ARŞİV https://teorivepolitika1.net Sun, 25 Feb 2024 02:54:02 +0000 Joomla! - Open Source Content Management tr-tr Türkiye Solunda Politik Sınıflama Girişimleri Üzerine https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/719-turkiye-solunda-politik-siniflama-girisimleri-uzerine https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/719-turkiye-solunda-politik-siniflama-girisimleri-uzerine

Politik hareket ve oluşumlar nezdinde Türkiye Solunun sınıflandırılması işlemi, her politik hareketin kendi iç tarihini yazması ve ayrım çizgisinin belli tarihsel süreçlere referansta bulunarak çekilmesi biçiminde gerçekleşmiştir.

 

Politik hareket ve oluşumlar nezdinde Türkiye Solunun sınıflandırılması işlemi, her politik hareketin kendi iç tarihini yazması ve ayrım çizgisinin belli tarihsel süreçlere referansta bulunarak çekilmesi biçiminde gerçekleşmiştir.

Dünya tarihsel düzlemde Marksizm için böyle bir sınıflama Marx-Engels’le başlayan ve İkinci Enternasyonalin çöküşüyle sona eren birinci dönem; Ekim devrimi ile başlayıp, politik okullu Marksizmlere ayrışmayla sonuçlanan ikinci dönem; ve politik okullu Marksizmlerin tarihsel dayanaklarını yitirmesi ve Marksizmin krizinin patlamasıyla   ortaya çıkan üçüncü dönem olarak yapılabilir.

Türkiye Solunun tarihi de bu tür sınıflamaları yapmaya elverişli tarihsel kesitlere bölünebilir. Genel olarak sol içi tarih denemeleri, tarihsel süreç iki veya üç kesite bölünerek yapılmaktadır.

Birinci dönemi, Avrupa işçi hareketleri ve Bolşevik Devriminin doğrudan etkileriyle biçimlenen ve Dünya Komünist Hareketine doğrudan eklemlenen TKP ile başlatmak mümkündür. İstanbul’dan gelen delgelerle, Bolşevik Devrimi sırasında örgütlenmiş Bakü’deki delegelerin buluşmasıyla 1920 yılında kurulan TKP’nin ilk programında devrimcilik, enternasyonalizm ve Komintern vurgusu öne çıkmaktadır.[1]

            Bu dönemde, tarihsel öncülerin Karadeniz'de boğdurulması, Kemalizmin başarıya ulaşmış ‘devrimci' hakimiyetinin kırılamaması, sürekli illegalite koşullarında yaşama gibi tarihsel nedenlerle TKP’nin politik bir güç haline gelmesini engellemiştir. TKP’nin bu dönemde varlığını sürdürebilmesinin temel nedeni Uluslararası Komünist Hareketle olan ilişkileridir.

            İkinci Dünya Savaşı yıllarında Komintern’in fesih kararıyla sona eren bu süreç, Türkiye solundaki bazı politik sınıflandırma ve sol içi tarih yazımlarında referans noktası olarak alınmaktadır. İlk ayrıştırmalar İstanbul temsilcisi Ethem Nejat ile Mustafa Suphi arasında yapılmaktadır. Daha sonra Şefik Hüsnü, Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın başını çektikleri ayrışmalar yaşanmış[2] ve ikisi de 1970’li yıllarda yaşanan ayrışmada bazı politik hareketlerin referans noktası olmuştur.

            Türkiye Solunun ikinci dönemi, 1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi ile başlatılabilir. Partinin kurucuları sendikacılardır. Türkiye Solu, TİP ve TİP dışı ögelerle 1960’lı yıllarda kitlesellik kazanmış, 1970'lerin başında, THKP-C, THKO, TKP/ML gibi örgütlerle politik ayrışmalara uğramıştır. Bu dönem, M.Kara-İ. Mert-S.Sahra tarafından “kısa kültürel edinim süreci” olarak değerlendirilmiştir. 12 Mart 1971 darbesiyle sona eren bu dönem, 1970’li yılların politik ayrışma süreçlerine referans noktası olmuştur.

            1970’li yıllar, sol içi politik ayrışmaların üç ana eksende ve alt ayrışmalarla uzun bir soy ağacına dönüştüğü dönemdir. Ayrışmanın eksenleri Dünya tarihsel ölçekte politik okullu Marksizmlere kaymıştır ve dünyasal ölçekteki ayrışmalar, Türkiye’de de yaşanmıştır.

Pro-Sovyet akımlar ayrışmanın birinci eksenidir. TİP, TSİP, TKP bu eksende yer almaktadır. İkinci eksen ÇKP ve AEP (Mao ve Enver Hoca) yanlılığı temelinde oluşmuştur. Her iki eksendekiler de komünist olma iddiasındadır. Birinci eksen Türkiye’deki referanslarını 1920’ler TKP’sinden alırken, ikinci eksen 1960’lardan TKP/ML çizgisini referans almaktadır.

            Üçüncü eksen ise 1960’larda Dev-Genç ve THKP-C çizgisini referans alan ve diğer eksenler tarafından ortak biçimde devrimci demokrat olarak adlandırılan akımdır.

            Türkiye Solu üzerine en kaba hatlarıyla yapılan bu kronolojik sınıflama, Türkiye Solu içinde Marksizm referans alınarak yapılmış sınıflamaların daha rahat anlaşılmasını sağlamak amacıyladır. Ayrıntılarına girilmesi sol içi tarih yazımını gerektirir.

            Bu yazıda 1986’larda Gelenek dergisi ile başlatılan ve bugün Sosyalist Politika ile sürdürülen "Geleneksel Sol -Yeni Sol" ayrımının, 1970’lerde ortaya çıkan pro-Sovyet çizgilerle ilişkisi ve Marksist kriterlere dayanan bir ayrım olup olmadığı değerlendirilmeye çalışılacak.

            Diğer bir sınıflama Teori ve Politika’ya öncel olan Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı ile yapılmıştır.

İki sınıflama arasındaki farklar ve yönelimler aktarılmaya çalışılacaktır.

Gelenek ve Sosyalist Politika’nın

Geleneksel Sol-Yeni Sol Ayrımları

            Metin Çulhaoğlu, Gelenek’te, ‘reel sosyalizm deneyleri’nin sona ermesinin öngününde geleneksel sol - yeni sol ayrımını “reel sosyalizm” karşısında alınan tutuma göre belirliyordu.[3]

12 yıl sonra Çulhaoğlu, geleneksel solu tanımlayan ögelerden biri olan “dünya sosyalist sistemine sahip çıkmanın ve destekleme”nin karşılık düştüğü maddi olgunun bugün gündemden kalktığını söyleyerek yeni dayanaklara müracaat ediyor: “Marksist determinizm, leninist örgütlenme-öncülük anlayışı ve toplumsal devrimi önceleyen, onun yolunu açacak olan siyasal devrim kurgusu.”[4]

Çulhaoğlu’nun ve          mensubu olduğu geleneğin ayrım çizgisi yeni değildir ve 1986’da başlamamıştır. Bu çizgi 1970’lerde TİP, TSİP, TKP olarak adlandırılan politik akımların ayrım çizgileridir.

Bu akımlar için 1970’lerdeki “Sovyet yanlılığı” ve “anti-Sovyetizm” kendilerini ve diğer tüm politik akımları belirleyen temel kriterdi ve Türkiye solunun önemli bir bölümünü dışarıya atıyordu. Bu üç partinin oluşturduğu gelenek, kendi arasında “komünist” temsiliyet, demokratik devrim-sosyalist devrim, tarihi mirası sahiplenme gibi alt ayrımlarla rekabet ediyordu. 1980’li yıllarda bu gelenek içinde başlayan ayrışma, TKP ve TİP’in birleşerek partinin tasfiyesine doğru bir gidişe; 1979 yılında TİP’ten ayrılan M. Çulhaoğlu ve arkadaşlarının da Gelenek çevresinde bu akımlar için klasik olan ayrım çizgilerinin yeniden üretilmesine yol açmıştır. Ne var ki bu üretim, genişletilmiş bir yeniden üretim değildir, ana temalarıyla yeniden ve aynen üretimdir.

Çulhaoğlu, Marksizmi tanımlayıp Marksizm içi bir sınıflama yaptığı iddiasında değilse ve söylediği gibi, sol içi bir sınıflama yapıyorsa, bu çaba, Marksist olsun olmasın bütün sol akımları kapsamalıdır. Yok Marksizm içi bir ayrım çizgisini belirlemeye çalışıyorsa, tanımladığı şey için ‘geleneksel sol’ terimi kullanılamaz.

Çulhaoğlu, Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu adlı kitabında, bir dönem Marksizmin sol akımlar için "müsellem kaziye" olduğunu belirtiyor, devrimci ve sosyalist olanın Marksistliği ayrıca tartışılmıyordu, diye yakınıyordu. Şimdi kendisi, geleneksel sol gibi çok geniş bir kavrama Marksizmi payanda yapıyor. Geleneksel sol üzerine yazısından, geleneksel sol dışında da Marksist konumlanışlar olabileceğini öğreniyoruz.[5] Bu kadar geniş anlamlı bir terimle ifade edilen geleneksel solun her türlü Marksist konumlanışı kapsaması beklenmez mi?

Çulhaoğlu’nun geleneksel sol - yeni sol - devrimci demokrasi ayrımları da şu anlayışa göre oluşturulmuştur. Tarihsel süreçlere ayrılmamış ve her seferinde belirlenmemiş bir geleneksel sol (her yeni gelişmeyi içeren ve soğuran, ihtiyaç duyuldukça ufak bir çabayla Marksist kültürünü geliştirerek tarihsel yükümlülüklerini yerine getirecek gücü kazanan, cami yıkılsa da mihrabın yerinde kalacağı bir Marksizm); artık, bir kısmı Marksist niteliklerini koruyan, diğer bir kısmı da “sol” niteliğini dahi yitiren her iki solla da bağları kalmamış bir yeni sol; dünyanın ve Türkiyeiye’nin son 10-15 yıllık döneminde giderek güç, dayanak ve çerçeve yitiren bir kategori olarak devrimci demokrasi. Bitti! Tek fark, eskiden “Maocu” olarak adlandırdıkları geleneklerin sınıflandırma dışı bırakılması, bu politik akımların es geçilmesidir. Çulhaoğlu, herhalde kendi eski temel ayrım çizgilerinin (reel sosyalizm maddi olgusunun) ortadan kalkması gibi, “Maocu” ayrım çizgisinin maddi olgularının da tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kalktığını düşünmektedir.

Çulhaoğlu, Marksist determinizm, Leninist örgütlenme-öncülük anlayışı ve toplumsal devrimi önceleyen ve onun yolunu açacak olan siyasal devrim gibi “demirbaş” unsurların ötesinde, geleneksel solun bazı konularda gelişip, yetkinleşip, dayanaklarını tahkim etmek zorunda olduğunu da söylüyor: a) Marksist kültürü ve birikimi zaman zaman eksik, zayıf kalabildiğinde, Marksizme yaratıcı ve araştırıcı biçimde yeniden eğilmeli; b) Leninizmi evrensel geçerliliği daha rahat savunulabilir bir düzleme taşımalı; c) Yeni sosyalizm projelerine yönelik temel çıkarsamalardan fazlaca uzak durup, bu konuyu es geçmemeliymiş.

Çulhaoğlu'nun değerlendirmeleri, 1970 ve 1980’lerdeki ayrım çizgilerinin, politik okullu dayanaklarını yitirmelerine rağmen devam ettiğini göstermektedir. Ama temel dayanak yitirildiğinde, ayrım çizgisinin başka dayanaklar ikame edilerek oluşturulma imkanı yoktur. Bir kez temel taşı yerinden oynamıştır. Binayı yeniden kurmak gerekir.

Teorik-Politik Sınıflama Denemesi

Türkiye solu içinde yeni ayrım çizgilerinin belirlenmesi gereğine işaretle, bir sınıflama yapma önerisi, Teori ve Politika’ya can veren girişimin ilk sahiplerinden geldi ve dört yıl önce başka ayrım çizgileri önerildi[6]: “Genel olarak Marksizm alanı”.[7]

Bu değerlendirmeye göre “Marksizmin genel alanı”nda yer almanın kriteri, örgüt olmuş akımlar için devrimci olmak ya da devrimci yönelimde olmak olarak belirleniyor, örgütsel varlıklarını tamamıyla legal alanda oluşturmuş yapılar değerlendirme dışı tutuluyordu.

Sınıflamayı yapanlar, ‘Marksizmin genel alanı”nda kabul ettikleri akımların, Marksizmi varsayılan özgül tarihsel sınırlar içinde savunuyor olmalarını, öncel faktör olarak kabul ediyorlar.

Taslak’ın yazarları, geleneklerinde, “Herhangi bir politik akımın Marksist olmasını belirleyen çerçevenin sınırlarının, AEP yanlılığı” olduğunu açıkça belirtiyorlar. Taslak’ta belirlenen "Marksizmin genel alanı”nın çerçevesi ise çok daha geniş ve kapsayıcıdır.

Sonuçlar

  • Türkiye solunda Marksist teori ya bir dogma olarak algılanmış ya da kültürel bir nesne gibi ele alınmış, kültürel Marksist bir birikim yaratılarak ve bir sanatçının bağlı olduğu sanat ekolünün yöntemleri ile hareket edilerek, kültürel nesnenin derinlemesine ele geçirilebileceği biçim ve özler bulunabileceği sanılmıştır.
  • Türkiye solunun teori alanındaki “üretimleri” ve Marksist teori ile ilişkileri dünya-politik okullu Marksizmler kanalıyla olmuştur. 1970’ler, söz konusu politik okullu Marksizmlerin üretimlerinin, Türkiye yerelliğinde montaj ve demontajı biçimindedir. Politik okullu uçlar vermeyen ve teorik alanda kalan Batı Marksizminin teorik üretimlerinin ve Marksizmin sorunlu alanlarına ilişkin tartışma süreçlerinin, Marksist Türkiye Solu içinde yankı bulmaması ilginçtir. Batı Marksizmi içindeki tartışmaların Türkiye’ye radikal demokrasinin teorik temsilcisi Birikim vasıtasıyla gelmesi, reformist eğilimler dışında muhatap bulamaması anlamlıdır.
  • Pratik-politik Marksizmin belirleyici özelliği “devrimcilik”tir. Pratik-politik alanda devrimci olmayan bir Marksizmden söz edilemez.
  • Bugün, Marksizmin yaşayabileceği iki ayrı alan ve iki ayrı pratiğin imkanlılığı iddiasıyla ortaya çıkan Teori ve Politika, pratik-politik alandaki Marksizmi her an görebileceği bir noktada durmak zorundadır. Pratik-politik alandaki ayrışma ve gelişmeler dikkatle takip edilmeli ve iki alan arasında eleştirel bir etkileşim sağlanmalıdır.
  • Teorik-politik alanda olması gerektiği iddia olunan muhatapların varlığı saptanmalıdır. Bunlarla etkileşimin tarihsel - teorik bağlamda kurulması gerekir.
  • Marksizmin sorununun kültürel bir derinleşme olduğundan hareketle, teori alanına kültürel bir dalış yapan ‘kültürel Marksistler’ karşısında, pratik-politik Marksizmin kaleleri savunulmalıdır.

[1] 1920 tarihli Türkiye Komünist Fırkası Programı, açıkça devrimci sosyalizme, uluslararası komünist hareketin birliğine vurgu yapmakta ve dünya tarihsel düzlemde Marksizm içinde yaşanan ayrışmada tarafını belirlemektedir: “Sosyoloji ile inkılapçı sosyalizmi birbirine karıştırıp sulh ve müsalemeti netice değil, belki bir vasıta olarak kullanmak isteyen hain sosyalistler son ve kat’i mübarezeye gevşek bir mahiyet vermekten ve aynı zamanda inkılabı burjuvazya saltanat ve tahakkümüne satmaktan başka bir şeye hizmet etmiş olmazlar”. “Türkiye İştirakyun (Komünist) Fırkası yukarıda zikrolunan esaslara binaen, son devrin insanlık alemine yeni ve bütün manasıyla hür hayat vaad eden içtimai inkılap devri olduğuna kail ve her şeyden evvel bir ‘amele ve rençber’ fırkası, dünyanın diğer komünist fırkalarıyla beraber Üçüncü ‘Enternasyonal’i teşkil ve onun yine beynelmilel burjuvazi ile mübarezesine faal bir uzuv olarak iştirak eder.” (TKP Programları ve Mustafa Suphi Tezleri, Ürün Yay., İstanbul 1997, s.12-14)

[2] Şefik Hüsnü 1946 yılında Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisini, Dr. Hikmet Kıvılcımlı 1954 yılında Vatan Partisi’ni kurmuş, ilki 1946’da, ikincisi 1957 yılında kapatılmıştır.

[3] “Marksist teori, sosyalist mücadele ve reel sosyalizm hep birlikte, geleneksel sol ve yeni sol kavramlarının 20. Yüzyılla birlikte üzerinde biçimlendikleri ortak zemini oluştururlar. Buradan kalkarak ilk tanım şöyle yapılabilir: Marksist teori ile sosyalist mücadele arasındaki ilişkiyi reel sosyalizmi açıkça karşıya alarak ya da yok sayarak kurmaya çalışan her çaba yeni sol kapsamına girer.” “Marksist teori ile sosyalist mücadele arasındaki ilişkiyi, reel sosyalizmi, başlangıcından bugüne dek kapitalist sistemde açılmış önemli bir gedik olarak benimseyerek kuran her çizgi, geleneksel sol alanına girer.” “Geleneksel sol için reel sosyalizm artık bir ‘kendinde şey’ değildir; her tür teorik-pratik etkinliğin önsel verisi, temel taşlarından birisidir.” (M. Çulhaoğlu, "Geleneksel Solun Anatomisine Doğru", Gelenek/ , s.)

[4] M. Çulhaoğlu, "Daha Yakın Çekimlerle Yeni Sol ve Geleneksel Sol", Sosyalist Politika/17, s. 17.

[5] M. Çulhaoðlu, “Daha Yakın Çekimlerle Yeni Sol ve Geleneksel Sol”, Sosyalist Politika/17, s.57.

[6] M.Kara, İ.Mert, S.Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995, s. 49-55.

[7] “Bir dönemin Marksizmi, içinde, sapmaları, farklı çizgileri, eğilimleri, hatta okulları ve örgütleri barındırır. Marksizmin tarihinde saf bir dönem hiçbir zaman olmamıştır. (Tarihsel) olmamışlık, (teorik) olamazlıktan kaynaklanır. Çünkü Marksizm, burjuva teorisi, politikası ve pratiğine karşı mücadeleyi öncelikle kendi içinde verir. Felsefede, politikada ve ‘bilimde’ Marksist olan ile olmayan, verilmiş ayrımlar değildir. Her özgül dönemde özgül yaklaşımlar geliştirmek gerekir. Bir dönemin Marksizmi içinde Marksizmi koruma ve geliştirmenin tek yolu, yegane sigortası, kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemidir. Bu işlem, ‘genel olarak marksizm alanı’nda yapılır. (A.g.e., s.51)

]]>
atilla2005@gmail.com (Vedat Aytaç) Sayı 12 Thu, 09 Jul 2020 20:32:11 +0000
Kapitalizmde Kriz ve Kaçınılmaz Çöküş Sorunu https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/718-kapitalizmde-kriz-ve-kacinilmaz-cokus-sorunu https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/718-kapitalizmde-kriz-ve-kacinilmaz-cokus-sorunu

Marksizmin kimi kavramları aşırı şekilde bayağılaştırılmış ya da yıpratılmıştır. Bu kavramlardan en belirginlerinden biri krizdir. Kapitalist yeniden üretimin "en ufak" tıkanıklığında kimi Marksistler sürekli olarak hemen bir devrim beklentisi içine girerler. Kapitalizmin epeydir genel bir kriz içinde olduğu yine kimi çevrelerce ileri sürülmektedir.

Marksizmin kimi kavramları aşırı şekilde bayağılaştırılmış ya da yıpratılmıştır. Bu kavramlardan en belirginlerinden biri krizdir. Kapitalist yeniden üretimin "en ufak" tıkanıklığında kimi Marksistler sürekli olarak hemen bir devrim beklentisi içine girerler. Kapitalizmin epeydir genel bir kriz içinde olduğu yine kimi çevrelerce ileri sürülmektedir.

Kapitalist yeniden üretimde krizlerin yaşanıyor olmasının yanında, işçi sınıfının toplumsal siyasette etkinliğini yitiren bir kimliğe bürünmesi, bu durumla ters bir ilişki içindedir. Burada şöyle bir düşünce ileri sürülebilir: Sınıf ve sınıf mücadelesi çözümlemesi Marksizmin temel bir karakteristiğidir; bu çözümlemenin yokluğu, Marksizmi yok saymakla eş anlamdadır. Böyle bir düşüncenin yanında yer almak gerek. Çünkü, "bu çözümlemenin dışında Marksizm yoktur; ne toplumsal olanın özgül kurumlaştırması olarak, ne siyasal bir 'stratejinin' tarihe eklemlenmesi olarak"[1]. "Sınıf ve sınıf mücadelesi" teoride varlığını halen sürdürmektedir ve günümüz kapitalizminde, bu çözümlemenin ampirik olarak ispatı mümkündür. Ancak, sınıf mücadelesini, 19. yüzyılın sonlarına kadar topluma dolaysız şekilde yansıyan haliyle gözlemleyebilmek günümüzde pek mümkün gözükmüyor. O günden bugüne klasik işçi ve işveren figürlerinin "marjinalleşmesi" ve gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçilerin yaşamlarındaki iyileşmeler, Avrupa solunun önemli bir kısmının bu çözümlemeden vazgeçmesine neden olmuştur. Kapitalist üretim tarzındaki gelişmelere karşın Marksist kalmakta ayak direyenler, politik ekonomi eleştirisinin çözümlemelerinin geçerliliğini savunmuşlardır.

Marksist çözümlemede kriz kavramı, sosyalizme geçiş sürecinde temel bir yer teşkil eder. Marx'ın, kapitalizmin genel bir krize gireceğine ve pek yakında tüm Avrupa ülkelerinde proleter devrimlerin yaşanacağına dair beklentisi, 1848 yenilgileri ile sönümlenir. Marx yoluna politik ekonominin eleştirisiyle devam eder. Politik ekonomi eleştirisinde kapitalist üretim tarzının çözümlemesini yapan Marx, kapitalizmi tarihsel bir sistem olarak eleştirir ve kaçınılmaz çöküşünü göstermeye çalışır.

Bu yazının konusu, Marx'ın göstermeye çalıştığı kaçınılmaz çöküş sürecinde, onun nesnesinde kriz kavramına nasıl bakmak gerektiğini; kapitalist yeniden üretim süreçlerinde sınıfların ve sınıf mücadelelerinin nasıl bir eğilim izleyebileceğini belirlemeye çalışmaktır. Yazı boyunca, Immanuel Walllerstein'in tarihsel kapitalizm üzerine yaptığı çalışmalar ve ileri sürdüğü düşünceler izlenecek ve tartışma konusu edilecektir.

I. Giriş

Marx, Kapital'in birinci cildinin Almanca baskısına önsözünde şöyle diyor: "Aslına bakılırsa, konu, kapitalist üretemin doğal yasalarının sonucu olan toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların şu ya da bu derecede gelişmiş olmaları değildir, burada söz konusu olan, bu yasaların kendileridir,kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işleyen bu eğilimdir.[2] Marx, söz konusu önsözde Alman işçilerine, "De te fabula narratur!" † diye seslenir. Marx için, "sanayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke, daha az gelişmiş olan ülkeye kendi geleceğinin imgesini gösterir"[3]. Bu imge, Kapital'de tasarımlanan kapitalist üretim tarzındaki uzlaşmaz karşıtlıkların yasal zorunluluğudur. Yasal zorunluluğu kısaca şöyle tanımlamak mümkün: Belli birtakım üretici güçlerin, hareket ettiği üretim ilişkileri üzerinden çatışarak gelişmesi. Marx'ta yasal zorunluluğun mekanı 'Kapital'in kapitalizmi'dir.

Marx, Kapital'de belirli soyut belirlenimlerden hareketle somutun yeniden zihinde üretilme sürecinde "tam ve eksiksiz" işleyen bir kapitalizm sunar. "Tam ve eksiksiz" bir kapitalizm tasarımı, kapitalizmin bağrında gelişen uzlaşmaz karşıtlıkların tam ve eksiksiz bir anına ve kapitalist toplumsal formasyonun nihai sonuna işaret edebilir. Burada iki farklı düşünce ileri sürülebilir: Birincisi, Marx Kapital'de gerçekten böyle bir kapitalizm tasarımlamıştır ve bunun ampirik ispatı mümkündür; ikincisi, Kapital'de üretici güçler ile üretim ilişkilerinin çatışması, mutlak ol(a)mayan bir kapitalizmin sınırları içinde tasarımlanmıştır. İkinci düşüncenin ampirik ispatı, en az birincisininki kadar geçerlidir.

Immanuel Wallerstein, tarihsel kapitalizme ilişkin düşüncelerini yukarıda sözü edilen iki farklı düşüncenin birincisi yönünde geliştirir. Ona göre "uzun vadede ve tüm dünya ekonomisinin bir ucundan öbür ucuna hesaplanmış bazı makul rakamlar elde edilebilse, bu rakamlar son dört yüzyıl boyunca kapitalist dünya ekonomisinde belirgin bir maddi kutuplaşma olduğunu açıkça kanıtlayacaktır"[4]. Wallerstein, kutuplaşmanın mekansal ve zamansal birimlerle* ampirik olarak ispatlanabileceğini ileri sürer. Onun sınıf kutuplaşmasına verdiği önem kayda değer. O, sınıfların ekonominin "özerk alanı"ndaki kavgasını "proleterleşme ve burjuvalaşma" kavramlarıyla dile getirir. Onun yönelimi, Kapital'in okumasından çıkarılabilecek "ekonomik bir sınıf kuramı ve tarih anlayışına" işaret eder.

II. Kapital'de İki Çelişkili

   Eğilim ve Kutuplaşma

Immanuel Wallerstein'in tarihsel kapitalizme dair görüşleri "ilk bakışta" tutarlı gözükmektedir. Ona kaynaklık edebilecek ifadeler Kapital'de azımsanmayacak bir yer tutmaktadır. Kapital'de Wallerstein'a kaynaklık edebilecek "en özlü" ifadeler şu satırlarda dile getirilir: "Emeğin daha geniş ölçüde toplumsallaşmasıyla artık mülksüzleştirilecek olan kimse, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir. Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi içinde taşıdığı yasaların işlemesiyle, sermayanin merkezileşmesiyle gerçekleşir. Bir kapitalist daima birçoklarının başını yer. Emek sürecinin, giderek boyutları büyüyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulaması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarları ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesiyle el ele gider. Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler yaygınlaşır."[5] Kapital'de yer alan bu "apaçık" ifadelerden birincisi, sınıf kutuplaşmasında burjuvalaşmanın azalan, proleterleşmenin artan bir eğilim taşıdığını; ikincisi, bu eğilimlerin kapitalist üretimin kendi mekanizması ile geliştiğini saptamaktır. Wallerstein hem Kapital'de hem de Manifesto'da bulunan* bu çerçeveye dikkat çeker. Wallerstein'a göre hem maddi kutuplaşma, hem sınıfsal kutuplaşma kapitalizmin kendi mekanizması ile gelişen bir zorunluluktur; bu nedenle, kutuplaşmanın gelişimi ne kadar eksiksiz olursa tarihsel kapitalizmin "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine" doğru ilerleyişi o kadar kaçınılmaz olacaktır. Çünkü sermayenin kendini yeniden üretimi sınırlı mekansal boyutta (dünya ekonomisi) bir yere kadar mümkündür.

Ancak, Marx'ın Manifesto'da ortaya koyduğu farklı bir senaryo daha vardır. Marx, burada, proleterlerin bir sınıf ve sonuçta bir politik parti şeklinde örgütlenmeleriyle güçleneceklerinden bahseder. Söz konusu bu durum, yukarıda sunulan ile çelişiktir. Wallerstein, bu senaryoda, emeğin kapitalist krizleri hızlandırmak bakımından olumsuz bir anlam taşımak dışında hiçbir rol oynamadığını iddia eder. O halde, Marx'ın sınıf mücadelelerine dair politik yazılarını nereye koymalı? Wallerstein Marx'ın Fransa'da sınıf mücadeleri üzerine yazılarına atıfta bulunarak şu saptamayı yapar: "Burada, sınıf çıkarları ulusal bir politik ekonomik mekanın terimleriyle tanımlanmıştır ve üretim hanesinde olup bitenler bu tabloda hiç yer almazlar. Belli ki Marx, kapitalist toplumun genel, uzun vadeli eğilimlerini çözümlemek için ileri sürdüğü bu farklı odağın, bu tür eğilimlerin görece düşük olduğu bir gelişme aşamasında sınıf mücadelesinin somut bir anının somut çözümlemesi açısından sınırlı bir anlam taşıdığı düşüncesindeydi."[6] Bu nedenle Marx'ın ampirik olarak politik ekonomiye geri çekilişi, kuramsal düzeyde buna tekabül eden bir gerileme getirmedi. Wallerstein'a göre Marx'ın kuramsalı anahatlarıyla kapitalist dünya ekonomisinin, çok uzun vadede asimptotik şekilde yaklaşacağı bir durumu tanımlıyor; sınıf mücadelesi tasarımlanan bu asimptottan uzaklaştığı ölçüde politik / ulusal bir nitelik alacaktı. Wallerstein, Marx'ın "geri çekilişini" açıkça hoşgörüyle karşılar. Marx 1848 yenilgisini büyük bir yüreklilikle karşılar: "Bu yenilgilerde asıl yenik düşen devrim olmadı. Yenilgiye uğrayanlar, geleneksel devrim öncesi uzantılar, henüz şiddetli sınıf çelişkileri haline gelecek kadar keskinleşmemiş olan toplumsal ilişkilerin sonucu oldu."[7] Devrim öldü, yaşasın devrim! Marx'ın devrim hakkında bu kadar cüretkar sözler etmesi, onun kuramsalında Wallerstein'in bahsettiği türden asimptotik koşulları varsaymasından mı kaynaklanmaktadır?

III. Wallerstein'ın Çözümü

     ve Burjuvazinin Tarihsel Rolü

Wallerstein, Marx'ın ileri sürdüğü iki çelişkili eğilimi (Kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizmasının bir sonucu olarak işçi sınıfının güçlenmesi ile proleterlerin bir sınıf ve sonuçta bir politik parti şeklinde örgütlenerek güçlenmesi), kendi geliştirdiği "proleterleşme" kavramı ile aşmaya çalışır. Proleterleşme sürecini ücret gelirine bağımlılığın yüzde olarak artması şeklinde düşünen Wallerstein, proleterleşmenin politik yönünü şu sözlerle ifade eder: "Proleterleşme, kapitalistlerin bir sınıf olarak kısa vadeli (yalnızca kısa vadeli) çıkarlarına hizmet etse bile tek tek işverenler olarak çıkarlarına karşıdır ve bu nedenle proleterleşme, normal olarak, onlar sayesinde değil onlara rağmen gerçekleşir. Proleterleşme talebi daha çok öbür taraftan gelir. İşçiler kendilerini çeşitli yollarla örgütler ve böylece taleplerinden bazılarını elde ederler, bu da onlara gerçek bir ücret - tabanlı asgari ücret eşiğine ulaşma olanağı sağlar. Yani işçiler kendi çabalarıyla proleterleşirler ve sonra da zafer diye haykırırlar!"[8]

Önceden de belirtildiği üzere, proleterlerin gerçek bir ücret tabanına ulaşmaları bakımından emek, kapitalist krizleri hızlandırmada olumsuz bir anlam taşır. Sınıf kutuplaşmasının bir ucunda burjuvalar vardır. Wallerstein 'burjuvalar' ile 'kapitalistler' arasında bir ayrım olduğunu düşünür. Burjuvalar ile kapitalistlerin birbirine karıştırılmasının nedeninin kapitalizmin tarihsel gerçekliğinin tersten okunmasında yattığını belirtir. Ona göre kapitalizmin düzden okunuşu şöyledir: "Kapitalizm, üretim faktörünün -emeğin, sermayenin, metaların- serbest akışına gerek duyduğundan, bütünüyle serbest bir akışa ihtiyaç duyduğunu, ya da en azından kapitalistlerin arzusunun böyle olduğunu sanıyoruz; oysa kapitalizm gerçekte kısmi bir akış gerektirir, kapitalistler de bunu arzu eder. Kapitalizm arz ve talep 'yasası' üzerinde temellenen pazar mekanizmaları aracılığıyla işlediğinden, tam olarak rekabetçi bir pazar gerektiğini, kapitalistlerin de bunu istediğini sanıyoruz. Oysa kapitalizmin ihtiyacı, kapitalistlerin de istediği, hem yarar elde edilebilen, hem de zarara uğranabilen pazarlardır, uygun bir karışım içinde, rekabet ve tekelin yan yana yer aldığı ekonomidir."[9] Wallerstein kapitalizmin işleyişi ile kapitalistlerin arzuları arasındaki farkları belirtirken doğru bir çerçeve sunuyor gözükmekte. Kendisi, tarihsel kapitalizmi ana hatlarıyla, "temel iktisadi etkinlik içinde geçerli olan iktisadi 'yasa'nın sınırsız sermaye birikimi olduğu ve zamanla sınırlı, mekanla sınırlı tümleşik bir üretim etkinliği" olarak tanımlar.

Sınırlı zaman ve sınırlı mekanda sınırsız sermaye birikimi nereye kadar olabilir? Ya da daha açık belirtilmek istenirse, kapitalizm arz ve talep yasası üzerinde temellenen pazar mekanizmaları aracılığıyla işlediğine göre, sınırlı bir dünya coğrafyasında kapitalizm nereye kadar gelişebilir?

Wallerstein’da Pazar öğesi belirleyicidir. Bu nedenle, burjuvalar kapitalizmin ilerleyişinde tarihsel bir role sahipti Wallerstein'a göre. Kapitalizm sermayenin sonsuz birikimi üzerine temellenmiş bir sistem ise "perhizci püritene, hatta Noel'i bile çok gören bir türden bir kanaatkara gerek" duyar. Bunlar burjuvalardır. Kapitalistler ise "rant ve tekeli" sever. Onların temel amacı "aristokrat" olmaktır. Burjuvalar ise şimdiki gelirleri (kar) ile yaşarlar ve bunu gelecekteki gelire (ranta) dönüştüremezler. Wallerstein'in betimlediği burjuvalar sermayeyi kontrol edemez. Bu yüzden onları, proleterlerden farklı kılan, çok çok iyi yaşıyor olmalarıdır. Üretim araçlarının kontrolünü elinde tutamayan burjuvalaşmanın ürünü olan bu burjuva, Wallerstein'in sözleriyle, her nasılsa proleterleşmenin ürünü olan proleterlerin yarattığı artık değeri ele geçirebiliyor.

IV. Wallerstein'a Göre Kapitalizmin  

     Temel Çelişkisi

Wallerstein kapitalizmi/kapitalist üretimi, sonsuz sermaye birikimi/kar için üretmek olarak tanımlıyor ve dünya pazarının genişlemesinin "zamansal ve mekansal" sınırları üzerinde duruyor. Pazarın, bir dünya pazarı haline gelmesiyle, bu belirlenmiş sınırlar içinde toplam artığın ya da karın bir kısmının bir bölgeden diğerine aktarılmasında değişik metodların geliştirildiğini, "merkez" ve "çevre" halkalarda güçlü ve zayıf devletlerin, güçlü ve zayıf "proleterleşme ve burjuvalaşma" süreçlerinin geliştiğini belirtir. "Artığın merkeze kaydırılması sermayeyi de orada yoğunlaştırmış ve daha fazla makineleşme için daha büyük oranda parayı kullanılabilir kılmış, bu iki noktanın ikisi de, merkez bölgelerdeki üreticilere varolan ürünlerle ilgili ek rekabet üstünlükleri getirmiş ve süreci yenileyebilecekleri, az bulunan yeni ürünler yaratmalarına olanak sağlamıştır."[10] Ancak bu süreç aynı zamanda "merkezde" yoğun bir proleterleşme süreci ile başbaşa gider ve bu durum "uzun vadede" kapitalist dünya ekonomisinde kar düzeylerinin düşmesine yol açar.

Wallerstein'in çözümlemesinin ana hatasının, üretici güçler ve üretim ilişkilerini gözardı etmesi olduğu söylenebilir. Wallerstein'da belirgin olan pazar ilişkileri öğesi, kapitalizmin çelişkilerini açıklarken daha da belirginleşir. Ona göre kapitalizmin temel çelişkisi, birincisi, üretim maliyetlerinin düşürülmesini (bu durumda kimi kapitalistler, klasik "arz-talep yasası"nın işlediği bir pazarda daha avantajlı bir duruma gelecek ve daha çok sermaye biriktirebilecektir); ikincisi, daha çok sermaye biriktirmenin sonucu daha çok sürecin metalaştırılması ve meta üretilmesi, daha çok alıcı bulunmasını gerekli kılar. Ancak üretim maliyetlerinin düşürülmesine yönelik çabalar para akışını ve dağıtımını azaltarak, sermaye birikim sürecinin tamamlanması için gerekli olan alıcı artışını sürekli olarak önler. Sermaye birikim sürecinin tamamlanması için yeni alıcılara/pazarlara gereksinim duyulur. "Çevre" ülkelerden yapılan toplam artığın transferleri, daha çok sermaye biriktirmek, ve bu durum da, her zaman için daha çok alıcıya ihtiyaç duymak anlamına gelir.

Wallerstein'in tarihsel kapitalizme ilişkin görüşleri şu başlıklar altında özetlenebilir: Bir; ekonomik gelişmenin sistematik eğiliminde pazar ilişkileri belirleyici öğedir. İki; dünya pazarı er geç sınırlı bir mekan ve zamanda tarihsel sınırlarına ulaşacaktır. Maddi kutuplaşma ve sınıf kutuplaşması bunun ampirik göstergeleridir. Üç; proleterleşme sürecinin ürünü olan proleterlerin bir sınıf olarak örgütlenmeleri, onlara, gerçek bir ücret-tabanlı asgari ücret eşiğine ulaşma olanağı sağlar. Bu durum, üretim maliyetlerinin artması, kar düzeylerinin azalması anlamında kapitalist krizleri hızlandırır, uzun vadede Kapitalizmin bu krizleri erteleme olasılığı, Wallerstein'in düşüncesini izlersek, yeni pazar olanaklarına ulaşılabilmesiyle mümkündür. Dört; kapitalist olmayan burjuvaların "tarihsel rolü", bu tabloda sanırım yeteri kadar açıktır.

