsel merkez ilan edildi.[243]

Hiçbir sonuç doğurmayan bu kongreyle ilgili iki sorunun yanıtı kaynaklarda yer almıyor. SİF’i ağır şekilde eleştiren Bulgar Dar Sosyalistleri böyle bir birleşme girişimine nasıl razı oldu? Öte yandan, kongrede alınan bir karara Dar Sosyalistler ve TİG nasıl imza attı? Bu karara göre, “Sosyalist ilkeleri benimseyen ve uygulayan her örgüt sosyalisttir. Bu söz konusu ilkeler de; üretim araçlarının bireysel mülkiyetinin toplu (kolektif) mülkiyete dönüştürülmesi ve iktidarın parlamento ve sınıf mücadelesi aracılığıyla elde edilmesidir”.[244] SİF için gayet uygun olan bu ifadeler, söz konusu öteki iki örgütün yaklaşımlarına aykırı duruyor.

*

TİG’in Genel Sekreterliğini yapmış olan Zaharias Vezestenis’in 1913’te bir Fransız dergisinde yayınlanan yazıları, bu grubun ideolojik ve politik niteliği hakkında fikir vermeye yeter. Vezestenis’in yazılarında, bir yandan Dar Sosyalistlerin Marksizm içi devrimci etkisini, öte yandan, Marksizm dışındaki devrimci çekimin etkilerini çapraşık olarak görüyoruz. Tabii galebe çalan devrimci sendikalizm olacaktır.

Vezestenis, 1908 Meşrutiyet Anayasasının işçiler arasında sendikal ve politik çalışma yapma olanağı yarattığını ama bu olanağın, “kimi reformist yoldaşların parlamentarizm hayali”ne kapılmasına yol açtığını belirtir.[245] SİF’in bu hayale kapılarak işçi hareketini sırf Meclise bir üye seçtirebilmek için istismar ettiğini ileri süren Vezestenis, İstanbul’da ise bu akıma direnildiğini, hatta TİG’i bertaraf etmeyi başararak bunu yapabildiğini söylüyor. Burada Vezestenis, devrimci sendikalizmi açıkça savunuyor. “Türkler Rumlardan, Rumlar Yahudilerden, Yahudiler Ermenilerden karşılıklı olarak nefret ediyor” diyerek, içinde bulunulan ağır sorunu gösteriyor. Ezilen ulusların Osmanlı istibdatına karşı sürekli olarak başkaldırdığını, fakat Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Bulgaristan’ın bağımsızlığının halkları yeni despotların boyunduruğu altına aldığını belirtiyor. Avrupa devletlerinin Osmanlı İmparatorluğuna müdahalesine de hiçbir şekilde prim vermiyor ve “efendilerin kendi efendilerini” bulduğunu anlatıyor. 1908 Devriminin etkisine girmeyen Vezestenis, “Parlamentarizm de Yıldız mutlakiyetçiliği kadar kötüdür; düzeni korumanın araçları, polis ve ordu Hamit rejimindeki gibi baskıcıdır” diyor. Devrimin “Hürriyet, musavat, uhuvvet” sloganının parıltısına kapılmayan Vezestenis’e göre, “Halk Temsilcileri Meclisinde oluşturulan yasalar, bize vaat edilmiş özgürlük ve eşitliğin ne olduğunu gösteriyor”. “Siyasi partiler; gerici Hürriyet ve İtilaf Fırkası, dinci-milliyetçi Rumların O ethnicos eleniquos syndesmos, Brüksel’den [yani İkinci Enternasyonal’den] onaylı ve tavsiye edilen ‘sosyal devrimci’ etiketli Ermeni milliyetçi partisi Taşnaksutyun, ‘sosyal demokrat’ etiketli Ermeni ulusal partisi Hınçak ve bizim sosyal parlamentaristler, bağımsızlar, bunların hepsi de tüm felaketlerimizin kaynağı olan devletten birlikte nemalanmak isteyen siyasetçilerin partileridir.”

“’İyi hizmetkâr’ taktiği bizim taktiğimiz olabilir mi? / İsyan etme yeteneğinden yoksun, sosyal parlamentarist yoldaşlarımızın sabırlı ve çilekeş tutumu, bizim tutumumuz haline gelebilir mi? / Efendilerimizin masalarından düşen ekmek parçalarını ele geçirmek için yürüttükleri mücadeleler bizi ilgilendirebilir mi? Hayır.”

c) Patronaja karşı kısmi dinamikler

Gülünç ikilik: İki gericiden hangisi?

Ele aldığımız dönem boyunca, patronaj ilişkilerine karşı politik sonuçlar vermeyen birtakım kişisel tepkiler olduğunu görüyoruz. Bunun, SİF’in Paris’teki temsilcisi Saul Nahum şahsında, bir yere yaslanarak başka bir patronaj ilişkisini teşhir eden örnekleri var. Nahum’un patronajın temel bir boyutuna karşı çıkışı, paradoksal olarak başka bir patronaja dayanarak cereyan ediyor. Örgütünde dişe diş bir mücadele vermek yerine, örgütünün yanlışını İkinci Enternasyonal amirliğinden düzeltmesini talep ediyor.

Nahum, 1912 seçimlerinde SİF’in Hürriyet ve İtilaf’la anlaşmasını yanlış bulduğunu yazıyor ve Sosyalist Enternasyonal temsilcisinden bu konuda yardım istiyor: “Ayrıca Hürriyet ve İtilaf ile uzlaşmalarında yeterince ileri gittiklerini ve sonuçta sınıf düşmanımız olan kişilerle daha fazla ilişkiye girip anlaşamayacaklarını telkin etmeye çalışmalısınız. […] Jön Türklerin büyük öfkesi yoldaşlarımızın Hürriyet ve İtilaf ile uyuşmalarından ileri geliyor.”[246]

Nahum, Ağustos 1912’de de kendi örgütünün Hürriyet ve İtilaf’la, Taşnakların ise İTC’yle uzlaşmasını eleştirmeyi sürdürüyor.[247] Ona göre, bu, “Osmanlı sosyalizminin gerçekten gülünç ikiliği”dir, çünkü “Örgütümüz şimdi Ermenilere aman vermeyen bakanlığın safında oluverdi”. Nahum; “Enternasyonal üyesi iki Osmanlı sosyalist örgütünün birbirine ters yönlerde ilerlemeleri hangi akla sığar” diye şikayet ediyor. Bu iki gerici partiyle ilişkiler meselesinin can alıcı yönünü şu soruyla vurgular: “Jön Türkler gerici mi veya Hürriyet ve İtilafçılar Abdülhamid yanlısı mı, değil mi?”[248]

İki gerici devletlüye karşı tutum alışın devrimci olan ve olmayan tarzları var. Ancak, devrimci olmayanın bile değerli olduğunu teslim ediyoruz.