V. Sermayenin Tarihsel İşlevi:

     Üretici Güçlerdeki Gelişme

Kapitalizmin ekonomik gelişiminin sistematik eğiliminde ekonominin sınıf yapısı yatar; sermaye yoğunlaşması, yükselen emek üretkenliği ile elde edilmiştir. Yükselen emek üretkenliği, işçilerin kendilerini daha az zamanda yeniden üretmelerini olanaklı kılar ve bu da daha fazla toplam artı-değer/kar yaratır. Bu durum sermayenin daha hızlı biriktirmesine yol açar. Toplam artığın transferi ve sermayenin "merkezde" yoğunlaşması ve daha üretken kaynakların dünya sistemiyle birleşmesi, kapitalist ekonomik gelişme sürecini hiçbir şekilde belirlemez. Kapitalist ekonomik gelişmenin sistematik eğilimi üretim güçleri ve üretim ilişkilerinde yatar. Çünkü "toplumsal emeğin üretici güçlerindeki gelişme, sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedenidir. İşte bu şekildedir ki, o, farkında olmadan, daha yüksek bir üretim tarzının maddi gereksinimlerini yaratır"[11]. Marx, kapitalist üretimin genişlemesi ile artı - değer üretimi arasındaki çatışmaya dikkat çeker. Çatışma, "Marx'ın kuramsalı"nın ana karakteridir ve hem ekonomik, hem siyasal niteliktedir. Üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin çelişkili birliğinde kapitalist krizleri açıklayabilmek ve bu birliğe içsel olan sınıf mücadelesinde/yapısında proleterleşme ve burjuvalaşma süreçlerini izleyebilmek mümkün olsa gerek.

Marx'a göre, emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişme, kendisini iki şekilde ortaya koyar: "Birincisi, üretilmiş bulunan üretici güçlerin büyüklüğü ile, yani üretimin yürütüldüğü üretim koşullarının değeri ve kitlesi ile, birikmiş bulunan üretken sermayenin mutlak büyüklüğü ile; ikincisi, toplam sermayenin ücretlere yatırılan nispi küçüklüğü ile; yani belli büyüklükte bir sermayenin yeniden-üretimi ve kendisini genişletmesi; kitle üretimi için gerekli canlı emeğin nispi küçüklüğü ile... Kullanılan emek gücü bakımından, üretkenlikteki gelişme, kendisini gene iki şekilde ortaya koyar: Birincisi, artı-emeğin artması ile, yani emek - gücünün yeniden üretimi için gereken, gerekli emek-zamandaki azalma ile; ikincisi, belli büyüklükteki bir sermayeyi harekete geçirmek üzere, genellikle kullanılan emek gücü miktarında (işçi sayısında) azalma ile."[12] Bu iki hareket, yalnız el ele gitmekle kalmaz, karşılıklı olarak birbirini etkiler; ve aynı zamanda bu iki hareket, aynı yasanın iki ayrı görüngüsüdür. Ne var ki bunlar, kar oranını zıt yollarla etkilerler.

Kar oranının yükseltilmesi üç yoldan gerçekleştirilebilir: Iş gününün uzatılması, ücretlerin düşürülmesi ve emek üretkenliğinin artırılması ile. Marx işgününün uzatılmasıyla üretilen artı-değeri mutlak artı-değer olarak, buna karşılık gerekli emek-zamanının kısaltılması ve işgünün iki kısmının uzunluklarındaki değişiklikten doğan artı-değeri, nispi artı-değer olarak tanımlar. "Nispi artı-değer üretme hüneri, bütünüyle bakıldığında, bir yandan, belli bir miktar emek kitlesini elden geldiğince çok artı-değere çevirmek, öte yandan, yatırılan sermayeye oranla elden geldiğince az emek kullanmaktadır; böylece, sömürü yoğunluğunu yükseltmeye yarayan aynı nedenler, aynı sermaye ile eskisi kadar emek sömürülmesini olanaksız kılmaktadır. Bunlar, artı-değer oranında bir yükselme meydana getirirken, aynı zamanda, artı-değer kitlesinde ve dolayısıyla, belli bir sermeye tarafından üretilen kar oranında bir düşme eğilimi yaratan karşıt güçte eğilimlerdir."[13]

Marx'ın formülasyonunda artı-değer oranı= artı-emek : gerekli-emek (a=a:d) (Aynı anlama gelmek üzere artı-değer oranı= artı-değer; değişen sermaye). Bu formülasyonda artı-değer kitlesini, 'artı-değer oranı'nın bu oranla 'çalıştırılan işçi sayısı'yla çarpılması verir.

Kar oranı ise artı-değer: Toplam sermaye (=değişen sermaye + degişmeyen sermaye) Emeğin üretici gücünü geliştiren belli bir sermayenin daha yüksek artı-değer oranına karşın, kar oranı düşer. "1) Çünkü, yeni eklenen emeğin daha küçük toplam miktarındaki karşılığı ödenmemiş daha büyük bir parça bile, daha önceki daha büyük miktarın, karşılığı ödememiş daha küçük bir parçasından daha küçüktür, ve 2) Çünkü, sermayenin daha yüksek bileşimi, kendisini bireysel bir metada, bu metanın değerinin, yeni eklenen emekte maddeleşen kısmının, bu değerin, ham ve yardımcı maddeler ile sabit sermayenin aşınma ve yıpranmasını temsil eden kısma oranla azalması olgusu ile ifade eder."[14] Genel kar oranındaki sürekli düşme eğilimi emeğin toplumsal üretkenliğindeki sürekli gelişmenin, kapitalist üretim tarzına özgü bir ifadesidir. Ancak Marx, iktisatçıları rahatsız eden güçlüğün, yani düşen kar oranını açıklama güçlüğünün yerini bunun tersine, yani bir düşüşün niçin daha büyük daha hızlı olmadığını açıklama güçlüğüne bıraktığını belirtir. Marx emeğin üretkenliğindeki gelişmenin, eş değeri işçi sayısındaki azalmanın, sömürü derecesini yoğunlaştırma yoluyla kapatılmasının, bazı aşılamaz sınırlandırmalar ile karşı karşıya bulunduğunu belirtir.

"Her ikisi de günde 12 saat çalışan iki işçi, hava ile yaşasalar, yani kendileri için hiç çalışma zorunda bulunmasalar bile, günde yalnız 2 saat çalışan 24 işçinin ürettikleri kadar artı-değer üretemezler."[15]

Kar oranındaki düşme eğilimine karşı koyabilmek belli sınırlara kadar mümkün olsa bile bu düşüş büsbütün önlenemez.

VI. Emeğin Üretkenliğindeki Gelişmenin

     Proleterleşmeye Etkisi

Yukarıda, emeğin üretkenliğindeki gelişme ile artı-değer üretimi arasındaki çelişkili birlik ile, bu birliğin kar oranında bir düşme eğilimi olarak kendisi gösterdiği ifadelendirilmeye çalışıldı.

Kar oranında düşme eğilimi kapitalizmin kriz(ler)inin temel nedenidir. Belli bir sermaye emeğin üretkenliğinde bir artış yoluna girerek bu eğilimin önüne geçmeye çalışabilir, bu nedenle kapitalist yeniden üretimde birbirini tamamlayan kimi süreçler devreye girer. Ancak buraya geçmeden önce toplumsal emeğin üretkenliğinde artışın proleterleşme sürecine etkilerini tarif etmek gerek.

Toplumsal emeğin üretkenliğinde artış belli bir sermaye tarafından harekete geçirilen emek gücü miktarında bir azalma ile elele gider. Kapitalist ekonomik gelişmede eğer bir proleterleşme sürecinden bahsetmek gerekirse, bu süreç toplumsal emeğin üretkenliğindeki gelişimin kapitalist üretim tarzında mutlak bir eğilim taşımasında tasarımlanmalıdır. Emeğin üretkenliğinde gelişme, artı - değerin artması ve belli bir sermayeyi yeniden-üretim ve kendini genişletmesi anlamında harekete geçirmek üzere kulanılan emek-gücü miktarında bir azalmaya neden olduğu üzere, proleterleşme süreci, işçi sayısında azalmaya tekabül eder. Ancak bu "sermayenin yoğunlaşması" demektir.

Wallerstein'in, proleterleşmeyi, ücret gelirine bağımlılığın toplam yüzde olarak artma süreci şeklinde düşünmesi doğru gözükmekle birlikte (Çünkü sermaye, üretici güçlerin mülksüzleştirilmesine ve yoksullaştırılmasına dayanarak kendi değerini korumaya çalışabilir), proleterleşmenin, nüfusun ücret gelirine bağımlılığının artan kısmı için mutlak bir artı-değer üretimine neden olduğu yolunda kesin bir yorum yapılamaz. Wallerstein'in, kapitalist üretimi, emek gücünün değerini (onun gerçek yeniden üretim maliyetlerini) düşürmeye ve aynı zamanda da, emek gücü sahiplerinin pazarlık gücünü çökertmeye eğilimli bir süreç olarak gözlemlemesi, onun "farklı bir temaya" vurgu yaptığını gösterir. Yeniden üretim maliyetlerinin düşürülmesinin avantajlarını kullanan sermaye, ona göre, tüm emek süreçlerinden elde edilmiş karın bir kısmını belirli bir mekan - zaman bağlantısı içinde mücadeleyi belirleyen arz ve talep oluşumlarında kendine devşirme çabasındadır. Wallerstein, yapılan bu transferin yükselen emek üretkenliği ile sağlandığını gözardı eder. Wallerstein, proleterlerin uzun vadede gerçek bir ücret-tabanlı asgari ücret eşiğine ulaşmaları anlamıyla, yani ücretlerin oranındaki bir yükselme ile kar düzeylerinin düşmesi arasındaki bağıntıyla, emeğe talebin fazla olduğu dönemleri hiçbir şekilde açıklamaz: "Kar oranında düşme eğilimi, artı-değer oranında bir yükselme eğilimi ve dolayısıyla emeğin sömürü oranında bir büyüme eğilimi ile iç içedir. İşte bu yüzden, kar oranındaki düşmeyi, istisna olarak görülebilirse de, ücretlerin oranındaki bir yükselme ile açıklamak kadar saçma bir şey yoktur."[16]

Kar oranı, emek daha az üretken hale geldiği için değil, daha çok üretken hale geldiği için düşer. Wallerstein baştan beri üretim hanesinde kurulan eşitsiz ilişkiyi proleterlerin gerçek bir ücret-tabanına ulaşacağı ve bunun kar düzeylerini düşürmesi yolunda yaptığı varsayımı ile eşit bir ilişki haline getirir, ama bunu kesinlikle üretim hanesinde yapmaz.

Tekrar etmekte fayda var: Üretkenlikteki gelişme, emek gücünün yeniden-üretimi için gereken, gerekli emek-zamanındaki azalma, artı-emeğin artması ve kullanılan emek gücü miktarında azalma ile el ele gider. Bu nedenle proleterleşme süreci işçi sayısında bir azalma eğilimi taşır.

VII. Kapitalist Kriz(ler)

     ve Yeniden - Üretim Süreci

Marx, kapitalist üretim tarzının sınırları hakkında şöyle der: "1) Emeğin üretkenliğindeki gelişme kar oranındaki düşmeden, belli noktalarda bu gelişme ile uzlaşmaz bir çelişki içersine giren ve bunalımlar ile sürekli yenilmesi gereken bir yasa yaratır.2) Üretimin genişlemesi ya da daralması, karşılığı ödenmeyen emeğe el konulması ve bu karşılığı ödenmeyen emeğin genel olarak maddeleşen emeğe oranı ile, ya da, kapitalistlerin diliyle, kar ve bu karın kullanılan sermayeye oranı ile, dolayısıyla, üretimde toplumsal gereksinimler, yani toplumsal olarak gelişmiş insanoğlunun gereksinmeleri arasındaki bağıntıdan çok, belirli bir kar oranı ile belirlenmektedir. "[17]

Kapitalist üretim tarzında, kar oranında düşme eğilimi yasasının önüne geçmek için, belli bir sermayenin, emeğin üretkenliğinde bir artışa yönelmesi zorunlu bir süreç olarak karşımıza çıkar. Çünkü, kapitalist üretimin amacı, sermayenin kendisini genişletmesi, yani artı-emeğin ele geçirilmesi, artı-değer/kar üretimidir. Sermaye, emeğin üretkenliğindeki gelişme ile kar kitlesini artırmaya, kar oranında düşme eğilimini telafi etmeye çalışacaktır. Ancak, kar oranında bir düşme ile birlikte, emeğin üretken bir biçimde kullanılması için kapitaliste gerekli olan sermayede yükselme olur. "Bununla birlikte yoğunlaşma artar, çünkü belli sınırların ötesinde, küçük bir kar oranı ile büyük bir sermaye, kar oranı yüksek küçük bir sermayeden daha hızlı biriktirir. Belli yükseklikte bir noktadan sonra, bu artan yoğunlaşmanın kendisi de, kar oranında yeni bir düşmeye yol açar."[18] Marx'a göre sermayenin aşırı - üretimi yalnızca sermayenin birikimidir.

Marx, kapitalist üretimin amaçları için 'ek sermaye= 0' olur olmaz, mutlak bir aşırı sermaye üretimi olduğunu belirtir. Sermaye, emekçi nüfusa oranla, ne bu nüfus tarafından sağlanan mutlak emek - zaman ve ne de nispi artı - emek zamanını daha fazla artıramayacak kadar büyür büyümez mutlak bir aşırı sermaye üretimi olacaktır. Marx'ın varsaydığı koşullar altında artmış bulunan sermaye S+/\ S, S üretemez ya da bundan daha az kar üretebilir; yani sermaye kullanılan emek - gücü kitlesini artırıp artı değer oranını yükseltemediği için, artı-değer kitlesi de artırılamaz. Bu durumda, kar oranındaki düşme, kar kitlesinde mutlak bir azalma ile birlikte meydana gelecektir. Aşırı sermaye üretimi, sermayenin bir kısmının (/\ S) tamamen ya da kısmen atıl kalması anlamına gelir ki kullanılan kısım (S), kullanılmayan kısmın baskısı yüzünden daha düşük kar oranı üretir. Eski sermaye fiili olarak değer kaybına uğrar.

Marx'a göre, eski sermayenin fiili değer kaybı, bir savaşım olmaksızın meydana gelmez ve /\S ek sermayesi de bir savaşım olmaksızın sermaye işlevlerini yüklenemez. "Kar oranı, rekabetin etkisi altında, aşırı sermaye üretimi nedeniyle düşmektedir. Daha çok bunun tersi olabilir; düşen kar oranı nedeniyle rekabet savaşımı başlar ve sermayenin aşırı üretimi de aynı koşullardan doğar."[19] Bu nedenle sermayenin hangi kısmının özellikle etkileneceğini rekabet savaşımı belirleyecektir. Bu çatışma durumu, her ne olursa olsun, şu ya da bu miktarda ek sermaye /\ S'nin çekilmesi ya da yok alması ile sonuçlanabilir.

Marx, kapitalist üretimin denge durumuna ulaşması sürecinde (şu ya da bu miktarda sermayenin çekilmesi) hareketle geçen başka dinamikleri de tarif eder. Üretimde meydana gelen durgunlukta işçi sınıfının bir kısmı işsiz kalır ve böylece çalışan kısmı, ücretlerin ortalamanın altına düşmesine boyun eğer. Bu durum sermaye üzerinde, nispi ya da mutlak artı-değerde bir artma olduğu zaman yaptığı etkiyi gösterir. Rekabet savaşımı, her kapitalisti, belli bir miktar emeğin üretkenliğini artırmaya, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranını düşürmeye ve bazı işçilere yol vermeye, yapay bir aşırı nüfus yaratmaya itebilir. "Kullanılan değişmeyen sermayenin kitlesi, değişene oranla yükselmiş olabilir, ama değeri düşebilir. Böylece üretimde meydana gelen durgunluk -kapitalist sınırlar içerisinde- gene üretimdeki daha sonraki bir genişlemeyi hazırlamış olabilir. Ve böylece, devre yeni baştan başlamış olur. Sermayenin, işlevsel durgunlaşma sonucu değer kaybına uğrayan kısmı, eski değerini tekrar kazanabilir. Bundan sonra, aynı kısır döngü, genişlemiş üretim koşulları altında, genişlemiş bir piyasa ve artmış üretici güçlerle bir daha çizilmiş olur."[20]

IX. Kapital'de Kapitalizmin Nihai Sonu

Marx'ın varsaydığı aşırı koşullar altında ya da "tam ve eksiksiz" bir kapitalizm tasarımında sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedeni üretici güçlerdeki gelişmedir. Üretici güçlerin gelişimi ile artı - değer üretimi arasında çelişkili bir birlik vardır. Bu çatışma durumu, ekonomide, kendisini kar oranında düşme eğilimi olarak gösterir. Üretici güçlerde gelişme sermayenin hızla biriktirmesine, aşırı sermaye üretimi neden olduğu üzere kar oranında ani ve şiddetli düşmeler meydana gelir; bir kısım sermaye atıl kalır ya da tamamen ortadan yok olur. Her halükarda sermaye fiili değer kaybına uğrar, bu her bir kapitalisti birtakım üretici güçleri geliştirmeye yöneltir. Böylece devre yeni baştan başlamış olur. Marx varsaydığı en aşırı koşullar altında bile, sermayenin mutlak aşırı - üretimini, mutlak bir aşırı-üretim olarak nitelemez. "Sermayenin mutlak aşırı-üretimi, mutlak bir aşırı-üretim değildir. Bu ancak, üretim araçlarının sermaye olarak iş görmesi ve dolayısıyla, bir değer genişlemesini içermesi, artan kitleye oranla ek bir değer üretmesi ölçüsünde, üretim araçlarının aşırı üretimi olur."[21] Ve yine bu, Marx'a göre, gene de aşırı üretim olabilir, çünkü, "Sermaye, emeği, kapitalist üretim sürecinin 'sağlıklı' ve 'normal' gelişmesinin gerektirdiği derecede, hiç değilse, kar kitlesini kullanmakta olan sermayenin büyüyen kitlesiyle birlikte artıran bir derecede, bu nedenle de kar oranının, sermayenin büyümesi ölçüsünde ya da hatta bu büyümeden daha hızlı düşmesini önleyecek bir derecede sömürebilecek durumda olmayabilir."[22] Marx, bu nedenle, sermayenin her ciddi bunalım ve durgunluk döneminde tüm ilgisini, devrim koşularına yöneltir. "Devrim öldü, yaşasın devrim!" ifadesinin özü de burada yatar.

Marx, tüm kapitalist üretim tarzını, sınırları mutlak olmayan nispi bir üretim tarzı olarak nitelendirir. Rekabet savaşımı, aşırı sermayeye üretimi, kar oranında düşme eğilimi vb. gelişmeler, ona göre, kapitalist üretimin dayandığı temel üzerinde mutlaktır. Bu temel, üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin çelişkili birliğidir. Ne Kapital'de, ne de Manifesto'da, Wallerstein'ın bahsettiği türden tasarımlanan bir asimptot olduğundan sözetmek mümkün değil.

Marx'ın 19. yüzyıl kıta Avrupasında devrim beklentisi, ampirik olarak politik-ekonomiye geri çekiliş olarak nitelendirilemez, aksine bu devrim beklentisi, politik-ekonomi eleştirisinin kuramsal çevçevesinin zorunlu olarak uyardığı bir bektenti olarak tanımlanabilir.

Sermayenin, emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişmesinin yarattığı krizden kurtulma çabalarının belli bir noktada yetersiz kalması; sermayenin, kapitalist yeniden üretim sürecinin "sağlıklı" ve "normal" gelişimi için emeği sömürebilecek yeniden-üretim koşullarının üretilmesi durumunda yapacak bir şeyin kalmaması, kapitalizmin "mutlak sınırına" ulaşacağı anlamında bir tarih yorumuna açıktır. Ancak bu "mutlak son"un yerinin ve zamanın tahmin edilmesini sürekli erteleyen yine sermayenin krizine neden olan emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişmenin kendisidir.

Kapitalist üretim tarzı -kendi sınırları içerisinde- üretici güçleri mutlak bir biçimde geliştirme eğilimi taşır. Bu durum, onun çelişkisidir; üretici güçlerin gelişimi sermayenin hızla yoğunlaşmasına ve böylece krizine neden olurken krizin yenilmesinin "tek çıkar" yolu da bu güçlerin gelişimini daha da artırmakla mümkündür. Burada, "üretici güçlerin mutlak gelişimi nereye kadardır?" diye bir soru sormak meşrudur. Ancak bu sorunun cevabını ararken, ister istemez, üretim güçlerinin, üretim ilişkilerine göre nedensel olarak daha temel nitelikte olduğu ileri sürülecektir. Bu durumda tarihsel ilerleyişin dinamiği üretici güçlerin teknik/teknolojik ilerlemesine indirgenir. Marx böyle bir olasılıktan kapitalizm-öncesi üretim biçimlerini incelerken alaylı bir dille bahseder. "Sermaye için üretim koşulu, işçi değil, yalnızca emektir. Eğer bu, makineyle, ya da hatta su ya da havayla yapılabiliyorsa, tant mieux".[23] Marx'ın kimi yazıları üretici güçleri temel kabul eder. Ancak ona göre, üretim ilişkileri ile üretim güçleri birbirinden ayrı ve tam olarak birbirine karşıt değildir. "Marx, dağıtım, değişim ve dolaşımı üretimden ayıran ekonomistleri ve aynı zamanda bu kavramları birbirine özdeş olarak kabul eden Hegelci yaklaşımları eleştirir. Bu yaklaşımlara dönük eleştirilerde bulunan Marx, 'karmaşık' bir üretim kavramı geliştirir."[24]

Proleterleşme sürecini, emeğin üretkenliğindeki artışla birlikte işçi sayısında bir azalma eğilimi olarak tanımlamıştık. Bu tanıma bazı eklemelerde bulunmak zorunlu. Çünkü, proleter bir kez sermayenin hızla biriktirmesini sağlamaya başladıktan sonra ortaya çıkan krizlerin aşılması sürecinde, belli miktarda sermayenin yok olması ile ve sermayenin değer üreten kısmındaki emeğin mutlak üretkenliğinin artırılması ile devre yeni baştan çizilir. Bu durum, bazı işçileri işsiz bırakır, yapay bir aşırı nüfus oluşur. Proleterleşme, bu durumda, istihdam edilmeyen nispi bir aşırı nüfus, aşırı bir emekçiler nüfusunun yaratılması sürecidir de aynı zamanda.

Burada, proleterleşme yalnızca, burjuvazinin iradesine rağmen gerçekleşen bir süreç olarak değil, aynı zamanda emekçilerin iradelerine karşı da gerçekleşen bir süreç olarak işler.

Bu, sınıf mücadelelerinin özgül alanınıdır. İşlerinden olmak istemeyen, kendilerini güvende hissetmeyen emekçi yığınlar, proleterleşme sürecine karşı çıkar, hızla örgütlenip mücadeleye girişir. Eğer proleterleşme sürecini dönemsel olarak ayırmak mümkün olursa; kapitalistler her sürecin sonunda işçilerin işyerindeki gücünü zayıflatmakta, ancak emeğin, üretken emeğin gücünü artırmaktadır, diyebiliriz.

Ekonominin genişleme evresine girdiği bir aşamada nispi aşırı-nüfusun yeni üretim kollarında istihdam edilmesi ve başlangıçta canlı emeğin bu üretim kollarında egemen olması halinde bile, süreç işlemeye devam eder. Bu yeni üretim kolları öteki üretim kollarının geçtikleri evrelerden geçerler. "Sanayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke, daha az gelişkin ülkeye kendi geleceğinin imgesini gösterir."

X. Sonuç

1. Sosyalizme geçişte kapitalizmin kriz(ler)i belirleyicidir. Ancak kapitalizmin genel bir krize girerek nihai sonuna ulaşacağı yolunda bir beklenti içinde olmak pek doğru gözükmemekte.

2. Çünkü, kapitalist üretim tarzında üretici güçlerin gelişiminin mutlak eğilim taşıması, hem kriz(ler)in nedenidir, hem de kriz(ler)den çıkış yoludur.

3. Üretici güçlerin, üretim ilişkilerini nedensel olarak öncelemesi, Marksist tarih anlayışının teknolojik / teknik bir yoruma indirgenmesine yol açabilir. O zaman üretici güçlerdeki gelişmenin nihai sonunu tasarımlamak mümkündür. Ancak, teknolojik / teknik bir tarih anlayışına düşmeden üretim güçleri ve ilişkilerinin çelişkili birliğini yorumlayabilmek mümkün olsa gerek. Eğer. "sermaye artı-değer üretimini makineyle hatta su ya da havayla yapabiliyorsa tant mieux."

4. Toplumsal emeğin üretici güçlerindeki gelişme, sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedenidir. Üretkenlikteki gelişme emek gücünün yeniden üretimi için gereken emek-zamanda azalma, artı-emeğin artması ve kullanılan emek gücü miktarında azalma ile el ele gider. Bu nedenle proleterleşme süreci işçi sayısında bir azalma eğilimi taşır.

5. Wallerstein, burjuvaziyi sonsuz sermaye / kar birikimi ya da üretici yatırımla tanımlar. "Bu koşul zorunludur, fakat yeterli değildir."[25] Wallerstein'in burjuvazinin tarihsel rolü üzerine ileri sürdüğü varsayım, üzerinde durulması gerekli bir noktaya işaret eder.

[1] Etienne Balibar, "Sınıf Mücadelesinden Sınıfsız Mücadeleye mi?"; Balibar, Wallerstein, Irk, Ulus, Sınıf, Çev.: Nazlı Ökten, İstanbul 1995, Metis Yay. içinde, s. 196

[2]Karl Marx, Kapital C.I, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1997, Sol Yayınları, s. 16 - 17

* Bu öyküde senin sözün ediliyor

[3]A.g.e., s. 17

[4]Wallerstein, "Marx ve Tarih: Kutuplaşma"; E. Balibar, I. Wallerstein, Irk, Ulus, Sınıf, a.g.e.,

* Wallerstein'in mekansal birim için tercihi dünya ekonomisidir. Zamansal birim için yazar şu ifadeleri kullanır: "Sözünü ettiğimiz dağılım, bir saatlik mi, bir haftalık mı, bir yıllık mı, otuz yıllık mı? Her hesap farklı, hatta bağdaşma sonuçlar verebilir. Aslına bakarsanız insanların çoğu, iki zamansal hesapla ilgilenir. Biri çok kısa vadeli bir hesaptır ve hayatta kalma hesabı olarak adlandırılabilir. Diğeri ise, hayatın niteliğini, bir kişinin yaşamakta olduğu günlük hayatın toplumsal değerlendirmesini ölçmek için kullanılır ve tüm bir hayatın hesabı olarak adlandırılabilir. Hayatta kalma hesabı, doğası gereği değişken ve gelip geçicidir. Bize maddi kutuplaşma olup olmadığını, nesnel ve öznel olarak gösterebilecek en iyi ölçü tüm bir hayatın hesabıdır." (A.g.e., s. 61)

[5]Karl Marx, Kapital, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1997, Sol Yayınları s. 727

* Sistem Karşıtı Hareketler'de, Konünist Manifesto'dan konu ile ilgili şu alıntıya yer verilir: "Burjuva sınıfın varoluşu ve hakimiyeti için temel koşul sermayenin oluşumu ve artmasıdır; sermayenin koşulu ise ücretli emektir. Ücretli emek münhasıran emekçiler arasındaki rekabete dayanır. Burjuvazinin gönülsüz bir biçimde teşvik ettiği sanayinin ilerlemesi, emekçilerin, rekabetten yalıtılmışlıklarının yerine, ortaklıklarından doğan devrimci birliği geçirir. Bu yüzden, modern sanayinin gelişimi burjuvazinin, ürünler üretip sahiplendiği temeli ayaklarının altından çekip alır."

Marx, hemen hemen aynı ifadeyi Kapital'in I Cildine dipnot olarak düşer. (A.g.e., s. 728)

Engels, Komünist (Engels,"Önsöz"; Marx, Fransa'da Sınıf Savaşımları, Çev.: S. Belli, Ankara 1988, Sol Yay; s. 7)

[6]Arrighi, Hopkin, Wallerstein Manifesto ile ilgili şöyle der: "Komünist Manifesto'da, teori, bütün modern tarihin geniş bir taslağını yapmak için kullanılmıştı.", Sistem Karşıtı Hareketler, Çev.: C. Korat, B. Somay, S. Sökmen, İstanbul 1995, Metis Yay., s. 17

[7]Karl Marx, Fransa'da Sınıf Savaşımları, s. 37

[8]Wallerstein, "Marx ve Tarih: Kutuplaşma", Balibar, Wallerstein, a.g.e., s. 164

[9]Wallerstein, "11. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Kavram ve Gerçeklik Olarak Burjuva(zi)", a.g.e., s. 183

[10]Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, Çev.: Necmiye Alpay, İstanbul 1996, Metis Yay., s. 28

[11]Marx, Kapital - C. III, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1997, Sol Yayınları, s. 229

[12]A.g.e., s. 219

[13]A.g.e., s. 207

[14]A.g.e., s. 14

[15]A.g.e., s. 219

[16]A.g.e., s. 213

[17]A.g.e., s. 228

[18]A.g.e., s. 222

[19]A.g.e., s. 224

[20]A.g.e., s. 226

[21]A.g.e., s. 226

[22]A.g.e., s. 226

[23] K.Marx, F. Engels, Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri, Çev: Mihri Belli, Eylül 1992, Sol Yayınları, s. 90 (* Ne ala!)

[24]Musa Sala, "Bir Ayrım Halkası Olarak Sosyalizm Kurgusu", Teori ve Politika - 10, Bahar 98, s. 97

[25]Balibar, "Önsöz", Irk, Ulus, Sınıf, a.g.e., s. 20

]]>
atilla2005@gmail.com (Musa Sala) Sayı 12 Thu, 09 Jul 2020 20:05:44 +0000
Marksizm ve Feminizmin Mutsuz Evliliği: Daha İyiye Giden Bir Birleşmeye Doğru https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/717-marksizm-ve-feminizmin-mutsuz-evliligi-daha-iyiye-giden-bir-birlesmeye-dogru https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/717-marksizm-ve-feminizmin-mutsuz-evliligi-daha-iyiye-giden-bir-birlesmeye-dogru

*

Çeviri: Aytül Kantarcı

Marksizm ve feminizmin evliliği, İngiliz örf ve adet hukukunda belirtilen karı-kocanın evliliğine benzemektedir; Marksizm ve feminizm birdir ve bu bir, Marksizmdir[1]. Marksizmi ve feminizmi son zamanlardaki birleştirme çabaları, feministler olarak bize tatmin edici gelmiyor, çünkü bu girişimler, feminist mücadeleyi sermayeye karşı verilen "daha geniş" mücadelenin kapsamı içine alıyor. Benzetmemizi sürdürürsek, ya daha sağlıklı bir evliliğe varmamız ya da boşanmamız gerekmektedir.

Bu evlilikteki eşitsizlikler, diğer pek çok toplumsal görüngü gibi, arızi değildir. Pek çok Marksist, feminizmin olsa olsa sınıf mücadelesinden daha az önemli, en kötü ihtimalle de işçi sınıfını bölücü bir nitelik taşıdığını öne sürmektedirler. Bu siyasi tutum, feminizmi sınıf mücadelesi içine alan bir analizi ortaya çıkarmaktadır. Dahası, sermayeye ilişkin olarak Marksizmin analitik gücü, onun cinsiyetçiliğe ilişkin sınırlılığını gözden saklamaktadır. Biz bu makalede, Marksist analizin, başta sermaye olmak üzere, tarihsel gelişimin yasalarına ilişkin esaslı bir kavrayış sağlamasına karşın, Marksist kategorilerin cinsiyet körü olduğunu öne süreceğiz. Yalnızca özgül bir feminist analiz kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkilerin bütüncül karakterini ortaya çıkarır. Yine de tek başına feminist analiz yetersiz kalır, çünkü, o da tarihsel bakış açısına sahip değildir ve yeterli derecede materyalist değildir. Batılı kapitalist toplumların gelişimini ve bu toplumlar içinde kadınların kötü durumunu anlamak istiyorsak, hem, başta tarihsel ve materyalist yöntemi olmak üzere Marksist analiz, hem de toplumsal ve tarihsel bir yapı olarak patriarkayı (ataerkillik) tanımlamasıyla feminist analiz, kaynak olarak kullanılmalıdır. Bu makalede, Marksist feminist analiz için yeni bir yönelim önereceğiz.

Tartışmamızın birinci bölümü, "kadın sorunu"na ilişkin çeşitli Marksist yaklaşımları ele almaktadır. Daha sonra, ikinci bölümde, radikal feministlerin çalışmalarına döneceğiz. Patriarkanın radikal feminist tanımlamalarının sınırlılığından söz ettikten sonra, kendi argümanımızı ortaya koyacağız. Üçüncü bölümde ise gerek kapitalist toplumların gelişimi, gerekse kadınların şu anda içinde bulundukları durum hakkında öneriler getirmek için, hem Marksizmin hem de feminizmin güçlü yanlarını kullanmaya çalışacağız. Son zamanlardaki sosyalist feminist çalışmalardaki dengesizliği düzelterek ve günümüzdeki sosyo-ekonomik formasyonumuzun daha kapsamlı bir analizini ortaya koyarak, feminist amaçları analiz etmek için Marksist metodoloji kullanacağız. Materyalist bir analizin, patriarkanın basit bir şekilde insan ruhuna ait bir şey değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir yapı olduğunu gösterdiğini öne süreceğiz. Ayrıca, içinde yaşadığımız toplumun, onun hem kapitalist hem de patriarkal yönlerde düzenlendiğini kabul ettiğimiz vakit en iyi şekilde anlaşılabileceğini iddia edeceğiz. Patriarkal ve kapitalist çıkarlar arasındaki gerilime dikkat çekerken, sermaye birikiminin hem kendisini patriarkal toplumsal yapıyla uzlaştırdığını, hem de bu yapının idame edilmesinde yardımcı olduğunu öne süreceğiz. Bu çerçevede, patriarkal ilişkilerin kapitalizmi destekleme eğiliminde olduğunu göstererek, cinsiyetçi ideolojinin günümüzde alışılmışın dışında bir kapitalist biçim aldığını göstereceğiz. Kısaca, patriarka ile kapitalizm arasında bir ortaklığın ortaya çıkarak geliştiği argümanını ortaya koyacağız.

Dördüncü ve son bölümde ise, Marksizm ve feminizm arasındaki siyasi ilişkilerin, solun kadın sorununa ilişkin anlayışında görülen, Marksizmin feminizm üzerindeki hakimiyetini ortaya koyduğunu ileri süreceğiz. Dolayısıyla, Marksizm ve feminizm arasındaki daha gelişmiş bir birlik, yalnızca sınıf ve cinsiyet ilişkilerinin gelişmiş entelektüel kavrayışını değil, aynı zamanda bu ittifakın, sol politikadaki egemenlik ve ikincillik ilişkilerinin yerini almasını gerektirir.

I- Marksizm ve Kadın Sorunu

Kadın sorunu hiçbir zaman "feminist sorun" olmamıştır. Feminist sorun, kadınlar ve erkekler arasındaki cinsel eşitsizliğin nedenlerine, erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyetine yöneliktir. Kadının durumuna ilişkin çoğu Marksist analiz, sorun olarak, kadının erkekle değil, kadının ekonomik sistemle ilişkisini ele alır ve açık bir şekilde bununla, birincinin, ikinci tartışma kapsamı içinde açıklanmasını amaçlar. Kadın sorununa ilişkin Marksist analiz üç temel biçim almıştır. Bu analızlerin hepsi kadına uygulanan baskıyı, bizim üretimle bağlantımız (ya da bu bağlantının yokluğu) şeklinde görür. Kadını işçi sınıfının bir parçası olarak tanımlayarak, bu analizler, mütemadiyen kadınların erkeklerle ilişkisini, işçilerin sermayeyle ilişkisi içine alır. İlk olarak, Marx, Engels, Kautsky ve Lenin de dahil olmak üzere ilk Marksistler, kapitalizmin tüm kadınları ücretli işgücü içine çekmekte ve bu sürecin, cinsiyete dayalı iş bölümünü yıkmakta olduğunu düşündüler. İkinci olarak, çağdaş Marksistler, kadınları kapitalizmdeki günlük yaşamın analizi içine aldılar. Bu görüşe göre, yaşamımızın tüm unsurları kapitalist sistemi yeniden üretir şekilde görülmektedir ve bu sistemin içinde hepimiz işçiyizdir. Üçüncü olarak, Marksist feministler ev işi ve onun sermayeyle olan ilişkisi üzerine odaklanmışlardır ve bunlardan bazıları, ev işinin artı değer yarattığını ve ev kadınlarının doğrudan kapitalistler için çalıştıklarını öne sürmüşlerdir. Þimdi bu üç yaklaşım üzerinde duracağız.

Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde, kadının ikincil konumunu kabul etmiş ve bu durumu özel mülkiyet kurumuna atfetmiştir[2]. Engels, burjuva ailelerde kadınların, patronlarına hizmet etmek, tek eşli olmak ve ailenin malını miras edinecek ve bu malları artırmaya devam edecek çocuklar doğurmak zorunda olduklarını öne sürer. Engels, proleterler içinde kadınlara baskı uygulanmadığını, çünkü proleterlerin çocuklarına miras bırakacakları özel mülkiyete sahip olmadıklarını iddia eder. Engels ayrıca, ücretli işin yaygınlaşmasının küçük topraklı köylülüğü yok etmesiyle ve erkeklerin yanı sıra kadınların ve çocukların ücretli iş gücü içinde yer almasıyla, erkeğin hanehalkı üzerindeki otoritesinin zayıfladığını ve patriarkal ilişkilerin yok olduğunu iddia eder[3].

Böylece, Engels’e göre, işgücü içinde yer almaları, kadınların özgürleşmesinin anahtarıydı. Kapitalizm cinsiyet farklılıklarını ortadan kaldıracak ve tüm işçilere eşit davranacaktı. Kadınlar ekonomik olarak erkeklerden bağımsız olacak ve proleter devrimin yapılmasında erkeklerle eşit bir şekilde yer alacaktı. Devrimden sonra, tüm insanlar işgücü içinde yer aldıklarında ve özel mülkiyet ortadan kaldırıldığında, kadınlar, erkeklerin yanı sıra sermayenin egemenliğinden de kurtulacaklardı. Marksistler, kadınların işgücüne katılmalarının, iki işe birden, yani ev işi ve ücretli işe, sahip olmaları nedeniyle, kendileri ve aileleri için getireceği zorluklardan haberdarlardı. Bununla birlikte Marksistler, kadınların evde sürüp giden ikincil konumları üzerinde daha az, kapitalizmin patriarkal ilişkileri "erozyona uğratıcı" ilerlemeci karakteri üzerinde daha çok durdular. Sosyalizmde, ev işi de kollektifleştirilecek ve kadınlar çifte yükten kurtulacaklardı.