Bağlaşma ancak Türk halkıyla yapılabilir

Ermeniler içinde, Jön Türklerin her iki kanadına kapılmadığı izlenimi veren dikkat çekici örneklerden birinin Tigran Zaven olduğunu öğreniyoruz. Zaven, 1908 Devriminden önce Tiflis’te çıkardığı haftalık bir dergide “yalnızca –yakında devrileceğini ilan ettiği‒ Sultan Hamit rejimini eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda –umutlarını Avrupalı devletlerin Ermenilerden yana müdahalelerine bağlayan taktik ve hayallerine çattığı‒ Ermeni devrimci partilerini de eleştiriyordu.”[249] Tigran Zaven, 1906’da “Ermenileri ulusal hareketlerinin yalıtılmış kalma tehlikesine karşı uyarıyordu: ‘Türk halkı başkasının egemenliğinde değil… Bizim devrimimiz ulusal, onlarınki toplumsal. Bizim ulusal devrimimiz Osmanlı komşularımız için, hiçbir anlam taşımaz.’”[250] “Türkiye, İran ve Rusya’da Türk halkı, katı önyargıları, engin bilisizlikleri (cehalet) ve sonsuz yoksulluklarıyla sömürücülerin pençesindedir; kanlar içindeki bu zavallı yaratıklar Ermeni halkı kadar acı çekmektedir. Türkiye Ermenileri kendi kurtuluş davalarını, aynı boyunduruk altındaki başkalarının kurtuluşundan ayırmamalıdırlar… Türkiye’de tek bir olanak vardır: Büyük Devrim… Ermenileri, Türkleri, Kürtleri, Süryanileri, Yezidileri, Dürzileri, Rumları, Yahudileri, Arapları, Arnavutları ve Makedonları köle eden bu rejim, bütün bu halkların ve ırkların birleşik güçleriyle devrilmelidir.”[251]

Tigran Zaven’in 1907’de, yani devrimden önce muhalif örgütlerle ilişkilerinin güçlü olduğu zamanlarda Jön Türklerle ilgili değerlendirmesi de yerindedir: “Jön Türklere karşı tutumumuz ne olmalı? Kendilerini liberal bir sınıf olarak ortaya koydukları için, bizim onlarla organik bir ilişkimiz olamaz. … Gerçek bir bağlaşma ancak Türk halkıyla yapılabilir.”[252]

Zaven, Mütareke’de İstanbul’da bir gazete çıkardı. “Türkiye’de savaş sırasında Ermeni halkının idam edilmesi’nden sorumlu olanları suçlarken, bir yandan da ‘fethedilen bir ülkedeymiş gibi davranan’ Müttefikler’e çatıyordu.”[253] Gazetesi yasaklandı, ardından 1922’de Bulgaristan’a göç etti.

Kendi gücüyle faaliyet

TKP içinde patronaja karşı duruş örneklerinin çokluğuyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak mümkün olabilir. Fakat bunların hiçbir şekilde politikleşmediği ve örgütlü hale gelmediği kesindir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında ve daha sonra, nesnel değerlendirmeler yapabilen ve devrimci bir duruş oluşturabilen tek tek bireyler olduğu görülüyor. Örneğin, Ahmet Cevat (Emre) imzalı bir rapor, olaylara yaklaşım tarzı ve gerçekçiliğiyle anılması zorunlu bir belge niteliğinde.[254]

Ahmet Cevat’ın, THİF’yi eleştirdiği ve Komintern Yakın Doğu Şubesine ve özel olarak Radek’e hitaben yazılmış raporu dört maddeden oluşuyor. Birinci maddeye göre, “Hükümetin dış politikasıyla oynamaktan uzak durmak gerekir.” Ahmet Cevat, öncelikle tehlikeli bir patronaja dikkat çekiyor: “Yeni Hayat dergisinin 22. sayısında yayınlanan Parti Genel Sekreteri’nin Ankara Hükümet Başkanı’a gönderdiği mektubu ağır bir hata olarak görüyorum; bu mektupta hükümetin Partinin yasallığını ortadan kaldırdığı takdirde bundan doğacak sorumluluğun tümüyle hükümete ait olacağı belirtiliyor ve hükümet Komintern’e ve dünya proletaryasına başvurmakla tehdit ediliyor…”

Ahmet Cevat, olayları değerlendirmede beliren bir kurgusal zihniyeti de eleştiriyor: “Yoldaşların tutuklanmasını Ankara hükümetinin kapitalist devletlere güven verme niyetiyle açıklamaya çalışmak da tehlikeli bir saçmalık oluşturmaktadır; Boğazlar, Anadolu’nun yeraltı ve yerüstü kaynaklarının işletilmesi, Batı Trakya, Kerkük, Musul, gümrük tarifeleri, vb…, vb… sorunları yanında, Avrupa ve Amerika burjuva basınında tek kelimeyle yer almamış komünistlerin ve işçilerin tutuklanması böylesi bir güven verme rolü asla oynayamaz.”

Ahmet Cevat’ın Kemalist iktidarı değerlendirmesini de Kaypakkaya’nın bir mucize olmadığının, komünist bir bakışın bunları pekâlâ görebileceğinin örneği olarak okumalıyız: “Mustafa Kemal’in faşist hükümeti, tıpkı Enver ve Cemal’inkiler gibi (iktisadi temelden yoksun olduğundan ve Türkiye’de son derece kolay ve gelenekselleşmiş hükümet darbelerine sürekli maruz bulunduğundan), her zaman her türlü siyasi veya milliyetçi harekete karşı aynı acımasızlıkla davranmıştır; azınlıklar sorununu bütün bir halkı topyekûn kırımdan geçirmek ve tehcir etmekle çözümlemekte tereddüt etmemiş bir hükümet, […] Araplar ve Arnavutlar gibi Kürtleri, Kızılbaşları da kırıma uğratan böylesine şoven bir hükümet, herhangi bir dış politika mülahaza gütmeden komünizmi de canavarca yok edemez mi?”

Raporun ikinci maddesi, “Türkiye’deki örgütlü komünist ve proleter güçleri abartmamak gerekir” başlığını taşıyor:

“Bu abartı, daha geçtiğimiz Mayıs ayında Ankara’dan gelen bir yoldaşın Partinin daha şimdiden bin üyeye sahip olduğunu belirttiği zaman görülmüştü. Eylül ayı başlarında Komintern delegeleri, Kongre’de temsil edilen üyelerin 300 kişiyi geçmediğini yerinde görmüşlerdi. Bu da oldukça yaklaşık bir sayıydı. Parti tarafından örgütlenmiş işçiler de birkaç yüz kişiden ibaretti. Parti Sekreteri Kızıl Sendikalarda örgütlenmiş işçilerin 8.030’a ulaştığını söylediğinde de şaşırmıştım. Geçtiğimiz günlerde Profintern Kongresi’nde Ahmet yoldaşın bu sayının 22.000’e yükseldiğini söylemesi şaşkınlığımı daha da artırdı. Ancak kimseyi yanlış beyanda bulunmak veya yutturmaca yapmakla suçlamıyorum; tüm bunları muhayyile hataları olarak değerlendiriyorum. Böylesine kısa zamanda ve böylesine az propaganda ve yayınla oluşmuş Türk komünistlerinin vasıflarına gelince, bu husus, üzerinde en fazla düşünülmesi ve telafi edilmesi gereken noktadır.”

Ahmet Cevat, bir partinin ancak kendi özgücüne dayanarak parti niteliği kazanabileceğini açıklıkla koyuyor: “Bir parti, sınıf mücadelesinin siyasi aracı olarak, kendi gücüyle faaliyet gösterebilecek […] bir organizmadır. Birkaç düzine iyi Marksist militan, hatta birkaç birlik, örgütlü kitlelere dayanarak, güçlü bir parti oluşturmak ve ortamdaki her türlü kötü duruma direnerek ayakta kalmak için yeterlidir. Düşman sınıflarla ve örgütlerle yürütülecek mücadelenin koşullarını incelemeden, en azından birkaç militan birlik oluşturma kaygısı duymadan, gerek Mustafa Suphi ve diğer yoldaşlarının katli, gerekse ilk Merkez Komitesi tutuklamaları örneğinden ders almadan, böylesine zavallı bir partiyi dünyaya getirme telaşına kapılmak, onu kaçınılmaz bir sona maruz bırakmaktı.”