Bu ilk Marksist yaklaşımın siyasi olarak ima ettiği şeyler açıktır. Kadınların kurtuluşu, ilk olarak, onların erkekler gibi işgücüne katılmalarını, ikinci olarak da, erkeklerle birlikte kapitalizme karşı verilecek devrimci mücadeleye katılmalarını gerektirir. İlk Marksistler, sermayenin genelde işçilerin sömürülmelerinin nedeni olması gibi, sermaye ve özel mülkiyetin, kadınların da baskı altında olmalarının nedeni olduğunu öne sürerler.

Kendi dönemlerinde kadınların içinde bulunduğu üzücü durumun farkında olmalarına karşın, ilk Marksistler, kapitalizmde kadın ve erkeklerin deneyimleri arasındaki farklar üzerinde durmakta yetersiz kaldılar. Kadınların, kadın olarak, nasıl ve neden baskı altında oldukları türünden feminist sorunlar üzerinde odaklanmadılar. Bu nedenle de, erkeklerin, kadınların ikincil konumlarının sürmesindeki çıkarlarını kabul etmediler. Üçüncü bölümde ele alacağımız gibi, erkekler, ev işi yapmak zorunda olmamaktan, kızları ve karılarının kendilerine hizmet etmelerinden ve iş pazarında daha iyi yerlere sahip olmaktan yarar sağlamışlardır. Patriarkal ilişkiler, ilk Marksistlerin söyledikleri gibi, kapitalizm tarafından çabucak devre dışı bırakılacak atalardan kalma bir şey olmadığı gibi, kapitalizmle birlikte yaşamayı ve güç kazanarak büyümeyi sürdürmektedir. Ve, sermaye ve özel mülkiyet, kadınların kadınlar olarak baskı altında olmasının nedeni olmadığı içindir ki, tek başına bunların ortadan kalkması, kadınlar üzerindeki baskının kalkmasıyla sonuçlanmayacaktır.

İkinci Marksist yaklaşımı, yani günlük yaşam okulunu, örnekleyen son zamanlarda yayımlanmış makalelerin belki de en popüler olanı, Eli Zaretsky’nin Socialist Revolution’da[4] yazdığı dizidir. Feminist analizle fikir birliği içinde olarak Zaretsky, cinsiyetçiliğin kapitalizmin yarattığı yeni bir görüngü olmadığını söylemesine karşın, cinsiyetçiliğin şimdi aldığı belli şeklin, sermaye tarafından biçimlendirildiğini vurgular. Zaretsky, kapitalizmde kadınların ve erkeklerin farklı deneyimleri üzerinde odaklanır. Engels’ten bir yüzyıl sonra kapitalizmin olgunlaştığı dönemde yazan Zaretsky, kapitalizmin tüm kadınları erkeklerle eşit biçimde işgücü içine çekmediğini belirtir. Tersine, sermaye bir taraftan ev, aile ve bireysel yaşam, diğer taraftan da, işyeri arasında bir ayrım meydana getirmiştir[5].

Zaretsky’ye göre, ev işi ve ücretli iş arasındaki bu ayrım yüzünden, cinsiyetçilik kapitalizmde daha tehlikeli olmuştur. Kadınlar üzerindeki artan baskı, onların ücretli işin dışında tutulmaları yüzündendir. Zaretsky, erkeklerin ücretli iş yapmak zorunda olmaları yüzünden baskı altında olduklarını, kadınların ise ücretli işte çalışmalarına izin verilmemesi yüzünden baskı altında olduklarını öne sürer. Kadınların ücretli işgücü dışında tutulmalarının nedeni başta kapitalizmdir, çünkü kapitalizm hem ev dışında ücretli çalışma olanakları yaratır, hem de kapitalist sistem için ücretli işçilerin (biyolojik) yeniden üretimini sağlamak amacıyla kadınların evde çalışmalarını gerekli kılar. Kadınlar işgücünü yeniden üretirler, işçiler için psikolojik bakımı sağlarlar ve yabancılaşma denizinde bir mahremiyet adası oluştururlar. Zaretsky’ye göre, kadınlar erkekler için değil, sermaye için çalışırlar; yalnızca evin işyerinden ayrılması ve kapitalizmin yol açtığı ev işinin özelleşmesidir ki, kadınların evde özel olarak erkekler için çalıştıkları görünümünü yaratır. Kadınların erkekler için çalıştıkları görünümü ile kadınların sermaye için çalıştıkları gerçeği arasındaki bu farklılık, kadın hareketinin enerjisini yanlış yere yönlendirmesine neden olmaktadır. Kadınlar, evde çalışmalarına karşın, kendilerinin de işçi sınıfının bir parçası olduklarını kabul etmelidirler.

Zaretsky’ye göre, "ev kadınları, proletarya ile birlikte, gelişmiş kapitalist toplumun iki karakteristik işçisi olarak ortaya çıktı"[6] ve onların yaşamlarının bölünmesi, hem koca-proleter hem de karı-ev kadınını baskı altında tutar. Sosyalistlere, bu yıkıcı bölünmenin ortadan kaldırıldığı bir toplum kurmak için mücadele etme imkanını, yalnızca, kadınların evdeki çalışmasını ve tüm diğer toplumsal olarak gerekli faaliyetleri içeren "üretimin" yeniden kavramsallaştırılması verecektir. Zaretsky’ye göre, kadın ve erkekler birlikte (ya da ayrı olarak), yaşamlarının bu parçalara ayrılmış alanlarını yeniden birleştirmek ve kamusal olduğu kadar özel ihtiyaçlarımızı da karşılayan insani bir sosyalizmin yaratılması için mücadele etmelidirler. Kapitalizmin, sorunlarının kökeninde yer aldığını kabul ederek, kadın ve erkekler birbirlerine karşı değil sermayeye karşı savaşacaklardır. Özel ve kamusal yaşamlarımız arasındaki ayrımı o yarattığı için, kapitalizmin yıkılması bu ayrımın sona ermesine yol açacak, yaşamlarımızı yeniden birleştirecek ve hem kadınların hem de erkeklerin üzerindeki baskıya son verecektir.

Zaretsky’nin analizi feminist harekete çok şey borçludur, fakat, nihayetinde bu hareketin yeni bir yönelime girmesi gerektiğini öne sürmektedir. Zaretsky, cinsiyetçiliğin kapitalizm öncesinde de var olduğunu öne süren feminist argümanı kabul etmektedir; sermayenin yeniden üretimi için ev işinin önemli olduğu yolundaki Marksist feminist argümanların çoğunu benimsemektedir; ev işinin ağır iş olduğunu kabul etmekte ve ev işini küçümsememektedir; ve erkek egemenliği ve cinsiyetçilik kavramlarını kullanmaktadır. Ancak Zaretsky’nin analizi, eninde sonunda, sorunun merkezi olarak, ayrılık nosyonuna ve kapitalizme atfedilebilecek bölünme kavramına dayanmaktadır. Kadınların ve erkeklerin alanlarının tamamlayıcı, ayrı fakat eşit şekilde önemli olduğunu öne süren yirminci yüzyılın başlarındaki "tamamlayıcı alanlar" argümanı gibi, Zaretsky, kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizliğin varlığı ve önemini büyük ölçüde yadsımaktadır. Zaretsky, kadınlar, aile ve özel alanın kapitalizmle ilişkisi üzerinde odaklanmaktadır. Dahası, Zaretsky’nin öne sürdüğü gibi, eğer özel alanı kapitalizm yarattıysa, bu neden kadınların özel alanda çalışmaları ve erkeklerin işgücüne katılmaları şeklinde oldu? Kuşkusuz bu, erkeklerin kadınlar üzerindeki sistemli egemenliği olan patriyarka ile ilişkilendirilmeksizin açıklanamaz. Bize göre, aile, işgücü pazarı, ekonomi ve toplumdaki sorun, basit bir şekilde kadınlar ile erkekler arasındaki iş bölümü değil, erkekleri üstün, kadınlarıysa ikincil bir konuma yerleştiren bölünmedir.

Engels’in kadınların baskı altında tutulmasına kapitalist katkı olarak özel mülkiyeti görmesi gibi, Zaretsky de özel alanı görmektedir. Zaretsky ve Engels kadınlar, erkekler, çocuklar ve yetişkinlerin aile merkezli girişimlerde beraber çalıştıkları ve hepsinin cemiyet yaşamına katıldıkları sanayi öncesi aile ve cemiyeti romantize etmektedirler. Zaretsky’nin insani sosyalizmi aileyi yeniden birleştirecek ve bu "mutlu atölyeyi" yeniden yaratacaktır.

Sosyalizmin hem erkeklerin hem de kadınların çıkarına olduğunu öne sürerken, hepimizin o aynı biçimdeki "insani sosyalizm" için mücadele ettiğimiz ya da oraya ulaşmak için aynı mücadele mefhumuna sahip olduğumuz açık değildir, dahası, üzerimizdeki mevcut baskıdan tek başına kapitalizm sorumlu değildir. Zaretsky’nin, kadınların erkekler için çalışıyorlarmış gibi göründüğünü ancak gerçekte onların sermaye için çalıştıklarını düşünmesine karşın biz, kadınların aile içinde çalışmasının -açık bir şekilde kapitalizmi de yeniden üretiyor olmasının yanı sıra- gerçekten erkekler için olduğunu düşünüyoruz. Üretimin yeniden kavramsallaştırılması, yaratmak istediğimiz toplum biçimi hakkında düşünmemize yardımcı olabilir ancak, günümüz ile bu toplumun yaratılması arasında geçecek dönemde, kadınlar ve erkekler arasındaki mücadele, sermayeye karşı verilen mücadelenin yanı sıra devam etmek zorundadır.

Ev işini inceleyen Marksist feministler de feminist mücadeleyi sermayeye karşı mücadelenin içine almışlardır. Mariarosa Dalla Costa’nın ev işi konusundaki teorik analizi, esas olarak ev işinin sermayeyle ilişkisi ve kapitalist toplumda ev işinin yeri konusunda bir argümandır ve ev işi örneğinde kadınlarla erkekler arasındaki ilişkileri kapsamaz [7]. Bununla birlikte, Dalla Costa’nın, kadınların ev işi için ücret talep etmeleri konusundaki siyasi tutumu, kadın hareketi içinde yer alan kadınlar arasında, ev işinin önemi konusunda bilinçlenmeyi büyük ölçüde artırmıştır. Bu talep ABD’deki kadın grupları arasında tartışıldı ve hala tartışılmaktadır [8]. Kadınların evde, işgücünün yeniden üretimini sağlayarak sermaye için temel hizmetleri sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda bu çalışma yoluyla artı değer yarattığını [9] iddia ederek Dalla Costa, aynı zamanda ev işinin önemi konusunda solun bilincini önemli ölçüde artırmış ve ev işinin sermaye ile ilişkisi konusunda uzun bir tartışmayı başlatmıştır [10].

Dalla Costa, ev işinin gerçek bir çalışma olduğu konusundaki feminist düşünceyi, ev işinin ücretli iş olması gerektiğini öne sürerek, kapitalizmde ev işine meşruiyet kazandırmak için kullanır. Kadınlar, kendilerinin geleneksel işgücü içine girmeleri için zorlanmalarına izin vermek yerine, ev işi için ücret talep etmelidirler çünkü, geleneksel işgücü içinde kadınlar "çifte çalışma" ile hem sermayeye bedava ev işi hizmeti vermeye, hem de ücretli işte çalışmaya devam edeceklerdir. Dalla Costa, ev işi karşılığında ücret alan kadınların toplu çocuk bakımı, yemek hazırlanması ve benzeri yollarla ev işini kollektif olarak organize edebileceklerini söylemektedir. Ücret talep etmek ve ücret almak, yaptıkları işin önemi konusunda kadınların bilincini artıracak; ev işinin özel zorunluluğunun yanı sıra toplumsal önemini görmelerini sağlayacaktır ki, bu da daha kapsamlı bir toplumsal değişim için gerekli bir ilk adımdır.

Dalla Costa, ev işi konusunda toplumsal olarak önemli olanın, onun sermayeye gerekliliği olduğunu öne sürer. Bunun içinde, kadınların stratejik önemi yatar. Ev işi için ücret talep ederek ve iş pazarına katılmayı reddederek kadınlar, sermayeye karşı mücadelenin öncülüğünü yapabilirler. Kadın toplulukları örgütleri, sermaye için yıkıcı olabilir ve yalnızca sermayenin tecavüzüne karşı direnişin değil fakat aynı zamanda, yeni bir toplumun oluşturulmasının da temelini atabilirler.

Dalla Costa erkeklerin, (kadınların kendi toplulukları içinde örgütlendikleri zaman meydana gelecek olan) kadınların kurtuluşuna direneceğini ve kadınların onlara karşı mücadele etmesi gerektiğini kabul eder ancak bu, nihai sosyalizm amacına ulaşmak için verilmesi gereken yardımcı bir mücadeledir. Dalla Costa’ya göre, kadınların mücadeleleri feminist olduğu için değil sermaye karşıtı olduğu için devrimcidir. Dalla Costa kadınları, artı değerin yaratıcıları ve bunun sonucunda işçi sınıfının bir parçası yaparak, devrimde kadınların mücadelesi için bir yer bulur. Bu, kadınların siyasi faaliyetlerini meşrulaştırır [11].

Kadın hareketi, kadınların mücadelesinin önemine hiçbir zaman şüpheyle bakmamıştır, çünkü feministler için amaç, yalnızca kendi mücadeleleri sonucunda sağlanabilecek olan kadınların kurtuluşudur. Dalla Costa’nın, ev işinin toplumsal içeriği konusunda kavrayışımızı artırmadaki katkısı, değer biçilemez bir gelişme olmuştur. Ancak, yukarıda söz edilen diğer Marksist yaklaşımlar gibi, Dalla Costa’nın yaklaşımı da, kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiler değil, sermaye üzerine odaklanmıştır. Kadınların ve erkeklerin çıkar, amaç ve stratejilerinde farklılıklar olduğu gerçeği, Dalla Costa’nın, kapitalist sistemin hepimizi nasıl düşkün halde tuttuğu ve bu sistem içinde kadınların çalışmalarının önemli ve belki de stratejik rolü konusundaki analiziyle, belirsiz hale getiriliyor. Dalla Costa’nın yazıları feminizmin retoriğine (kadınların baskı altında tutulmaları, erkeklerle mücadele) sahiptir ancak, odağından yoksundur. Eğer böyle bir odağa sahip olsaydı, Dalla Costa, örneğin toplumsal bir ilişki olarak ev işinin öneminin, erkek egemenliğini sürdürmedeki canalıcı rolünde yattığı argümanını getirebilirdi. Kadınların, erkekler için çalışarak ev işi yapmalarının, patriarkanın sürdürülmesindeki önemini belirtebilirdi.

Engels, Zaretsky ve Dalla Costa, aile içindeki iş sürecini yeterli bir şekilde analiz etmede başarısız olmuşlardır. Kadınların çalışmasından kim yarar sağlar? Kuşkusuz kapitalistler, fakat aynı zamanda, kocalar ve babalar olarak evde özel hizmetler alan erkekler. Bu hizmetlerin içeriği ve derecesi, sınıfsal, etnik ya da ırksal gruplara göre değişebilir ancak, erkeklerin hizmet aldıkları gerçeği değişmez. Erkekler, lüks tüketim, boş zaman ve özel hizmetler anlamında, kadınlardan daha yüksek yaşam standardına sahiptirler [12]. Materyalist bir yaklaşım bu çok önemli noktayı göz ardı etmemelidir [13]. Bu materyalist yaklaşım, erkeklerin kadınlara uygulanan baskının sürmesinde maddi bir çıkarları olduğunu da öngörür. Erkeklerin çoğunluğu patriarka içindeki hiyerarşinin kaldırılmasından yarar sağlayabileceği için, uzun dönemde bu, "yanlış bilinç" olabilir. Kısa dönemde ise bu, diğer insanların işgücü üzerinde kontrol kurulmasına varabilir ki, bu kontrol erkeklerin gönüllü olarak bırakmada isteksiz olacakları bir kontroldür.

İlk Marksistler ev işini ihmal eder ve kadınların işgücüne katılımlarının üstünde dururlarken, son zamanlardaki diğer iki yaklaşım, ev işi üzerinde, kadınların iş pazarında günümüzdeki rollerini ihmal edecek derecede durmaktadırlar. Bununla birlikte her üçü de, kadınları işçi sınıfı kategorisi içine alma ve kadınlara uygulanan baskıyı sınıf baskısının bir başka unsuru olarak anlama eğilimindedirler. Bunu yaparlarken hepsi de, kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkilere, yani feminist analizin amacına çok az fırsat tanırlar. "Sorunlarımız", ince bir şekilde analiz edilirken, yanlış anlaşılmaktadır. Marksist analizin odak noktası sınıf ilişkileri; Marksist analizin amacı, kapitalist toplumun hareket yasalarını anlamak olmuştur. Marksist metodolojinin feminist stratejiyi formüle etmede kullanılabileceğine inanıyoruz ancak yukarıda tartıştığımız Marksist feminist yaklaşımlar bunu yapmamaktadırlar; onların Marksizmi, feminizmleri üzerinde baskındır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu kısmen Marksizmin analitik gücünden kaynaklanmaktadır. Marksizm, sınıflı toplumun gelişimi, kapitalist toplumlarda birikim süreci, sınıf egemenliğinin yeniden üretimi ile sınıf mücadelesinin ve çelişkilerinin gelişimi teorisidir. Kapitalist toplumlar, birikim sürecinin talepleriyle sürüklenmektedirler; bu, çok kısa olarak, üretimin kullanıma değil, değişime dayalı olduğu olgusuyla özetlenebilir. Bir kapitalist sistemde üretim, kar yapmaya katkıda bulunduğu sürece önemlidir ve ürünlerin kullanım değerinin yalnızca arızi bir önemi vardır. Karlar, kapitalistin işgücünü sömürme, işçilere ürettiklerinin değerinden daha az ödeme yapma yeteneğinden elde edilir. Karların birikimi, üretim ilişkilerini dönüşüme uğratarak, sistematik olarak toplumsal yapıyı dönüşüme uğratır. Yedek işgücü ordusu, çok sayıda insanın yoksulluğu, bundan daha fazlasının yoksulluk sınırında olması, sermayeye ilişkin bu insani ayıplar, birikim sürecinin yan ürünleridir. Kapitalistlerin bakışı açısından, işçi sınıfının yeniden üretimi "güvenli bir şekilde kendisine bırakılabilir" [14]. Aynı zamanda sermaye, kendisinin yanı sıra büyüyen bireysellik, rekabet, egemenlik ve günümüzde, belli bir tür tüketim ideolojisi yaratır. Doğuşu konusundaki teori ne olursa olsun, ideolojiler, kapitalist toplumların hakim değerleri olarak kabul edilmelidir.

Marksizm, kapitalist toplumların pek çok unsurunu anlamamızı sağlar: üretimin yapısı, belli bir iş yapısının oluşması ve egemen ideolojinin içeriği. Marx’ın kapitalizmin gelişimi teorisi, bir "boş yerlerin" gelişimi teorisidir. Örneğin Marx, proletaryanın büyüyeceği ve küçük burjuvazinin öleceği tahmininde bulunmuştu. Daha kesin ve daha detaylı olarak, Braverman, gelişmiş kapitalist toplumlarda, hizmet ve masabaşı işi "yerlerinin" oluşturulmasına açıklık getirmiştir [15]. Sermaye, kimin dolduracağına bakmaksızın bu yerleri yaratırken, sınıf, yedek işçi ordusu, ücretli işçi gibi Marksist analiz kategorileri, neden belli yerleri belli insanların doldurduğunu açıklamaz. Bu kategoriler, aile içinde ve dışında kadınların neden erkeklere göre ikincil durumda oldukları ve neden bunun tersi olmadığı konusunda hiçbir ipucu vermezler. Bizzat sermaye gibi, Marksist kategoriler de cinsiyet körüdürler. Marksizmin kategorileri bize, boş yerleri kimin dolduracağını söyleyemez. Kadın sorunu konusundaki Marksist analiz bu temel sorundan muzdariptir.

Daha kullanışlı bir Marksist feminizme doğru

Marksizm aynı zamanda, bir toplumsal analiz, tarihsel diyalektik materyalizm yöntemidir. Bu yöntemi feminist sorunların hizmetine koyarak, Juliet Mitchell ve Shulamith Firestone Marksist feminizm için yeni yönelimler önerirler. Mitchell, bizim de doğru olduğunu düşündüğümüz, şunları söyler:

Her zaman sorun olan, bizim sosyalizmle “ilişkimiz” değildir -sorun, (bizim Marksist yöntem olarak nitelendirdiğimiz) bilimsel sosyalizmin bir yöntem olarak, bize uygulanan baskıyı ve bu nedenle bizim devrimci rolümüzü analiz etmede kullanılmasıdır. Böyle bir yöntemin, daha önce geliştirilmiş sosyalist teoriler kadar, radikal feminizmi de anlaması gerektiğine inanıyorum [16].

Engels’in yazdığı gibi;

Materyalist mefhuma göre, tarihte belirleyici faktör, son tahlilde, yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Bu yine ikili bir karaktere sahiptir: bir tarafta, yaşam araçlarının, yiyeceğin, giyeceğin, barınmanın üretimi ve bu üretim için gerekli aletlerin üretimi vardır; diğer tarafta ise, insanların kendi kendilerini üretmesi, türlerin üremesi vardır. Belli bir tarihsel dönemde insanların yaşadıkları toplumsal düzen, bu iki tür üretim tarafından belirlenir... [17].

Bu, Mitchell’in yapmaya çalıştığı analiz biçimidir. Mitchell, ilk yazdığı “Woman: The Longest Revolution” adlı makalede, hem pazar için çalışmayı, hem de yeniden üretim, cinsellik ve çocuk yetiştirmeyi inceler [18].

Belki de, kadınların yaptıkları tüm işleri üretim saymaması yüzünden, Mitchell tam anlamıyla başarılı olmaz. Yalnızca pazar için çalışma üretim olarak tanımlanır; kadınların çalıştığı diğer alanlar (kabaca aile içinde toplanabilir) ideolojik olarak tanımlanır. Yeniden üretim, cinsellik ve çocuk yetiştirmeyi düzenleyen patriarkanın, Mitchell’e göre, maddi bir temeli yoktur. Mitchell’in bu makaleyi genişlettiği Women’s Estate, kadınların aile içinde çalışmalarının analizini geliştirmekten çok, pazar için çalışmalarının analizini geliştirmek üzerinde yoğunlaşır. Kitap, kadınların sermaye ile ilişkileri ve onun için çalışmalarının üzerinde, kadınların erkekler ile ilişkileri ve onlar için çalışmalarından daha çok durur; kitap, radikal feminizmden çok Marksizmden etkilenmiştir. Mitchell, daha sonraki çalışması Psychoanalysis and Feminism’de, kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiler, başka bir deyişle kadınlar ve erkekler tarafından, farklı ve toplumsal cinsiyet temelli kişiliklerin geliştirilmesini araştırmak için, önemli bir alanı inceler[19]. Patriarka, -Mitchell’in onu ima ettiği anlaşılıyor- en başta, kız ve erkek çocukların kadın ve erkek olmayı öğrendikleri psikolojik alanda işlemektedir. Mitchell burada, başlangıçta önemsemediği yeniden üretim, cinsellik ve çocuk yetiştirme alanları üzerinde yoğunlaşmaktadır ancak, bunları ideolojik alana yerleştirerek, ilk analizinin temel zayıflığını sürdürmektedir. Mitchell, sermayeyi temel ekonomik yapı olarak sunduğu gibi, patriarkayı açıkça temel ideolojik yapı olarak ortaya koymaktadır:

Meseleyi şematik olarak ortaya koyarsak....iki özerk alanla ilgileniyoruz: kapitalizmin ekonomik biçimi ve patriarkanın ideolojik biçimi [20].

Mitchell, bu iki alanın birbiri içine geçtiğini söylese de, kadınların ve erkeklerin işgüçleri arasındaki ilişkide patriarkaya maddi bir temel vermedeki başarısızlığı ile, kişilik oluşturulması ve toplumsal cinsiyet yaratılması sürecinin maddi unsurlarını belirtmede, benzer bir şekilde başarısız olması, Mitchell’in analizinin kullanılabilirliğini sınırlamaktadır.

Shulamith Firestone ise, patriarka ile ilişkilendirmek için, materyalist bir analiz getirerek, Marksizm ve feminizm arasında köprü kurar[21]. Firestone’un materyalist analizi kullanımı, Mitchell’inki kadar kararsız değildir. Firestone, cinselliğin diyalektiğinin, temel tarihsel diyalektik olduğunu ve patriarkanın maddi temelinin, kadınların türün yeniden üretiminde yaptığı çalışma olduğunu söyler. Firestone’nun, kadınların durumunu analiz etmede Marksizmi kullanması ve patriarkanın maddi bir temeli olduğunu söylemesinin önemi, küçümsenemez. Ancak Firestone’nun çalışmasının zayıflığı, biyoloji ve yeniden üretimi abartmasındadır. Anlamamız gereken, (bir biyolojik olgu olan) cinsiyetin, (toplumsal bir görüngü olan) toplumsal cinsiyete nasıl dönüştüğüdür. Yalnızca yeniden üretim üzerinde odaklanmak yerine, kadınların tüm çalışmalarını, onun toplumsal ve tarihsel çerçevesi içine yerleştirmek gerekmektedir. Firestone’un çalışması, Marksist metodolojinin yeni ve feminist bir kullanımını getirse de, diğer tüm baskı biçimlerini (sınıf, yaş, ırk), bir temel taşı olan, erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğinin üzerine oturtmasındaki ısrarı, onun çalışmasının Marksist feministlerden çok radikal feministler içinde sınıflandırılmasını gerekli kılar. Firestone’un çalışması, radikal feminist tutumun en kapsamlı beyanı olarak kalır.

Firestone’un kitabı, Marksistlerin tümü tarafından reddedilmiştir. Örneğin Zaretsky kitabı, “öznellik bahanesi” olarak nitelendirir. Firestone’un kitabının kadınları bu kadar heyecanlandıran tarafı, erkeklerin kadınlar üzerindeki gücünü analiz etmesi ve Firestone’un bu durum karşısındaki çok sağlıklı öfkesiydi. Kitaptaki aşk üzerine olan bölüm, bunu kavramamızda temeldi ve hala da öyledir. Bu bölüm yalnızca, Marksistlerin de değinebileceği (sadece bir tavır sorunu), “erkeklik ideolojisi” hakkında değildir, erkeklerin kadınlar üzerindeki gücünün öznel sonuçlarının açığa çıkarılması, patriarka içinde yaşamanın nasıl bir şey olduğunun sergilenmesidir. “Kişisel olan politiktir” anlayışı, Zaretsky’nin iddia edeceği gibi, kendini daha iyi hissetmesi için bir öznellik bahanesi değildir: bu, toplumsal ve siyasi bir gerçeklik olarak, kadınların ikincilliği ve erkeklerin gücünün kabul edilmesi çağrısıdır.

II- Radikal Feminizm ve Patriarka

Radikal feminist yazının büyük hamlesi, “kişisel olan politiktir” sloganının ispatlanmasına yöneltilmiştir. Radikal feministlere göre, kadınların hoşnutsuzluğu, uyumsuzun nevrotik feryadı değil, kadınların sistemli bir şekilde egemenlik altında olduğu, baskı altında tutulduğu ve sömürüldüğü bir toplumsal yapıya cevaptır. Kadınların iş pazarındaki ikincil konumu, orta sınıf evliliğin erkek merkezli duygusal yapısı, kadınların reklamlarda kullanılması, sözde kadınların -akademik ve klinik psikoloji tarafından popülarize edilen- ruhi durumunun nevrotik olduğu anlayışı, kadınların gelişmiş kapitalist toplumlardaki yaşamlarının unsurları araştırıldı ve analiz edildi. Radikal feminist literatür çok büyüktür ve kolayca bir özeti yapılamaz. Aynı zamanda, radikal feminizmin psikoloji üzerine odaklanması tutarlıdır. New York Radikal Feministler’in temel örgütlenme belgesi “Egonun Politikası”ydı. Radikal feministler için “kişisel olan politiktir” sloganının anlamı, ilk ve temel bölünmenin cinsler arasında olduğu ve tarihin itici gücünün erkeklerin kadınlar üzerinde iktidar ve egemenlik kurmak için çalışması, yani cinselliğin diyalektiğidir [22].

Firestone, erkek ve kız çocukların, iktidar anlamında erkekler ve kadınlara dönüşme gelişimini anlamak için, Freud’u yeniden yazdı[23]. Firestone’un “eril” ve “dişil” karakter özelliklerini tanımlaması, radikal feminist yazının simgesidir. Erkek iktidar ve egemenlik ister; erkek ben-merkezci, bireysel, rekabetçi ve pragmatiktir; Firestone’a göre, “teknolojik biçim” erildir. Dişi ise bakıp-besleyici, estetik güzelliğe sahip ve düşüncelidir; “estetik biçim” dişildir.

Estetik biçimin dişil olduğu düşüncesi, kuşkusuz antik Yunanları oldukça şaşırtırdı. Burada radikal feminist analizin hatası ortaya çıkar: radikal feministlerin sunduğu şekliyle cinselliğin diyalektiği, eril ve dişil karakterleri, tüm geçmiş tarihte de, günümüzdeki biçimindeymiş gibi gösterir. Radikal feminist analiz, günümüze ilişkin kavrayışlarında çok büyük güce sahiptir. En zayıf yönü ise, onun gözlerini tarihe kapamasına neden olan, psikoloji üzerindeki odaklanmasıdır.

Bunun nedeninin altında, yalnızca radikal feminist yöntem değil, aynı zamanda, toplumsal örgütlenmenin oldukça esnek bir biçimi olması dolayısıyla, tek başına patriarkanın doğası yatar. Radikal feministler patriarkayı, erkeklerin kadınlar üzerinde egemenlik kurmasıyla tanımlanan bir toplumsal sistemi anlatmak için kullanırlar. Kate Millett’in tanımlaması klasiktir:

bizim toplumumuz... bir patriarkadır. Ordu, sanayi, teknoloji, üniversiteler, bilim, siyasi bürolar, maliye -kısacası, polisin baskıcı gücü de dahil, toplumdaki her iktidar alanının tamamıyla erkeklerin elinde olduğu hatırlanırsa, bu gerçek ortadadır [24].

Radikal feministlerin bu patriarka tanımı, bildiğimiz toplumların çoğu için geçerlidir ve bunları birbirinden ayıramayız. Radikal feministlerin tarihi kullanması, tüm yer ve zamanlarda patriarkanın var olduğunu gösteren örnekleri sağlaması ile sınırlıdır [25]. Kadın hareketi öncesindeki ana-akım sosyal bilimciler ve Marksistler için patriarka, hiyerarşinin isnat edilen özellikleri örnek aldığı, feodal ve feodal öncesi toplumların, ekonomik ve siyasi ana hatlarını oluşturan, erkekler arasındaki bir ilişkiler sistemine karşılık gelir. Kapitalist toplumlar burjuva sosyal bilimciler tarafından meritokratik, bürokratik ve kişisel olmayan sistemler olarak anlaşılır; Marksistler ise kapitalist toplumları sınıf egemenliği sistemleri olarak görürler[26]. Her iki türdeki sosyal bilimciler için de, ne tarihsel patriarkal toplumlar, ne de günümüzün batılı kapitalist toplumları, erkekler arasındaki, onların kadınlar üzerinde hakimiyet kurmalarını sağlayan ilişkiler sistemleri olarak anlaşılmaz.

Patriarkanın tanımlanmasına doğru

Patriarkayı, erkekler arasındaki, maddi bir temeli olan ve hiyerarşik olsa da, onların kadınlar üzerinde hakimiyet kurmalarını sağlayacak dayanışma ve karşılıklı bağımlılığı da yaratan ya da kuran, toplumsal ilişkiler dizisi olarak tanımlayabiliriz. Patriarkanın hiyerarşik olmasına ve farklı sınıflar, ırklar ya da etnik gruplardan erkeklerin bu patriarka içinde farklı yerleri bulunmasına karşın, erkekler aynı zamanda, kadınlar üzerinde paylaşılan hakimiyet ilişkisinde, birleşmiş durumdadırlar; bu hakimiyeti korumak için de birbirlerine bağımlıdırlar. Hiyerarşiler en azından kısmen “işler” durumdadır çünkü, statüko içindeki kazanılmış hakları meydana getirirler. Üst seviyedekiler, daha alt seviyedekiler üzerinde iktidar kullanma hakkı vererek, kendilerinden alt seviyedekileri “memnun edebilirler”. Patriarka hiyerarşisinde, bu hiyerarşi içindeki kademeleri ne olursa olsun tüm erkekler, en azından bazı kadınları kontrol edebilme gücüne sahip olarak tatmin edilebilirler. Patriarkanın ilk kurumsallaştığı devlet toplumlarında, yükselen yöneticilerin, erkeklerin kabileye ait bazı olanaklarını yeni yöneticilere bırakmaları karşılığında, (kadınları ve çocukları üzerinde kontrol kurmalarını sağlayarak) erkekleri ailelerinin reisi yaptıkları yönünde bazı bulgular vardır[27]. Erkekler, (kendi aralarındaki hiyerarşik düzenlerine karşın) kadınlar üzerindeki kontrollerini sürdürmek için birbirlerine bağımlıdırlar.

Patriarkanın üzerinde durduğu maddi temel, en temel olarak, erkeklerin kadınların işgücü üzerindeki kontrollerindedir. Erkekler bu kontrolü, kadınların bazı esaslı üretici kaynaklara ulaşmalarını engelleyerek (örneğin kapitalist toplumlarda, geçimini temin edecek ücret sağlayan işler) ve kadınların cinselliğini sınırlayarak sürdürürler[28]. Tek eşli heteroseksüel evlilik, erkeklerin bu her iki alanı kontrol etmelerini sağlıyor görünen, göreceli olarak yeni ve etkili bir biçimdir.

Kadınların olanaklara ve kendi cinselliklerine sahip olmalarını kontrol etmek, erkeklerin, hem pek çok kişisel ve cinsel alanda kendilerine hizmet edilmesi, hem de çocukların büyütülmesi amacıyla, kadınların işgücü üzerindeki kontrolü sağlamalarına olanak verir. Erkekleri pek çok hoş olmayan (tuvaletlerin temizlenmesi gibi) işleri yapmaktan kurtaran, kadınların erkeklere verdiği hizmet, aile içinde olduğu kadar dışarıda da verilmektedir. Aile dışındaki hizmetlere örnek, kişisel işlerin yerine getirilmesi için sekreterlerin ortak kullanımı, kahve yapmaları ve “seksüel” bir çevre yaratmaları kadar, erkek patronlar ve profesörler tarafından kadın işçiler ve öğrencilere cinsel taciz yapılmasını kapsar. Çocukların büyütülmesi, onların işgücü, babalarına hemen bir yarar sağlasın ya da sağlamasın, bir sistem olarak patriarkanın sürdürülmesi için önemli bir görevdir. Sınıflı toplumun okullar, işyerleri, tüketim normları vs. ile yeniden üretilmesi zorunluluğu, patriarkal toplumsal ilişkiler için de geçerlidir. Bizim toplumumuzda, çocuklar genellikle evde kadınlar tarafından bakılırlar, kadınlar toplumsal olarak erkekler karşısında ikincil konumda olarak tanımlanır ve tanınırlar, erkekler ise bu eve ait resimde nadiren yer alırlar. Bu şekilde büyütülen çocuklar ise toplumsal cinsiyet hiyerarşisindeki yerlerini genellikle iyi öğrenirler. Bununla birlikte, patriarkal davranışların öğretildiği, kadınların ikincil konumlarının güçlendirildiği ve takviye edildiği ev dışındaki alanlar; kiliseler, okullar, spor, kulüpler, sendikalar, ordular, fabrikalar, bürolar, sağlık merkezleri, medya vs., bu süreçte merkezi konumdadır.

Bu yüzden, patriarkanın maddi temeli, yalnızca aile içinde çocukların büyütülmesine dayanmaz, fakat aynı zamanda, erkeklerin kadınların işgücünü kontrol edebilecekleri tüm toplumsal yapılara dayanır. Toplumsal yapının patriarkayı sürdüren unsurları teorik olarak belirlenebilir, bu nedenle de toplumsal yapının diğer unsurlarından ayrılabilir. Gayle Rubin, “cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemleri”ni teşhis ederek, bu toplumsal yapıların patriarkal unsurunu tanıma yeteneğimizi büyük ölçüde artırmıştır:

Bir “cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemi”, bir toplumun biyolojik cinselliği, insan faaliyetinin ürünlerine dönüştürdüğü ve bu dönüştürülmüş cinsel ihtiyaçların tatmin edildiği bir düzenlemeler serisidir [29].

Erkek ve dişi olarak, biyolojik cinsiyetlerle doğarız ancak toplumsal olarak tanınan toplumlar cinsiyetlere, kadınlar ve erkeklere dönüştürülürüz. Nasıl böyle dönüştürüldüğümüz, Engels’in bahsettiği üretim biçiminin ikinci unsuru, “insanoğlunun kendi kendini üretimi, türün üremesidir”.

İnsanların türlerini nasıl ürettiği, toplumsal olarak belirlenir. Biyolojik bakımdan, insanlar çeşitli cinsel tercihlere sahip olabiliyorlarsa, toplum her türlü cinsel dışavurumun eşit şekilde izin verildiği şekilde düzenlenseydi, yeniden üretim yalnızca bazı cinsel ilişkiler, yani heteroseksüel ilişkiler sonucu meydana gelirdi. Bütün bilinen toplumlarda geçerli toplumsal bir icat olan cinsiyete dayalı katı iş bölümü, çok ayrı iki toplumsal cinsiyet ile erkeklerin ve kadınların ekonomik nedenlerle bir araya gelmeleri ihtiyacını doğurur. Bu, onların cinsel ihtiyaçlarını heteroseksüel tatmine yöneltmeye ve biyolojik yeniden üretimi garanti altına almaya yardım eder. Daha yaratıcı toplumlarda, biyolojik yeniden üretim diğer tekniklerle garanti altına alınabilirdi ancak, cinsiyete dayalı iş bölümü günümüze kadar evrensel bir çözüm olarak görülüyor. Cinsiyete dayalı bir iş bölümünün cinsler arasındaki eşitsizliği ifade etmemesi teorik olarak mümkün olsa da, bilinen çoğu toplumlarda, toplumsal olarak kabul edilebilir bir cinsiyete dayalı iş bölümü, kadınların işine düşük statü vermektedir. Cinsiyete dayalı iş bölümü aynı zamanda, erkekler ve kadınların yaşamda farklı deneyimlere sahip oldukları cinsel alt kültürlerin de temelidir; bu iş bölümü, (toplumumuzda) yalnızca ev işi yapmamakla ve istihdamda daha iyi yere sahip olmakla değil, fakat aynı zamanda psikolojik olarak da yürütülen erkek iktidarının maddi temelidir.

İnsanların cinsel ihtiyaçlarını nasıl karşıladıkları, nasıl yeniden ürettikleri, yeni kuşaklara toplumsal normları nasıl aşıladıkları, toplumsal cinsiyeti nasıl öğrendikleri, kadın ve erkek olarak hissetmenin nasıl olduğu -bunların hepsi Rubin’in tanımladığı cinsiyet/toplumsal cinsiyet alanında oluşur. Rubin, (kiminle cinsel ihtiyaçlarınızı tatmin edebileceğinizi size bildiren) akrabalığın etkisini, “ödipal mekanizma” ve çocuğun yetiştirilmesi yoluyla toplumsal cinsiyete özgü kişiliklerin gelişimini vurgular. Bunu yanı sıra, cinsiyet/toplumsal cinsiyet kavramını, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini tanımlama ve güçlendirmede oynadıkları roller nedeniyle, tüm diğer toplumsal kurumları incelemede kullanabiliriz.

Rubin, teorik olarak, bir cinsiyet/toplumsal cinsiyet sisteminin dişil egemen, eril egemen ya da eşitlikçi olabileceğini belirtir ancak, bilinen pek çok cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemini sınıflandırmayı ya da tarihi dönemselleştirmesini yapmayı reddeder. Biz, günümüz cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemini patriarka olarak sınıflandırma yolunu seçiyoruz çünkü bu, günümüz sisteminde merkezi olduğunu düşündüğümüz erkek egemenliği ve hiyerarşi nosyonunu uygun bir şekilde kapsar.

Ekonomik üretim (Marksistlerin üretim biçime gönderme yapmak için kullandıkları) ve cinsiyet/toplumsal cinsiyet alanında insanların üretilmesi, her ikisi de, Engels’e göre “belli bir tarihsel dönemde ve belli bir ülkede insanların içinde yaşadığı toplumsal düzenlemeyi” belirler. O zaman, bu her iki tür üretim ve yeniden üretim biçimine, insanlara ve şeylere bakılarak, tüm toplum anlaşılabilir[30]. “Saf kapitalizm” ve “saf patriarka” gibi bir şey yoktur, bunlar zaruri olarak bir arada yaşamak durumundadırlar. Var olan şey, patriarkal kapitalizm, ya da patriarkal feodalizm, ya da eşitlikçi avcı/toplayıcı toplumlar ya da anaerkil bahçıvan toplumlar ya da bahçıvan patriarkal toplumlardır. Üretimin bir unsurundaki değişimle, diğerindeki değişimler arasında mutlak bir bağlantı olmasının gerekmediği görülüyor. Örneğin, bir toplum kapitalizmden sosyalizme dönüşüm geçirebilir ve hala patriarkal olarak kalır[31]. Sağduyu, tarih ve deneyimlerimiz bize, üretimin bu iki unsurunun birbirinin içine öyle sıkı bir şekilde geçtiğini ve birindeki değişimin diğerinde hareket, gerilim ve çelişki yarattığını göstermektedir.

Irksal hiyerarşiler de bu çerçevede anlaşılabilir. Biyolojik rengi bir toplumsal kategoriye, ırka dönüştüren toplumsal yaşam alanları, renk/ırk sistemlerinin açıklanmasında, daha fazla inceleme mümkün olabilir. Irksal hiyerarşiler de toplumsal cinsiyet hiyerarşileri gibi toplumsal düzenlememizin, insanların nasıl üretildikleri ve yeniden üretildiklerinin unsurlarıdır. Bunlar temel olarak ideolojik değillerdir; üretim biçimimizin ikinci unsurunu, yani insanların üretimi ve yeniden üretimini oluştururlar. Dolayısıyla, toplumlarımızı, örneğin basitçe kapitalist olarak değil, patriarkal kapitalist beyaz üstünlükçü olarak tanımlamamız en doğrusu olabilir. Aşağıda üçüncü bölümde, ırksal düzenlere adapte olan ve onları kullanan bir kapitalizm durumunu ve kapitalizm ile patriarka arasındaki karşılıklı ilişkinin çeşitli örneklerini göstereceğiz.

Kapitalist gelişme, işçiler hiyerarşisi için yerler yaratır ancak geleneksel Marksist kategoriler kimlerin hangi yerleri dolduracaklarını söyleyemezler. Toplumsal cinsiyet ve ırk hiyerarşileri, boş yerleri kimlerin dolduracağını belirlerler. Patriarka basit şekilde hiyerarşik düzenleme değil, belli insanların belli yerleri doldurdukları hiyerarşidir. Hükmedilenin neden kadınlar olduğunu ve bunun nasıl gerçekleştiğini, ancak patriarkayı incelerken öğreniriz. En çok bilinen toplumların patriarkal olduğuna inanmamıza karşın, patriarkayı evrensel ve değişmeyen bir görüngü olarak görmüyoruz. Erkeklerin kadınlara hükmetmesini sağlayan erkekler arasındaki karşılıklı ilişkiler ağı olan patriarka, zaman içinde biçim ve yoğunluk açısından değişime uğramıştır. Erkekler arasındaki hiyerarşi ve erkeklerin bu patriarkal olanaklardan farklı derece ve biçimlerde yararlanmalarının araştırılması önemlidir. Kuşkusuz sınıf, ırk, milliyet, hatta medeni durum ve cinsel yönelim, yaş kadar, burada rol oynar. Farklı sınıf, ırk, milliyet, medeni durum ve cinsel yönelim gruplarından kadınlar da, patriarkal gücün farklı derecelerine tabidirler. Kadınlar da, sınıf, ırk, ya da ulusal iktidar, hatta, patriarkal hiyerarşide kendi erkek akrabalarından düşük seviyede olan erkekler üzerinde (aile bağları yoluyla) patriarkal güç kullanabilirler.

Özetle, patriarkayı, maddi bir temeli olan ve erkeklerin kadınlar üzerinde hakimiyet kurmasını sağlayan, erkekler arasındaki hiyerarşik ilişkiler ve dayanışmayı içeren, toplumsal ilişkiler dizisi olarak tanımlıyoruz. Patriarkanın maddi temeli, erkeklerin kadınların işgücü üzerindeki kontrolüdür. Bu kontrol, kadınları ekonomik olarak üretici kaynaklara ulaşmaktan alıkoymak ve kadınların cinselliğini sınırlamakla sürdürülür. Erkekler bu kontrolü, kadınlardan bireysel hizmet alarak, ev işi yapmak ve çocuk bakmak zorunda olmayarak, seks için kadınların vücutlarını kullanarak, güçlü hissederek ve güçlü olarak sağlarlar. Günümüzde yaşadığımız biçimiyle patriarkanın önemli unsurları; heteroseksüel evlilik (ve bunun sonucunda ortaya çıkan homofobi), kadınların çocuk bakması ve ev işi yapması, kadınların erkeklere ekonomik bağımlılığı (bu da iş pazarındaki düzenlemelerle artırılır), devlet, erkekler arasındaki toplumsal ilişkiler temeli üzerine kurulu çeşitli kurumlar -kulüpler, spor, sendikalar, meslekler, üniversiteler, kiliseler, şirketler ve ordular. Patriarkal kapitalizmi anlamak istiyorsak, tüm bu unsurların incelenmesi gerekir.

Gerek erkekler arasındaki karşılıklı bağımlılık ve hiyerarşi gerekse kadınların ikincil konuma düşürülmesi, içinde yaşadığımız toplumun işleyişi için gereklidir, yani, bu ilişkiler bütün sisteme tesir eder. Þimdi, bu ilişkilerin yaratılması sorununu bir yana bırakıyoruz ve soruyoruz, kapitalist toplumlarda patriarkal ilişkileri tanıyabilir miyiz? Kapitalist toplumlarda, burjuva ve Marksist sosyal bilimcilerin, artık olmadığını, ya da en iyi ihtimalle önemsiz kalıntılar olduğunu iddia ettikleri, erkekler arasındaki bu aynı bağlantıları keşfetmek zorundayız. Kapitalist toplumlarda erkekler arasındaki bu ilişkilerin nasıl sürdürüldüğünü anlayabilir miyiz? Patriarkanın, kapitalist gelişmenin yönünü biçimlendirme yöntemlerini teşhis edebilir miyiz?

III- Patriarka ve Sermayenin Ortaklığı

Kapitalist toplumlarda patriarkal toplumsal ilişkileri nasıl tanırız? Bu sanki, her bir kadın yalnızca kendi erkeği tarafından baskı altında tutuluyormuş gibi görünür; onun ezilmesi özel bir durummuş gibi görünür. Erkekler içindeki ve aileler içindeki ilişkiler eşit bir şekilde parçalara ayrılmış gibi görünür. Erkekler içindeki ve erkeklerle kadınlar arasındaki arasındaki ilişkileri, sistematik şekilde patriarkal olarak tanımak zordur. Bununla birlikte biz, patriarkanın erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiler sistemi olarak kapitalizmde var olduğunu ve kapitalist toplumlarda, patriarka ve sermaye arasında sağlıklı ve güçlü bir ortaklığın bulunduğunu ileri sürüyoruz. Patriarka kavramı ve bir kapitalist üretim biçimi anlayışı ile hareket edilirse, patriarka ile kapitalizm arasındaki ortaklığın kaçınılmaz olmadığı hemen anlaşılır; erkekler ve kapitalistlerin sık sık çatışan çıkarları vardır, özellikle de kadınların işgücünün kullanılması konusunda. Burada, bu çatışmanın bir yönü kendini ortaya koyabilir: erkeklerin büyük bölümü kadınlarının evde kalarak kişisel olarak kendilerine hizmet etmesini isteyebilirler. Kapitalist olan az sayıdaki erkek de, (kendilerinin olmayan) kadınların çoğunluğunun, ücretli iş pazarında çalışmalarını isteyebilir. Kadınların emek gücü üzerinde yaşanan bu çatışmadaki gerilimleri tarihsel olarak incelerken, sermaye ve patriarka arasındaki ortaklığın temeli kadar, kapitalist toplumlarda patriarkal ilişkilerin maddi temelini de teşhis edebileceğiz.

Sanayileşme ve aile ücretinin gelişimi

Marksistler, ondokuzuncu yüzyılda tanık oldukları toplumsal görüngüler seçkisinden oldukça mantıklı çıkarımlarda bulundular.

Ancak Marksistler nihai olarak, yeni ortaya çıkan kapitalizmin çekişmek zorunda olduğu, daha önce var olan patriarkal toplumsal güçlerin gücünü ve sermayenin bu güçlere göre kendini ayarlaması gereğini gözardı ettiler. Endüstri devrimi, kadınlar ve çocuklar da dahil tüm insanları işgücü içine çekiyordu; aslında ilk fabrikalar hemen hemen tamamıyla kadın ve çocuk işgücü kullandılar [32]. Kadınların ve çocukların erkeklerden bağımsız olarak ücret alabilmeleri, hem (birinci bölümde tartışıldığı gibi) hakimiyet ilişkilerini zayıflattı, hem de herkes için ücretlerin düşük olmasına neden oldu. Kautsky, 1892’de bu süreci şöyle açıklıyordu:

Çalışan erkeğin karısı ve küçük çocuklarının kendi geçimlerini sağlayabilmeleriyle, erkek işçilerin ücretleri, taze iş gücü arzının durması riskini yaratmaksızın, kendi kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilecek seviyeye indirilebiliyor.

Üstelik, kadınların ve çocukların emeği, erkeklerden daha az direnebildikleri için, ek avantajlar sağlar; ve bunların işçi saflarına getirilmeleri, pazarda satış için sunulan iş gücünün miktarını çok büyük ölçüde artırır.

Kadınların ve çocukların emeği, pazarı doyurduğu için (erkek işçinin) direnme kapasitesini azaltır; bu her iki duruma bağlı olarak, (kadın ve çocuk emeği) erkek işçinin ücretini düşürür[33].

Düşük ücretlerin ve tüm aile üyelerinin iş gücüne zorla katılımının işçi sınıfı ailesi üzerindeki kötü etkisi, Marksistler tarafından da kabul edildi. Kautsky söyle yazdı:

Kapitalist üretim sistemi, çoğu durumda, çalışan erkeğin biricik ailesini yıkmaz ancak bu aileyi, özellikle sevimsiz olanları dışında her özelliğinden yoksun bırakır. Bugün kadının sınai işlerdeki faaliyeti...onun eski yükünün, yenisi tarafından artırılması anlamına gelir. Ancak bir kişi iki efendiye hizmet edemez. Erkek işçinin ailesi, işçinin karısı ne zaman günlük ekmeği kazanmaya yardım etmek zorunda olsa, ıstırap çeker [34].

Kautsky kadar erkek işçiler de, kadının ücretli işte çalışmasının dezavantajlarının farkındaydılar. Kadınlar yalnızca "ucuz rakip" değildi, aynı zamanda çalışan kadınlar, onların "iki efendiye iyi hizmet edemeyecek" eşleriydi.

Erkek işçiler, kadınların ve çocukların iş gücüne toptan katılımlarına karşı çıktılar ve onları sendika üyeliğinin ve iş gücünün dışında tutmayı istediler. 1846’da On Saat Savunusu’nda şöyle denildi:

Bugün bizim için, kadın fabrika işçilerinin fiziksel ve ahlaki durumlarını geliştirme yönündeki tüm girişimlerin, kadınların çalışma saatleri azaltılmadıkça boşa çıkacağını söylemek gereksizdir. Aslında, daha ileri giderek şunu söyleyebiliriz ki, evli kadınların, makinenin usandırıcı hareketini izlemektense, ailenin ev içi işlerini yerine getirmeleri daha iyidir. Bu nedenle, kocanın, karısını, bir pamuk fabrikasının katlanmak zorunda olacağı ağır ve sıkıcı işine göndermeksizin, karısı ve ailesini geçindirebileceği günün çok uzak olmadığını ümit ediyoruz [35].    

ABD’de 1854’te Ulusal Matbaacılık Sendikası, "kadın dizgicilerin istihdamının kendi tüzüğüyle" teşvik edilmemesini öngören bir karar aldı. Erkek sendikacılar kadın işçilere sendika korumasının sağlanmasını istemediler; bunun yerine onları dışarıda bırakmaya çalıştılar. 1879’da, Uluslararası Sigara Üreticileri Sendikası Başkanı Adolph Strasser şöyle dedi: "Kadınları işin dışında tutamayız ama, fabrika yasaları yoluyla onların günlük iş kotalarını sınırlayabiliriz"[36].

Ucuz rekabet sorununun, ücretli kadın ve gençlerin örgütlenmesi yoluyla çözülebilecek olmasına karşın, bozulan aile yaşamı sorunu çözülemezdi. Erkekler, sendika korumasını kendilerine saklarlarken, kadınlar ve çocuklar için koruyucu iş yasalarının çıkarılmasını tartışmaya başladılar[37]. Koruyucu iş yasalarının, kadın ve çocuk emeğinin en kötü şekilde istismar edilmesi konusunda bazı iyileştirmeler sağlamış olabilmesine karşın, bu yasalar yetişkin kadınların "erkek" işlerine katılımını da sınırladı[38]. Erkekler, yüksek ücretli işleri kendilerine saklamak ve erkek ücretlerini genel olarak yükseltmek istediler. Erkek işçiler, kendi ücretli emekleri için, tek başına ailelerinin geçimini sağlamaya yeterli ücretler istediler. Bu "aile ücreti" sistemi, ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında, işçi sınıfı aileleri için, tedricen standart haline geldi[39]. Çeşitli gözlemciler, ücretli işe sahip olmayan karının, erkek işçilerin yaşam standardının bir parçası olması gerektiğini iddia ettiler[40]. Erkek işçiler, kadınlar ve erkeklere eşit ücretler verilmesi için mücadele etmek yerine, karılarının evde verecekleri hizmeti sağlama almak için, aile ücreti sistemini savundular. Patriarkanın olmaması durumunda, birleşmiş bir işçi sınıfı kapitalizme karşı durabilirdi ancak, patriarkal toplumsal ilişkiler, bir tarafın (erkeklerin) diğer taraf (kadınlar) zararına satın alınmasına imkan vererek, işçi sınıfını böldü. Sorunun bu çözümü sürecinde, erkekler arasındaki hiyerarşi ve dayanışma çok önemliydi. Aile ücretleri, o dönemde kapitalist ve patriarkal çıkarlar arasında süren, kadınların işgücü üzerindeki çatışmanın çözülmesi olarak anlaşılabilir.  

Çoğu yetişkin erkek için aile ücreti, erkeklerin diğerleri, yani genç insanlar, kadınlar ve toplumsal olarak aşağı seviyedeki erkeklere (İrlandalılar, siyahlar, vs., pek çok patriarkal imtiyazın sağlanmadığı patriarkal hiyerarşideki alt seviyedeki gruplar) düşük ücretlerin verilmesinin kabul edilmesi ve bunun için hileye başvurulması anlamına gelir. Kadınlar, çocuklar ve alt seviyedeki erkekler için düşük ücretler, iş pazarındaki iş ayrımcılığı ile yürütülür ve sendikalar ve yöneticilerin yanı sıra, okullar, eğitim programları, hatta aile gibi yardımcı kurumlar tarafından sürdürülür. Cinsiyete göre iş ayrımcılığı, kadınların en düşük ücretli işleri yapmalarını garanti atına alarak, hem kadınların erkeklere ekonomik bağımlılığını garanti altına alır, hem de kadın ve erkekler için uygun alanlar nosyonunu güçlendirir. Dolayısıyla, çoğu erkek için, aile ücretinin gelişimi, erkek hakimiyetinin maddi temelini iki şekilde garanti altına aldı. Birincisi, erkekler iş pazarında daha iyi işlerin sahibi olurlar ve kadınlardan daha yüksek ücret kazanırlar. Kadınların iş pazarında aldıkları düşük ücretler, hem erkeklerin kadınlar üzerindeki maddi avantajını sürdürür, hem de kadınların eş olmayı bir kariyer olarak tercih etmelerini teşvik eder. İkinci olarak, kadınlar ev işi yapar, çocuk bakar ve evde erkeklere doğrudan yarar sağlayacak diğer hizmetleri yerine getirirler [41]. Böylece, kadınların ev içi sorumlulukları, onların iş pazarındaki ikincil konumlarını daha da güçlendirir [42].

Yirminci yüzyılın başlarında geliştirilen bu çözüm, patriarkal çıkarlara olduğu kadar kapitalist çıkarlara da yarar sağlamış görülebilir. Kapitalistlerin, ondokuzuncu yüzyıl endüstrileşmesinin başında geçerli olan çok kötü koşullarda, işçi sınıfı ailelerinin kendilerini yeterli şekilde yeniden üretemeyeceklerinin farkına vardıkları, sık sık ileri sürülür. Kapitalistler, ev kadınlarının, ücretli işte çalışmayan evli kadınlardan daha sağlıklı işçiler yetiştirdikleri ve eğitilmiş çocukların eğitilmemiş olanlardan daha iyi işçi olduklarını anladılar. Erkeklere aile ücreti ödenmesi ve kadınların evde tutulması yönündeki pazarlık, erkek işçilere olduğu kadar kapitalistlere de uygun geldi. Pazarlığın koşullarının zaman içinde değişmesine karşın, aile ve kadınların aile içindeki çalışmasının, sermayeye iş gücü sağlayarak, erkeklere de ayrıcalıklarını kullanabilecekleri bir alan yaratarak hizmet etmesi, hala geçerliliğini korumaktadır. Kadınlar, erkeklere ve ailelerine hizmet için çalışırlarken, aynı zamanda tüketiciler olarak kapitalistlere de hizmet ederler [43]. Firestone, Frankfurt Okulu ve diğer pek çok kişinin ortaya koyduğu gibi, aile aynı zamanda hakimiyet ve itaatin öğrenildiği yerdir[44]. İtaatkar çocuklar yumuşak başlı işçiler olurlar; kızlar ve erkekler, her biri kendi uygun rollerini öğrenirler.

Aile ücreti, kapitalizmin patriarkaya göre ayarlandığını gösterirken, çocukların değişen statüleri, patriarkanın kapitalistlere göre ayarlandığı göstermektedir. Kadınlar gibi çocuklar da, ücretli işten mahrum edilmeye başlandı. Çocukların para kazanma yetenekleri azalırken, onların anne-babalarıyla olan yasal ilişkileri de değişti. ABD’deki sanayileşme döneminin başında, babalar için çocuklarının ihtiyaçlarını yerine getirmek, onların mutlu gelişimi için zorunlu, hatta öncelikli olarak görülüyordu; tartışmalı nezaret durumunda, babalar yasal önceliğe sahipti. Çocukların, ailelerinin ekonomik refahına katkı yeteneklerinin azalmasıyla, anneler artan bir şekilde çocuklarının mutlu gelişimi için önemli görülmeye başlandılar ve tartışmalı nezaret durumunda, yasal öncelik kazandılar[45]. Burada patriarka, çocukların değişen ekonomik rolüne adapte oldu: çocuklar üreticiyken erkekler onlar üzerinde hak iddia ediyorlardı; çocuklar üretimden soyutlanınca, kadınlara verildiler.

Yirminci yüzyıldaki ortaklık

Ondokuzuncu yüzyıl Marksistlerinin, kapitalizmin herkesi proleterleştirme ihtiyacı içinde, patriarkanın kaybolacağı tahmini doğru çıkmadı. Marksistler yalnızca patriarkanın gücünü ve esnekliğini azımsamakla kalmadılar, aynı zamanda sermayenin gücünü abarttılar. Marksistler, kapitalizmin feodal ilişkileri koparan yeni toplumsal gücünü, hakikatte çok güçlü olarak tasavvur ettiler. Çağdaş gözlemciler, "saf" kapitalizm eğilimleri ile günlük pratikte tarihsel güçlerle karşı karşıya gelen "gerçek" kapitalizmin eğilimleri arasındaki farkı görmede daha iyi durumdalar. Sermaye ile ırksal düzenlemeler arasındaki ortaklık ve iş pazarının bölünmesi tartışmaları, "saf" kapitalist güçlerin tarihsel gerçeklikle nasıl karşılaştıkları konusunda yeni örnekler sağlar. Bu süreçte, kapitalizm tarafından büyük esneklik gösterilmiştir.

Güney Afrika üzerine çalışan Marksistlerin, ırksal düzenlemelerin herkesin eşit bir şekilde proleterleşmesine izin vermeyebileceğini iddia etmelerine karşın, bu, ırksal engellerin sermaye birikimini engelleyeceği anlamına gelmez[46]. Soyut olarak, analistler, hangi düzenlemelerin kapitalistlerin en fazla artı-değeri sağlamalarına izin vereceği hakkında tartışabilirler. Yine de, belli bir tarihsel durumda kapitalistler, toplumsal kontrol, işçi gruplarının direnişi ve devletin müdahalesinden kaygı duymak durumundalar. Devlet, toplumun tümüyle yeniden üretimini sağlamak için müdahalede bulunabilir; sermayenin en kötü eğilimlerini ortadan kaldırmak için, bazı kapitalistleri polis kuvvetiyle kontrol altında tutmak gerekli olabilir. Bu faktörleri göz önüne alarak, kapitalistler elde edilebilir olan en büyük karları maksimize ederler. Amaç toplumsal kontrol olduğunda , kapitalistler işi belli bir biçimde organize ederler, burada sermayeye ilişkin hiçbir şey tek başına, ücretli iş gücünde kimin (yani, hangi bireyler hangi atfedilen özelliklerle) yüksek, kimin alçak pozisyonları işgal edeceğini belirlemez. Tabii, bu işi organize etme biçimi, kapitalistlerin baskın toplumsal grubu oluşturmalarına ve ırkçı (ve cinsiyetçi) olabilmelerine yardımcı olur. Kapitalizm, ikincil grupların olduğu kadar hakim grupların da atfedilen özelliklerini devralır.

Tekelci sermayenin işçi pazarında bölünme yaratma eğilimi hakkında son zamanlarda yürütülen tartışmalar, bu anlayışla uygunluk içindedir [47]. Kapitalistler, atfedilen özellikleri işçi sınıfını bölmek için kullanarak, işgücünde kasti bölünme yarattıklarında bu, açıkça, dar anlamda birikim ihtiyacından çok toplumsal kontrol ihtiyacından kaynaklanır [48]. Ve zaman içinde, bu bölme girişimlerinin tümü (bölmede) hem başarılı hem de karlı olmazlar. Sermayenin işgücüne şekil verme yeteneği, hem dar anlamda birikimin belli zorunluluklarına (örneğin, üretim çok sayıda işçi arasında iletişimi gerektirecek şekilde mi düzenlenmiştir? Eğer böyleyse, bunların hepsinin aynı dili konuşmaları daha yararlıdır) [49] hem de bir toplumdaki, sermayeyi adapte olmaya zorlayan/teşvik edebilen toplumsal güçlere (Güney Afrika’da beyazlar ve siyahlar için ayrı lavabo olanaklarının sürdürülmesi, yalnızca kapitalistlere ekonomik maliyet getirdiği şeklinde anlaşılabilir ancak, bu ekonomik maliyet, Güney Afrikalı beyazları siyahlarla birlikte yıkanmaya zorlamaya çalışmanın toplumsal maliyetinden daha azdır) bağlıdır.

Kapitalist gelişmenin yönü konusundaki ilk argümanımız sermayenin çok güçlü olmadığı ise, ikincisi sermayenin büyük ölçüde esnek olduğudur. Sermaye birikimi, daha önce var olan toplumsal biçimlerle karşı karşıya gelir, ve onları hem yıkar hem de onlara adapte olur. Sermayenin adaptasyonu, bu daha önce var olan biçimlerin yeni çevrelerde ısrarla kalma konusundaki gücünün bir yansıması olarak görülebilir. Yine de, bu yeni çevrelerde tutunsalar da, daha önce var olan bu biçimler değişmez değillerdir. Irk ve cinsiyetin bugün olduğu biçimiyle anlaşılmasını sağlayan ideolojiye, örneğin birikim sürecinde, ırksal ve cinsel bölünmelerin kuvvetlendirildiği belli yollarla, sağlam bir şekilde biçim verilir.

Günümüzde aile ve aile ücreti

Yukarıda, kapitalizm ve patriarkaya ilişkin olarak, adaptasyon ya da karşılıklı intibakın, yirminci yüzyılın başında, aile ücretinin gelişimi biçimini aldığını iddia ettik. Aile ücreti, patriarka ve kapitalizm arasındaki ortaklığı pekiştirdi. İddia ediyoruz ki, kadınların, özellikle İkinci Dünya Savaşından bu yana artan bir şekilde iş gücüne katılımına karşın, aile ücreti hala, öncelikle onların ev işlerinden, erkeklerin de ücretli işten sorumlu oldukları, günümüzdeki cinsiyete dayalı iş bölümünün temel taşıdır. Kadınların iş pazarındaki düşük ücretleri, (çocuklara başka birisi tarafından bakılması ihtiyacıyla birleştiğinde), ailenin gerekli bir gelir toplama birimi olarak varlığının devam etmesini garanti altına alır. Aile ücretiyle desteklenen aile, bu nedenle, kadınların emeğinin aile içinde ve dışında erkekler tarafından kontrol edilmesine olanak sağlar.

Kadınların ücretli işe girişlerinin artması ailede (Kautsky ve Engels’in ondokuzuncu yüzyılda işaret ettikleri gerilimi çok andıran) bir gerilime yol açabilse de, bunun sonucunda aile ve cinsiyete dayalı iş bölümü kavramları ve gerçekliklerinin, kısa bir süre sonra kaybolacağını düşünmek yanlış olacaktır. Cinsiyete dayalı iş bölümü, kadınların kadın işlerinde çalıştığı -yani yalnızca evde yapmaya alışkın oldukları, yemek yapma ve sofra kurma, her tür temizlik, insanların bakımını sağlama, vs. türünden işler yapmalarıyla- iş pazarında, yeniden ortaya çıkar. Bu işler düşük statülü ve düşük ücretli oldukları için, maddi temeli bir dereceye kadar aileden ücretli işe, aile temelli patriarkadan sanayi temelli patriarkaya geçse de, patriarkal ilişkiler değişmemiş olarak kalır [50].

Sanayi temelli patriarkal ilişkiler, çok çeşitli yollarla güçlendirilir. Kadınlara düşük ücretler, daha az hak ve çok az yükselme fırsatı veren sendika toplu sözleşmeleri, yalnızca atalardan kalma kalıntılar değildir, -cinsiyetçi tutum ya da erkek üstünlükçü ideolojinin bir davası olarak- bunlar, patriarkal sistemin maddi temelini korurlar. Bazıları patriarkanın günümüzde ailede olmadığını ileri sürecek kadar ileri gitseler de (örneğin, Steward Ewen, Captains of Consciousness)[51], biz bunu yapmayacağız. Sermaye ile patriarka arasındaki uzlaşmanın koşulları, daha önce ailede yapılan ek görevlerin sermayeye katılmasıyla ve kadınların iş gücünün yerleşim mekanının kaymasıyla[52] değişmesine karşın, bunun yanı sıra, yukarıda tartıştığımız gibi, iş pazarında yüksek derecedeki iş ayrımcılığının neden olduğu ücret farklılıklarının, kadınları evlenmeye teşvik ederek, aile ve onunla birlikte ev içi iş bölümünü güçlendirdiği de, doğrudur. Aile ücreti "ideali" -bir erkeğin tüm ailenin bakımını sağlamaya yeterli derecede kazanması- hem erkek hem de kadınların ailenin nakit gelirine, kazandıkları ücret yoluyla katkıda bulundukları yeni bir ideale yol açıyor olabilir. Demek ki, ücret farklılıkları, patriarkanın, yani erkeklerin kadınların iş gücü üzerindeki kontrollerinin sürdürülmesi için, artan bir şekilde gerekli olacaktır. Ücret farklılıkları, kadınların işinin erkeklerine göre ikincil olarak tanımlanmasında yardımcı olacaktır ve aynı zamanda bu, kadınların erkeklere olan gerçek ekonomik bağımlılıklarının sürmesini gerekli kılar. İş pazarındaki ve başka her yerdeki cinsiyete dayalı iş bölümü, onun sürdürülmesine hizmet eden patriarkanın tezahürü olarak anlaşılmalıdır.

Pek çok kişi, şu anda kapitalizm ile patriarka arasında ortaklık olmasına karşın, uzun dönemde patriarkanın kapitalizm için çekilmez olduğunun ortaya çıkabileceğini; kapitalizmin nihai olarak hem aile ilişkilerini hem de patriarkayı yıkabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu argüman, (ailenin onun bir örneği olmadığı) kapitalist toplumsal ilişkilerin evrenselleşme eğiliminde olduğu, yani kadınların artan bir şekilde para kazanabilecekleri ve giderek ailedeki ikincil konumlarına boyun eğmeyi reddedecekleri, ve ailenin özellikle kadınlar ve çocuklar için baskıcı olmasından dolayı, insanların aile dışında kendilerini geçindirir hale gelir gelmez bu kurumun çökeceği, mantıksal sonucuna varmaktadır.

Aile içinde somutlaşan patriarkal ilişkilerin sermaye tarafından bu kadar kolay bir biçimde yıkılabileceğini düşünmüyoruz ve aile sisteminin günümüzde dağılmakta olduğuna dair pek belirti görmüyoruz. Kadınların iş gücüne artan katılımlarının boşanmayı daha mümkün kılmasına karşın, boşanmaya teşvik eden şeyler kadınlar açısından çok güçlü değildir. Kadınların ücretleri, çok az kadının kendilerine ve çocuklarına yeterli ve bağımsız bir şekilde bakmasına izin vermektedir. Geleneksel ailenin çürümesi konusundaki belirti, en iyi ihtimalle zayıftır. Sınıflar arasında eşit bir dağılım gösteren boşanma oranı beklenildiği ölçüde bir artış göstermemiştir, dahası, yeniden evlenme oranı da oldukça yüksektir. 1970 nüfus sayımına kadar, ilk evlenme yaşı, tarihsel düşüşüne devam ediyordu. 1970’den bu yana, insanların evlenmek ve çocuk yapmayı ertelemekte oldukları görülüyor; ama son zamanlarda doğum oranı yine artmaya başladı. Nüfusun daha büyük oranlarının artık geleneksel ailelerin dışında yaşadıkları doğru. Özellikle gençler, evlenip geleneksel aileyi kuruncaya kadar, anne-babalarının evlerini terk edip kendi evlerinde yaşıyorlar. Başta kadınlar olmak üzere daha yaşlı insanlar, çocukları büyüdükten sonra ve eşlerinden ayrılma ya da onların ölümü sonucunda, kendilerini evlerinde yalnız kalmış olarak buluyorlar. Bununla birlikte eğilimler, yeni genç kuşakların, yetişkin yaşamlarının bir döneminde, daha önce olduğundan çok daha büyük oranlarda çekirdek aileler oluşturacaklarını gösteriyor. 1930’dan itibaren doğan insan gruplarının evlenme ve çocuk yapma oranları, bir önceki gruplardan daha yüksekti. Evlilik ve çocuk yapma süreleri kısalıyor olabilir, ancak bunun tekerrür oranı hala yayılıyor [53].

Sermayenin aileyi yıktığı argümanı, aile yaşamını çekici yapan toplumsal güçleri de gözden kaçırıyor. Çekirdek ailelerin psikolojik olarak yıkıcı olduğu eleştirilerine rağmen, rekabete dayalı bir toplumda aile hala, pek çok insan için gerçek ihtiyaçlara cevap veriyor. Bu yalnızca, uzun dönemli tek eşlilik için değil, hatta daha fazla, çocuk yetiştirme konusunda geçerli. Tek ebeveynli aileler, hem mali hem de ruhi yükü taşıyorlar. Özellikle işçi sınıfı kadınları için bu yükler, işgücü katılımının getirdiği "bağımsızlığı" aldatıcı hale getiriyor. Tek ebeveynli aileler, son zamanlarda siyasi analistler tarafından, yeniden evlenmeleri halinde iki ebeveynli aileler haline gelecek, geçici aile oluşumları olarak görülüyor[54] Kadınların iş gücüne artan katılımlarının etkisinin, boşanma oranlarındaki artıştan çok, aile içindeki cinsiyete dayalı iş bölümünün azalmasında görüldüğü belirtilebilir, ancak bunu kanıtlayacak deliller de eksiktir. Ev işlerini kimin yaptığı konusundaki istatistikler, kadınların ücret karşılığı çalıştığı ailelerde bile, son yıllarda bu konuda çok az değişiklik olduğunu göstermektedir; ev işlerinin çoğunu hala kadınlar yapmaktadır [55]. Ücret karşılığı çalışan kadınlar için çifte iş, bir gerçekliktir. Aile dışındaki, yani iş pazarındaki cinsiyete dayalı iş bölümünün kadınları -kendileri ücret alsalar da- ekonomik olarak erkeklere bağımlı kılması yüzünden, bu olgu pek şaşırtıcı değildir. Patriarkanın geleceği, yalnızca aile ilişkilerinin geleceğinde saklı değildir. Çünkü, sermaye gibi patriarka da, şaşırtıcı bir şekilde esnek ve uyumlu olabilir.

Aile içinde ya da başka herhangi bir yerdeki patriarkal iş bölümü, kapitalizm için "nihai olarak" tahammül edilmez olsun ya da olmasın, patriarka şu anda kapitalizme şekil vermektedir. Aşağıda göstereceğimiz gibi, patriarka hem kapitalist kontrolü meşrulaştırır, hem de sermayeye karşı belli mücadele biçimlerinin meşruiyetini ortadan kaldırır.

Yirminci Yüzyılda ideoloji

Patriarka, erkekler arasındaki hiyerarşiyi kurup meşrulaştırarak (tüm gruplardan erkeklerin, en azından bazı kadınları kontrol etmesine izin vererek), kapitalist kontrolü artırır ve kapitalist değerler patriarkal doğrunun tanımlanmasına şekil verir.

Shulamith Firestone’nun teşhis ettiği psikolojik görüngü, bağımlılık ve hakimiyet ilişkilerinde neler olup bittiğinin belli örneklerini verir. Bu ilişkiler, erkeklerin -kadınlara çok görülen- toplumsal gücü gerçekliğinden kaynaklanır, ancak bunların kapitalist toplum şartları içinde, bu şartlar tarafından biçimlendirildiği gerçeği söz konusudur [56]. Radikal feministlerin açıkladığı biçimiyle erkeklerin özelliklerini -rekabetçi, mantıksal, hükmedici- incelersek, bunlar kapitalist toplumun egemen değerlerini tanımlamamıza çok benzerler.

Bu "rastlantı" iki yönden açıklanabilir. İlk olarak, ücretli işçiler olarak erkekler, işteki kapitalist toplumsal ilişkiler içinde yutulurlar, bu ilişkilerin getirdiği rekabet içine çekilirler ve buna tekabül eden değerleri benimserler [57]. Radikal feminist erkek tanımındaki özellikler, kapitalist toplumlar açısından tümüyle uyuşmaz değildi. İkinci olarak, erkekler ve kadınların gerçekten cinsel normların belirttiği gibi davranmadıkları zamanda bile, erkekler, egemen ideoloji içinde kıymet takdir edilen özelliklere kendileri adına sahip çıkarlar. Bu nedenle örneğin, Crestwood Hights’ın yazarları, meslek sahibi olan erkeklerin, (tercih edilen davranış biçimini sağlamak için, esas itibarıyla mantıksız güdülere başvuran teknikleri sıklıkla kullanmak suretiyle) günlerini kendilerine tabi kişilere manevra yapmakla geçirirlerken, kadınlar ve erkeklerin erkekleri, "mantıksal ve pragmatik" olarak nitelendirdiklerini saptadılar. Bunun yanı sıra kadınlar, çocuk büyütme ve yetiştirmenin bilimsel yöntemlerini öğrenmek için büyük enerji harcarlarken, Crestwood Hights’daki kadınlar ve erkekler, kadınları, "mantıksız ve duygusal" olarak nitelendirdiler [58].

Bu, kapitalist toplumlardaki "dişil" ve "eril" özellikleri açıklamaya yardım etmekle kalmaz, aynı zamanda kapitalist toplumlarda cinsiyetçi ideolojinin aldığı belli biçimi açıklamaya da yardım eder. Kadınların emeğinin, erkek egemenliği ve kapitalist üretimin sürdürülmesi çifte amacına hizmet etmesi gibi, cinsiyetçi ideoloji de, eril özellikler/kapitalist değerlerin yüceltilmesi, dişil özellikler/toplumsal ihtiyaçların kötülenmesi çifte amacına hizmet eder. Eğer kadınlar diğer toplumlarda alçaltılmış ya da güçsüzdülerse, erkeklerin buna getirdikleri nedenler (akla uydurmalar) de farklıydı. Kadınlara duygusal ve mantıksız oldukları gerekçesiyle tepeden bakılması, yalnızca kapitalist bir toplumda bir anlam ifade eder. Bu sıfatlar, rönesansta anlam ifade etmezlerdi. Yalnızca kapitalist bir toplumda kadınlara "bağımlılar" olarak tepeden bakmak bir anlam ifade eder. Feodal toplumlarda, "bağımlı" sıfatı, anlam ifade etmezdi. İş bölümünün, eşler ve anneler olarak ailedeki kadınların, büyük ölçüde kullanım değerlerinin üretimiyle ilgili olmalarını garanti altına almasından dolayı, bu faaliyetlerin kötülenmesi, sermayenin toplumsal olarak belirlenmiş ihtiyaçları karşılamaktaki yetersizliğini gözden saklar, aynı zamanda erkek egemenliği için bir temel oluşturarak, kadınları erkeklerin gözünde küçültür. Bunun bir örneği, televizyon reklamlarının çelişikliğinde görülebilir. Bir taraftan reklamlar, toplumsal olarak belirlenen ihtiyaçların yerine getirilmesindeki gerçek engellere dikkat çekerler: giysileri tahrip eden, cildi tahriş eden deterjanlar, kalitesiz yapılmış her türlü mallar. Diğer taraftan, bu sorunlardan duyulan kaygı önemsizleştirilmelidir: bu, bu sorunlarla ilgilenmek durumunda olan işçilerle yani kadınlarla alay edilerek yapılır.