5. Süreksizlik

Gramsci şöyle diyor: “Şimdiki zaman tüm geçmişi içinde taşır ve de geçmiş, şimdiki zamanda gerçekleşir. Bu da hiçbir bilinmezlik korkusu taşımadan ‘hakiki’ özü oluşturur. ‘Kaybolan’ şey, yani diyalektik olarak tarihsel süreçle iletilmeyen şey, kendiliğinden ilgiye değmeyen bir şeydir…”[255] Ele aldığımız dönem boyunca bulduğumuz devrimci ve sosyalist oluşumlar kaybolmuş ve tarihsel süreçle bugüne iletilmemiştir.

Her biri kendi başına öncekiyle arasında bir duvar örmeye ve bir tarih inşa etmeye yetecek başlıca etmenlerin altı-yedi yılda üst üste ve art arda ortaya çıkması sonucu, yeni tarihin kendine önceki tarihle fiziksel kesintiyi aşacak bir özne çıkarması nesnel olarak son derece zordu ve her yeni özne, nesnel olarak, güçlü bir yeni ortamda ortaya çıkacaktı.

Osmanlı’nın son yıllarındaki gayri-Türk sosyalist ya da sol oluşumların akıbetini tarihin ana akıntısı tayin etmiştir. Bu oluşumlar, etnisite temelli kurulmuş devletlerdeki sosyalistlerce edinilmemişse, ne yazık, tarihin boşluğunda kalmışlardır. Sonrasız bir boşluk. Ve elbette yok olmuşlar, tarihin kesintilerindeki bir çıkmaz sokakta kaybolmuşlardır.

Bu tarihsel gerçeği Mete Tunçay’ın bir anlatımında buluyoruz: “Yıllar önce mektuplaştığım, Yunan işçi sınıfı tarihi üstünde çalışan, ünlü bir tarihçi, bana Osmanlı Rum sosyalistlerinin etkinliklerinin kendileri için bir terra incognita (bilinmeyen ülke) olduğunu yazmıştı. Türk tarih araştırıcılarının durumu, daha da kötüydü.”[256] Ancak bugün ‒Mete Tunçay’ın tayin edici katkısıyla‒ “bilinmeyen ülke” kalmadığını varsayabiliriz. Peki bu, önceki hale göre ne gibi somut bir fark yaratmıştır? Bilgisel birikim ve zaten gelişen kozmopolit liberal politik zihniyete nicel güç vermek dışında hiçbir fark olmadığına hükmedebiliriz.

Bu tarihi bilmekte, uzak topraklardaki mücadeleyi miraslaştırmaktan farklı, belki psikolojik ya da manevi, bir yan olduğu gözden kaçırılamaz. Ancak pratik ve hakiki bir etki olmadıktan sonra ‒evet, bu sözü etmek zorunludur‒, Rusya’daki Bolşeviklerin mirası daha yakın durmaktadır Türkiye’nin sonraki kuşaktan sosyalistlerine. Son yıllarda geniş olarak yayılan bilgilerin örneğin Hindistan sosyalist hareketine ya da Güney Amerika devrimciliğine ilişkin bilgiden önemli bir farkı yoktur bizim için. Ulaşılan bilgilerin, konusu olan tarihi bize bir organik süreçle miras olarak intikal ettirmesi artık olanaksızdır. Ayrıca, somut bağlantı yoksa, otuz kırk yıl önceki bir hareketle bin yıl önceki bir hareket arasında ayrım yapmanın gereği de bulunmuyor. Burada karşımıza çıkacak tek esaslı ayrım öğesi bellektir ve gayet gerçektir; ve bu gerçek bize, sadece, meseleyi teorik bir edinime tabi tutmanın zorunlu olduğunu hatırlatacaktır. Eğer tarihse söz konusu olan; tarihin, Ekim Devriminde kategorik bir başlangıç bulması tarihsel-politik olarak meşrudur.

Sol, bu dönem boyunca, dışındaki tarihin kesintilerine direnememiş ve ona tabi olmuştur. Tarihin ana kanalının akıntısına bağlı, onun dönüşümleriyle dönen, kesintileriyle kesilen bir seyir izlemiştir. Bu, bir bakıma normaldir, ancak normal olmayan, bu sol tarihten miras beklentisi içinde olmanın koşullarının elverişsizliğidir.

Süreksizlik, öznel bir yaklaşım değil nesnel bir gerçektir. Öncelikle, bu gerçeği öznel bir tutumla telafi edebileceği yaklaşımı, “Türk solu”nun kudretsiz omuzlarına yüklenmiş ağır bir yüktür. Böyle bir tarihsel nesnellikte, yüzyıl sonra, sol harekete, kökünü unutma suçlama ya da eleştirisi getirmenin karşılıksız ve gerçeksiz ileri süreceğiz. Sol hareket, tarihin ana kanalı tarafından kesilip atılmış bağlantıları kuracak bir olanağa hiçbir zaman sahip olmadı ve burada öne çıkarılması gereken gerçek, solun şu ya da bu meşum operasyonu değil, kendini bile oluşturamayan aczidir. Kendisi bir mücadele mirası bırakmayan solculuktan, “başka bir miras”ın bugüne devrolmasında stratejik rol talebinin karşılığı yoktur.

6. Sonuç: Özgül teori ve politikaya doğru

Bu çalışma sırasında yaptığımız, aslında, ele aldığımız yıllar boyunca İbrahim Kaypakkaya’yı aramaktan kategorik olarak başka bir şey değil. Kaypakkaya’nın ne kadar sağlam ve iç tutarlılığı güçlü bir eser verdiğini bu çalışma sırasında bir kez daha idrak ettik. Onun eserinin, izleyicileri için, şu ya da bu dramatik öykünün havasında, şu ya da bu etkin gücün çekiminde yitip gitmemesini sağlayan bir kılavuz çizgisi olduğunu bir kez daha anladık. Bu eserin tarihsel bir mucize gibi görünse de mantıksal bir mucize olmadığını; ele aldığımız yıllar içinde, çeşitli anlarda, bazen bir örgütten, bazen bir kişiden ‘Kaypakkaya kıvılcımları’ saçıldığını görürken bir kez daha anladık. Küçük, süreksiz ve kısmi de olsa bu kıvılcımların Kaypakkaya gibi bir ateş ocağına dönüşmesinin o yıllar boyunca tarihsel olanakları vardı. Ama kıvılcımlar politik sonuçlar vermedi ve geriye bir şey kalmadı.

Kaypakkaya’nın eseri temel ve açık kategoriler verdi. Ezenlere karşı salt pratik-politik bir mücadele yetmeyecektir. Bütün kanatları ve ayrımlarıyla ezenlerin ideolojisinden, kurumlarından, politikasından, tarihinden koparak bağımsızlaşmak; ve kopuşu, ezenlere karşı mutlaka gerçeklik zemininde pratik, politik, ideolojik ve teorik mücadeleye dönüştürerek kudretlenmeye yöneltmek. Marksizm mutlaka buralarda, bu çevrende olacaktır.

*

Patronaja karşı duran akımların ‒ve kişilerin‒ ortak yanları; yerli egemen kesimlerle herhangi bir bağlaşıma uzak durmak, emperyalist devletlere karşı olmak, kendi etnik topluluğunun devletine bağlı olmamak, pratik devrimci olmasa da devrimci bir görüş içinde olmak, bağımsızlığı sadece düşmana değil dosta karşı da uygulamak, yeterince güç biriktirmeden herhangi bir bağlaşıma gitmemek şeklinde sıralanabilir.