Patriarka ve kapitalizmin ortaklığını gösteren paralel bir argüman, iş gücündeki cinsiyete dayalı iş bölümü konusunda getirilebilir. Cinsiyete dayalı iş bölümü kadınları, düşük ücretli işlere ve kadınların rolüne uygun olduğu düşünülen görevlere yerleştirir. Kadınlar öğretmendirler, sosyal yardım uzmanlarıdırlar ve sağlık alanındaki işçilerin büyük bölümünü oluştururlar. Kadınların bu işlerde oynadıkları bakıp-besleyici roller düşük statüdedir, çünkü kapitalizm kişisel bağımsızlığı ve özel girişimin toplumsal ihtiyaçları karşılama yeteneğini vurgular, bu vurgu, kollektif bir şekilde sağlanan toplumsal hizmetlere duyulan ihtiyaçla çelişir. Kadınlar tarafından yerine getirildiği için bakıp-besleme görevlerinin toplumsal önemi azımsanabildiği sürece, sermayenin değişim değeri üzerindeki önceliğinin, kullanım değerleri için olan taleple karşılaştırılmasından kaçınılabilir. Dolayısıyla, işçi sınıfını bölen ve zayıflatan, feminizm değil cinsiyetçiliktir.

IV- Daha İleri Giden Bir Birliğe Doğru

Pek çok sorun bizim için hala incelenmeyi bekliyor. Burada kullandığımız şekliyle patriarka, analitik olmaktan çok, daha tanımlayıcı bir terim olarak kalıyor. Eğer Marksizmin tek başına eksik ve radikal feminizmin tek başına yeterli olmadığını düşünüyorsak, o zaman yeni kategoriler geliştirmeye ihtiyacımız var. Görevimizi zorlaştıran şey, iş bölümü türünden aynı belirtici niteliklerin, sıklıkla hem patriarkayı hem de kapitalizmi güçlendirmesi ve adamakıllı patriarkal kapitalist bir toplumda, patriarka mekanizmasını soyutlamanın güçlüğüdür. Bununla birlikte, bu, yapmamız gereken şeydir. Bazı hareket noktalarına işaret ettik: kadınların iş gücünden kimin yarar sağladığına bakmak, patriarkanın maddi temelini ortaya çıkarmak, erkekler arasındaki hiyerarşi ve dayanışma mekanizmalarını araştırmak. Sormamız gereken sorular sonsuzdur.

Patriarkal bir sistemin hareket yasalarından söz edebilir miyiz? Patriarka feminist mücadeleyi nasıl doğurur? Gelişmiş kapitalist toplumların dışındaki toplumlarda, cinsler arasında ne tür mücadele ve cinsel politikalar görebiliriz? Patriarkal sistemin çelişkileri nelerdir ve bunların kapitalizmin çelişkileriyle ilişkisi nelerdir? Patriarkal ilişkilerin feminist hareketin ortaya çıkmasını sağladığını ve sermayenin sınıf mücadelesini doğurduğunu biliyoruz -fakat feminizmin sınıf mücadelesiyle ilişkisi tarihsel şartlarda nasıl sonuna kadar oynandı? Bu bölümde, bu son soruya bir cevap vermeye çalışacağız.

Feminizm ve sınıf mücadelesi

Tarihsel olarak ve günümüzde, feminizm ve sınıf mücadelesinin ilişkisi ya tamamıyla ayrı yollarda (bir tarafta "burjuva" feminizm, diğer tarafta sınıf mücadelesi) ya da sol içinde olmuştur, yani feminizm Marksizmin hakimiyeti altına girmiştir. İkincisine bakarsak bu, hem Marksizmin analitik gücü, hem de sol içinde erkeklerin gücü sonucu ortaya çıkmıştır. Bunlar, hem sol ile açık mücadeleler hem de Marksist feministler için çelişkili bir durum ortaya çıkarmıştır.

Kendilerini aynı zamanda radikaller olarak (sistem karşıtı, anti- kapitalist, anti-emperyalist, sosyalist, komünist, Marksist vb.) gören çoğu feminist, kadın hareketinin radikal kanadının ivme kaybettiği, liberal tarafın ise zamanı yakaladığı ve başa geçtiğinin görüldüğü konusunda hemfikirdirler. Hareketimizin, ne yaparsak yapalım, toplumdaki kapitalist ve patriarkal ilişkilere sıklıkla köklü bir şekilde meydan okuyacak biçimde, bilinç yükseltmek için, daha çok kadını hareket içine çekmek için (kolaylıkla çekilebileceklerden daha fazlası), toplumda kadın meselesinin görünürlüğünü artırmak için çalıştığı, o enerjik ve heyecanlı dönemi artık gerilerde kaldı. Þimdi, hareketin bir bölümünün evcilleştirildiği ve -örneğin, yargıçların, ev kadınları olarak uzun dönem evli kalmış kadınların artık nafakaya ihtiyaçları olmadığı, çünkü artık tüm kadınların kurtulduğunun bilindiğini ileri sürdükleri davalarda görüldüğü gibi- "feminizmin" kadınlara karşı kullanıldığını hissediyoruz. ABD’de, bugüne kadar Eşit Haklar Değişikliği’nin çıkarılmasını sağlamadaki başarısızlık, pek çok kadın arasında, feminizmin kadınlara karşı kullanılmaya devam edileceği yolundaki mantıki korkunun varlığını ve ayrıca, hareketimizi yeniden değerlendirme ve hareketin neden bu şekilde evcilleştirildiğini analiz etmek için varolan gerçek ihtiyacı göstermektedir. Bu yeniden değerlendirme sürecinde, yardım için Marksizme başvurmak bizim için mantıklı olanıdır, çünkü Marksizm gelişmiş bir toplumsal değişim teorisidir. Marksist teori, feminist teoriyle karşılaştırıldığında iyi geliştirilmiş bir teoridir ve onu kullanma girişimimizde, bazen feminist amaçlardan saptırıldık.

Sol, kadın hareketini genellikle sosyalist devrim amacı için tehlikeli olarak görerek, kadın hareketi konusunda her zaman çelişik duygular içinde olmuştur. Solcu kadınlar feminizmi benimsediklerinde bu, solcu erkekler için kişisel olarak tehdit edici olabilir. Ve kuşkusuz pek çok sol örgüt kadın emeğinden yararlanır. Bu nedenle, pek çok sol analiz (hem ilerici hem de geleneksel biçimlerde) teorik ve politik olarak kendine hizmet eder. Bunlar, kadın sorunu konusunda bağımsız bir anlayış geliştirme girişimlerini bir tarafa bırakarak, bu sorun hakkında "sol"un analizlerini benimsemeleri için, kadınları etkilemek isterler. Bu baskıya bizim cevabımıza gelince, Marksist analize yöneldiğimize göre, bu örneği kullanarak "erkek kardeşliğine" katılmaya çalışmamız, ve kendi siyasi pratiğimizi geliştirmek için kadınların durumunu analiz etmeye çalışmak yerine, mücadelemizi bu kardeşliğin gözünde haklı çıkarmaya çabalama sonucuna varmamız doğaldır. Son olarak, pek çok Marksist, kadın sorunu konusunda geleneksel Marksist analizin açıklamalarını tatmin edici bulmaktadır. Onlar, sınıfı, kadınların içinde bulundukları durumun anlaşılabileceği uygun bir çerçeve olarak görürler. Onlara göre, kadınlar işçi sınıfının parçası olarak anlaşılmalıdır; işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi, erkekler ve kadınlar arasındaki herhangi bir çatışmaya öncelikli gelmelidir. Cinsiyet çatışmasının, sınıf dayanışmasına müdahale etmesine izin verilmemelidir.

ABD’deki ekonomik durumun son birkaç yıldır kötüye gitmesiyle, geleneksel Marksist analiz kendini yeniden ortaya koydu. Altmışlarda, vatandaşlık hakları hareketi, öğrenci özgür ifade hareketi, savaş karşıtı hareket, kadın hareketi, çevre hareketi ve profesyonel ve beyaz yakalı grupların artan militanlığının hepsi, Marksistler için yeni sorular ortaya attılar. Ancak şimdi, enflasyon ve işsizlik gibi açık ekonomik sorunların geri gelişi, bu taleplerin önemini gözden kaybetti ve sol (dar olarak tanımlanan) "asli hedefler"e yönelik işçi sınıfı politikasına geri döndü. Sayıları giderek artan "Marksist-leninist ön-parti" hizipler, hem doktrin hem de pratikte, kendini adamış anti-feministlerdir. Bunun yanı sıra, akademik solda, feminist meselelerin varlığının da azalmakta olduğu işaretleri vardır. Günlük bakım konusu, sol konferanslardan yok olmaktadır. Marksizm ya da ekonomi-politiğin entelektüel olarak kabul edilebilir olmasıyla, liberal akademinin "eski çocuklar" ağının yanı sıra, görünüşteki gençlik ve radikalizmine rağmen üyelikte eril olan, bunun kopyası bir Marksist ve radikal "yeni çocuklar" ağı ortaya çıkar.

Bu budalaca boş lafları bırakmaları ve "ciddi" devrimciler olmaları için radikal kadınlar üzerindeki baskı artmıştır. Bizim çalışmamız, enflasyon ve işsizlikle karşılaştırıldığında, boşa zaman harcamak olarak görülür. Bizim işsizliğimizin bir krizde hiçbir zaman ele alınmaması, erkek egemenliğinin arazıdır. 1930’lardaki son büyük ekonomik krizde, büyük orandaki işsizlik kısmen kadınların çok çeşitli işlerden çıkarılmasıyla giderildi -her ailede tek bir ücretli çalışan olacaktı ve bu iş erkeğindi. Kapitalizm ve patriarka kendine geldi -krizden güçlenerek çıktı. Ekonomik krizlerin, dengesizlikleri düzelterek kapitalizm için onarıcı bir işlevi olması gibi, krizler patriarkaya da hizmet edebilir. 1930’lar, kadınları tekrar kendi yerlerine oturtmuştur.

Feminizmin meselelerinin irdelenmesinden ve pratiğinden vazgeçilmesi halinde, sermayeye ve patriarkaya karşı verilen mücadele başarılı olamaz. Sadece kapitalist baskı ilişkilerini yok etmeyi amaçlayan bir mücadele başarısız olacaktır, çünkü patriarkal baskı ilişkileri içinde bunlara sağlanan destek, gözden kaçırılmış olacaktır. Bunun yanı sıra, kadınlar için yararlı sosyalizm türünün tanımlanması için patriarkanın analizi esastır. Kadınlar ve erkekler, kapitalizmi yıkma ihtiyacını paylaşsalar da, kendi toplumsal cinsiyet gruplarına özgü çıkarlarını da korurlar. Mücadelesi verilen sosyalizmin kadınlar ve erkekler için aynı olup olmadığı -kısa hikayemizden, tarihten ve erkek sosyalistlerin açısından bakıldığında- pek açık değildir. İnsani bir sosyalizmin yalnızca, yeni toplumun ve sağlıklı bir kişinin nasıl olması gerektiği konusunda görüş birliği sağlaması yetmeyecektir, daha somut olarak, bu sosyalizm erkeklerin ayrıcalıklarından vazgeçmelerini de gerektirecektir.

Kadınlar olarak, geçmişte pek çok kez yapıldığı gibi, görevlerimizin önemi ve aciliyeti konusunda söyleyecek sözümüzün kalmamasına izin vermemeliyiz. Feminist amaçlardan vazgeçmemiz için girişilen, gizli ve açık baskıya karşı savaşmalıyız.

Bu, iki tür stratejik düşünceyi ortaya atar. Birincisi, sosyalizmi kurmak için verilecek mücadelenin, farklı çıkarlara sahip grupların ittifak oluşturdukları bir mücadele olması gerekir. Kadınlar, devrimden sonra kendilerini kurtarması için erkeklere güvenmemelidirler, bu kısmen, erkeklerin bunun nasıl yapılacağını bildiklerini düşünmek için bir neden olmaması, kısmen de onların bunu yapmak için bir nedenleri olmaması yüzündendir. Gerçekte, erkeklerin şimdiki çıkarları, bize uygulanan baskının sürmesindedir. Bunun yerine bizim, kendi örgütümüz ve kendi güç temelimize sahip olmamız gerekir. İkinci olarak, kapitalizmdeki cinsiyete dayalı iş bölümünün kadınlara, insanların karşılıklı bağımlılığı ve ihtiyaçlarının ne olduğunu anlamayı öğrendikleri bir pratik sağladığını düşünüyoruz. Erkekler sermayeye karşı uzun zamandır mücadele verirlerken, kadınlar ne için mücadele edeceklerini bilmektedirler [59](59). Genel bir kural olarak, erkeklerin kapitalizm ve patriarka içinde durumu, onların hem bakıp-besleme, paylaşma ve büyütme konusundaki insani ihtiyaçları, hem de hiyerarşik ve patriarkal olmayan bir toplumun bu ihtiyaçları karşılama potansiyelini kabul etmelerini engeller. Erkeklerin bilincini artırsak bile, potansiyel kazançları ve potansiyel kayıplarını hesaplayabilir ve statükoyu seçerler. Erkeklerin zincirlerinden başka kaybedecek çok şeyleri vardır.

Sosyalist feministler olarak, hem patriarka hem de kapitalizme karşı mücadeleyi içine alan bir pratik oluşturmalıyız. Yaratmak istediğimiz toplumun, karşılıklı bağımlılığın kabul edilmesinin utanç olmaktan çok kurtuluş olduğu, bakıp-beslemenin baskıcı bir iş değil evrensel olduğu, erkeklerin somut olduğu kadar sahte olan özgürlüklerini kadınların desteklemeye devam etmedikleri bir toplum olduğu konusunda ısrarlı olmalıyız.

* Alındığı kaynak: Heidi Hartmann ve diğerleri, Women and Revolution: The Unhappy Marriage of Marxism and Feminism / A Debate on Class and Patriarchy, (Der.: Lydia Sargent) Pluto Press, London 1981

[1] "Karı ve koca birdir ve bu bir kocadır" şeklinde ifade edilen İngiliz hukuku, "evlilikte karı ve kocanın kanun önünde bir kişi olduğunu kabul eder: yani kadınların mevcudiyeti ya da yasal varlığı evlilikte askıya alınır, ya da en azından Kocanınkine dahil edilir ve onunkiyle birleştirilir", I. Blackstone, Commentaries 1965, s. 442-445, Kenneth M. Davidson, Ruth B. Ginsburg ve Herma H. Kay, Sex Based Discrimination (St. Paul, Minn.:West Publishing Co., 1974) s. 117, içinde.

[2] Frederick Engels, The Origin of the Family, Private Property and the State, Eleanor Burke Leacock’un giriş yazısıyla düzenlenen, (New York: International Publishers, 1972).

[3] Frederick Engels, The Condition of the Working Class in England, (Stanford, Calif.: Stanford University Press, 1958). Özellikle bak. s. 162-66 ve 296.  

[4] Eli Zaretsky, "Capitalism, the Family and Personal Life", Socialist Revolution, No. 13-14’te (Ocak-Nisan 1973) I. Bölüm, s. 66-125 ve No. 15’te (Mayıs-Temmuz 1973) II. Bölüm, s. 19-70. Ayrıca Zaretsky, "Socialist Politics and the Family", Socialist Revolution (şimdiki Socialist Review). No. 19 (Ocak-Mart 1974), s. 83-98, ve Capitalism, the Family and Personel Life (New York: Harper & Row, 1976). Bruce Brown’ın Marx, Freud and the Critique of Everyday Life (New York, Monthly Review Press, 1973) ve Henri Lefebvre’ın Everyday Life in the Modern World (New York: Harper & Row, 1971) adlı eserleri, analizlerinin kadınlarla ilişkili olduğunu iddia ettikleri sürece Zaretsky ile aynı gruba konulabilir.

[5] Burada Zaretsky, kadınların kapitalizmle olan ilişkilerinin erkeklerden farklı olduğu iddiasını, analizinin köşetaşı yapan Margaret Benston’u, ("The Political Economy of Women’s Liberation", Monthly Review, Cilt 21, No. 4, Eylül 1961, s. 13-27) izliyor. Benston, kadınların evde kullanım değeri ürettiklerini, erkeklerin ise iş pazarında değişim değeri ürettiklerini iddia etti. Benston, kadınların işini kapitalizm öncesi olarak nitelendirdi (ve kadınların ortak işinin, onların siyasi birliğinin temelini sağlayacağını düşündü.) Zaretsky analizini, kadınların ve erkeklerin işindeki bu temel farklılık üzerine inşa eder ancak, bunların her ikisini de kapitalist olarak sınıflandırır.

[6] Zaretsky, "Personal Life", Bölüm I., s. 114.

[7] Mariarosa Dalla Costa, "Women and the Subversion of the Community", The Power of Women and the Subversion of the Community içinde, Mariarosa Dalla Costa ve Selma James (Bristol, England: Falling Wall Press, 1973; ikinci baskı) broşür, 78 s.

[8] Yukarıda 7. dipnotta belirtilen orijinal makalede, Dalla Costa’nın ev işi için ücret talebinin, kadınların ev kadınlığı rollerini daha da kurumsallaştıracağını söylemesi (s. 32, 34), ancak bir notta (n. 16, s. 52), bu talebin popülerliğinden ve bunun bir bilinç yükseltme aracı gibi kullanılmasından sözetmesi, vurgulanmaya değer. O zamandan bu yana kendisi bu talebi aktif olarak desteklemiştir. Bak.: Dalla Costa, "A General Strike", All Work and No pay: Women, Housework and the Wages Due içinde, editörler Wendy Edmond ve Suzie Fleming (Bristol, England: Falling Wall Press, 1975).

[9] Makale metninde şöyle yazar: "şunu açıklığa kavuşturmalıyız ki, ücret içinde, ev işi yalnızca kullanım değeri üretmez, bu aynı zamanda artı değerin üretimi için esastır" (s. 31). 12. Dipnotta, "Kesin olarak söylemek istediğimiz şey, bir iş olarak ev işinin Marksist anlamda üretici olduğu, yani artı değer ürettiğidir" denilmektedir. (s. 52. Vurgu orijinalinde vardır). Bildiğimiz kadarıyla, bu iddia, ev işi için ücret grubu tarafından hiçbir zaman daha katı bir şekilde yapılmamıştır. Bununla birlikte Marksistler bu iddiaya çok karşılık vermişlerdir.

[10] Bu tartışmanın literatürü Lisa Vogel’i, "The Earthly Family", Radical America, Cilt 7, No. 4-5 (Haziran-Ekim 1973), s. 9-50; Ira Gerstein’ı, "Domestic Work and Capitalism", Radical America, Cilt 7, No. 4-5 (Temmuz-Ekim 1973) s. 101-128; John Harrison’ı, "Political Economy of Housework", Bulletin of the Conference of Socialist Economists, Cilt 3, No. 1 (1973); Wally Seccombe’yi, "The Housewife and her Labour under Capitalism", New left Review, No. 83 (Ocak-şubat 1974), s. 3-24; Margaret Coulson, Branka Magas ve Hilary Wainwright’ı, "The Housewife and her Labour under Capitalism’ A CritiqueK", New Left Review, No. 89 (Ocak-şubat 1975), s. 59-71; Jean Gardiner’i "Women’s Domestic Labour", New Left Review, No. 89 (Ocak-Şubat 1975), s. 47-58; Ian Gough ve John Harrison’u, "Unproductive Labour and Housework Again", Bulletin of the Conference of Socialist Economists, Cilt 4, No. 1 (1975); Jean Gardiner, Susan Himmelweit ve Mauren Macintosh’u, "Women’s Domestic Labor", Bulletin of the Conference of Socialist Economists, Cilt 4, No. 2 (1975); Wally Secombe’yi, "Domestic Labour: Reply to Critics", New Left Review, No. 94 (Kasım-Aralık 1975), s. 85-96; Terry Fee’yi, "Domestic Labour: An Analysis of Housework and its Relation to the Production Process", Review of Radical Political Economics, Cilt 8, No. 1 (İlkbahar 1976), s. 1-8; Susan Himmelweit ve Simon Mohun’u, "Domestic Labour and Capital", Cambridge Journal of Economics, Cilt 1, No. 1 (Mart 1977), s. 15-31, içermektedir.

[11] ABD’de, ev işi için ücret grubuna en sık getirilen siyasi eleştiri, onun oportünizmi olmuştur.

[12] Laura Oten bunu, işçi sınıfı için, "Welfare of Women in Laboring Families: England, 1860-1950"de belgeler., Feminist Studies, Cilt 1, No. 3-4 (Kış-İlkbahar 1973), s. 107-25.

[13] Stephen Hymer, Engels’in Ailenin Kökeni’ndeki analizinin temel zayıflığına; Engels’in aile içindeki emek sürecini analiz etmede yetersiz kalması yüzünden meydana gelen bir zayıflığa işaret eder. Engels, erkeklerin tek eşliliği yürüttüklerini çünkü, mallarını kendi çocuklarına miras bırakmak istediklerini öne sürer. Hymer, küçük burjuvazinin muhtemel mirasını, "hediye" olmak bir yana, çocukların babaları için çalışmalarını sağlamak amacıyla, araç olarak kullandıklarını iddia etti. Bu yüzden, emek sürecine ve kimin kimlerin emeğinden yarar sağladığına bakılmalıdır.

[14] Bu bir izahtır. Karl Marx şöyle yazar: "İşçi sınıfının korunması ve yeniden üretimi, sermayenin yeniden üretimi için gerekli bir koşuldur ve hep böyle olmalıdır. Ancak sermaye, bunun yerine getirilmesini güvenli bir şekilde, işçilerin kendilerini koruma ve üreme içgüdülerine bırakabilir." (Capital (New York: International Publishers, 1967), Cilt 1, s. 572).

[15] Herry Braverman, Labor and Monopoly Capital (New York: Monthly Review Press, 1975).

[16] Juliet Mitchell, Women’s Estate (New York: Vintage Books, 1973), s. 92.

[17] Engels, Ailenin Kökeni, "İlk Baskının Önsözü", s. 71-72. Bu alıntının devamı şöyledir: "... bir yandan emeğin bir yandan da ailenin gelişme aşamasıyla." Dolaşık olarak, emeğin aile içinde vuku bulmasının hariç tutulması ilginçtir; bu çalışmada bizim üstesinden gelmek istediğimiz kör nokta da kesin olarak budur.

[18] Juliet Mitchell, "Women: The Longest Revolution", New Left Review, No. 40 (Kasım-Aralık 1966), s. 11-37, New England Free Press tarafından da yeniden basıldı.

[19] Juliet Mitchell, Pschoanalysis and Feminism (New York: Pantheon Books, 1974). 20.

[20] Mitchell, Pschoanalysis, s. 412.

[21] Shulamith Firestone, The Dialectic of Sex (New York: Bantam Books, 1971).

[22] "Politics of Ego: A Manifesto for New York Radikal Feminists" Rebirth of Feminism içinde bulunabilir. Edit. Judith Hole ve Ellen Levine (New York: Quadrangle Books, 1971) s. 440-443. "Radikal Feministler" tarihin en temel dinamiğinin, erkeklerin kadınlara hükmetmek için çabalamaları olduğunu öne süren feministlerdir. Bu çerçevede "radikal" anti-kapitalist, sosyalist, karşı-kültürel vb. anlamına gelmemektedir, ancak bunun, belli feminist inançlar dizisi ya da feminist gruba özgü bir anlamı vardır. Aralarında New York Radikal Feministleri’nin belki de en etkili oldukları radikal feminist yazının başka çalışmaları, Radical Feminism’de bulunabilir. Edit. Ann Koedt (New York: Quadrangle Press, 1972).

[23] Freud’un feminist eleştirisinde iktidar üzerinde yoğunlaşmak, ileri doğru atılmış önemli bir adımdır. Örneğin Firestone, küçük kızlar penisi "kıskandılarsa" bunun, kızların, küçük oğlanların egemen bir sınıfın üyeleri olarak büyüdüklerini ve küçük kızların onların hakimiyeti altına girmek üzere yetiştiklerini anlamalarından kaynaklandığını iddia etmektedir. Nevroz değil iktidarsızlık, kadınların durumunun merkezidir. Son zamanlarda feministler Firestone’nu, bilinçaltı kavramının kullanışlılığını reddetmesinden dolayı eleştirdiler. Erkek egemenliğinin gücü ve sürekliliğini açıklamaya çalışırken, yeni feminist yazın, toplumsal cinsiyet temelli kişilik farklılıklarının temel doğasını, bilinçaltının kökenini ve takiben, bunların yok edilmesindeki güçlüğü vurgulamıştır. Bak.: Dorothy Dinnerstein, The Mermaid and Minotaur (New York: Harper Colophon Books, 1977), Nancy Chodorow, The Reproduction of Mothering (Berkeley: University of California Press, 1978) ve Jane Flax, "The Conflict Between Nurturance and Autonomy in Mother-Daughter Relationships and Within Feminism" Feminist Studies, Cilt 4, No. 2 (Temmuz 1978), s. 141-189.

[24] Kate Millet, Sexual Politics (New York: Avon Books, 1971), s. 25.

[25] Bu tür radikal feminist tarihin bir örneği, Susan Brown-miller’in Aganist Our Will, Men, Women and Rape (New York: Simon & Shuster, 1975).

[26] Burjuva sosyal biliminin patriarka görüşü için, bak.: örneğin, Weber’in geleneksel ve yasal otorite arasındaki ayrımı, Max Weber: The Theories of Economic and Social Organisation, edit. Talcott Parson (New York: The Free Press, 1964), s. 328-357. Bu görüşler ayrıca Elizabeth Fee’de de tartışılmıştır, "The Sexual Politics of Victorian Social Anthropology", Feminist Studies, Cilt 1, No. 3-4 (Kış-İlkbahar 1973), s. 23-29 ve Robert A. Nisbet, The Sociological Tradition (New York: Basic Books, 1966) özellikle 3. bölüm, "Community".

[27] Bak.: Viana Muller, "The Formation of the State and the Oppression of Women: Some Theoretical Considerations and a Case Study in England and Wales", Review of Radical Political Economics, Cilt 9, No. 3 (Sonbahar 1977), s. 7-21.

[28] Erkeklerin, kadınların önemli ekonomik kaynaklara erişmelerini kontrol etmeleri ve onların cinselliklerini sınırlamalarının özel yöntemleri, toplumdan topluma, yan gruptan yan gruba ve zamana göre büyük değişiklikler gösterir. Bununla birlikte, bu bölümde bizim patriarkayı göstermek için kullandığımız örnekler, özellikle batılı kapitalist ülkelerdeki beyazların deneyimlerinden alınmıştır. Farklılık, Toward an Anthropology of Women’da, edit. Rayna Rapp Reiter (New York: Monthly Review Press, 1975), Women Culture and Society’de, edit. Michelle Rosaldo ve Louise Lamphere (Stanford, California: Stanford Universty Press, 1974) ve Females, Males, Families: A Biosocial Approach’ta, Liba Leibrowitz (North Scituate, Massachussetts: Duxbury Press, 1978), gösterilmektedir. Kadınların cinselliğinin kontrolü, çocukların konumuna sıkı sıkıya bağlıdır. (Erkekler ve kapitalistler) tarafından çocuklar için olan talebin anlaşılması, kadınların ikincil konumlarındaki değişikliklerin kavrayışı için çok önemlidir. Çocukların günümüzde ya da gelecekteki iş güçlerine ihtiyaç duyulduğu yerde, kadınların cinselliği, yeniden üretim ve çocuk büyütmeye yöneltilme eğiliminde olacaktır. Çocukların gereksiz görüldüğü yerde ise, kadınların yeniden üretim amacı dışındaki cinselliği teşvik edilir, ancak erkekler bu cinselliği, kendi ihtiyaçlarının karşılanmasına yöneltmeye çalışacaklardır. Cosmo kızı, çocuk yetiştirmekten "kurtulmuş" bir kadının tüm enerjisini erkekleri çekmeye ve tatmin etmeye yöneltmesine iyi bir örnektir. Cosmo’nun tüketim mallarının reklamlarındaki başarısının gösterdiği gibi, kapitalistler de kadın cinselliğini kendi amaçları için kullanabilirler.

[29] Gayle Rubin, "The Traffic in Women", in Anthropology of Women, edit. Reiter, s. 159.

[30] Himmelweit ve Mohun, üretimin her iki unsurunun (insanlar ve şeyler) bir üretim biçimini tanımlamak için mantıken gerekli olduğunu belirtir, çünkü tanımı gereği, bir üretim biçimi kendi kendini yeniden üretme yeteneğine sahip olmalıdır. Her bir unsur tek başına, kendi kendine yeterli değildir. Basitçe koyarsak, şeylerin üretimi insanları gerektirir ve insanların üretilmesi şeyleri gerektirir. Kapitalizmin insanlara olan ihtiyacını kabul etmesine karşın Marx, insanların nasıl üretildiği ya da üretimin iki unsuru arasındaki bağlantıların ne olduğuyla ilgilenmedi. Bak.: Himmelweit ve Mohun, "Domestic Labor and Capital" (10. No’lu dipnot).

[31] Sosyalizme böylesine bir geçisin mükemmel bir tartışması için, bak.: Batya Weinbaum, k"Women in Transition to Socialism: Perspectives on the Chinese Case", Review of Radical Political Economics, Cilt 8, No. 1 (İlkbahar, 1976), s. 34-58.

[32] Endüstri öncesi dönemde, kadınların ailelerinin geçimine -ya bir aile zanaatına katılarak ya da tarımsal faaliyetlerle- büyük ölçüde katkıda bulunmalarının hatırlanması önemlidir. Kadınlar için ücretli işin başlaması, bu katkının ailedeki erkeklerden bağımsız olarak yapılmasına hem izin verdi hem de bunu gerektirdi. Bu yenilik, kadınların para kazanmaları değil, parayı kocalarının ve babalarının kontrolü dışında kazanmalarıydı. Alice Clark, The Working Life of Women in the Seventeenth Century’de (New York: Norton, 1969), kadınların endüstri öncesi dönemdeki ekonomik rollerini ve kapitalizmin gelişmesiyle ortaya çıkan değişiklikleri açıklar. Burada Marx, Engels ve Kautsky’nin, kadınların kapitalizm öncesi dönemdeki rollerinden tamamıyla haberdar olmadıkları görülüyor.

[33] Karl Kautsky, The Class Struggle (New York: Norton, 1971) s. 25-26.

[34] Şunu ekleyebiliriz: "hanehalkı dışında", Kautsky, Class Struggle, s. 26, vurgu bize ait.

[35] Neil Smelser, Social Change and the Industrial Revolution (Chicago: Universty of Chigago Press, 1959) s. 301., içinde.

[36] Bu örnekler, Heidi I. Hartmann, "Capitalism, Patriarchy and Job Segregation by Sex"ten alınmıştır, Signs: Journal of Women in Culture and Society, Cilt 1, No. 3, bölüm 2 (İlkbahar 1976) s. 162-163.

[37] Fabrika yasalarının, bazılarının protestolarına karşı, tüm kapitalistlerin yararına çıkarılması gibi, kadınlar ve çocuklar için koruyucu yasalar da devlet tarafından, işçi sınıfının yeniden üretiminin sağlanması maksadıyla çıkarılmış olabilir. Yalnızca, tamamıyla faydacı devlet anlayışı, fabrika yasaları ve koruyucu yasaların, tavizler sağlayarak devlete meşruiyet kazandırdığını ve bunların işçi sınıfının taleplerine verilen cevaplar olduğunu inkar edecektir.

[38] Koruyucu iş yasaları ve kadınların daha kapsamlı bir tartışması için bak.: Ann C. Hill, "Protective Labor Legislation for Women: Its Origin and Effect". Bu makalenin teksir edilmiş (New Haven, Conn.: Yale Law School, 1970) bölümleri, kusursuz bir hukuk kitabı olan, Barbara A. Babcock, Ann E. Freeman, Eleanor H. Norton ve Susan C. Ross, Sex Discrimination and the Law: Causes and Remedies’de (Boston: Little, Brown &Co., 1975) yayınlanmıştır. Ayrıca bak.: Hartmann, "Job Segregation by Sex" s. 164-166.

[39] Alice Clark’ın The Working Life of Women ve Ivy Pinchbeck’in Women Workers’ı, üretimin evden alınarak kamulaştırılmasını, aile ücreti toplumsal normunu yaratan bir toplumsal düzenleme sürecinin izlediğini öne sürer. Heidi Hartmann, Capitalism and Women’s Work in the Home, 1900-1930da, (Yayınlanmamış doktora tezi, Yale University, 1974; yakında Temple University Press’te çıkacak) nitel verilere dayanarak, bu sürecin ABD’de 20. yüzyıl başlarında yaşandığını öne sürer. Bu hipotez, farklı yıllar için aile bütçeleri üzerine çalışmalar incelenerek ve farklı gelir grupları için, koca tarafından sağlanan aile geliri oranlarının eğilimi göz önüne alınarak, nicel olarak test edilebilmelidir. Ancak bu veriler, bizim dönemimiz için karşılaştırmalı olarak mevcut değildir. Aile ücreti çözümü, muhtemelen 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde zayıfladı. Carolyn Shaw Bell, "Working Women’s Contribution to Family Income"da, Eastern Economic Journal, Cilt 1, No. 3, (Temmuz, 1974), s. 185-201, güncel veriler sunar ve günümüzde erkeğin ailede asli para kazanan kişi olduğunu düşünmenin yanlış olduğunu öne sürer. Günümüzde ve yüzyılın başındaki gerçek durum ne olursa olsun, toplumsal normun, yani erkeklerin ailelerini geçindirmeye yetecek kadar kazanmaları gerektiği düşüncesinin, geçmişte ve günümüzde geçerli olduğunu iddia ediyoruz. Bunun norm olduğunu söylemek, bunun evrensel olarak başarıldığı anlamına gelmez. Aslında, dikkate değer olan, kesinlikle bu normun yerine getirilmesindeki başarısızlıktır. Bu nedenle, yeterli derecede yüksek ücretlerin olmadığı yerde, örneğin, ondokuzuncu yüzyılda göçmenler ve günümüzde üçüncü dünya Amerikalıları arasında, "normal" aile modellerinin gözden kaybolduğu gözlenmiştir. Oscar Handlin, Boston’s Immigrants’da (New York: Atheneum, 1968) İrlandalı kadınların tekstil sektöründe istihdam edildiği, ondokuzuncu yüzyıl ortası Boston’unu ele alır; burada kadınlar tüm ücretli işçilerin yarısını oluşturur ve sıklıkla işsiz kocalarının bakımını sağlarlar. Siyah Amerikalılar arasındaki aile yapısı hakkındaki tartışma bugün hala devam etmektedir; bak.: Carol B. Stack, All Our Kin: Strategies for Survival in a Black Community (New York: Harper and Row, 1974) özellikle 1. bölüm. Pek çok aile için normun, kadınlar ve erkeklerin iş pazarında işgal ettikleri görece yerlerle desteklendiğini de iddia edeceğiz (aşağıya bak).

[40] Hartmann, Women’s Work’te, yirminci yüzyılda, çalışmayan kadının, erkeğin yaşam standardının bir parçası olarak görüldüğünü ileri sürer (bak.: s. 136, n. 6), ve Gernstein "Domestic Work"te, çalışan kadın normunun, erkek iş gücünün değerinin tesbitine girdiğini iddia eder (bak, s. 121).

[41] Kadınların, evde erkekler için hizmet verdiği gerçeğinin önemi, gereğinden fazla vurgulanamaz. Pat Mainardi’nin "The Politics of Housework"te dediği gibi, "size uygulanan baskının ölçüsü, erkeğin direnişidir" (Sisterhood is Powerful’da, edit. Robin Morgan, New York: Vintage Books, 1970, s. 451). Mainardi’nin makalesi, -belki de bizim için Firestone’nun aşk üzerine yazdıkları kadar önemlidir- kadınlar ve erkekler arasındaki iktidar ilişkilerinin, ev işiyle örneklenmiş bir analizidir.

[42] Libby Zimmerman, birincil ve ikincil iş pazarlarındaki varlığın, New England’daki aile modelleriyle ilişkisini araştırmıştır. Bak.: Zimmerman’ın Women in the Economy: A Case Study of Lynn, Massachusetts, 1760-1974 (Yayınlanmamış doktora tezi, Heller School, Brandeis, 1977). Batya Weinbaum, halen, iş pazarındaki aile rolleri ve yerleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktadır. Bak.: Weinbaum’un "Redefining the Question of Revolution", Review of Radical Political Economics, Cilt 9, No. 3, (Sonbahar 1977), s. 54, 78 ve The Curious Courtship of Women’s Liberation and Socialism (Boston: South End Press, 1978). Kapitalizm ve patriarka arasındaki karşılıklı etkileşim konusundaki başka çalışmalar, Zillah Eisenstein’da bulunabilir, edit. Capitalist Patriarchy and the case for Socialist Feminism (New York: Monthly Review Press, 1978).

[43] Kadınların tüketim meşguliyeti için, bak.: Batya Weinbaum ve Amy Bridges, "The Other side of the Paycheck: Monopoly Capital and the Structure of Consumption", Monthly Review, Cilt 28, No. 3 (Temmuz-Ağustos 1976), s. 88-103.

[44] Frankfurt Okulu’nun görüşleri için bak.: Max Horkheimer, "Authority and the Family", Critical Theory içinde, (New York: Herder&Herder, 1972) ve Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü, "The Family", Aspects of Sociology içinde (Boston: Beacon, 1972).

[45] Carol Brown, "Patriarcal Capitalism and the Female-Headed Family", Social Scientists (Hindistan); No. 40-41 (Kasım-Aralık 1975), ss. 28-39.

[46] Irksal düzenlemeler konusunda daha fazla bilgi için bak.: Stanley Greenberg, "Business Enterprise in a Racial Order", Politics and Society, Cilt 6, No. 2 (1976), ss. 213-240, ve Michael Burroway, The Color of Class in the Copper Mines: From African Advancement to Zambianization (Manchester, England: Manchester Universty Press, Zambia Papers No. 7, 1972).