Bu bakımdan, patronaja karşı olmanın esaslarını Kaypakkaya’da kesin ölçülerle görüyoruz. Kaypakkaya’ya göre, TKP, Mustafa Suphi döneminden sonra bütün tarihi boyunca işçi ve köylüleri örgütlemekle uğraşmak yerine burjuvaziyle ittifak peşinde koşmuştur. Bu, patronajın nasıl bir dikey politik nitelikle iç içe olduğunun sağlam anlatımıdır. İşçi ve köylüleri örgütlemekle uğraşmak, başka hiçbir verili güce sığınmaya yeltenmeksizin, kendi kalkanını yoktan var eden bir çapraz politika işlemi olacaktı. Oysa TKP, henüz doğru düzgün bir örgütlenmeye ve güce dayanmadan, sürekli olarak uzattığı eli burjuvazinin tutacağını varsaymıştır.

Kaypakkaya, düşmana karşı bağımsızlığı koydu: “Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz.”[257]

Kaypakkaya, devrim saflarına ilişkin bağımsızlığın esaslarını koydu: “Komünistler, ‘her şart altında’ ittifaka hazır değildir. ‘Bağımsızlıklarını korumak’, ‘kendi kuvvetlerine dayanmak’, ‘inisiyatifi kaybetmemek’ ve program hedeflerine uygun olmak şartıyla ittifaklar kurarlar. […] Komünistler, devrim safında yer alması mümkün olan bütün güçlerle elbette ‘birleşmek’ isterler ama, her ne pahasına olursa olsun değil! Şartlar ne olursa olsun değil! Kendi ilkelerinden ve hedeflerinden vazgeçerek değil! Başkasının kuvvetine güvenerek, bağımsızlığını kaybederek, inisiyatifi elden çıkararak değil! Burjuvaziye kuyruk olarak değil!”[258]

*

Marksizm, ezilenlerin binlerce yıllık mücadele tarihinin bir yeni büyük havzasıdır. Marksizm, ezilenlerin bu zamana kadar parçalı kalabilmiş ve eşitsiz ilerlemiş uygarlık yaratım sürecini karar aşamasına ulaştırmıştır. Marksizmde ezilenlerin bütünsel iddiasını, varlığını, karşılığını buluyoruz. Böyle olunca Marksizmin elbette ezenler tarafından yaratılmış ya da ezenlere mal olmuş büyük uygarlık yollarının mantıksal sonucuna götürücü bir devamcısı olduğu anlayışının kategorik olarak dışına çıkmak gerekiyor. Marksizm, uzun dönemler boyunca ezilenlerin devrimci dini olmuş Hıristiyanlığın, ezilenlerin ve ezenlerin çelişkili devrimci dinamiğini birlikte başlatan, ancak birkaç onyıl sonunda büyük ağırlığıyla ezenlere raptolan İslamiyetin, bir başka uygarlık havzasının Konfüçyüsçülüğünün, yükselen burjuvazinin güçlü ve tarihsel olarak halen içinde olduğumuz uygarlık tarihinin bir ifadesi olan Aydınlanmanın özdeşi, mantıksal uzantısı, tamamlayıcısı, en iyi yönlerinin billurlaşmış sonucu olmayacaktır böylelikle. Marksizm, bunlarla ilişkisizlik çabası içinde olmadan, onların birtakım yön ve öğelerini edinim gereğini reddetmeden, üstelik bunların tümünün çelişkili varlığında kendi varlığını aramayı ihmal etmeden, başka bir sorunsalın, başka bir büyük ‘epistemolojik/ontolojik havza’ olduğunun ayırdında olan teorik, politik, ideolojik özneler yaratmayı başardı. Marksizm, varsayılan büyük havza oluşunu, her bir tarihsel havzanın özgüllüğünde yeniden-üreten bir diyalektikle özgüllemeye yöneldi. Bu tarihsel havza Konfüçyüsçülük ise onunla, İslamiyet ise İslamiyetle özgül bir alaşımlanma, kendi varlığını devrimci bir müdahaleyle bu örneklerin her birinin içinde aramaya yönelen bütünsel kuruluş çabası olarak belirdi. Kuruluşun bütünsel oluşu, onun bileşenlerinden hiçbirinin kuruluş sürecinden azade olmadığı anlamına geliyor. Marksizm, teorisi ve politikası, felsefesi ve ideolojisi, örgütlenme anlayışı ve mücadele tarzıyla kendini bağımsızca alaşım diyalektiğine bıraktı.

Marksizmin, başka ve yeni bir büyük havza, bir bağımsız değişken olduğu yaklaşımının öncesinde yer alan bütün örnekleri, ezenlerin çeşitli havzalarından bağımsızlaşamamak, onların içinde tanımlanma gereksinimi içinde olmaklıktan dolayı patronaj olarak değerlendiriyoruz.

Ezenlerin büyük ve gerçek entellektüel, maddi, politik, askeri, ekonomik gücüyle karşılaşmak ve ilişkilenmek ancak bu bağımsızlığın sağlanmasından yani patronajdan kurtulduktan sonra mümkün ve gerekli olabilir.

*

Patronaja karşı duruşun bağımsız varlığın inşasıyla ilerleyebileceği görülmelidir. Bu, teorik, politik ve ideoloik özgülleşmeyle gerçekleşebilecek bir süreçtir. Türkiye’de Kaypakkaya’nın eserinde açık poliitk ve örtük teorik özgülleşme vardır; Kıvılcımlı’nın eseri, teorik özgülleşmeyi temsil etmektedir. Kıvılcımlı’nın ‒esaslı bir ayrıştırma çabasını gerektiren‒ eserini, Marksizmi tam olarak bir tarihsel havzada özgül bir tarzda kurma çabası olarak anlıyoruz.[259]

*

Patronajdan kurtuluş bugünün de derin ve acil sorunudur. Türkiye solunun yaygın eğilimlerinin, egemenlere atfedilen devrim, demokrasi, ilerleme nosyonlarını gerekçe göstererek gerici egemen güçlerden birinden birinin ardına takılması, onlardan birinin eklentisi olması günün yakıcı gerçeğidir. Üstelik patronaj katmanlı ve eşitsiz bir gelişme göstermektedir. Kaba bir şekilde egemenlerden birine eklenenler olduğu gibi, politik pratiği itibarıyla bağımsız olan ama teorik ve özellikle de ideolojik bakımdan güçlü patronajda olan, yani inceltilmiş patronaj örnekleri sergileyen akımlar mevcuttur.

Öte yandan, Türkiye’de son birkaç onyıldır devrimci bir güç de patronaj ilişkisinin konusu olmaktadır. Kürdistan Özgürlük Hareketinden söz ediyoruz. Türkiye solunun önemli kesimleri Kürdistan Hareketinin büyük gücünün himayesinde bir varlık göstermeyi içlerine sindirmiş bulunuyor. Bu patronajın devrimci ve reformcu formları var. Kürdistan Hareketinin “demokratik siyaset”teki gücü sayesinde düzen politikasına güya sağlaması yapılmış şekilde girmenin örneklerini görüyoruz. Kürdistan Hareketinin devrimci varlığı da benzer şekilde gölgesinde devrimcilik yapmayı gözeten devrimcilikler türetmiş bulunuyor.[260]

*

İçinde bulunduğumuz dönemde, devrimlerin ufukta pek gözükmediği koşullarda, Marksizmin tekrar Leninizm öncesine dönmesi, patronajdan kategorik ayrışmasını geri alması ve pratik devrimcilikle arasına bir engel koyması mı gerekecektir? Buna ilişkin sağlam bir pratik yanıtımız yok. Ancak teorik yanıtımız var: Marksizmin Leninist diyalektiği hiç de arızi değildi ve Marksizme teorik olarak özdeşti. Tarih hiçbir zaman rasyonel hesaplarla yürümez. Şimdi, gerçeklikte çok küçük de olsa bir yere sıkıca tutunmak, perçinlenmektir aslolan.

Kapitalist uygarlığın ilerletilmesi ve mantıksal sonucuna ulaştırılması değil, kapitalist olanı dahil bütün uygarlığı maddi zemin alarak, sınıflı toplumların tümünü gören bir bakış açısından başka bir uygarlık yaratma perspektifiyle hareket etmeyeceksek varlık koşulumuzun kategorik karşılığı yoktur. Bir asıl gücün eklentisi olarak var olmayı kabul etmişiz demektir. Eğer kategorik karşılık arayacaksak, gerçekliğin zemininde durarak başka uygarlığa ilişkin bir başka havza yaratımı uğraşında ısrarcı olmalıyız. Muhtaç olduğumuz kudret, teorimizde, tarihimizde ve ezilenlerin varlığında saklı ontolojik gerçektedir.

 

[1] Üç devrimciden oluşan ve hemencecik dağılan küçücük bir örgüt bile önemlidir ama biz bu ‘vicdansızlığı’ yapacak ve 1885’te Van’da kurulan ilk Ermeni devrimci partisi “Armenaganlar”ı dipnotta anacağız. “Armenaganlar Anadolu’nun ekonomik ve kültürel azgelişmişliği hakkında açık bir fikre sahip olan demokrat ve liberal yurtseverlerdi. Fakat, ilerlemeyi ve ‘milli özgürlüğü’ savunurlarken, şiddetten yararlanmak ve kendilerini korumaları amacıyla Ermeni köylülüğünü silahlandırmak gerektiğini de ileri sürdüler.” (Anaide Ter Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm (1887 - 1912), Çev. Mete Tunçay, İstanbul 2012, İletişim Yay., s. 19.

[2] Minassian, a.g.e., s. 36. Fedai sözcüğünün Ermeniceye Farsçadan, bu dile de Arapçadan geçtiğini hatırlatan çeviren, Ermenicede söylenenene uyarak “fedayi” olarak yazmıştı.

[3] İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, İstanbul 2013, Umut Yay., s. 315. Bu pasajın ikinci cümlesinin son birkaç sözcüğünü, dil ve mantık konularına duyarlı olduğunu bildiğimiz Kaypakkaya’nın eserinin tarihsel izniyle daha anlaşılır hale getirdik. Özgün hali şöyle: “… Ama bu, bunların içindeki revizyonist ve anarşist unsurlarla komünistler arasına bir çizgi çekmememize asla yol açmamalıdır.”

[4] Kaypakkaya, a.g.e., s. 528.

[5] Kaypakkaaya, a.g.e., s. 309.

[6] Eric Hobsbawm, “Bolşevizm ve Anarşistler”, Çev. Sina Güneyli, Teori ve Politika 28-29, Güz 2002 – Kış 2003, s. 90-91. (https://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/330-bolsevizm-ve-anarsistler). Bu makale şu kitapta da yer alıyor. Hobsbawm, Devrimciler, Çev. Hatice Pınar Şenoğuz, Agora Kitaplığı Yay, İstanbul 2006, s. 72.

[7] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 23.

[8] E. H. Carr, Bolşevik Devrimi 1, Çev. Orhan Suda, Metis Yay., İstanbul 1989, s. 101.

[9] Hobsbawm, Devrimciler, a.g.e., s. 3.

[10] A. T. Minassian, “1876-1923 Döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğunun Rolü”, Der.: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876 – 1923): Türkiye’de Sosyalizmin Oluşmasında ve Gelişmesinde Etnik ve Dinsel Toplulukların (Makedon, Yahudi, Rum, Bulgar ve Ermeni Anasır’ın) Rolü, Çev. Mete Tunçay, İstanbul 2018 (8. Baskı), İletişim Yay., s. 165.

[11] Kadir Akın, Ermeni Devrimci Paramaz: Abdülhamid’den İttihat Terakki’ye Ermeni Sosyalistleri ve Soykırım, Ankara 2015, Dipnot Yay., s. 268.

[12] A. T. Minassian, “…Ermeni Topluluğunun Rolü”, a.g.e., s. 164.

[13] Paul Dumont, “Bir Osmanlı Sosyalist Örgütü: Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu”; George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, Çev. Tuğrul Artunkal, İstanbul 2013, Ayrıntı Yay., s. 42.

[14] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920 – 1923), İstanbul 2016, İletişim Yay., s. 292.

[15] A.g.e., s. 19-20. Yeşil Ordu da, bu çalışmanın ele almadığı örnekler arasındadır.

[16] Paul Dumont, “Bir Osmanlı Sosyalist Örgütü: Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu”, a.g.e., s. 26-7.

[17] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 18.

[18] Kadir Akın, “Paramaz: Sosyalist Solun Yok Sayılmış Geçmişi”; Hazırlayanlar: Emir Ali Türkmen ve Ümit Özger, Türkiye Solundan Portreler, Ankara 2015, Dipnot Yay., s. 33.

[19] K. Akın, a.g.e., s. 33.

[20] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 20.

[21] Kadir Akın, “Paramaz…”; a.g.e., s. 51.

[22] A.g.e., s. 57.

[23] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, s. 51.

[24] A. T. Minassian, “1876-1923 Döneminde…”; a.g.e., s. 182.

[25] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, s. 23.

[26] Salahi R. Sonyel, İngiliz Gizli Belgelerine Göre Adana’da Vuku Bulan Türk-Ermeni Olayları, Ankara 1988, s. 5’den aktaran: https://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/ittihat-ve-terakki-cemiyeti-ve-ermeniler/ ve K. Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, a.g.e., s. 142.

[27] K. Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, a.g.e., s. 84 ve 132, dipnot.

[28] A.g.e., s. 147. Kadir Akın, “devrimci” nitelemesinin illegallikle ilgili olduğu notunu düşer.

[29] A.g.e., s. 146.

[30] A.g.e., s. 146.

[31] A.g.e., s. 151.

[32] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, Çev. Tuğrul Artunkal, İstanbul 2013, Ayrıntı Yay. s. 182.

[33] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, s. 21, dipnot.

[34] Kadir Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, a.g.e., s. 211.

[35] A.g.e., s. 65.

[36] A.g.e., s. 158.

[37] A.g.e., s. 159.

[38] M. Kürkçügil’den aktaran, a.g.e., s. 166.

[39] Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri, Haz. Mehmet Kaynar, Der Yay., İstanbul 2001, s. 214’den aktaran: https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/osmanli-imparatorlugu-nda-sosyalizm-ve-isci-hareketi-6

[40] A. T. Minassian, “1876-1923 Döneminde…”; a.g.e., s. 170.

[41] A. T. Mİnassian, a.g.e., s. 178.

[42] Feroz Ahmad, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Milliyetçilik ve Sosyalizm Üzerine Düşünceler”, Der.: M. Tunçay ve E. J. Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876 – 1923), a.g.e., s. 18-19. Çeviride kullanılan “Daşnak” sözünü değiştirdik.

[43] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 48.

[44] Mİnassian, “… Ermeni Topluluğunun Rolü”, a.g.e., s. 168.

[45] Minassian, a.g.e., s. 179.

[46] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 68.

[47] A.g.e., s. 69.

[48] Minassian, “… Ermeni Topluluğunun Rolü”, a.g.e., s. 229.