[47] Bak, Michael Reich, David Gordon ve Richard Edwards, "A Theory of Labor Market Segmentation", American Economic Review, Cilt 63, No. 2 (Mayıs 1973), s. 350-365, ve iş pazarındaki bölünme konusundaki bir tartışma için, bak.: editörlüğü bu kişiler tarafından yapılan, Labor Market Segmentation (Lexinton, Mass: D.C. Heath, 1975).

[48] Nitel yeterlilik (toplumsal kontrol ihtiyaçları) ve nicel yeterlilik (birikim ihtiyaçları) tartışması için, bak.: David M. Gordon, "Capitalist Efficiency and Socialist Efficiency", Monthly Review, Cilt 28, No. 3 (Temmuz-Ağustos), ss. 19-39.

[49] Örneğin, Milwaukee fabrikatörleri, üretimdeki işçileri ilk olarak etnik gruplara göre örgütlediler ancak daha sonra, teknoloji ve toplumsal kontrol ihtiyaçlarının değişmesiyle, tüm işçilere İngilizce öğrettiler. Bak.: Gerd Korman, Industrialization, Immigrants and Americanizers, the View from Milwaukee, 1866-1921 (Madison: The State Historical Society of Wisconsin, 1967).

[50] Carol Brown, "Patriarchal Capitalism"de, örneğin, kapitalizmde "aile temelli" patriarkadan, "endüstri temelli" patriarkaya geçmekte olduğumuzu ileri sürer.

[51] Steward Ewen, Captains of Consciousness (New York: Random House, 1976).

[52] Jean Gardiner, "Women’s Domestic Labor"da (bak.: n. 10), sermayenin bakış açısından, kadın emeğinin mekanındaki kaymanın nedenlerini açıklığa kavuşturur. Gardiner, (gerçek ücretlerin seviyesi, emek arzı ve pazarların büyüklüğü açısından), büyüme ve iş döngüsünün çeşitli aşamalarında sermayenin ihtiyaçlarının neler olduğunu inceler. Gardiner, ekonomik patlama ya da hızlı gelişme dönemlerinde, ev işinin sosyalleştirilmesinin (ya da daha doğrusu kapitalize edilmesinin) hakim eğilim olacağı ve gerileme dönemlerinde, ev işinin geleneksel biçimiyle korunacağı olasılığını ileri sürer. İngiliz ekonomisinin muhtemel yönelimini değerlendirme girişiminde ise Gardiner, patriarkanın ekonomik ihtiyaçlarını göz önüne almaz. Biz bu yazıda, sermayenin yanı sıra patriarkanın göz önüne alınmaması durumunda, ekonomik sistemin muhtemel yöneliminin yeterince değerlendirilemeyeceğini öne sürüyoruz.

[53] Çekirdek ailelerdeki bireylerin oranı konusunda, bak.: Peter Uhlenberg, "Cohort Variations in Family Life Cycle Experiences of U.S. Females", Journal of Marriage and the Family, Cilt 36, No. 5 (Mayıs 1974), ss. 284-92. Yeniden evlenme oranlarıyla ilgili olarak, bak.: Paul C. Glick ve Arthur J. Norton, "Perspectives on the Recent Upturn in Divorce and Remarriage", Demography, Cilt 10 (1974), ss. 301-14. Boşanma ve gelir seviyeleriyle ilgili olarak, bak.: Arthur J. Norton ve Paul C. Glick, "Marital Instability: Past, Present and Future", Journal of Social Issues, Cilt 32, No. 1 (1976), ss. 5-20. Ayrıca bak.: Mary Jo Bane, Here to Stay: American Families in the Twentieth Century (New York: Basic Books, 1976).

[54] Heather L. Ross ve Isabel B. Sawhill, Time of Transition: The Growth of Families Headed by Women (Washington, D. C.:The Urban Institute, 1975).

[55] Bak.: Kathryn E. Walker ve Margaret E. Woods, Time Use: A Measure of Household Production of Family Goods and Services (Washingtor D. C.: American Home Economics Association, 1976); ve Heidi I. Hartmann, "The Family as the Locus of Gender, Class and Political Struggle: The Example of Housework", Signs: Journal of Women in Culture and Society, Cilt 6, No. 3 (İlkbahar 1981).

[56] Richard Sennett ve Jonathan Cobb, Hidden Injuries of Class’ta, (New York: Random House, 1973), iş yaşamında, erkekler arasındaki hiyerarşik ilişkilerde yaşanan, benzer psikolojik görüngü çeşitlerini inceler.

[57] Bu, bizim burada inceleyemeyeceğimiz, cinsiyetçilikte sınıf farklılıkları konusunda bazı ipuçları sağlamalı.

[58] Bak.: John R. Seeley, et al. Crestwood Heights (Toronto: University of Toronto Press, 1956) ss. 382-94. Erkeklerin yeri "üretim içinde" olarak karakterize edilebilirken, bu basitçe kadınların yerinin "üretim-dışı" olduğu anlamına gelmez -onların ödevleri de sermaye tarafından şekillendirilir. Kadının ücret karşılığı olmayan işi, günübirlik temelde toplumsal olarak belirlenmiş ihtiyaçlar karşılığında üretimin, kapitalist bir toplumda kullanım değerinin varlık şartının (bu da tüketimin temelidir) çözümüdür. Bu argümanın daha tam bir ele alınışı için bak.: Weinbaum ve Bridges, "The Other Side of the Paycheck" Kadınların değişim değerinin hakim olduğu bir toplumda "sadece" kullanım değeri sağlamaları, onları aşağılamak için kullanılabilir.

[59] Lisa Vogel, "The Earthly Family" (bak.: n. 10).

]]>
atilla2005@gmail.com (Heidi Hartmann) Sayı 12 Thu, 09 Jul 2020 19:58:16 +0000
Devrimcilerin Marksizmi: Politik solda ayrım çizgileri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/315-devrimcilerin-marksizmi-politik-solda-ayr-m-cizgileri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/315-devrimcilerin-marksizmi-politik-solda-ayr-m-cizgileri

I. Politik Marksizm

Türkiye'de devrimciler vardır. Marksizm devrimcilikle eşitlenemez, ama devrimci olunmadan Marksist olunamaz. Bu, politik bir önermedir.

Marksizmin tarihsel eksenini, devrimci (olan) Marksistlerin işgal ettiği yer, onların varlığı oluşturur; yoksa, muhayyel bir ‘devrimci Marksizm’in değil. Bu önermeyı nasıl anlamak gerekiyor? Böylece, Marksizm, derin bir tarihselciliğin sultasına mı terkedilmiş oluyor? Marksizm ontolojiye mi indirgeniyor? Verilecek ilk cevap, ‘hayır’dır. Yapılan, sadece, Marksizmin epistemolojik - ontolojik bütününün öznelerce, nasıl ‘yaşanması’ gerektiğine ilişkin bir ‘çubuk bükme’dir. Marksizmin, pratik devrimci boyutunun yitip gitmekte olan önemini hatırlatmak zorunlu. Marksizm, uzunca bir süredir, tarihsel teorisyenlerinin ve tarihsel politisyenlerinin varlığı ve mücadelesinin birbirinden kopuk ve bağlantısız haliyle bir ‘bütünlük’ arzediyor ve -“yapan ama bilmeyen”- pratik-politik Marksistler, kendi organik tarihsel teorisyenlerini, teorisyen ‘yoldaş’larını yitirmiş bir ortamda mücadele yürütüyorlar.

Parçalanmışlığın, Marksizmin bütünlüğü açısından, bir tarihsel sınırı olmalıdır. İçinde olunulan dünyasal dönem, sınırda olma sorununun çözümü, veya sınır'ın nesnel dinamikleri tarafından, Marksizmin bir sorun olarak 'çözülme'sini dayatacağa benziyor. Bir karar anından bahsediliyor. Uzun ve sancılı sürecin tamamına yayılmış bir an.

Lukacs, Marksizmin bir yöntem olduğunu söylüyordu. Marksizmin sadece veya esas olarak, bir yöntem ya da teori olarak anlaşılması ile; Marksizmin bilim, felsefe ve (teorik ve pratik) politikadan oluşan (epistemolojik - ontolojik) bir bütünlük olduğunu ileri sürme konusunda kendini gösteren iki argümanın, iki ayrı epistemoloji olduğu döne döne vurgulanmalıdır.

“Marksizm, Marx’ın belli başlı ilk yazılarından başlayıp, bugün yayımlanan Marksist dergi ve gazetelere ve hatta bir ajitasyon bildirisine kadar; Marksizm, Karl Marx adlı Almanya Yahudisinden bugün sağda-solda koşuşturan komünist militana kadar uzanan bir teorik - pratik bütünsel yapıdır. Marksizm kendisini, tek tek ya da tüm olarak Marksistlerin düşünce ve davranışlarında ifade eder.”[1]

Marksizmin bu türden bir tarihsel anlaşılışı, belirli yer ve zamanda Marksist ararken neyin öne çıkarılması gerektiğini de gösteriyor. Marksizme ilişkin bilgibirikimi fazla ve bilişsel olarak kendini Marksist kabul eden bir entellektüelle, kendini Marksist kabul eden ve Marksizme ilişkin dağarcığı en fazla ‘el kitapları’ndan edinilenlerle oluşmuş bir pratik militan arasında, (gerçekten) Marksist olmak bakımından farklar aranırsa neye dikkat edilmelidir?

Marksizmi özgül eyleyiş ve edinimin, başta gelen ayıraç noktası olduğu belirtilmelidir. Bilgibirikimi (kültürü, ...) oldukça zayıf, fakat pratik eyleyiş bakımından kendi niteliğine bir varlık alanı açabilmiş militanın; bilgibirikimini, bırakın farklı düzlemlerde ‘karşılıklar’ arama çalışmasını, salt-teorik alanda dahi işe koşmayan Marksist entellektüelle kıyaslandığında daha itibarlı ve diğerinin kendine tabi olması gereken bir Marksist olduğudur söz konusu edilen.

Bu durumda, ‘özgül’ durum, eylem, tutum...ların kaydedilmesi, Türkiye’de Marksizm tarihi ‘yazabilme’nin ve içinde bulunulan (ve doğası gereği her zaman kaotik olan) konjonktürün bir yerinde eleştiri-öncesi / ‘dogmatik’ bir şekilde durabilmeyi imkan dahiline sokmanın başlıca bir halkasıdır. Öyleyse, bir tarihsel 'kazı'ya gidilebilir ve bir vargı olarak ifade edilebilir: Hikmet Kıvılcımlı’nın eseri, Türkiye’de Marksizmin teorik özgülleşmesinin ön-tarihini[2] oluşturmasının; İbrahim Kaypakkaya’nın eseri, Marksizmin politik varlık kazanmasının, başlangıç momentleridir. Tarihin, bir anlamda, bir Marksistin alabildiğine ‘öznel’ / kendi perspektifiyle ‘tarih’ hüviyetine kavuşması, bu iki Marksistin eserinin ‘özgülleştirilmiş edinimi’yle yerli yerine oturacaktır.[3]

***

Politik düzlemdeyken, Marksizmin devrimcilikle bağlantıları konusunda hiçbir şekilde şüpheye izin verilmemelidir. Marksizmi savunurken bir devrimci hamaset edebiyatı yapmaktan uzak durulmalı, ancak Marksizmin bir kesintisiz bileşeni olarak devrimciliğin vurgulanmasının ve belirlenmesinin de vazgeçilmez olduğu ısrarla ve kesin bir şekilde saptanmalıdır.

Bütün bu Marksizm ayrımının dayandığı temel nedir? Sözle eylem, teoriyle pratik ayrıdır ve birbirinin yerine geçirilemez, birbirini ikame edemez. ‘Söz’de devrimci olmak, ‘gerçek’te devrimci olmak anlamına gelmez; ve eylemiyle devrimci olmak, gerçek’tir.

Eğer Marksizmin, tümleyenlerinden birini politik niteliğin teşkil ettiği bir bütünsel yapı olduğu önermesi doğruysa, devrimci örgüt ve akımların Marksizme ilişkin konumlarına, devrimci olmayanlarla kıyaslandığında olumlu bir şüpheyle yaklaşmak gerekecektir. Eğer bu akımlarda Marksizme ilişkin pozitif unsurlar varsa, bu, Marksizmle ilişki konusunda devrimci olmayan akımlarınkine nazaran kat be kat değerlidir. Çünkü, Marksizm, eğer bir devrimci pratik varsa -bir süreç boyunca- orada mutlaka olmalıdır.

Bir tartışmanın ilerletilmesi bakımından, Marksizmin sınırlarının Türkiye’de illa devrimci kesimler tarafından belirleneceği iddiasında olunmamalı. Fakat, politik alanda bir ‘özne’ olarak yer alan Marksist yapı, içinde bulunulan sürecin sonuna kadar, mutlaka devrimci olmalıdır. Bu durumda, Marksizmi belirgin bir çekirdek olarak ortaya koymaktan ziyade, bir çekirdek olarak Marksizmin de içinde yer alması gereken, öyle kabul edilen bir başka kategorizasyona gitmek oldukça elverişli olacaktır. Bu kategorinin, Taslak’ta ortaya konduğu haliyle, ‘genel olarak Marksizm alanı’ ya da ‘Marksizmin genel alanı’ olarak ifade edilmesi uygundur. Böylece, Marksist olan ve olmayanı tarihsel olarak net ve kesin bir erken ayrıma tabi tutmak gerekmeden, Marksizmi belirlemede hareketli bir alan ve dinamikler tanımlamak mümkün olacaktır. Atılım, Devrimci Proletarya, Kızıl Bayrak, Yol, Maya gibi yayınların temsil ettiği kabul edilebilecek kesimler, politik Marksizmin genel alanının unsurlarındandır.

***

Bu çalışmada, Türkiye’de politik Marksizmin varlığının saptanmasının imkanlarını yaratmak üzere, onu 'şudur!' diye göstermekten ziyade, eleştirel edinimin değil, eleştirel ayıklamanın ('şu değil!' demenin) bir tarz olarak tutturulmasının teorik ve politik uygunluk arzettiği önvarsayımıyla, politik Marksizme onun teorik eksiklik ve sakatlıklarını istismar ederek ‘musallat’ olan ve teorik bir anlama sahip olmakla birlikte, ideolojik ve politik eleştirisinin ön plana çıkarıldığı bir ‘ideoloji’ gösterilmeye çalışılacaktır. ‘Sosyalizmcilik' / 'işçicilik’ olarak adlandırılan ve politika alanında ideolojik bir indirgeme olarak işlev gören ve faaliyet gösteren bu doktrinin, Marksizmle epistemolojik çatışma noktaları ve bunun ‘Türkiye’de teorik Marksizm’de gösterilmesi başka bir çalışmanın konusudur.

Sosyalizmcilik teriminin kullanılmasıyla, 'sosyalizm' bir dünya görüşü ve doktrin olarak Marksizme 'yasaklanıyor' mu? Genel olarak ele alındığında, Marksizmin aynı zamanda bir sosyalizm akımı olduğu doğrudur. Ancak Marksizm, sosyalist akımlar içinde bir akım değildir. Marksizmin bir sosyalizm türü olarak anlaşılmasından uzak durulmalıdır. Marksizm, sosyalizm akımlarıyla kesişen yönleri bulunan bir yapıdır. Bu, 'teorik' açıklamaydı. Tarihsel olarak, sosyalizm teriminin, Türkiye ve dünyada bir kirlenmeye uğradığı ileri sürülebilir. Bundan kasıt, 'sosyalizm deneyleri'nin kaderi değildir. 'Sosyalist' sıfatlı politik yapıların, genel olarak devrimci politik yapılardan ve devrimden uzak duran bir politik 'kariyer'e sahip olduğu gözlenmektedir.

Sosyalizm, bir dünya görüşü ve bir politik hedef olarak, özellikle son on yılda Türkiye'de dejenere edildi. Marksist olanlarla olmayanlar, adeta, bu terimi lafızlarına nasıl yerleştirdiklerine bakılarak ayrıldı. Marksist nitelik, devrim karakterinin sosyalist olmasını ileri sürmeye kadar indirgendi. Üstelik, bunu politik birer devrimci güç olmak bir yana, devrimci olmayan ya da eğer devrimciyse, herhangi bir ülkesel politik etki'nin fersah fersah uzağında duran, politik (örgütsel) gruplar ya da çevreler ileri sürdü. Devrimin bu ölçüde uzağında hatta dışında olmak, ve / ama 'devrim'in karakteri üzerinde fırtınalar koparmak. Bu çalışmada, sosyalizm terimi üzerinden Marksizmin istismarını yapmaya kalkışan yaklaşımlara, bir aşırılık, bir yerindesizlik bildirmek için 'sosyalizmci' denilecek ve Türkiye sol hareketi, sosyalizmciliğin de aralarında olduğu terimler aracılığıyla sınıflandırılmaya çalışılacak.

Sosyalizmcilik ve işçicilik, Türkiye’de Marksizmin politikleşmesinin ve özgülleşmesinin önünde duran engellerden biridir. Bu ideoloji, Marksizmin teorik edinimine ve onun epistemolojisinin önüne, teori işlevi görerek set çektiği gibi, tarihsel eşzamanlılığından da görülecektir, genel ideolojik modanın Marksizm alanına girmesinin de -bütün öznel aykırılığına rağmen- nesnel nedenidir.

Politik olarak önemli olan Marksizm, sosyalizmci olan ve olmayanlarıyla, 'devrimcilerin Marksizmi'dir; çünkü, Marksizm, politik bir devrimciliği zorunlu gerek olarak koyan bütünsel bir yapıdır. Marksizm, devrimci-olanların uhdesindedir. Devrimci-olmayanlar Marksizmle içsel bir ilişkiye ancak teorik tür ve formlarda, teorik katlarda, teorinin katlarında girebilirler. Pratik-politik düzlem, teorinin katlarına kapalıdır; bu, tanım ve ayrıştırma gereği böyledir. Devrimci-olmayan teorisyenlerin Marksizmle (ontolojik) ilişki içinde olabileceği tür ve formlara kapalı bir Marksizm anlayışı –özellikle onun kriz dönemlerinde– 'yanlış'tır. Ancak, ilk elde, ontolojinin varlığı bağlamında kurulan bir epistemolojik bütünlük açısından bakıldığında, eksikli hiçbir öznenin Marksist olamayacağı ileri sürülmek durumundadır. Bu akıl yürütmenin bir adım sonrası, hiçbir tarihsel Marksistin olmayacağı; ve Marksizmin tarihsel olmadığıdır. Ancak "her yerin tavşanı kendi tazısıyla yakalanmalıdır" ve ontolojik alanda epistemolojik bütünlükler aranmamalıdır.

Marksizmin bir teoriye indirgendiği tarihselci yaklaşımlar ile, Marksizmin epistemolojik alanda da kılıç sallayan savaşçıların praksisi olduğunu (politikaya indirgeme) ileri süren ve bu kez, epistemolojiyi ontolojiye indirgeyen yaklaşımlar, bir ve aynı epistemolojiye dayanıyor.

O halde, politikadan konuşuluyorsa, ancak gerçekten gerçek karşılığını devrimci pratisyenlerin fiili varlıklarının kendisinde bulan, teorik olarak da ancak bu fiili varlığa pratik etkileri bakımından gerçeklik ve anlamlılık taşıyan, dolayısıyla, devrimcilerin Marksizminden başka bir Marksizmden söz etme imkanı reddedilmektedir.

II. Politik Solcular

Sol hareketin nasıl bir sınıflandırmayla anlaşılabileceği. Türkiye’de solun bütün öğelerini hesaba katan bir ayrıştırmaya gitmek ve solun anlaşılışına böylece başlamak gerekiyor. Bu sınıflamaya öngelen birtakım ayrımlar saptanmalı. Sol öncelikle iki düzleme bölünmelidir: Politik sol ve teorik sol. Bu ayrımın gerekçeleri ortaya konmayacak. Teorik sola ilişkin yapılacak ayrımlar başkaca ele alınacak. Solun politik tezahürünü birbirini dikine kesen iki ayrım çizgisi yardımıyla görebilmek mümkün. Çizgilerden biri ideolojiik ya da doktriner nitelikte ve işçicilik / sosyalizmcilik ile halkçılık / demokratizmi temsil ediyor. Bir başka ve birincisini kesen çizgi, dar anlamda politik nitelikte, ve reformcular ile devrimcileri belirliyor. Türkiye solunun tümünü, politik nitelikleri ve yerleriyle bu tabloya yerleştirmek mümkün.

Yapılan ayrıştırmada, politik Marksist örgütleri kategorik olarak görmek mümkün değil. Marksist politik örgütlerin, yatay olarak, bir ‘orta yer’de konumlandığı kabul edilmektedir. Politik Marksizmin, kendini diğerlerinden ayıran belirgin çizgilere sahip olmadığı düşünülmektedir. Politik Marksizm Türkiye’de, belirgin temalarla ortaya çıkan kesimler arasında kendine bir yer oluşturmaya çalışmaktadır. Ancak, bu elverişsiz tabloda, politik Marksizmin bulunduğu konumun, tarihsel ve politik imkanları değerlendirme potansiyeli bakımından avantajlı bir konuma sahip olduğu söylenebilir.

 

turkiye solu

 

1. Devrimciler ve reformcular

Devrimci - reformcu ayrımı yapmak devrimcidir; bu ayrımı gereksiz bulmak da doğal olarak reformcudur.

Son üç yılın 1 Mayıslarında sol örgütlerin farklı tutumlarını göremeyen, DHKP-C ile ÖDP’yi ayıramayan bir kriter yararlı ve analitik olamaz. 71’deki üç devrimci örgüt ile dönemin TİP’inin ve MDD akımının diğer unsurlarının ayrılması, Türkiye politik solunun tarihini anlamada temel bir aşama olmayı hala korumaktadır. 71 devrimciliğinin, kendinden önceki ve zamandaş diğer solun tamamını kendiyle kaim bir sınıflamaya tabi tuttuğunun görülmesinin, politik ayırıcı işlevi vardır. ‘70’te başlayan ve günümüzde varlığını sürdüren devrimcilik, devrim hedefleyen birinin öncelikli olarak ele almaktan vazgeçemeyeceği bir nitelik olmak gerekir. Devrimci örgütler ortaya çıkmadan önce MDD - SD, kendi başına bir gerçek ayrıma işaret ettiği için önemliydi; ancak devrimciliğin kendini tarih sahnesine atışı, artık gerçeği tanıma ve tanımlamada başka ölçütlerin devreye öncelikli olarak girdiği anlamına gelecektir. Devrimcilik, kendi varlığı karşısında, Perinçek ve Belli’nin (ve bir bakıma da Kıvılcımlı’nın) oluşturduğu MDD’ci akımla TİP’in merkezinin ağırlık noktasını teşkil ettiği sosyalist devrimciler arasındaki ayrımı ve tartışmayı ikincil nitelikte bir olgu konumuna düşürür. Devrimcilik bir gerçek varlık olarak nesnel gerçeğin bir temel ayrımı durumunda olmalıydı; olmuştur da... 71 devrimciliğinden sonra artık politik düzlemde yürütülen her tür tartışma ve ayrım, genç devrimcilerin oluşturduğu bu kısa süreli ve örgütsel varlıklarını bile henüz oturtamamış zayıf oluşumların nirengi noktasını teşkil ettiği bir bakış açısından gerçeklik ve değer kazanır olacaktır.

Bu ayrımı, tarihi anlamada esas bir halka olarak bellememek, aslında, tarihin ilgili döneminin diğer öznelerine prim vermek anlamına gelecektir. Mesela, 71 devrimciliğine yöneltilen ‘sol’culuk eleştirileri, sahiplerini ya zamanın Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi çizgisine götürür[4] ya da Mihri Belli’nin ya da Hikmet Kıvılcımlı’nın politikleşmemiş çizgilerini savunmaya... Burada, görüldüğü üzere, TİP’in çizgisini savunmanın meşruiyeti kabul bile edilmiyor. Evet, söz konusu bir-iki yıllık ve gepegenç devrimcilerin acemi pratiği, Türkiye’nin bir devrim nesnesi olarak alınmasını mümkün kılmıştır. Artık bu pratikten sonra, Türkiye’de devrim, kitabi bir ilgi konusu, kültürlü entellektüellerin hülyalı düşlerinin bir öğesi, salt bir propaganda unsuru olmaktan çıkmış, politikleşmiş bir mesele haline gelmiştir. Eğer bu saptama doğruysa, kısa süren ve göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden bir pratik, bir bütün olarak Türkiye tarihini tasnif etmeye ilişkin bir temel halka olma konumuna ulaşmıştır. Bu zamandan sonra, devrimcilik bir pratik eyleyiş halini almıştır. Var ve mümkün iken, ‘devrimcilik’in kutuplarından birini teşkil etmediği bir politik ayrım olamaz. Evet, ilgili tarihten önce Türkiye’de kendini Marksist kabul edenler, -bu kabulün bir tarihsel süreç boyunca görülmesi zorunlu olan bir sonucundan- politik pratiğin devrimci türünden yoksundular.

Devrimciler bu ülkede, politik atmosferi her zaman fiziki varlıklarından daha büyük bir güçle etkilemişlerdir. Türkiye devrimci hareketinin omurgasını ve gövdesini saptamak önemlidir. Omurgayı, ‘kendinden menkul’ bir devrimciliği tarihsel olarak temsil eden örgüt / örgütler oluşturmak durumundadır. Parti-Cephe Geleneğinin günümüzdeki devrimci temsilcisi DHKP-C, Türkiye devrimci hareketinin omurgasıdır; bu örgüt, diğerleriyle etkileşimi görece zayıf bir yerde ve ‘bağımsız değişken’ özellikleriyle kendi devrimci yolunu çizmeyi sürdürmektedir. Belirgin bir öbek olduğu söylenemeyecek, ancak politik Marksizmin genel alanında bulunan MLKP, TİKB ve Ekim’in oluşturduğu kesim, devrimci hareketin gövdesinde yer alıyor. TKP - Kıvılcım ve (devrimcileşme süreci içindeki) KDH, bu kesime yakın bir yerde duruyor. TKP/ML ve TKP(ML), devrimci hareketlerin içinde üçüncü başlıca halkayı oluşturuyor. Aralarında TDP’nin, Direniş Hareketi’nin, TKEP-L’nin de bulunduğu diğer örgütler, esas olarak bu akımlar çevresinde veya hegemonyasında bir yer almak durumunda kalıyor.

Metin Çulhaoğlu, devrimcilik - reformculuk ayrımının Türkiye solunda alt sıralarda bir yerde olması gerektiğini ileri sürüyor. Çulhaoğlu’ya göre, solun bütün politik özneleri devrimci. Hal böyle olunca, devrimcilik - reformculuk gibi bir ayrımın neden önemsiz ve ifadesiz olduğunu anlamak çocuk oyuncağı. “Bugünkü açık partileri alalım: ÖDP, EMEP, İP, DSİP ve TSİP... Bence bu partilerden hiçbiri reformist değildir.(...)

“Devrimcilik - reformculuk tasnifinin artık geçerliğini yitirdiğini söylemiyorum. Söylediğim, Türkiye solunda bugün için tanımlanabilir örgütlülüklerin, devrimcilik - reformculuk ölçütünden başlayarak, buna göre ikna edici bir tasnife tabi tutulmasının olanaksızlığıdır. Yoksa, bu ülkenin solunda reformistler elbette vardır. (...) ÖDP’nin içinde reformistler de vardır; ama ÖDP kesinlikle reformist bir parti değildir.”[5]

Çulhaoğlu insafsızlık ediyor; ÖDP kesinlikle reformist bir partidir. İnsafsızlık, vicdani bir terim olarak kullanılmıyor. Saydığı partilerin hiçbiri reformist değilse, -“devrimci oldukları”nı söylemeye, onların politik niteliğini bu terimle anmaya dili yine de varmıyor- Çulhaoğlu’nun devrim denilen nesneden ne anladığının anlaşılması zorunlu bir eşik haline gelmiş demektir. ÖDP ve diğer legal partilerin tümü reformisttir (üstelik, legal alanda mücadele yürütmek otomatik olarak reformizm anlamına gelmediği halde) ve başta Çulhaoğlu’nun içinde yer aldığı parti olmak üzere, bu reformist organizasyonlarda devrimci birey ya da gruplar elbette vardır. Ama, bunun politik olarak herhangi bir önemi yoktur; bu konuda politik ‘yok’luk söz konusudur. Legal partiler içinde cephesel bir nitelik gösteren ÖDP’de yer alan bileşenlerden hiçbirinin, şemsiye partinin ‘taktikleri’ne politik özne olarak itiraz ettiğine, yani farklı bir politik taktik izlediğine tanık olunmadı -, zaten böyle şeyler ‘çoğulcu’ bir parti çatısı altındayken bile beklenemez. Çulhaoğlu, gerçeğe ya gözlerini kapamış, ya da gerçek diye bellediği, şöyle kolunu uzatabildiği kadarlık bir çevreden ibaret. Öte yandan, Çulhaoğlu, ilgili partilerin reformist olmadıklarını kanıtlamak için -bu nahoş deyimi kullanmaya izin versin- teorik mugalataya da başvuruyor: “Bir kere, bir sol partinin kimi politika ve önerilerinde reformist yanların bulunmasıyla, o partinin reformist olması birbirinden çok farklı şeylerdir (işin aslına bakılırsa, reformist hiçbir önerisi olmayan bir partinin politik olduğu bile söylenemez).”[6] Doğru önermeler yanlış özneler için sarfediliyor. Çulhaoğlu’nun önermesini, aynı özneler söz konusuysa şöyle düzeltmek gerekir: Reformist partilerin bazen devrimci olan ya da devrimci işlevlere sahip olan -‘öneri’den de öte- taktiklerinin olmasıyla, o partilerin devrimci olması bambaşkadır. Ama Çulhaoğlu’nun devrimci partilerinin, torbalarında devrimci taktik barındırmak bakımından yoksulluk değil yoksunluk içinde olduklarını söylemekte mahzur yok. Fakat, bu, ÖDP içindeki akımlar için geçerli bir ayrımlaştırma olamaz. En az birkaç akım, hala ciddi ve önemli devrimci ve Marksist dinamikleri bünyelerinde barındırabiliyor ve devrimcilik erozyonuna çoğu zaman ‘yanlış’ kalkış noktalarından direniyor.

Çulhaoğlu’nun ‘insafsızlığı’na gelince... Eğer söz konusu altı parti devrimciyse, DHKP-C’yi devrimcilik bakımından yere-göğe sığdıramaması beklenirdi. Oysa, devrimci örgütlerin adı bile anılmıyor; onlar neredeyse “askeri etkinliğe” verdikleri önem nedeniyle politik nitelikten bile sıyrılınıyor[7]. Türkiye’de solun bir kısmıyla diğeri arasında, en başta fiziksel ve özellikle bu nedenle reddedilmesi ‘zor’ olmak gereken, bir ayrım var. Mesela, solun bazı üyelerinin, çatışma ya da baskınlarda öldürülmüş mensupları varken, yine bu aynı üyelerin cezaevlerinde önemli sayıda kadro ve bağlantılı bireyleri varken, solun diğer bazı üyelerinin mensuplarına mezarlıklar ve cezaevleri gibi mekanlarda fiziksel olarak tesadüf edilmiyor.[8] “Somut durum ve güncellikle bağlantılı” bu fiziksel farkın, politik bir farka, reformculuğa veya devrimciliğe, işaret ettiğini ileri sürmek, pek “yüzeysel ve keyfi” sayılmasa gerektir. Türkiye solunun yirmi-otuz yıllık geçmişine bakıldığında, bu konuda belirgin bir iz sürmek mümkün ve kolay. Ama, solun bütün gruplarının paylaşmak bakımından eşit ve böylece ‘farksız’ oldukları birtakım başka mekanların varlığı da, Çulhaoğlu’nun sıraladığı gibi[9], bir başka gerçek olarak karşıda duruyor.

2. Devrimciler ve sosyalizmciler

‘80’lerin ikinci yarısı ve ‘90’ların ilk bir-iki yılı, bir ideolojik eğilimin devrimci akımlara da sirayet ettiği yıllardır. Bu yıllarda Türkiye solunda ya yeni ortaya çıkan politik örgütler olarak, ya da eski politik örgütlerde görülen bir değişimin ürünü olarak, devrim programının sosyalist nitelikte olmasının ilanı özel bir alamet olarak sunuldu. Popülizm ve ikamecilik eleştirisi, Marksizmin devrimciliğine değil, sosyalistliğine ve anti-kapitalistliğine yapıldığı ilan edilen vurgu, bu yeni yönelimin başlıca temaları arasında bulunuyordu. Politik Marksizmin alanında da görülen bu ideolojik akıma, kısaca ‘sosyalizmcilik’ denilecektir. Sosyalizmcilik, büyük ölçüde örtüştüğü bir başka akımla birlikte gündeme geldi: İşçicilik.[10]

Sosyalizmcilik, dünyada kapitalizmin yeni gelişme ve yönelimlerine Marksist bir konumdan uygun yanıtlar geliştirmeyi engelleyici bir işlev görmektedir. Ona göre, kapitalizmin her durumu, yıkılışını müjdeleyecek bir işaret ve işçi sınıfının büyük devrimci gücünü bir kez daha gösteren bir kanıttır. Sosyalizmcilik, Marksizmin sosyalizmin ve işçi hareketinin diğer eğilim ve akımlarından farkını muğlaklaştırmaya ve giderek silmeye dönük bir işleve sahiptir. Ve nihayet sosyalizmcilik, Marksizmin post-Marksizme karşı etkin ve tutarlı bir teorik mücadele yürütmesinin önüne, epistemolojik olarak yetersiz, ve tarihsel olarak taktikler izlemeye dirençli bir Marksizm anlayışı olarak çıkmaktadır. Bugün Türkiye'de örgütlü alandaki solcuları ayırmanın ilk temel aşaması devrimcilik - reformculuktur. Bu sınıflamanın dile getirildiğine kanaat getirildikten sonra gündeme, ilk sınıflandırmayı zorlayan ve yer yer üst üste binen yeni bir sınıflandırma gündeme getirilmelidir: Devrimcilik - sosyalizmcilik.[11]

Politik Marksizm, halkçı devrimcilik ve işçici sosyalizmcilik arasında bocalayan bir görünüm arzediyor. '80'lerin sonundan bu yana, Türkiye'de politik Marksizm alanının ideolojik cereyanlara açık olduğu yön, halkçılık / demokratizm değil, işçicilik / sosyalizmciliktir. Diğer tarafın, ideolojik olmaktan çok politik bir nüfuza sahip olduğu söylenebilir. Öte yandan, politik Marksizmin devrimciliğini koruma sorunu da vardır ve bu konuda en büyük esinti de işçicilik / sosyalizmcilik tarafından gelmektedir. Türkiye solunda ideolojik ortama, Marksizmle ilişkililik artışına paralel bir şekilde artarak, sosyalizmcilik egemendir. Demokratizme karşı yeterince uyarıyı bu egemen ideolojik tema nesnel olarak zaten yerine getirmektedir. Kabul bu olursa, yapılan ayrımın ve mücadele / eleştiri için dönülen yönün, sosyalizmcilik odaklı olması tutarlı bir zorunluktur. Türkiye'de politik Marksistlerin teorik ihtiyaçları vardır; ve bu ihtiyacı gidermeye teşne teori de bir ideoloji formunda sosyalizmcilik kanadından gelmektedir. Sosyalizmci olan ya da sosyalizmcilikten etkilenen politik kesimlerin teorik bakımdan daha gelişkin olması ya da görünmesinin nedeni budur. Aykırı görünecek ama, Türkiye'de sosyalizmcilerin mücadele içinde olduğu post-Marksizmin işçici ya da sosyalizmci olmayan teorik ideolojisi de solun unsurlarını sosyalizmcilik alanında yakalamaktadır (sosyalizmcilerin reformist olanları buna daha uygun görünmektedir).

Sosyalizmcilik alanı, birçok karmaşık ilişki ve eğilimin olduğu ve hareketlilik ivmesinin oldukça yüksek seyir izlediği bir yerdir. Türkiye'nin politik solcusu, bu alanın argümanlarının sadece ideolojik olanlarıyla ya da ideolojileştirilmiş olanlarıyla etkileşime girebilmektedir. Bu ideolojik ortam, Marksizmi bir tür işçicilik ya da sosyalizm akımı olarak değerlendirmekte, böyle bir dar-Marksizme karşı durmayı da post-Marksizm olarak pazarlamaktadır; tabii ideolojik formlarda... Söz konusu olan bir dilemmadır; ya dar-Marksizm (ideolojik anlaşılmış, ideolojiye indirgenmiş Marksizm) ya post-Marksizm. Ancak kuvvetle vurgulanmalı; birbirinin hasmı olan bu iki seçenek, nedense hep (ya da çoğunlukla, çoğu zaman) yakın ya da aynı platformlarda durmaktadır, dışsallaşmamaktadır. Günümüz Marksizmi kendini ‘sınıftan kaçış’a karşı ‘sınıfa kaçış’a[12] indirgememeli, bu ikilemi reddetmelidir.

İkisi de Marksizm açısından çıkmaz olan iki yol vardır: Eski okullu Marksist refleks veya yönelimlerini koruyarak Marksizme karşı ideolojik saldırılara göğüs gerenler, bu kez etkileşime tamamen kapalı hale gelmektedir; okullu özelliklerinden sıyrılanlar ve etkileşime açık duruma gelenler, etkileşim için ya bilerek kapılarını 'sapkın'lara açmaktadırlar, ya da açılan etkileşim kapısından hemen 'sapkın' eğilimlerin sızdığına tanık olunmaktadır.

Bu durumda, devrimci nitelikte olan politik Marksizm için, dikkat edilmesi gereken yer belirlenmiş oldu. Pratik-politik Marksistler, bugün, devrimci demokrat veya radikal demokrat akımlardan ideolojik olarak temelli bir şekilde etkilenmezler


 

Türkiye’de politik sol (1998)

Legal örgütler

1. Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP),

2. Emeğin Partisi (EMEP), ,

3. İşçi Partisi (İP),

4. Sosyalist İktidar Partisi (SİP),

5. Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP), ,

6. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP)

İllegal örgütler

1. Devrimci Halk Kurtuluş Partisi - Cephesi (DHKP-C)

2. Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP)

3. Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB)

4. Ekim

5. Türkiye Komünist Partisi - Kıvılcım (TKP - Kıvılcım)

6. Türkiye Devrim Partisi (TDP)

7. Türkiye Komünist Partisi / Marksist Leninist (TKP/ML)

8. Türkiye Komünist Partisi (Marksist Leninist) (TKP(ML))

9. Türkiye Komünist Emek Partisi / Leninist (TKEP/L)

10. Devrimci Sosyalist İşçi Hareketi (DSİH)

11. Devrimci Halk Partisi (DHP)

12. Türkiye Komünist Partisi (TKP)

13. Direniş Hareketi

14. Komünist Devrim Hareketi (KDH)

15. Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB)

16. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi - Cephesi / Halkın Devrimci Öncüleri (THKP-C/HDÖ)

17. Halk Kurtuluş Güçleri (HKG)

18. Türkiye Komünist Partisi - Marksist Leninist / Birlik (TKP-ML/B)

19. Türkiye İhtilaci Komünistler Birliği - Birlik (TİKB-B)

20. Devrimci Sol

21. Komünist Parti - Yeniden İnşa Örgütü (KP-YİÖ)


 

Politik Süreli Yayınlar

1.Kurtuluş, 2.Atılım, Proleter Doğrultu, 3.Devrimci Proletarya, Alınteri, 4.Kızıl Bayrak, 5.Direniş, Yol, 6.Hedef , 7.Özgür Gelecek, 8.Halkın Günlüğü, 9. Mücadele Birliği, 10.Kaldıraç, 11.Alternatif, 12.Kervan, 13.Odak, 14.Maya, Son Kavga, 15.Barikat, 16.Uzun Yürüyüş, 17.Devrimci Çözüm, 18.Proleter Halkın Birliği, 19.Devrimci Mücadele, 20.Enternasyonalist Bülten, 21.Devrim, Devrimci Gençlik, 22.Devrimci Hareket, 23.Ürün Dergisi, 24.Yeni Dünya İçin Çağrı, 25.Çalışanların Günlüğü, 26.V Özgürlük, 27.Özgürlük Dünyası, Evrensel, 28.Aydınlık, Teori, 29.İktidar, Gelenek, Sol, 30.Sosyalist İşçi.