[49] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 37.

[50] Kadir Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, a.g.e., s. 67.

[51] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 23-4.

[52] Minassian, a.g.e., s. 28.

[53] K. Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, a.g.e., s. 80.

[54] Mİnassian, “…Ermeni Topluluğunun Rolü”, a.g.e., s. 179.

[55] Mİnassian, a.g.e., s. 188.

[56] Mİnassian, a.g.e., s. 227.

[57] Minassian, Ermeni Devrimci Hareketi’nde Miliyetçilik ve Sosyalizm, a.g.e., s. 57.

[58] Minassian, a.g.e., s. 64-65.

[59] A.g.e., s. 64.

[60] A.g.e., s. 78.

[61] A.g.e., s. 79, dipnot.

[62] Minassian, “…Ermeni Topluluğunun Rolü”, a.g.e., s. 180.

[63] Mİnassian, a.g.e., s. 169.

[64] Fikret Adanır, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Sorun ile Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği”, Der.: M. Tunçay ve E. J. Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876 – 1923), a.g.e., s. 42.

[65] Feroz Ahmad, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Milliyetçilik ve Sosyalizm Üzerine Bazı Düşünceler”, a.g.e., s. 20.

[66] F. Adanır, “…Makedonya Örneği”, a.g.e., s. 48.

[67] Adanır, a.g.e., s. 49.

[68] Pınar Şenışık, “Osmanlı Makedonyası’nda Şiddet ve Nisan 1903 Olayları”, Türkiyat Mecmuası, c. 27/1, 2017, s. 295-6. (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/337093)

[69] F. Adanır, “…Makedonya Örneği”, a.g.e., s. 50.

[70] A.g.e., s. 54.

[71] A.g.e., s. 54.

[72] A.g.e., s. 53, dipnot.

[73] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 217, dipnot ve s. 219.

[74] “Vlahof Efendi’nin Anıları”, a.g.e., s. 202, 207.

[75] A.g.e., s. 219.

[76] George Haupt, “Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu (SSİF) Tarihine Giriş”, a.g.e. içinde s. 13-14.

[77] Paul Dumont, “Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu”, Derleyenler: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876 – 1923), a.g.e., s. 80.

[78] P. Dumont, “Yahudi…”,a.g.e., s. 82-83.

[79] A.g.e., s. 97.

[80] “SİF’in Sosyalist Enternasyonal’e Yıllık Raporu / Temmuz 1910”, G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 55.

[81] Dumont, “Yahudi…”, a.g.e., s. 96.

[82] A.g.e., s. 96.

[83] P. Dumont, “Bir Osmanlı Sosyalist Örgütü…”, G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 27.

[84] Dumont, a.g.e., s. 37.

[85] Dumont, a.g.e., s. 38.

[86] Dumont, “Yahudi…”, a.g.e., s. 106.

[87] “SİF Sekreteri Hazan’dan Sosyalist Enternasyonal Temsilcisi Huysmans’a” (Mayıs 1912), G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 129.

[88] “Nahum’dan…” (Ekim 1911), a.g.e., s. 97.

[89] Dumont, “Yahudi…”, a.g.e., s. 109.

[90] P. Dumont, “Bir Osmanlı Sosyalist Örgütü…”, G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 40.

[91] P. Dumont, “Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı…”, a.g.e., s. 79.

[92] “Benaroya’nın Anıları”, G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 233 ve devamı.

[93] A.g.e., s. 55, dipnot 2.

[94] “SİF Raporu” (Temmuz 1909-Temmuz 1910), a.g.e., s. 55.

[95] “SİF Raporu”, a.g.e., s. 63.

[96] P. Dumont, “Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı…”, a.g.e.,s. 93.

[97] A.g.e., s. 94.

[98] A.g.e., s. 95.

[99] A.g.e., s. 86.

[100] G. Haupt ve P.Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler’de bu konuda çok sayıda belge mevcut. (ss. 80-90’lar…)

[101] “Nahum’dan Huysmans’a” (10 Temmuz 1911), G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 90.

[102] George Haupt, “Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu…”, a.g.e., s. 22-23.

[103] Ocak 1911. A.g.e., s. 81.

[104] Aralık 1910. A.g.e., s. 74.

[105] Kasım 1911. A.g.e., s. 105.

[106] Haziran 1911. A.g.e.,, s. 87.

[107] “Nahum’dan…” (Kasım 1911). A.g.e., s. 105 ve 109.

[108] “SİF Sekreteri Benaroya’nın Sosyalist Enternasyonal’e mektubu” (18 Mayıs 1910), a.g.e., s. 52.

[109] Hamit Erdem, “İştirakçi Hilmi: Kırmızı Yelekli Adam”, Haz.: Emir Ali Türkmen ve Ümit Özger, Türkiye Solundan Portreler, Ankara 2015, Dipnot Yay., s. 81-83.

[110] H. Erdem, a.g.e., s. 91.

[111] A.g.e., s. 96.

[112] A.g.e., s. 98-99.

[113] A.g.e., s. 95.

[114] Mehmet Salih Erkek, “Ethem Nejat: Bir Meşrutiyet Aydını”, Haz.: Emir Ali Türkmen ve Ümit Özger, Türkiye Solundan Portreler, a.g.e., s. 148. “TİÇSF, Türkiye Sosyalist Fırkası’nın aksine, emperyalist güçlere karşı mücadele eden TBMM Hükümeti’ni desteklemiştir.” (aynı yer.) İştirakçi Hilmi’nin Ankara hükümetini işçi çalışmasına engel olduğu için şikayet ettiği ve işgalcilerle iyi geçindiği bir ortamda Ankara’daki Meclisi desteklemek tercih edilebiliyor.

[115] H. Erdem, a.g.e., s. 72.

[116] A.g.e., s. 73.

[117] A.g.e., s. 74.

[118] A.g.e., s. 76-77.

[119] A.g.e., s. 89.

[120] G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 158.

[121] Hamit Erdem, “İştirakçi…”, a.g.e., s. 75.

[122] A.g.e., s. 75.

[123] A.g.e., s. 75-6.

[124] A.g.e., s. 76.

[125] Niteleme E. J. Zürcher’e aittir. (Mete Tunçay, “Sonuç Yerine”, Der.: M. Tunçay ve E. J. Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876 – 1923), a.g.e., s. 239, E.J.Z’nin dipnotu.)

[126] Hamit Erdem, “İştirakçi…”, a.g.e., s. 89.

[127] G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 158.

[128] H. Erdem, “İştirakçi…”, a.g.e., s. 90.

[129] H. Erdem, a.g.e., s. 90.

[130] Mehmet Salih Erkek, “Ethem Nejat…”, a.g.e., s. 148. (Mete Tunçay’dan aktarma.)

[131] “Dr. Hasan Rıza’dan Sosyalist Enternasyonal Başkanlık Kurulu sekreteri C. Huysmans’a” (9 Eylül 1913), G. Haupt ve P. Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 146.

[132] A.g.e., s. 150.

[133] A.g.e., s. 149.

[134] “Nahum’dan Sosyalist Enternasyonal’e” (19 Ocak 1912), a.g.e., s. 112.

[135] Türkiye Komünist Partisi Sorumlu Sekreter Yardımcısı ve Teşkilat Bürosu üyesi İ. Kadir [Hakkı], 31 Ağustos 1921, Bakû.( Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920 – 1923), İstanbul 2016, İletişim Yay., s. 446.)

[136] A.g.e., s. 605.

[137] A.g.e., s. 608.

[138] Şefik Hüsnü, “Sosyalist Akımlar ve Türkiye”, Türkiye’de Sosyal Sınıflar, Çevrimyazı: Memet Türkkan, İstanbul 1997, Kaynak Yay., s. 151.

[139] 1927 Komünist Tevkifatı: İstanbul Ağır Ceza Mahkemesindeki Duruşma, Hazırlayan: Jülide Ergüder, Birikim Yay., İstanbul 1978, s. 36.

[140] Fevzi Ayber’in yazısı: (https://teoriveeylem.net/tr/2021/01/mustafa-suphi-milliyetcilikten-sosyalizme/)

[141] Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1997, s. 69, 73.

[142] Mehmet Salih Erkek, “Ethem Nejat…” a.g.e., s. 155.

[143] A.g.e., s. 155.

[144] Hamit Erdem, “Mustafa Suphi: İlk Komünistler Kuşağından Bir Devrimcinin Portresi”, Haz.: Emir Ali Türkmen ve Ümit Özger, Türkiye Solundan Portreler, Ankara 2015, Dipnot Yay., s. 116.

[145] H. Erdem, a.g.e., s. 125-6 ve s. 116-7.

[146] Yavuz Aslan, a.g.e., s. 230.

[147] Aktaran: Yavuz Aslan, a.g.e., s. 216.

[148] Y. Aslan, a.g.e., s. 219.

[149] Fevzi Ayber: https://teoriveeylem.net/tr/2021/01/mustafa-suphi-milliyetcilikten-sosyalizme/

[150] Hamit Erdem, “Mustafa Suphi…”, a.g.e., s. 121.

[151] M. S. Erkek, “Ethem Nejat…”, a.g.e., s. 150.

[152] Hamit Erdem, “Mustafa Suphi…”, a.g.e., s. 122.

[153] Yavuz Aslan, a.g.e., s. 107.

[154] H. Erdem, “Mustafa Suphi…”, a.g.e., s. 124.

[155] A.g.e., s. 125.

[156] A.g.e., s. 125.

[157] Yavuz Aslan, a.g.e., s. 91.

[158] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920 – 1923), İstanbul 2016, İletişim Yay., s. 121.

[159] Mete Tunçay, “Önsöz”, a.g.e., s. 9.

[160] Burak Gürel, “İsmail Bilen: Gecikmiş Yükselişten Hızlandırılmış Çöküşe TKP”, Hazırlayanlar: Emir Ali Türkmen ve Ümit Özger, Türkiye Solundan Portreler, Ankara 2015, Dipnot Yay. s. 235-6.

[161] Erden Akbulut, “Giriş”, Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920 – 1923), İstanbul 2016, İletişim Yay.,, s. 11.

[162] A.g.e., s. 396-7.

[163] Arslan adıyla bir broşür yazmıştır: Arslan [Golman], Modern Türkiye, Çev. Fatma Arıkan, Tüstav Yay., İstanbul 2002 [Moskova 1923].

[164] Arslan, a.g.e., s. 31.

[165] Arslan, a.g.e., s. 48.

[166] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920 – 1923), İstanbul 2016, İletişim Yay., s. 396.

[167] Şefik Hüsnü’nün TKP Teşkilat Bürosu ve İKG Genel Sekreteri sıfatıyla imzaladığı Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’ne gönderilmiş 12 Nisan 1923 tarihli rapor. (A.g.e., s. 582)

[168] A.g.e., s. 127.

[169] A.g.e., s. 528.

[170] A.g.e.,s. 604. Aralov’un mektubu, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası kitabının eklerinde bulunuyor. Aşağıda, sayfa 604 ila 611 arasında yer alan değerlendirmelerden seçmelere yer verildi.

[171] M. S. Erkek, “Ethem Nejat…”; Türkiye Solundan Portreler, a.g.e., s. 145.

[172] Burak Gürel, “Şefik Hüsnü (Değmer): Ekim Devrimi’nden Stalinizme TKP’nin Dönüşümü”, Türkiye Solundan Portreler, a.g.e., s. 172. Geçen günlerde 100. yaşı kutlanan ve künyesinde “Kurucusu: Şefik Hüsnü Değmer” yazan Aydınlık gazetesi bizce haklı olarak kökenini Mustafa Suphi TKP’sinde değil bu yayında bulur.

[173] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Beynelmilel İşçiler İttihadı, İstanbul 2016, İletişim Yay.

[174] Vedat Türkali, Güven 2, İstanbul 1999, Gendaş Kültür Yay., s. 225-6.

[175] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne: 1919-1926: Cilt 1, Sosyal Tarih Yay., İstanbul 2012, s. 207.

[176] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920 – 1923), a.g.e., s. 629.

[177] Abid Alimov (2 Ekim 1921); Erden Akbulut ve Mete Tunçay, İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne, a.g.e., s. 95-6.

[178] A.g.e., s. 243.

[179] Akbulut ve Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, a.g.e., s. 634.

[180] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne, s. 245.

[181] A.g.e., s. 290.

[182] A.g.e., s. 306.

[183] “Asimokopulos’un Otobiyografisi”; Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Beynelmilel İşçiler İttihadı, a.g.e., s. 251.

[184] “Asimokopulos’un Otobiyografisi”, a.g.e., s. 255.

[185] Mete Tunçay, “Sunuş”, 1927 Komünist Tevkifatı, a.g.e., s. 12-13.

[186] Bu satırlar Doğu Perinçek’e ait: (https://vatanpartisi.org.tr/genel-merkez/rota-yazilari/dogu-perincek-tkp-nin-kurulus-tarihi-30026)

[187] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne, a.g.e., s. 239.

[188] A.g.e., s. 241. Sadrettin Celal (Antel) de komünizm furyası bittikten sonra olağan yuvasına dönenlerden.

[189] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, a.g.e., s. 373.

[190] Burak Gürel, “Şefik Hüsnü…”, Türkiye Solundan Portreler, a.g.e., s. 174-5.

[191] Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge Yayınları, s. 71’den aktaran: M.S. Erkek, “Ethem Nejat…”, a.g.e., s. 148-9.

[192] Şefik Hüsnü, Türkiye’de Sosyal Sınıflar, Kaynak Yay., İstanbul 1997, s. 151.

[193] A.g.e., s. 150.

[194] Mete Tunçay, “Sunuş”, 1927 Komünist Tevkifatı, a.g.e., s. 13.

[195] Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar (1908-1925): Cilt 1, İstanbul 2019, İletişim Yay., s. 759.

[196] Burak Gürel, “Şefik Hüsnü…”, Türkiye Solundan Portreler, a.g.e., s. 177.

[197] 1927 Komünist Tevkifatı, a.g.e., s. 36. Bu sözlerin yaklaşımının, 1908 Anayasası ve daha sonra 1960’larda ve 1971-72 duruşmalarında 61 Anayasası için söylenenin aynısı olması dikkatlerden kaçamaz.

[198] Kaypakkaya, a.g.e., s. 396.

[199] Burak Gürel, “Şefik Hüsnü…”, Türkiye Solundan Portreler, a.g.e., s. 179.

[200] A.g.e., s. 181.

[201] E. Akbulut ve M. Tunçay, İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne, Cilt 1, a.g.e., s. 113.

[202] George Haupt, “Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu (SSİF) Tarihine Giriş”; George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 21.

[203] Lenin, “Balkanlar ve İran’da Olaylar”, Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri, Çev. Tektaş Ağaoğlu, İstanbul 1995, Belge Yay., s. 42.

[204] George Haupt, “Selanik…”, a.g.e., s. 22.

[205] İbrahim Yalımov, “1876-1923 Döneminde Türkiye’de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi”, Der.: M. Tunçay ve E. J. Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, a.g.e., s. 146.