 


 

Sosyalizmcilerin yazılı literatüründe, 'devrimci demokratlar'ın post-Marksizmden etkilenmeye pek açık olduklarına dair çok sava rastlanır. Bunda önemli bir tarihsel seyrin ihmal edildiği düşünülmektedir. İlgili kaymayı yaşayan 'devrimci demokratlar' önce devrimcilikten sıyrıldılar, sonra post-Marksizme veya liberter akımlara yöneldiler. Devrimcilik veri haliyle söz konusu türden akımlarla dolaysız ilişkiye izin vermiyor. Önce devrimcilikten soyunmak gerekiyor. Devrimci nitelik, çok önemli bir avantaj noktası ve salt politik fiili değil, bazen ideolojik saldırılara karşı da geçit vermiyor, zırh işlevi görüyor. Tarihsel olarak bu yönelimin Türkiye'de ağırlıklı olarak Parti-Cephe geleneğine mensup gruplarda yaşandığı görüldü. Parti-Cephenin küçük aktivist gruplarının çoğu sapır sapır önce devrimcilikten düştüler, sonra kalan bireyler Gorbaçovculuktan ve diğerlerinden etkilenmeye seve seve koştular. Devrimci Yol, hem kronolojik, hem mantıksal sıra olarak önce devrimciliği bir yana bıraktı. Ardından önemli bir ağırlığı, sosyalizmcilerin de savunduğu gibi, post-Marksizmin kitlevi alıcıları oldu.

Post-Marksizme karşı mücadelenin de avantaj noktasında bulunmak bakımından sosyalizmci Marksistlerin ayrıcalığından söz edilemez. Sosyalizmciler, teori anlayışları, teori ve politikanın ilişkilerine yaklaşımları ve buna bağlı olarak, politikayı rasyonalist kavrayışları dolayısıyla, post-Marksizmin ideolojik saldırılarına karşı koyacak etkinlikte değiller.

Sosyalizmci Marksizm yönelimi, aynı zamanda Marksizmi işçi sınıfı ideolojisi olarak gören, epistemolojik olarak bilginin nesneyle özdeşliğini savunan, ideolojik olarak ‘sol’cu (doktriner), politik olarak ‘sağ’cı (politik gerçeğe karışmayan çekilmeci) bir yaklaşımlar manzumesi çizer.[13]

Sosyalizmciler, Türkiye solunda Batılılığı temsil ediyor. Bu özelliği Troçkist yazar ve akımlarda daha net ve tipik bir şekilde izlemek mümkün. Sosyalizmcilik, Marksizmin bir Batılı ideoloji, işçi sınıfının ideolojisi olduğunu ileri sürer. Devrimcilerin bu anlamda yerli bir özellik gösterdiklerini saptamak durumundayız.

Sosyalizmciliğin ideolojik etkisiyle devrimci kamuoyundaki ‘şehit’ deyimine de karşı çıkılmaktadır.[14] Burada, sözde ateist, laik, Batıcı, aydınlanmacı, ideolojist bir zihniyet işbaşındadır. Bunların tümünün, Hikmet Kıvılcımlı’nın kırbacına ihtiyacı vardır. Bu konuda, sosyalizmciliğe yöneltilen genel eleştiriler geçerlidir. Bu terime devrimci örgütlerin içinde ilk karşı çıkışlar, cezaevlerindeki kadrolardan yükseldi; çünkü bu kadrolar, cezaevinde daha çok okuyorlar, ‘teori’yle daha çok haşır-neşir oluyorlar, ve bu suretle sosyalizmciliğin doktriner süper solculuğuyla daha fazla ‘zehir’leniyorlardı.

H. Kıvılcımlı’dan[15] günümüze uzanan ve Parti-Cephe Geleneği ile günümüzün DHKP-C’sinde ve TDP’sinde (oldukça zayıf bir şekilde MLKP’de de) görülen eğilim, sonuçları ne olursa olsun, özgül koşullarla organik bir ilişki içindedir, ya da bu türden ilişkiyi aramak konusunda ciddi ve cüretkardır.[16] TKP-B’de ‘90’ların başlarında yaşanan iç tartışma, çok ilginç ve ibret verici sonuçlara ulaşılmasına yol açmıştır. Öte yandan, DHP’nin var oluşunu sağlayan nesnel koşullar da paralel bir dinamiği işaret eder. TKP-Kıvılcım'ın geçen yıllarda yaşadığı bunalımın böyle bir boyutu olduğu da anlaşılıyor. Mehmet Yılmazer, devrimciliğin sosyalizmcilik ve işçicilikle yaşadığı ayrışmanın, kendi koşullarından çizilen kapsamlı bir tablosunu sunuyor.[17]

Devrimin özgülleştirilmesine ilişkin yakıcı ihtiyaç, devrimci nitelikte ‘savrulmalar’a yol açmıştır. Solun devrimci kanadında yaşanan eğilimlerden biri şudur: “Türkiye solunun hakim özelliklerinden birincisi, onun bir emekçi halk solu olmayışıdır.(...) ‘70’li yıllara damgasını vuran bu sol, şehir küçük-burjuva aydınları zemininde doğmuş ve gelişimi boyunca bu katmanın dışında ciddi bir yeni sınıfsal mayalanma gerçekleştirememiş, sonuç itibarıyla aydın şehir küçük-burjuvazisinin solu olarak kalmıştır.”[18] “Batıya benzemek isteyen devlet ve egemen sınıflar ile, doğulu kalmak isteyen halk yığınları. Türkiye solu, bu zıtlaşmada modern ve batıcı kampın yanındadır.”[19] Bu eleştiriyi, Türkiye solunun devrimcilik / halkçılık diliminde yer alan örgütlerin çoğunun paylaştığı söylenebilir. DHKP-C’nin özgül varlık açıklaması da aynı türdendir. Ancak, bu görüşün eleştiricileri de vardır ve onlar, aksine Türkiye soluna demokratizm dinamiklerinin egemen olduğu kanısındadır: “Türkiye söz konusu olduğunda, asıl büyük tehlikeyi, sola çok kısa sürelerle ve güçsüz biçimde damgasını vuran aşırı sınıfçılığın değil, türevlerden türev çıkaran bir sınıf dışılığın ya da E. M. Wood’un deyimiyle, ‘sınıftan kaçış’ın oluşturduğunu görmek gerekiyor.”[20]

Sorunun, teorik boyutları olmadığı konusunda, 'halkçılar'la 'sosyalizmciler'in çoğu hemfikir. Her iki taraf da politik düzeyin özgüllüğünü reddediyor ve politikayı toplumsal / sınıfsal düzeye indirgenmiş bir politika anlayışı geliştiriyorlar. Onlara göre, proletaryanın gelişkin olduğu ülkelerde devrimci politika proletaryaya, kapitalist gelişmenin zayıf olduğu ülkelerde halk sınıf ve tabakalarına bağlıdır. “Türkiye’de genel olarak halka mal olmayan hiçbir dava sınıfa da mal olamaz, halkın topyekun kurtuluşunu ifade etmeyen hiçbir hareket, işçi sınıfının içinde de bir varlık gösteremez; gecekondu mahallelerine, okullara, yoksullarına ve halkın öteki kesimlerine gitmeyen hiçbir politik hareket, fabrika kapısından içeri giremez. Bu, ilerici - gerici her türlü politik hareket için böyledir. Belki kimi gelişmiş Avrupa ülkelerinde, sosyal demokrat veya komünist, neredeyse saf işçi partileri varlık bulabilir ama Türkiye’de bulamaz.”[21] İşçicilerdeki yanılgıyı, yani işçicilik ve sosyalizmciliği, aynı zamanda halkçılığı, teorik / yapısal değil, tarihsel bir çıktı olarak görmeyi, halkçılar da paylaşıyor. “Neredeyse saf işçi partileri” hiçbir ülkede ve hiçbir gelişme aşamasında varlık bulamaz; sorun, politik düzeyin ekonomik / sınıfsal düzeyden, ve politik konjonktürün yapısal tarihsel süreçten ayrılığını anlama sorunudur. Bu temel teorik sorunun temel bir politik görünümü, saf işçi partilerinin varlık kazanabileceği gelişmiş ülkelerde politik örgütlenmenin gereksizliği fikridir. Savunulması gereken, ne halkçılarınki gibi, halk sosyalitesinden yükselen bir parti, ne de sosyalizmcilerin savunduğu türden işçi sosyalitesinden yükselen bir partidir. Parti olarak anılan politik organizasyon, toplumsal düzlemin 'dışında', politik düzlemde varlığını bulacaktır. Böylece, pratik olarak halka ve proletaryaya ulaşmanın ve onlar üzerinde politik hegemonya kurmanın imkanını bulacaktır. Bu aynı zamanda, politik devrimin, kapitalizm bir üretim tarzı olarak varlığını sürdürdükçe, yapısal olarak zorunlu olduğunun ve toplumsal devrime / kurtuluşa öngelmesinin savunulmasıdır.

Çulhaoğlu, 'sosyalizmci' olmadığı için eleştirdiği Türkiye solunun politikayı bir taktikler dizisi olarak anladığını belirtiyor ve onu bu konuda da eleştiriyor.[22] Keşke gerçekten öyle olsaydı! Türkiye solu, kaskatı bir devrimci duruşla aslında politik alanda düşmanıyla dövüşmeyi bilmiştir, onun politikayı taktiksiz bir refleks olarak algılaması, politikanın sınıfsal belirlenimlerden koparılmasına bağlı değildi. Politikayı taktiksiz bir eyleyiş olarak ortaya koymada ‘devrimci demokrat’ Türkiye solu ile ‘sosyalizmci’ Türkiye solu arasında pek fark yoktur.[23] Fark, devrimcilerin (tipik örneklerinin) kaskatı bir şekilde dövüşmesi, sosyalizmcilerin (tipik örneklerinin) kaskatı bir şekilde ‘dövüşmemesi’dir. Türkiye solu, bir bütün olarak, devrimci ve reformcusu, halkçısı ve işçicisi ile, politikanın taktiksel anlaşılmasına muhtaçtır.

Türkiye’nin solu, politikleşme konusunda sıkıntılarından kurtulmakla karşı karşıyayken, sosyalizmcilik, Çulhaoğlu’nun değerlendirmelerinden de anlaşılacağı gibi, solun esnemesine değil, daha da katılaşmasına hizmet edecektir. Bunun kötü örnekleri öteden beri vardır. Sosyalizmciliğin politikadan anladığı, ‘sınıfa karşı sınıf’ ve devrimcilerin anti-faşizmine karşı kendilerinin anti-kapitalizmidir.

Sosyalizmciliğin politika anlayışı derin bir ekonomizm içeriyor, ve teorik ve politik tezleri tutarlı olarak izlenirse, politik devrimin önceliğini redde kadar varıyor. Mesela, sosyalizmciliğin politikada ne olduğunu açıklıkla ortaya koyan şu tutumun Çulhaoğlu’ya oldukça uygun geleceği düşünülebilir: “Faşist hareketin yükselişi, bizim gündemimizi, önceliklerimizi değiştirmemeli, temel görevlerimizi unutturmamalı, tam tersine püskürtülüp etkisizleştirilmesinin, temel görevlerin yerine getirilmesine bağlı olduğunu hatırlatmalıdır. (...) Düşmanın gölgesiyle değil, kendisiyle savaşmalıyız. Şeriatçı İslam, faşizm ve başka her türlü gericilik kapitalizmden besleniyor. Kapitalizme karşı savaşmadan gericiliğe karşı savaşılamaz.”[24] Bu yaklaşımın tutarlı öznesinden devrimcilik beklemek tam bir hayaldir. Bereket versin, Mayacılar başta gelmese de, sosyalizmciliğin birkaç unsuru o kadar tutarlı değil![25]

Politik Marksizmin teorik anlaşılışının, yukarıdaki sloganı tersine çevirmesi gerekiyor: Politik düzeydeki temsiline, mesela faşizme, karşı savaşmadan kapitalizme karşı savaşılamaz. Düşman hiçbir zaman çıplak varlığıyla hiçbir Marksist hareketin karşısında olmayacaktır. Bu, hiçbir Marksiste nasip olmayacaktır. Teorik gerçekleri anın gerçekleriyle karıştırmanın bedeli, apolitik doktriner bir Marksizm olacaktır.

Türkiye sol hareketinde sosyalizmciliği / işçiciliği temsil eden politik yapıların kapladığı alan hayli genişlemiştir. Emeğin Partisi, bütün gövdesiyle devrimci-olmayan bir işçiciliği temsil eden önemli bir ağırlık teşkil ediyor. SİP ve DSİP, söz konusu yönelimi değişik derece ve şekillenmelerle temsil ediyor. ÖDP içinde güçlü sayılabilecek bir sosyalizmci akım var. Diğer yandan, devrimci sosyalizmcilik / işçicilik, KDH'den başlayarak Ekim'e ve TİKB'ye kadar uzanan bir alanda varlığını duyurmaktadır.

TİKB ve diğer sosyalizmciler, MLKP gibi örgütleri DHKP-C’ye benzemekle, onun usulü bir halkçılıkla buluşmakla eleştirmektedir.[26] Ancak, sosyalizmcilere gösterilecek ‘öcüler’in hem niteliği hem niceliği daha güçlüdür. Onları, teorik olarak geleneksel devrimci-olmayan Troçkist akımların sosyalizmci işçiciliği ve EMEP türü akımların işçiciliği bir akıbet olarak beklemektedir. MLKP’nin önünde evet, bir tür tehlike vardır; fakat, söz konusu devrimci sosyalizmcilerin önünde de en az MLKP’ninki kadar gerçek, ancak devrimci olmamaktan dolayı ondan daha vahim, bir tehlikenin varlığı vakidir. TİKB de işçi sınıfı gibi “alınteri” akıtmaktan musdariptir. TİKB bu yoldan giderse, kendi geleceğini "anti-faşist mücadelenin görevlerini ihmal etmekle" eleştirdiği Ekim’den başka yerde aramasın. Ekim’in varlığıyla anlattığı, aynı zamanda TİKB’nin hikayesidir. ‘Sınıfa karşı sınıf’ sloganı TİKB tarafından da benimsenmektedir.

Sosyalizmci eleştiri, menzilini salt işçi sınıfı ve sosyalizm perspektifi konusunda değil, ulusal harekete yaklaşıma da uzatıyor.

Ekim’in Marksistlik kriteri oldukça basit: Sosyalist devrimi savunun ve devrimci olun yeter. Ekim’in anlayışına göre, örneğin SİP’i Marksist saymamanın sosyalizmci teori açısından açıklaması olamaz.[27] Öte yandan, Ekim, devrimci demokratların gerçek devrimci niteliğini 'devrimci-olmayan' teorileriyle uyuşturmakta da teori-dışı aletlere başvuruyor: Yeteneksizlik.[28] Teorik bir anlatımda görülen teori-dışı unsurlar sapak niteliğindedir ve dikkat edilmelidir. Yeteneksizlik, Marksist ile olmayanı ayırmaya yetiyor. Ekim’in Marksizm anlayışı da, Marksizmi teorik bir düşünüş derekesine indiriyor. Marksist olmanın birtakım yeteneklere bağlanması, teorinin ve kavramın bittiği türden ifadeler; yazar kudretle açıklamalarda bulunuyor; ama ‘yetenek’ten, ‘kavrama’dan bahsettiği yerde, acizleşiyor; kavramsal açıklamadan vazgeçiyor ve ruhu yakalayıcı bir dil manevrasıyla durumu kurtarmaya çabalıyor.[29]

Sosyalizmci zihniyet için, burjuva toplumlarda demokrasi yapısal bir üründür. Siz bakmayın Türkiye gibi ülkelerin, burjuva demokrasisini kurmuş olmamalarına; bu kadar çok ülkenin tümü birer istisnadır. Düzenin, demokrasi isteyenlere legal çalışma izni vermemesinin, dolayısıyla onların yüzeysel devrimciliğinin ipliğini pazara çıkarıcı uygulamaya gidilmemesinin nedeni, düzenin sahiplerinin 'yeteneksizliği'dir. İşte sosyalizmcinin ekonomizmi: “Burjuva bir toplumda demokrasinin kazanılması stratejik hedefine dayanan bir partinin, örgütünün ‘türü’nün de, siyasal ‘faaliyetinin içeriği’nin de ‘yasa-dışı olması’ için hiçbir neden yoktur. Bunun tek bir nedeni olabilirdi; o da ‘80 öncesi TKP’sinde olduğu gibi, düzenin henüz bu sınırlar içindeki bir mücadelenin bile açıkta yapılmasına izin vermemesi olurdu.”[30] Bu ifade, sosyalizmci programın savunulması konusunda, teorisizliğin nelere kadir olduğunu ibret verici tarzda gösteren bir örnek. Türkiye'nin ve dünyanın genelinin devrimci mücadele tarihi sosyalizmciliğin gazabına uğruyor. Sosyalizmcinin gözü hiçbir şey görmüyor; doktriner olmayan her politik yaklaşımı reddediyor.

TKP illegal olduğu halde niçin reformist idi de, başka illegal örgütler devrimciydi? Mesela, DHKP-C’nin siyasal platformu 'reformcu' olduğu halde, bu örgüt niçin devrimci? Demokrasi talebinin, demek ki, öznesini devrimci kılan ve kılmayan türleri var!

Ekonomizm, sosyalizmcilik ve işçicilik ile politik reformizmin buluştuğu konaktır.

Devrimci sosyalizmci akımların bütün politik ve teorik ilgilerinin, 'devrimci demokrat' akımların eleştirisine teksif edildiği görülüyor. Ancak, sosyalizmcilerin en az aynı dikkatle kendi konumlarından, 'sağ' yönlerine yoğunlaşmaları da gerekiyor. Çünkü, liberal sosyalizm de bir gerçek tehlikedir.

Sosyalizmcilik, devrimci sosyalizmci akımların politik bakımdan reformcu sosyalizmci ya da işçici akımların etkisine girmesine yol açıcı bir role sahiptir.

Kızıl Bayrak, bu konuda içinde olduğu çelişkiyi en iyi bir şekilde 1998 1 Mayısında İstanbul’da gösterdi. Pankartını devrimcilerin olduğu yerde bıraktı, ‘kitle’sini ‘işçi kitleleleri’nin olduğu yere taşıdı[31]. Bu fiziksel çelişki, aslında Kızıl Bayrak’ın devrimciliğiyle Kızılbayrak’ın (kendini reformistlere iten) sosyalizmciliğinin çelişkisinin yalın ifadesiydi.

Kızıl Bayrak’ın (radikal) sosyalizmciliğiyle EMEP’in liberal demokratizminin, işçi sınıfı vurgusu konusunda ‘politik’ olarak, ‘pratikte’ ne farkı vardır? Spekülasyona gitmeden, pratik bir dille bunun açıklanabilmesi gerek. EMEP ve Ekim, biri gerçek haliyle kendinde; diğeri muhayyel kendi-için bir işçi sınıfına tapınma üzerinde yükseliyorlar.

Kızıl Bayrak’ın 1 Mayıslar ve işçi sınıfıyla bağlantı konusunda devrimci hareketleri eleştirisi EMEP’inkine benzemektedir: “Biz kitlelere, sanki kendi sınıf çıkarlarından farklı bir davaya sahiplenmeye çağırır gibi, ‘gelin bizim yolumuzdan yürüyün’ demiyoruz. Biz kitleleri, 1 Mayıs vesilesiyle kendi sınıf mücadeleleri bayrağını yükseltmeye, kendi sınıf taleplerini kazanmanın gereklerini kararlılıkla yerine getirmeye çağırıyoruz...”[32]

... Ve EMEP’le geçilen dalga: “Biz şimdilik yalnızca yığın hareketinin mevcut düzeyine uygun politik istemleri formüle edelim, ‘kısa vadeli siyasal istemler uğruna mücadele’ ile yetinelim. ‘Öncülük’ adına onlara ‘dayatmalarda’ bulunmayalım. Zaten bizim misyonumuz da onlara ‘öncülük’ etmek değil, fakat yalnızca ‘yardım’ etmekten ibarettir...” [33] Bu iki görüş, aslında aynıdır. Biri diğerinin tersidir. Ama aynı zeminden: ‘Öncülük’ ve ‘dışarıdan bilinç’in reddi...

MLKP gibiler, küçük-burjuva devrimciliğinin; Ekim gibiler, küçük-burjuva sosyalizminin nüfuzu altındadır. DSİP, tipik (Avrupa tarzı) küçük-burjuva sosyalisti. KDH, küçük-burjuva sosyalizminden devrimciliğe yöneliyor; bu, onun Marksizmin alanında bulunduğu anlamına geliyor. Maya’nın Marksizm alanındaki akıbeti, verili durumunda, devrimciliğinin oturmasında aranmalıdır.

TİKB’yi, aslında başından beri taşıdığı devrimci aydın niteliğinin bir sosyal sonucu olsa gerek, küçük-burjuva sosyalizminden giderek daha fazla etkilenen bir politik akım olarak görmek mümkündür. Devrimci Proletarya’da MLKP’ye dönük eleştiriler ve diğer yazıların aslı ve ruhu, örneğin Ekim’den farklı olmayan bir sosyalizmcilik ve işçicilik üzerine kuruludur.[34]

III. 'Devrimci Marksizm - radikal demokrasicilik' / Bir ayrımın politik okunuşu

Metin Çulhaoğlu, her zaman verimli ve yol açıcı olmasa da, konusunu sınıflama yaparak ele alan bir yazar. Nesnenin ayrıştırılması, özellikle etkileşime imkan veren bir tarzda yapılıyorsa, çevresinde tartışma yürütmek için elverişli oluyor. Bu bağlamda, Çulhaoğlu, Türkiye sol literatürüne geleneksel sol - devrimci demokrasi olarak ifade edilen ve bir ayrımı oldukça güçlü terimlerle koyan bir terim çifti armağan etmişti. Son çalışmalarında Çulhaoğlu, yine oldukça operasyonel, ve teslim etmek gerekiyor, kendi eyleyişini eleştiriden korunaklı bir yere çeken yeni bir terim çifti önerdi: Devrimci Marksizm - radikal demokrasicilik.

Bu ayrımın Türkiye’de sosyalizmcilerin tümü için oldukça elverişli olduğunu belirlemek durumundayız.[35] Çulhaoğlu böylece, sosyalizmcilere, ‘devrimci demokratlar’ın devrimci olmadığını kanıtlamada yeni bir alet / silah vermiş oluyor. Sosyalizmciler artık ‘devrimci demokratlar’ı post-Marksist olmakla da mahkum edebilecekler. Bir anlamda, Çulhaoğlu’nun yeni tasnifiyle, Türkiye’de sosyalizmci olmayan devrimci akımların hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamış oluyor ve defterleri dürülüyor. Bu aynı zamanda, Çulhaoğlu’nun bulunduğu yerden devrimci olan ya da devrimciliğe yönelen sosyalizmcilere uzattığı bir el anlamına geliyor. Sosyalizmciler ya bu eli sıkacak, ya da konumlarını bir kez daha gözden geçirecekler.

Çulhaoğlu, “devrimci Marksizm”in temel vurgu ve ilkelerini sıralıyor: Kapitalist üretim tarzının egemenliğinin kabulü; işçi sınıfının nesnel çıkarı ve temel konumu; belirli bir toplumsal formasyonda her şeyin tarihselliği ve sınıfsal belirlenmişliği; ve siyasal devrimin toplumsal devrime önceliği.

Radikal demokrasiciliğin temel nitelikleri şöyle belirleniyor: Toplumsal yapıda determinizmin reddi; işçi sınıfının nesnel çıkar ve konumunun reddi; demokrasinin tarihaşırı kavranışı; ve siyasal devrimin gereğinin reddi.[36]

Çulhaoğlu’nun ‘devrimci Marksizm’e ilişkin koyduğu ilkelere, devrimci örgüt ve akımlarda uzak duranlar arasında başta DHKP-C olmak üzere, DHP ve TDP’nin olduğu ileri sürülebilir. Fakat, yine başta MLKP olmak üzere, TİKB’nin, Ekim’in, TKP-Kıvılcım’ın, TKEP-Leninist’in ve ‘köylücü’ kabul edilen TKP/ML’lerin bile aralarında olduğu diğerlerinin birçoğunun Çulhaoğlu’nun ‘devrimci Marksizm’inin ilkelerine net ve tam bir uyum içinde oldukları reddedilemez. Bu anlamda, Çulhaoğlu’nun tasnifi politik öznelerin gerçekliği temelinde işlevsizdir ve teorik düzlemde anlamlı olabilecek bir tasniften öteye gidemez.[37] Çulhaoğlu, tasnifinin örgütsel sonuçlarını aramamak gerektiği konusunda uyarıyor; ancak bu uyarının muhataplarına ulaşması için politik nitelik taşıyan ayrımlara muadil olmadığı açıkça ortaya konmalıydı. Politik sol ile solun teorik kümeleşme olarak nitelenebilecek kesimlerini dikine kesen birtakım teorik meselelerin varlığı, politik düzeyin varlığını ve politik düzeyde Marksist özneler aranmasını önsel bir gereksizlik haline getirememelidir.

Öte yandan, devrimci örgütlerin -Marksizme öznel anlamda dahi en uzak olanlar dahil- hiçbirine, politik devrimin reddi atfedilemez. Bunda, politik devrimci duruş yeterli neden olmaktadır. (Söz konusu akımlar için, olsa olsa toplumsal devrimin politik devrim lehine gözden yitirilmesi probleminin varlığı belirtilebilir.)

Çulhaoğlu’nun ayrımının ‘radikal demokrasici’ yanında kalan tek bir politik özneden söz edilebilir. Bu, Çulhaoğlu’nun örgütü ÖDP’dir. Türkiye’de ‘radikal demokrasi’ savunusunun kalesi bu cephesel partidir. O halde, radikal demokrasi - devrimci Marksizm ayrımının gerçekliği ve dolayısıyla kavgası ÖDP’nin çatısı altında aranmalıdır. Fakat, temel ayrımı burada da devrede tutmak gerekecektir: Teori ve politika. ÖDP devrimci olmayan ve olamayacak bir partidir[38], ama o, politik düzlemi işgal etmektedir ve politik karakteri veri kabul edilmelidir. ÖDP’nin politik karakterinin Marksizm açısından önemi nedir? Bu parti çatısı altında bulunan ve ‘genel olarak Marksizm alanı’nın teorik cenahında bulunan Marksistlerin, partilerini Marksizmin kriterleriyle yargılamaları, gerçekçi ve politik değildir.[39] Bir Marksistin ÖDP’de bulunmasının mümkün olabileceği tek denklem şudur: Marksist olmayan politik kimlikle ÖDP’li (bu, parti hakkında politik yanılsamalar içinde olmayı önler), Marksist teorik kimlikle ÖDP karşıtı (bu, partinin gerçekliğinin teoriye engeller çıkarmasını önler). Birincisi ÖDP’nin öznesi, ikincisi Marksizmin öznesi. Marksizmin parçalanmış gerçeği bu tür çatışkıları, bir bireyin varlığına kadar indiriyor. Yerinde ve zamanında olmamak şeklinde tecelli eden bu manzaranın, teori ile politikayı ayırmak gibi bir ‘hayrı’ var.

Çulhaoğlu’nun yaptığı sınıflamanın politik ve teorik bir tercümeye ihtiyacı vardır. Sosyalizmci akımların devrimci politik akımlara dönük eleştirilerinin temeli, politik pratiklerinin değil, ama teorik ve programatik perspektiflerinin devrimci olmadığı tezidir. Tam da bu husus, sosyalizmciliğin politik olmayan doğasını ele vermektedir. Sosyalizmci için, içinde bulunulan konjonktürün gerçekliği ihmal edilebilir bir kalemdir. Bir öznenin niteliğine ilişkin karara, onun vehmedilen niteliklerini ortaya koyarak varabiliriz. Sosyalizmciler, şöyle diyor: ‘Bakmayın onların devrimci olduğuna, bugünün gerçeği aldatıcıdır. Siz asıl onların teorik olarak veya devrimden sonra, ne yaptıkları / yapacaklarına dikkat etmelisiniz.' Türkiye’deki bütün sosyalizmcilerin devrimci hareketi eleştirirken devrede tuttukları temel argüman bu şekilde ve bu kadar basit ifade edilebilir. Sosyalizmcilik, gerçek gerçeğin dikkate değmez olduğunu, asıl gerçeğin teorik gerçek olduğunu ileri sürer. Bu vargı, ilgili öznenin tarihsel ve konjonktürel karakterini de verir. Sosyalizmcinin yaptığı işlem aslında basit: Teoriyi politik gerçeğe ikame etmek. Teoriyi tarihe ikame etmek. Sosyalizmci için bir politik konjonktürde, ve giderek bir politik dönemde, devrimci araçlar kullanan, devrimci bir eyleyiş içinde olan politik özneler aldatıcı bir görünüm sergiler; tabii, bir politik konjonktür ve dönemde devrimci görünmeyenler de, bu durumu asıl kabul edenler için aldatıcıdır. Sosyalizmci, öznelerin politik karakterini, onların teorisine, giderek onların sözlerine, ve nihayet ‘sosyalist devrim’, ‘işçi sınıfının (burada ve şu anda) nesnel varlığı’, ‘anti-kapitalist mücadelenin her tür mücadeleye (burada ve şu anda) önceliği’ gibi birtakım ‘anahtar’ terimlerine bakarak tanır, deşifre eder.

Sosyalizmcilik bir epistemolojiye dayanır. An’la süreç, politikayla bilim birbirine; birinciler ikincilere, an sürece, politika bilime indirgenebilir. Gerçek ‘söz’e, eylem lafza... Sosyalizmcilik, gerçek politik dönemin ve anın dinamiklerinin bilimde ve teoride yazıldığı kanısındadır. ‘İşçi sınıfı’ derseniz, işçi sınıfının Marksist teorideki öneminin cisimleşmiş ifadesi olursunuz.

Çulhaoğlu’nun ‘devrimci Marksizm’ ile ‘radikal demokrasicilik’ arasında yaptığı ayrım, başta Türkiye solunun niteliği ‘kendinden menkul’ devrimci yeraltı örgütlerinin varlığına kördür. Çulhaoğlu, devrimci örgütleri öteden beri yok sayar (ya da sadece 'varsayar'), fakat son dönemde bunu açıkladığı gerekçe şu: “Devrimci demokrasi, dünyanın ve Türkiye’nin son 10-15 yıllık döneminde giderek güç, dayanak ve çerçeve yitiren bir kategoridir.(...) Bugün Türkiye’de Kürt hareketi hariç devrimci demokrasi kategorisine yerleştirilebilecek ciddi hiçbir hareket yoktur.”[40]

Çulhaoğlu’nun kafasında, ÖDP ile SİP arasındaki politik ve teorik gerilimlerden beslenen bir model, ve bunlara, birkaç küçük illegal devrimci grubun eklenmesiyle müteşekkil bir sol bütünlük var. Ayrım, ÖDP içindeki Devrimci Yol kökenlilerle Sosyalist Politika veya Sınıf Bilinci dergileri çevresinde bulunanlar arasında bir çizgi çekmede, onların farkına vurgu yapmada işlevlidir. Bu iki kesim arasında bir ayrım yapmak gereği hiç değilse Marksizmin tartışılması ve bu konuda bir etkileşim alanı oluşturmak bakımından vardır da... Ancak bu, politik öznelere ilişkin bir ayrım değildir -ve Çulhaoğlu’nun bağlantılandırma konusunda yanıldığı asıl başlık da budur.

Geleneksel sol - devrimci demokrasi çifti, politik ve teorik manzarayı karmaşadan kurtarmada -onaylar ya da karşı çıkarsınız ama- politik bir işlev görüyordu. Yeni ikili, öncekine muadil değil. Yeni terimler, verili politik akım ve yönelimleri politik bir ayrıştırmaya tabi tutma kudretinden yoksun. Bunlara, solun Marksizmin devrimci teorisiyle ilişkisi bakımından bir yer ve geçerlik biçilebilir. Nitekim, yeni ayrım, politik Marksizm alanının sosyalizmci akımları için anlamlı bir teorik alet işlevi görebilir. ‘Devrimci Marksizm - radikal demokrasicilik’ ayrımının asıl önemli politik işlevi, devrimci ve sosyalizmci olan örgütlerin, kendi sosyalizmciliklerini kendi devrimcilikleri aleyhine öne çıkarmada ve diğer devrimci örgütlerle ayrımlarını ortaya koyarken sosyalizmciliğe daha belirgin yer tanımada ortaya çıkacaktır. Ancak, salt sözel karşılıkları açısından ele alınırsa, Çulhaoğlu’nun ‘radikal demokrasiciler’ ve ‘devrimci Marksistler’e ilişkin sıraladıklarının, örneğin MLKP ile Sosyalist Politika’yı, TKP-Kıvılcım ve Ekim’le TKEP-Leninist’i ayırıcı bir işlevi yok; ya da bunların tümünü, olmayan diğerlerine karşı aynı safa yerleştirmeye yarar. Çulhaoğlu’nun bundan hiçbir yarar mülahaza etmeyeceği oldukça açık. O, kendini, sadece birer varsayımdan ibaret yeraltındaki devrimci örgütlerden ayırmaya ilişkin zahmete bile sokmuyor.

Türkiye’de Marksizmin devrimci teorik ve politik mirasını ve ilkelerini savunan, ama politik olarak sadece birer reformist olan ve radikal demokratlarla aynı politik atmosferi soluyan ‘Marksist aydınlar’ var. Öte yandan, bulunduğu fiili politik konum itibarıyla Marksist bir birikim ve bilincin oldukça uzağında olan, ama net ve kesin bir devrimcilik yürüten, devletle çatışan gruplar da var... Bunların önemli olmadığı bir düzlemin varlığından elbette söz edilebilir. Böyle bir düzlem nerede inşa edilebilir? Soruya, günümüz Marksizminin bir gerçeği belirtilerek cevap verilmelidir: Marksizmin tarihsel teorik ve tarihsel politik bileşenleri parçalanmıştır ve teorik bir Marksizm ile politik bir Marksizmin, politik veya teorik kriterlerin her biri baz alınarak yapılacak bir bütünleştirilme çabası akamete uğramaya; ya devrimcilikten uzaklaşmaya ve devrimciyi de buna katmaya, ya da teorik düzlemden uzaklaşmaya ve teorik bir kanal açma çabasında olanları boş işlerle uğraşmak duygusuyla başbaşa bırakmaya mahkumdur.

Çulhaoğlu, yaptığı ayrımla ilk elde Marksizmi, bizce gerçekte olduğundan daha dar bir çerçevede belirliyor. Fakat, ayrımın kriterleri tarihsel ve teorik bir anlamlandırılmaya tabi tutulursa, aslında Çulhaoğlu’nun, teorik düzlemde Marksizmi, günümüzün bir Marksizm eğilimiyle sınırlandırdığı görülecektir. Bu, -post-Marksizmin yaygın ve derin etkisinin söz konusu olduğu içinde bulunduğumuz dönemde Marksistler açısından yeni bir ayrım ve bölücülük anlamına gelse de açıkça işaret edilmelidir- E. M. Wood’un eserinde[41] somutlanan bir Marksizm anlayışıdır. Bu Marksizm, teori ile pratik, bilim ile politika, süreç ile an arasında kategorik ayrımlara gidilmesine karşı duruşuyla bir epistemolojinin ürünüdür ve ideolojik bir akım olarak ‘işçici’ ve ‘sosyalizmci’dir. Marksizmi, şuradan ya da buradan dolanıp, bir işçi sınıfı ideolojisi olarak belirlemek eğilimindedir. Politikanın özgüllüğünü teorik değil tarihsel bir durum olarak görür. Çulhaoğlu’nun yeni ‘devrimci Marksizm’i, kendini pro-Sovyet öğelerden ve okullu Marksizme özgü birtakım darlıklardan arındırmıştır. Artık, Batı yeni solunun Marksist eğilimiyle kurulacak ilişki ve etkileşim hattı, arızi ve spekülatif olmaktan çıkacak, teorik bir hüviyete bürünecektir. Burada, M. Yılmazer’in Gelenek dergisine ilişkin yaptığı eski bir değerlendirmeyi anmak yerinde olacak.[42] Orijinal bakış açısı ve öngörüleriyle ‘Doktor’un rahle-i tedrisinden geçtiğini gösteren Yılmazer, Gelenek’in temsil ettiği teorik ve politik yaklaşımın gerçekte “yeni sol”a ait olduğunu ve Gelenek’i ‘geleneksel sol’da değil, yeni solda saymak gerektiğini vurguluyordu. Yılmazer’in görüşlerine egemen olan bir temanın, “Sovyet sosyalizmi”ne mutlak sadakat temasının getirdiği ayartıcı ve kısıtlayıcı faktör bir an ihmal edilirse, söz konusu akımın akıbeti Yılmazer’in değerlendirmelerini yeniden ele almayı gerektiriyor. Yılmazer’in yaklaşımı çerçevesinde, Gelenek’te yeni solu aslında Çulhaoğlu’nun temsil ettiği ve onun da birkaç yıl sonra ‘tarihsel yeri’ne geçtiği söylenebilir. Bu akıl yürütme üzerinden gidilirse, Çulhaoğlu, yıllar sonra bulunduğu teorik paradigmayı ‘bilince çıkarmış’tır ve yeni solu, Marksizm bakımından bir ayrıştırmaya tabi tutmuştur. Gerçi Çulhaoğlu, Batı Marksizmini etkileşim sahasına almakla hayırlı bir iş yapmıştır ama onun tarihinin de çözümlenmeye ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır.