[206] “Vlahof Efendi’nin Anıları”, George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 222.

[207] İ. Yalımov, “…Türkiye’de Bulgar Azınlığı ve…”, a.g.e., s. 144.

[208] A.g.e., s. 144.

[209] F. Adanır, “… Makedonya Örneği”, a.g.e., s. 45.

[210] İ. Yalımov, a.g.e., s. 142-3.

[211] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 208 dipnot.

[212] Çete terimi, son onyıllarda özellikle Kürdistan Hareketinin etkisiyle yozlaşmış gerilla olarak pejoratif bir anlam kazanmasına karşın, o yıllarda “gerilla”nın karşılığı olarak kullanılıyordu.

[213] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 68-9

[214] İ. Yalımov, a.g.e., s. 143.

[215] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 22.

[216] Adanır, a.g.e., s. 59.

[217] İ. Yalımov, a.g.e., s. 145.

[218] A.g.e., s. 144.

[219] George Haupt, “Selanik Sosyalist…”, George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 15.

[220] A.g.e., s. 18.

[221] İ. Yalımov, a.g.e., s. 149.

[222] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 72.

[223] A.g.e., s. 65.

[224] A.g.e., s. 69.

[225] A.g.e., s. 71.

[226] A.g.e., s. 68.

[227] A.g.e., s. 71.

[228] A.g.e., s. 71.

[229] İ. Yalımov, a.g.e., s. 148.

[230] Stefo Benlisoy, “Osmanlı Sosyalizmi Tarihine Katkı: Balkan Savaşının Akabinde Toplumsal Araştırmalar Grubu”, Toplumsal Tarih, Temmuz 2020, s. 44.

[231] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 68.

[232] A.g.e., s. 70. Glavinov, Ergatis’in henüz yeni, iki ay önce yayına başladığını belirtir.

[233] A.g.e., s. 206-7.

[234] Panayot Noutsos, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalist Hareketin Oluşmasında ve Gelişmesinde Rum Topluluğunun Rolü: 1876-1925”, M. Tunçay ve E. J. Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, a.g.e., s. 126.

[235] “Gazetemiz” başlıklı yazıdan (9 Ağustos 1910). (Panayot Noutsos, a.g.e., s. 125)

[236] F. Ahmad, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Milliyetçilik ve Sosyalizm Üzerine Düşünceler”; Der.: M. Tunçay ve E. J. Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, a.g.e., s. 23.

[237] Panayot Noutsos, “… Rum Topluluğunun …”, a.g.e., s. 125.

[238] Stefo Benlisoy, ““Osmanlı Sosyalizmi Tarihine Katkı…”, a.g.e., s. 44.

[239] T.İ.G. Sekreteri H. Vezestenis, “Sosyalist Enternasyonal Başkanlık Kurulu Sekreterliğine” (Nisan 1912); George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 127.

[240] İstanbul T.İ.G. ve İstanbul Sendikalar Birliği’nin Sosyalist Enternasyonal’e mektubu (27 Kasım 1912); a.g.e., s. 140.

[241] Mete Tunçay, “Sonuç Yerine”; M. Tunçay ve E. J. Zürcher, a.g.e., s. 254.

[242] Stefo Benlisoy, “Osmanlı Sosyalizmi Tarihine Katkı: Balkan Savaşının Akabinde Toplumsal Araştırmalar Grubu”, Toplumsal Tarih, Temmuz 2020, s. 45.

[243] Farklı birtakım anlatımlar için bak.: “Abraam Benaroya’nın Anıları”, George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 245-6; “Vlahof Efendi’nin Anıları”, a.g.e., s. 227-8. İ. Yalımov, “… Bulgar Topluluğu…”, a.g.e., s. 151.

[244] George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 192.

[245] Vezestenis’in “Doğu’da Sosyal Sorun” başlığıyla yayınlanmış yazısı, E. Akbulut ve M. Tunçay, Beynelmilel İşçiler İttihadı, a.g.e.’de “Ek 3” olarak ss. 235-243’de yer alıyor. Aktarılan pasajlar bu yazıya ait.

[246] “Nahum’dan Sosyalist Enternasyonal Temsilcisine” Nisan 1912), George Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, a.g.e., s. 121.

[247] “Nahum’dan…” (19 Ağustos 1912), a.g.e., s. 133.

[248] “Nahum’dan…” (19 Ağustos 1912), a.g.e., s. 134.

[249] A. T. Minassian, “… Ermeni Topluluğunun Rolü”, a.g.e., s. 208. Zaven’in görüşleri Minassian’ın yazısından aktarıldı: ss. 207-210.

[250] Minassian, a.g.e., s. 209.

[251] A.g.e., s. 209.

[252] A.g.e., s. 210.

[253] A.g.e., s. 207, dipnot.

[254] Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, a.g.e.’nin 542-44. sayfalarında yer alan bu raporun yazarı Ahmet Cevat Emre, daha sonra Kemalist Cumhuriyetin önemli fikir insanlarından biri olacaktır.

[255] Antonio Gramsci, Felsefe ve Politika Sorunları, Çev. Adnan Cemgil, İstanbul 1975, Payel Yay., s. 127.

[256] Mete Tunçay, “Sonuç Yerine”, Der.: M. Tunçay ve E. J. Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, a.g.e., s. 239-40. Mete Tunçay, elinizdeki çalışmanın başvurduğu birçok kaynağın da temel başvuru kaynağı durumundadır.

[257] Kaypakkaya, a.g.e., s. 369.

[258] Kaypakkaya, a.g.e., s. 332-3.

[259] Bu konuda şu çalışmaya bakmayı öneriyoruz: M. Kayaoğlu, “Kıvılcımlı’nın Aşkınlığı ve Düşkünlüğü”, Haz.: Ahmet Kale, Hikmet Kıvılcımlı Kitabı: Seçme Metinler ve Üzerine Yazılar, Dipnot Yay., Ankara 2015, ss. 503-26.

[260] Bu çalışmada ele alınan yıllar boyunca Ermenilerden, Bulgarlardan, Rumlardan, Türklerden söz edildiği halde Kürtler ve Arapların adının geçmediği göze çarpmış olmaldır. Dönemin, Kürtlerin toplumsal varlıklarıyla rol oynadığı bir tarihsellik arz ettiği anlaşılıyor. Fakat Kürtler, o yıllarda politik örgütlenmelere yönelmekten ya uzak duruyor ya da muhalefet hareketiyle ilişkili görünmeden Avrupa devletleri patronajını güçlü bir şekilde yaşıyordu. Bu bağlamda, Kürtlerle ilgili bir notun sembolik bir değeri olduğu kanısındayyız: “Bizlerle çalışan yoldaşlardan Bekir Bey ve Çerkez Hasan, Anadolu Çerkezleri arasında büyük etkiye sahip. / Kürtler hiçbir propagandadan etkilenmiyor, Sultancı olarak kalıyor, eşkıyalığa devam ediyorlar.” Bu sözler, “Türkiye – İstanbul Müteşebbis Komünist Partisi’nin Çalışma Raporu” başlığını taşıyan Mart 1920 tarihli bir belgeye ait. (E. Akbulut, M. Tunçay, İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne, Cilt 1, a.g.e., s. 24) Benzer şekilde, Araplara da rastlanmadı bu tarihte. Kürtler, çeşitli isyanlardan sonra ancak TC’nin varlığıyla dahil olacaktır söz konusu tarihe ve geriden gelerek en öne geçeceklerdir.

Okunma 83 kez

Son ekleyen Metin Kayaoğlu