Bütün bunlardan sonra, politik düzlem söz konusuyken, tüm diğer ayrımların üzerinde yükseldiği ve üzerinden anlam kazandığı ayrımın, devrimcilik - reformculuk olduğu ileri sürülmelidir. Marksist olan ve olmayanlar, devrimci olanlar arasında aranmalıdır. Politikada devrimci nitelik her şeyin önünde ve zeminindedir. Ancak, Marksizmin politik olmayan düzlemlerde de aranması meşrudur. İki nedenle meşrudur: Marksizmin politika dışında da bileşenleri vardır; ve tarihsel olarak, Marksizm parçalanmıştır.

Bu durumda, teorik olarak Marksist olan ve olmayan ‘teorik’ odaklar arayışına çıkılmalıdır. Çulhaoğlu’nun yaptığı ayrım bu düzlemde ‘tepe tepe’ kullanılabilir. Çulhaoğlu aslında, politik ve teorik düzlem ayrımı yapmaksızın Marksizmin varlığını sadece teorik düzlemde savunan sosyalizmci Marksistlerin yaptığını kavramsal ifadelerine kavuşturmuştur. Bu yolu izleyenler, devrimcileştikçe tutarsızlaşacak bir şekilde, sosyalizmcilerin kendileridir.

Politik bakımdan, iki boyutlu bir şematik düşünüşle, sosyalizmci olmayan devrimcileri, sosyalizmci devrimcileri ve devrimci olmaksızın sosyalizmci sayılabilecekleri de bekleyen politik tehlike, -sosyalizmcilerin ideolojik uyum problemlerine bakmaksızın söylenebilir- demokrasiciliktir. Günümüz Türkiyesinde ‘demokrasi’ talebi olmadan politika yapılamaz. Bu verili koşullarda, o halde, demokrasinin sadece bir geçiş talebi ve devrimcileştirme şiarı olmasına dikkat edilmelidir. Vurgulanacak husus, sosyalizmcilerin ‘sosyalizm’ terimini terennüm etmelerinin, söz konusu politik gerçek tehlike karşısında bir hükmü olmadığıdır.

***

Bir Marksistin, ayrımlaştırmalara, Marksizmin gelecekte tasarlanan ve beklenen bütünlüğünü gözeterek gitmesi gereklidir; yoksa, Marksizmin bileşenlerini ilelebet ayrı bırakacak ya da bu ayrılık gerçeğini teorik veri alacak ve Marksizmi parçalı unsurların birinin varlığıyla özdeşleştirecek, Marksizmi bir teorik bakış açısına indirgeyecektir. Bütünsel Marksizm ifadesi temel ve canalıcı niteliktedir; ve düzlemlerarası bir bütünlük olarak tasavvur edilmelidir. Bütünlüğü, örneğin felsefeye yıkıp, toplumsal ve teorik gerçeği ve varlığı felsefe indinde ‘bütünleştirme’, ya da politikaya yıkıp, kozmogonik gerçekliği politikanın varlığında ‘bütünleştirme’yi ve Marksizmi de bu bütünlüğün kendisi olarak lanse etmeyi seçerseniz, pratik-politik Marksistleri, -Marksistlerin, verili gerçeğin bulaşığını işin tanımı gereği üzerlerinde en fazla taşıyan, ‘düzen’in unsurlarını neredeyse fiziksel anlamda kirlenmiş olarak üzerlerinde barındıran Marksizmin bu tarih emekçilerini, Marksizmin ‘zenci’lerini- elbette Marksist saymazsınız. Ancak, bir ‘öz’ aranırsa eğer, ‘asıl’ Marksistler pratik-politik Marksistlerdir.



[1] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı (Taslak), Ankara 1995, s. 66. Burada söz konusu edilen, elbette bir tür panteizm değildir.

[2] ‘Tarih-öncesi, ön-tarih, tarih’ üçlüsü çerçevesinde anlaşılmalıdır.

[3] Mesela, Türk modernleşmesi tarihinde, padişah II. Mahmut’un bu türden bir başlangıç noktası, kabul edilmesinin yaygın olduğu izlenmektedir. II. Mahmut bir ‘sabit nokta’ olarak saptanır ve onun oldukça gerilerde kaldığı büyük aşamalar, bu şekilde, tanımlanma imkanına kavuşur.

[4] İlhan Akdere ve Zeynep Karadeniz tarafından kaleme alınan Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi - 1’de yapılanlardan biri de budur. (İstanbul 1996, Evrensel Yayınları)

[5] Metin Çulhaoğlu, “Bir Tasnif Önerisi: Devrimci Marksizm - Radikal Demokrasicilik”, Sosyalist Politika, S. 14, s. 25

[6] A.g.e., s. 25

[7] “Solun ‘devrimci demokrat’ olarak tanımlanan ve ‘askeri’ etkinliğe başat önem veren kesimi...” (M. Çulhaoğlu, “Bir Tasnif Önerisi…", a.g.e., s.29) Burada, Çulhaoğlu’ya haksızlık etmiş olmamak gerekse de, H. Arendt’in şiddet öğesini politika-dışı görmesini çağrıştıran bir zihniyet yatıyor olmasın!

Bu çağrışımın da nereden çıktığı sorulmamalı! Çulhaoğlu’nun hemen yanı başında, akademi modasının son kreasyonlarını çabucak benimseyiveren eylem sahipleri boy gösteriyor. Mürekkep Dergisinin bir sunuş yazısında da aynı iklimde yetişmiş birinin politika anlayışının somutlanması görülüyordu. ÖDP’li Mürekkep’in ‘ÖDP’yi sunuş’ yazısında, sosyalist politika ile ÖDP’nin varlığı özdeşleştiriliyordu: “ÖDP’nin, Türkiye sosyalistleri açısından yegane gerçek siyasi zemin olma özelliğini arzediyor oluşunun anlamı açıktır: Türkiye sosyalizmine ilişkin gerçek siyasi mülahazalar taşıyanların bundan böyle ÖDP’nin dışında kalma hakkı kalmamıştır. Bugün Türkiye sosyalizmine ilişkin ne yapılacaksa ÖDP’te yapılacaktır. (...) ÖDP bizim siyaset evimizdir. İşçisinden küçük üreticisine; kadınından erkeğine; Kürdünden Türküne; Türkiye sosyalistlerinin içerisinde olmaktan sakınma, tereddüt gösterme lüksüne ve hakkına sahip olmadığı bir ev.” (“Sunuş”, Mürekkep, S. 9, tarihsiz, s. 6) Ağır bir zihni ‘totalitarizm’ kokan, darkafalı bir diletantistin kaleminden çıktığı anlaşılan bu tür yazılarla herhangi bir pozitif etkileşime girmeye değmez.

[8] Örgütlerin sadece birine, ama tabii başlıca birine, ilişkin bir polis raporu ‘fark’ı ortaya koyucu nitelikte: “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi - Cephesinin (DHKP-C), son on yıl içinde 239 militanının öldürüldüğü, 8 bin 627 militanının da sağ olarak yakalandığı açıklandı. Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi Başkanlığının DHKP-C ile ilgili hazırladığı raporda, örgütün 2 bin 208 eylem gerçekleştirdiği belirtilirken...”(“10 Yıl İçinde 239 DHKP-C’li Öldürüldü”, Cumhuriyet Gazetesi, 21 Nisan 1998)

[9] “Kürt meselesi dendiğinde herkes barış trenine binecek; ama bunların bir kısmı reformist, bir kısmı devrimci olacak. İşçi sınıfı dendiğinde, herkes tıpış tıpış sendika mitinglerine gidecek; ama bunların bir kısmı reformist, bir kısmı devrimci sayılacak. Mevcut siyasal partiler kanununa, kimileri reformist biçimde, kimileri de devrimci biçimde uyacak. ‘Şeriat tehdidi’ne karşı hep aynı şeyler söylenecek; ama bunlardan bir kısmı reformist, bir kısmı devrimci kabul edilecek. Özelleştirmelere herkes aynı gerekçelerle karşı çıkacak; ama kimilerinin karşı çıkışının devrimci, kimilerininkinin ise reformist olduğu varsayılacak. Nihayet, sıra enternasyonalizme gelince herkes Küba ile aynı yol ve yöntemlerle ‘dayanışacak’; ama bu dayanışmacılardan bir kısmı reformist, bir kısmı da devrimci olarak tasnif edilecek... “Böyle saçmalık olmaz.” (M. Çulhaoğlu, “Bir Tasnif Önerisi…" a.g.e., s.26) Görülüyor, Çulhaoğlu, kendi korteji ve flaması altında olmayan işçileri işçi sınıfından saymayan bazı sendikacılar ve solcular gibi, bazı sol grupları soldan saymadan konuşuyor. Böyle olunca da birtakım maddi hatalar yapması kaçınılmaz oluyor. Maddi hatalardan sadece birine örnek: Türkiye solunda, özelleştirmelere ‘herkes’ten farklı yaklaşan -eğer başkası yoksa- bir tek sol özne vardır; ve o da, Maya Dergisinde temsil edilendir.

[10] Sosyalizmcilik ve işçiliğe daha önce de bir yazıda değinilmişti (Bak.: Melik Kara, “Devrimci Olmayan bir Sosyalizm”, Teori ve Politika, S. 7, Yaz 1997, ss.101-4)

[11] Adlandırmadan başlayarak bir ‘yan tutma’nın varlığı hemen göze çarpacaktır. ‘Devrimcilik’ten kasıt, bir organik durum, bir doğallık iken, ‘sosyalizmcilik’ terimi, bir uyumsuzluğu, iğretiliği vurgulamak için tercih edilmiştir. Ayrıca bu ayrım, pratik-politik devrimcilerin bulunduğu yerdedir. Yoksa, ‘teori alanı’nda bir çeşit ‘devrimcici’ sayılabilecek ‘devrimbaz’lar eksik değildir.

[12] Bu deyimler Tanıl Bora’ya ait (“ÖDP’de ‘Sınıf Savaşları’ / Sınıftan Kaçış mı, Sınıfa Kaçış mı?”, Birikim, S. 103, Kasım 1997, ss. 13-19)

[13] Kıvılcımlı’ya karşı TKP ve TİP’liler sosyalizmcidir. TKP, sosyalist devrimci olmadan sosyalizmci olmuştur.Bu konuda daha önce yapılmış bir değerlendirmede şöyle deniyordu: “Gelenek, TKP’yi, ‘aşamalı devrim’i savunmasına, yani ‘geleneksel sol’ özelliklerine uymamasına rağmen MDD’den ve devrimci demokrasiden saymaz. Gerçekten de TKP, o dönemde biçimsel bazı temaların aynılığına rağmen devrimcilerin safında değildir. Onun yeri TİP’in yanıdır. Bu, politik varoluşu ve karakteri önceleyenin devrim karakterinin sosyalist olup olmadığının savunulması değil, asıl ayrımın bir güçler ilişkisi ortamında ve o an için devrime ilişkin konumlanmanın kendisi ve buradan giderek bir tarihsel ortamda ortaya çıkan devrim anlayışı olduğunu gösteriyor.”(Melik Kara, “Akıntıya Karşı Devrimci Ayıraç”, Doğru Seçenek, S.10, Ağustos 1992, s. 55, dipnot)

[14] Muzaffer Nisan, Teori ve Politika sayfalarında bu etkiyi seslendirdi. "Şehit" kavramına karşı çıkan bir sosyalizmci dergiyi, Maya'yı kutladı. ("Devrimci Hareketin Yurtdışı Gerçeği", Teori ve Politika - 9, Kış 1998, s. 133)

[15] “Doktor, Türkiye’de orijinal olanı yakalamaya çalışıyordu.(...) Dinin Türk toplumuna etkilerini tartışanlardan biriydi Doktor ve biz hepimiz laik gelenekten gelen insanlar olarak, Türkiye’de zaten insanların laik olduklarını varsaymak gibi bir yanılsama içindeydik.” (Ertuğrul Kürkçü, “Söyleşi: Hikmet Kıvılcımlı Üzerine”, Çağdaş Yol, S. 3, Şubat 1988, s. 13)

[16] Haklar ve Özgürlükler Platformu, ‘devrim şehitleri’ adına Eyüp Sultan’da mevlit okutmuştur ve bu, sol kamuoyunda yaygın bir şüpheyle karşılaşmıştır. Bu konuda geliştirilebilecek politik tutumu sakınmasız ortaya koyan bir çalışma için bak.: Cuma Tat, “Marx’ın Yolu Eyüp Sultan’dan Geçer (mi?)”, Teori ve Politika, S. 7, Yaz 1997, ss.110-14

[17] Mehmet Yılmazer, "Türkiye Devrimci Hareketinin Üçüncü Dönemi", Yol, S. 7, Nisan 1997

[18] K. Gökdemir, Türkiye Devriminin Sorunları, İstanbul 1992, Nam Yayınları Hedef Kitap Dizisi, s. 6

[19] A.g.e., s. 8

[20] M. Çulhaoğlu, Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, İstanbul 1997, Sarmal Yay., s. 162

[21]K. Gökdemir, Türkiye Devriminin Sorunları, s. 36

[22] “Türkiye solunun özel konumlanışı söz konusu olduğunda, sınıf mücadelelerini ve siyaseti üçüncü eksene tıkıştıran eğilimlerin daha başat olduğu...” (Metin Çulhaoğlu, Binyıl …, a.g.e., s. 165) "Türkiye solu, aradan 70 yıl geçtikten sonra bugün bile sınıf savaşını daha çok retorik düzeyinde benimsemektedir. Bu retoriğin altı biraz kazındığında ortaya çıkan ise, ne işçi sınıfı, ne emeğin özgürleşmesi, ne de bunu sağlayacak sosyalist devrimdir; en genel anlamda halktır, gene en genel anlamda demokrasidir, özgürlüktür ve içeriği belirtik olmayan bir ‘devrimcilik’ anlayışıdır.”(s.38)

[23] Bu konuda iki genel istisnayı –kayıtlarını tartışmayı başka bir yere bırakarak– anmadan geçmemeli: Parti-Cephe Geleneği ve Aydınlıkçılar. Parti-Cephe Geleneği, politik dönemleştirme konusunda, solun diğer akımlarından belirgin olarak ayrıdır.DHKP-C'nin tarihi buna tanıktır. Aydınlıkçıların politikayı dönemsel yapmasını herkes izliyor; ama Aydınlıkçılar, politik yönelimlerinin platformu gereği, solun dışında kalmakla kalmıyor, sol tarafından anlaşılmıyor da.

[24] “Faşist Saldırılar Artıyor; Ne Yapmalı?”, Maya / Enternasyonal-Devrimci Gazete, S. 23, 15 Mayıs 1998, s. 16

[25] .Sosyalizmci Ekim’in, “anti-faşist mücadelenin militan görevlerine kapalı olduğu” anlatılmaktadır. (“Kapanan Dönem, Derinleşen Yol Ayrımı ve Bir Konferans, Bir Kongre”, Modern Devrimci Proletarya, S. 2, Nisan - Mayıs 1998, s. 94) Eleştirinin, son dönemlerde sosyalizmci etkilenmeleri giderek belirginleşen, ama net olarak devrimci bir kesimden gelmesi anlamlıdır

[26] “MLKP’de proletaryanın yerini semtler almaktadır. DHKP-C usulü halkçılıkla bir buluşma daha! MLKP’yi belirleyen, anti-faşizm ve onun Türkiye’deki baskın biçimi olan semt devrimciliğidir. (...) Semtlerin heterojen yapısı, mücadelenin buralardaki seyri ve bunun algılanışı, MLKP’nin politik çizgisine denk düşmektedir.” (“Kapanan Dönem, Derinleşen Yol Ayrımı ve Bir Konferans, Bir Kongre”, Modern Devrimci Proletarya, S. 2, Nisan - Mayıs 1998, s. 94)

[27] Ekim için, Marksizm = SİP + Devrimcilik. Devrimcilik - Ekim = Devrimci demokrasi

[28] ”Demokrasi sorununda Marksist devrimci tutumu ve programı başından beri Ekim temsil ediyor. Bir de bildiğiniz gibi ara bir konum ve tutum var. Tam da o küçük-burjuva ara sınıf konumuna denk düşen ve bizim geleneksel devrimci akımlar ya da küçük-burjuva devrimci demokrat akımlar dediğimiz akımların temsil ettiği tutum. Onlar bu meseleyi düzen içi bir reform mücadelesi olarak ele almayı reddediyorlar. Bu meseleyi devrimci bir tarzda çözmek istiyorlar. Ama ne yazık ki, bu meselenin devrimci çözümünün ne anlama geldiğini kavramak yeteneğini de bir türlü gösteremiyorlar.” (“Demokrasi Sorunu - 2 / Sorunun Ele Alınışında Temel Ayrım Çizgileri”, Kızıl Bayrak, S. 39, 10 Mayıs 1997, s. 20)

[29] Dilde, yazarken ve konuşurken, kavramsal karşılıklar bulmaya çalışmanın ve karşılıklı bağlantılarla ifade etmenin teorik bakımdan kategorik bir önemi olduğunu, teori-olmayandan teoriye sıçranılan momentin burada olduğunu, döne döne vurgulamak gerekiyor. Bu sırada, dil, varsın kuru ve kısır kalsın!

[30] “EMEP: Liberal Bir Küçük-Burjuva Muhalefet Platformu”, Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, S. 25, 3 Ekim 1997, s. 16 / İfade bozukluğu orijinalinde

[31] “Kızıl Bayrak’a Sarı Lekeler Düştü”, Maya, S. 23, 15 Mayıs 1998, s. 9

[32]“Devrimci 1 Mayıs ve Sınıfa Karşı Sınıf Politikası”, Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, S. 52, 25 Nisan 1998, s. 22

[33] “Bir Slogan ve EMEP’in Suslovları”, Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, S. 25, 3 Ekim 1997, s. 18

[34] Modern Devrimci Proletarya, S. 2, Nisan - Mayıs 1998.

[35] Yani Çulhaoğlu, Maya, Ekim ve SİP gibi sosyalizmci akımların devrimcilik - reformculuk ayrımında ısrar ettiğini ileri sürerken yanılıyor.(M. Çulhaoğlu, “Bir Tasnif Önerisi: Devrimci Marksizm - Radikal Demokrasicilik”, Sosyalist Politika, S. 14, Eylül 1997, s. 30) Biraz sabrederse, sosyalizmcilerin, sağındakilere karşı değil ama, solundakilere karşı, kendi önerdiği yeni ikiliyi de kullanacaklarını görecektir. Aslında onlar bu işi zaten yapıyordu.

[36] M. Çulhaoğlu, “Bir Tasnif Önerisi: Devrimci Marksizm - Radikal Demokrasicilik”, Sosyalist Politika, S. 14, Eylül 1997, s. 27-8

[37] Tasnifin teorik tezinin de sosyalizmciliğin epistemolojisine, yani teorik ve politik gerçeğin ayrılmamasına uygun olduğu belirtilmeli.

[38]ÖDP’nin devrimci olamayacağı, Lenin’in bir yerde sözünü ettiği, “herkesin devrimci olduğu moment”e ilişkin bir kayıt düşerek geçerli kabul edilmelidir.

[39]O halde, ÖDP içinde Marksist bir muhalefet oluşturacaklarını sanan bir avuç ‘Marksist entellektüel’, Marksizmin politik amentülerine ve ÖDP’nin politik argümanlarına aykırı hareket etmektedir. Marksist teorik gerekler Marksist olması gerekmeyen bir politik öznede aranmaya, ona eklemlenmeye çalışıldığında da, ortaya çıkan anakronik bir tablo olmaktadır. ÖDP’deki Marksizm savunucuları, gerçekçiliğe ve politikaya davet edilmelidir. ÖDP kürsülerinde post-Marksizme karşı Marksizm savunuculuğu ne kadar gereksizse, ÖDP içindeki post-Marksistlere karşı teori araçlarıyla mücadele de o kadar zorunludur. Marksist politik öznelerin verili ortamında Marksistlerin zorunlu olarak toplanacağı bir Marksist örgütün yokluğu koşullarında, kimseye adres yasağı konamaz, ama Marksizm adına hareket edenlerden tutarlık beklemek zorunludur. (T. Bora’nın ÖDP içindeki ‘Marksistleri’ eleştirisi bu bakımdan yerinde.)

[40] Sosyalist Politika, 17, s. 57-8

[41]E. M. Wood, Sınıftan Kaçış, Çev.: Şükrü Alpagut, İstanbul 1992, Akış Yay.

[42] Mehmet Yılmazer, “ ‘Gelenek’ Mirası Nasıl Devralıyor?”, Çağdaş Yol, S. 4, Haziran 1988, s.15

]]>
atilla2005@gmail.com (Melik Kara) Sayı 12 Sat, 16 Mar 2013 14:31:40 +0000
Rusya’nın Ekonomik Başarısızlığı Yeni Bir Stalinizmi Davet Ediyor https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/82-rusyanin-ekonomik-basarisligi-yeni-bir-stalinizmi-davet-ediyor https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/82-rusyanin-ekonomik-basarisligi-yeni-bir-stalinizmi-davet-ediyor


Rusya’nın 17 Ağustosta ilan etmek zorunda kaldığı devalüasyonla zirveye ulaşan ekonomik ve siyasal kriz, birçok uzman tarafından “yeni dünya düzeni”nin iflasının ilanı olarak değerlendirildi. ABD’de kapitalist şirketler ve yatırımcılar için tahminler ve tahliller hazırlayan Stratfor Systems Kuruluşunun başkanı George Friedman’ın International Herald Tribunein 11 Eylül 1998 tarihli sayısında yayımlanan makalesi, yaşanan gelişmelerin Rusya’yı “yeni Stalinizm” olarak adlandırdığı merkezi iktidarın otoriter biçimde yeniden güç kazanacağı bir sürece geri dönülmez biçimde soktuğunu, bunun “komünizm” sonrası dünyada biçimlenen politikaları temelden değiştirecek gelişmelerin başlangıcı olduğunu savunuyor. / E. Ö.
 
George Friedman
Çeviri: Ercüment Özkaya
 
“Yeni dünya düzeni” gerçekliğe tosladı ve öyle görünüyor ki, kazanan gerçeklik olacak.
Mali piyasaların çöküşüyle Rusya, IMFve Dünya Bankası dahil kimsenin yardımcı olamayacağı bir yere geldi. Batının Rus ekonomisini kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yok.
Ortadaki sorun bir para sorunu değil. Rusya’daki sorun, paranın sermayeye dönüşmemesi. Bütün yatırımlar yeteneksizlik ve hırsızlık yoluyla çarçur oluyor.
Paranın sermayeye dönüşmesi ve yatırımların yaygınlaşması için, taahhütlerin yasal, hesaplanabilir bir biçimde yerine getirilmesi, malların bir noktadan bir noktaya emin biçimde ulaştırılması, hükümetin ekonomik rekabette tarafsız kalması gibi şeyleri güvence altına alacak kurumlar bulunmalıdır.
Rusya’da bütün bu sayılanların hiçbiri bulunmuyor. Taahhütlerin yerine getirilmesi için hiçbir zorlayıcı güç yok, ülke temel altyapıdan yoksun, hükümetin ekonomiye müdahalesi yalnızca öngörülemez olmakla kalmıyor, hatta bazen kasıtlı olarak yıkıcı biçimler alıyor.
***
Rusya farklı bir yer. Ama “yeni dünya düzeni”, farklı yerlerin olmadığı, her makul insanın aynı makul tarzda hareket edeceği ve Harvard ile Goldman Sachs’ın öğütleriyle Rusya’nın ekonomik bir evrim gerçekleştireceği inancına dayanıyordu.
Aynı biçimde ekonomik büyümenin her makul insanı aynı görüşlere getireceği daha genel varsayımından çıkılarak, Rusya’nın siyasal olarak da evrimleşeceği varsayılmıştı. Refah liberal demokrasiyi hasıl edecek, liberal demokrasi de Rusları, aynen bizim Wisconcinliler gibi, ama sofralarında pancara biraz daha fazla yer veren Wisconcinliler gibi, uluslararası topluluğun hevesli üyeleri yapacaktı.
Bu mutlu senaryonun yerine, şimdi, Komünist Partinin Rus siyasetinde belirleyici bir güç olarak yeniden doğuşunu görüyoruz. Rus siyasetinde sorun Boris Yeltsin ya da Viktor Çernomırdin’in ne yapacakları değil, Dumada en büyük parti olan komünistlerin ne yapmalarına izin vereceğidir.
Ortadaki gerçek Yeltsin’in artık Dumanın desteği olmaksızın yönetemeyeceği ve Dumada gücün komünistlerle, öteki hiziplerin yanı sıra acayip faşist Vladimir Jirinovski’yi de içeren milliyetçi partilerin elinde bulunduğudur.
Yüzeysel bir bakışla bu durum, Dumada Yeltsin / Çernomırdin hizbinin kendi yararlarına kullanabilecekleri bir çatlak yaratıyor gibi görülebilir. Ama gerçekte komünistlerle milliyetçiler arasındaki bağ sanılandan çok daha güçlüdür. Aslında bizi “yeni dünya düzeni”nin sonuna getiren şey, bu çıkar ortaklığıdır.
Komünist Parti yitirilmiş bir Rusya adına konuşmaktadır: Görece yoksul ama Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra ülkenin büyük bölümünün içine düştüğü korkunç sefaleti tanımayan bir Rusya.
Daha da önemlisi bu Rusya, yoksulluğun bütün olarak paylaşıldığı bir ülkeydi. Şimdi, yeni rejimi kendilerini zenginleştirmek için kullanan küçük bir zenginler oligarşisiyle hayatlarını zorlukla devam ettiren kitleler arasında açılan inanılmaz uçurum, komünistlerin, geçmişin ne kadar kötü olursa olsun, var olan durumdan daha iyi olduğu yolundaki iddialarına güç kazandırıyor.
Bu yüzden, Yeltsin’i IMF ve Batının reformların sürdürülmesi hatta genişletilmesi yolundaki taleplerini reddetmeye zorlayanlar komünistlerdir. Onlar, Batı yardımının Rusya’ya zarar verdiğini dahası artık yeni yardımların gelmediğini ileri sürerek reformların geri alınmasını talep ediyorlar. Ekonominin yeniden kamu mülkiyetine alınmasını, ücret ve fiyat denetimlerini, merkezi planlamanın yeniden kurulmasını, kısaca önceki statükoya geri dönülmesini istiyorlar.
Komünistlerin konumlanışında Rusya’nın selametinin Batıda yattığı görüşünün reddi içkindir. Komünistlerin Batıya teknik karşıtlıkları Jirinovsi’nin liderliğindeki Dumanın üçüncü büyük partisi Liberal Demokratların fıtretten gelen Batı karşıtlıklarıyla güçlendiriliyor.
***
Jirinovski ve diğer milliyetçilerin gözünde ekonomik felaket jeo-politik felaketle ikiye katlanıyor. Komünizm döneminde Rusya ABD’ye eşit tutulan bir süper güçtü. Bugün ABD’nin herhangi bir müsteşar yardımcısının kendisinde, liderlerini sanki mektep çocuklarıymış gibi akıl öğretip azarlayabilme hakkını görebildiği bir vassal devlet durumuna düşmüştür.
Daha da kızdırıcı olan, büyük Rus imparatorluğunun, karşılığında hiçbir şey alınmaksızın bırakılmış olmasıdır. Rusya yalnızca Doğu Avrupa’yı değil, Baltık ülkelerini, Ukrayna’yı, Orta Asya’yı ve Kafkasya’yı da yitirdi. Çeçenistan gibi kendi parçalarını bile güçlükle elde tutabiliyor.
Komünistlerin ekonomik, milliyetçilerin jeo-politik Batı karşıtlıkları Stalinizm olarak adlandırılabilecek güçlü bir ideoloji yaratmak üzere birleşiyor. Stalin’in en büyük başarısı her şeyden önce güçlü bir iç denetim ve Sovyetler Birliğinin jeo-politik çıkarlarının derin bir kavrayışıyla birleştirilen merkezi planlamaydı.
Yaşanan durumun tek mantıksal sonucu -Stalin rolünü kimin üsteleneceği konusu bir yana- Stalinizmin yeniden doğuşudur. Çünkü Batının anlamlı bir yardımının mümkün olmamasından ve yumuşak iç reformların durumu kurtarmaya yetmeyeceğinden dolayı, iktidar komünistlerin ve milliyetçilerin eline geçecektir.
İki kanat arasında mantıksal köprü Aleksandr Lebed’dir. Şirketimizin 1997 ile ilgili hazırladığı tahminde şu görüşe yer verilmişti: “Eğer Yeltsin’in çevresini saran Batı yandaşları Lebed’i devredışı bırakmakta ya da etkisiz kılmakta başarılı olurlarsa, rüzgar ekmiş olacaklardır. Fırtına, destansı ve kanlı sahneleri eksik olmayan bir karşı-devrim olarak gelecektir. Lebed, kendisine manevra olanağı tanınırsa, demokrasi ve kapitalizmin bazı izlerinin hayatta kalabildiği bir restorasyonu başarabilir. Başka bir durumda, Rusya’nın demokratik liberal kapitalizmi 1997’de son bulacaktır ve yerini Rusya’da Batılılaşmacı işadamları ve aydınların geleneksel alternatifine, yabancı düşmanı, Slavofil bürokratlarla polislere bırakacaktır.”
Tarihinde yanıldık, ama temel kestirimimizde haklı olduğumuza inanıyoruz. Lebed devredışı bırakıldı ve şimdi fırtınayla karşı karşıyayız.
***
Bu yüzden genel olarak Batının, özel olarak ise ABD’nin Rusya’ya karşı bir reform sonrası politikası tanımlamaya başlamasının zamanı gelmiştir.
Rusya’nın dış politikasının ne olacağı çok açıktır: İlk ve her şeyden önce eski Sovyet sınırları üzerinde yeniden hak iddia etmek. Doğal olarak bu politikada anahtar Ukrayna olacaktır. Rusya şimdiden Belarus’la sıkı bir konfederasyon oluşturmuştur ve Ukrayna’nın yeniden bütünleşmesi kritik önem taşıyacaktır. Burada Bush ve Clinton’ın Moskova’nın nükleer silahlarına gösterdikleri saplantılı ilgi Batıya pahalıya mal olacaktır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından bu yana Washington, Ukrayna’yı yeniden doğacak Rus emperyalizmine direnebilmek üzere güçlendirmek yerine, reformları cesaretlendireceği umuduyla Moskova ile bağlarını güçlendirmeyi yeğlemiştir. Bu politika Ukrayna’yı Rus baskısına karşı korunaksız bırakmıştır, bu yüzden, direnemeyecektir.
Sovyet imparatorluğunu yeniden canlandırmak için Rusya’nın bir kuşaklık zamana ihtiyaç duyması, Batının şansınadır. Ancak bu süreç Batıyı, güç kararlar almaya zorlamaktadır. ABD, Orta Asya’da büyük yatırımlar yapmıştır. Rusya’nın dönüşüne ne ölçüde direnecektir? NATO’yu Baltıklara dek genişletecek midir? Genişletmeyecekse, yerine ne gibi bir politika önermektedir?
Rusya’nın Kafkaslara dönüşüne hem Türkiye hem İran muhalefet edecektir. ABD’nin politikası ne olacaktır? Eğer Rusya daha da atılgan olursa, NATO, büyük stratejik önem taşıyan Slovakya’yı da içerecek biçimde genişletilecek midir? Değilse, Polonya ve Macaristan’ı pakta almaya çalışacak mıdır? Yoksa onlar da mı dışarıda bırakılacaktır?
Ve bir de ezeli ve çözümsüz Alman sorununun dönüşü var. ABD, Avrupa’yı savunma yükünü yeniden kendi omuzlarına mı almalıdır, yoksa bu rolü üstlenmeye Almanya’yı mı zorlamalıdır? Ama bu durumda Avrupa Almanya’nın 19. yüzyılda ulusal birliğini sağlamasından bu yana çektiği yükünü yeniden üstlenecektir.
Şansımıza, Rusya’nın stratejik konumu, küresel bir önem kazanmasını güçleştirecektir. Rusya’nın yeniden küresel bir güç olması için önce çok sayıda Ermeni, Leton ve Özbek’in ölmesi gerekecektir.
***
Ama Rusya’nın izleyeceği bölgesel bir emperyalizm politikası bile, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger’in cevabını bilmez göründükleri hassas bir soru doğuruyor: Yeltsin düşer de yerine diyelim Lebed gelirse, ortaya çıkacak binbir türlü sorun karşısında ABD’nin politikası ne olacaktır?
“Yeni dünya düzeni” siyasal ve askeri sorunların artık marjinal kaldığı varsayımını benimsemişti. Bu yüzden Clinton yönetiminin, Bush yönetiminin stratejik mirasını devralıp benimseyen strateji planlamacıları IMF operasyonları ve reformlar gibi tanıdık konular uğruna siyasal ve askeri konuları göz ardı etmeye devam ediyorlar.
Rusya ile ilgili olduğu ölçüde bu konular kapatılmıştır. Başkan Clinton bu sorunun farkında değilmiş gibi görünüyor. Rusya’nın ekonomik liberalizm deneyinin henüz ölmediği hayali uğruna hayati konular ihmal ediliyor.
Clinton’ın son Rusya ziyareti bir ziyareti felakete dönüştürecek tüm özellikleri taşıyordu. İlkin, bir siyasi cesetle buluştu, bu buluşma iktidarı şimdiden resmiyet dışında her anlamda gaspetmiş bulunan liderleri kızdırmış olabilir. İkincisi, şimdi artık Rusya’nın dünya ile ilişkisini biçimlendiren çözümü güç siyasal ve askeri konular yerine, artık denetlenmesi olanaksız ekonomik konuları ele aldı.
Yeni Stalinizm durdurulamaz. Komünistlerle milliyetçiler er ya da geç Rusya’yı yönetecek koalisyonu oluşturacaktır. Bu koalisyonun şimdiki rejiminkinden çok farklı bir gündemi olacaktır. Clinton’ın Yeltsin’le yaptığı zirve, kendisinin ekonomi odaklı “yeni dünya düzeni”nin hala kurtarılabileceğine inandığını göstermekten başka, bir anlam ifade etmiyor.
Onun Lebed ve diğer potansiyel liderlerle görüşmesini beklerdik. Ama onlara ne söylecekti ki? Amerika’nın stratejisi neydi? Şu ana dek bu strateji, apaçık ortada olanı kabul etmekten kaçınmak ve gözlerimizi kapatıp çok istersek olanaksız olanın gerçekleşeceğini ummaktan ibaret gibi görünüyor.
]]>
atilla2005@gmail.com (George Friedman) Sayı 12 Mon, 07 May 2012 13:38:29 +0000
İdeoloji Yaklaşımları Çerçevesinde Dil, Söylem ve Siyaset https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/81-ideoloji-yaklasimlari-cercevesinde-dil-soylem-ve-siyaset https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/81-ideoloji-yaklasimlari-cercevesinde-dil-soylem-ve-siyaset

Çiler Dursun

Bu çalışmada ideoloji kuramları çerçevesinde özcü bir ideoloji kavrayışından kaçınarak ideolojinin materyal çerçevesinin oluşturulmasında dil, göstergebilim ve söylemin getirdiği olanaklar ve sorunlu yanları konu edilmektedir. Bu konu edilmenin amacı ise:        

1- Dil ve ideoloji bağıntısını kurmak,

2-Dil/ anlam çerçeveli ideoloji kavramlaştırması ile siyaset arasındaki ilişkiyi kavramaktır.

Maddi bir olgu olarak ideoloji

İdeolojinin özcü bir kavrayışla ele alınmaktan kaçınılarak maddi bir olgu olarak değerlendirilmesi, ideoloji kuramlarının dil, anlam ve söylemle ilişkili kavrayışlar geliştirmelerini gerektirmiştir. İdeoloji ve dil arasındaki bağıntı, dilin toplumsal mübadeleyi sağlayan bir anlama edimi ve düşüncelerin bir yansıması olarak görüldüğü modern kavrayışlarda, gerçeğin "yansıtılması" problemi çevresinden kuruluyordu. İdeolojinin de bu dil ve tek bir hakikat anlayışı çevresinde örgütlenen dünya kavrayışından ele alınışı, gerçeklikle ilişkisi bağlamında olmaktaydı. Marks'ın bu ideoloji kavrayışında ideoloji, gerçekliğin ters yüz edilmesi ve çelişkilerin yanlış temsil edildiği bir çarpıtma halidir. Marks'ın çalışmalarında yer alan bir başka ideoloji kavrayışı ise, egemen sınıfların maddi çıkarlarını dile getiren ve onun yönetimini desteklemeye yarayan fikirlerdir.

Dil çalışmaları, özellikle göstergebilimin gelişmesiyle etkileşimi içinde, ideolojinin "öznelerin bilinci/bilinçsizliği" sorunlarıyla da yüklü bu kuşatılmışlığına çıkış yolları sağlamıştır. Yapısalcı dilbilim çalışmalarının da katmerleştirdiği bu kuşatılmışlık, öznenin etkin bir fail olarak ortadan kaldırılmasıyla ve dikkatin yapının yani dilin ögeleri arasındaki ilişkilere ve özellikle de bu ilişkilerin eşsüremli kısmına yöneltilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu yaklaşımın özellikle Althusser'in çalışmalarıyla ideoloji kuramına getirdiği sorunlar ve açılımlar post-yapısalcı dil ve ideoloji çalışmalarını etkilemiştir.

Nesnelerle ilişkisini kesmiş, dil dışını ele almayan soyut bir yapı yerine toplumsal pratiklerle ilişkili kurucu bir ögeye dönüşmesi ya da böyle anlaşılması sürecinde ideoloji kuramlarında, göstergebilimin katkılarından verimli bir şekilde yararlanmıştır. Dil ve ideoloji arasındaki bağlantının bu yeniden kuruluş sürecinde göstergebilimin ve göstergeye dayalı kuramsal çerçevelerin önemli payı vardır. Yapısalcılıkta dil, karşılıklı ilişkili terimlerin kendi kendisini kuşatan bir sistemi olarak anlaşılmaktaydı. Gösteren ve gösterilen arasındaki nedensiz ilişkide (Saussure'ün ortaya koyduğu şekliyle) temel ilgi alanı gösterenler oldu. Pierce'da ise işaret tipleri daha çok rastlantısal olandan daha az rastlantısala yani güdülenmiş olana doğru süreklilik göstermektedir. Dilin toplumsal bağlamını, diyakronik dilbilimle uğraşmadığı için, gözardı eden Saussure'ün ihmal ettiği söz söyleme, özellikle Volosinov tarafından özenli bir şekilde ele alınmıştır. Göstergelerin maddiliğinin ve ideolojiyle ilişkisinin vurgulanmasında Volosinov'un önermeleri son derece yararlı olmuştur:

            1- İdeoloji, işaretin maddi gerçekliğinden ayrılmaz

            2-İşaretler toplumsal etkileşimin somut biçimlerinden ayrılmaz (işaret örgütlenmiş toplumsal ilişkilerin bir parçasıdır)

            3- İletişim ve iletişim biçimleri maddi bir altyapıdan ayrılamaz.

        Farklı sınıfların aynı dili kullanması, Volosinov'a göre dili bir sınıf mücadelesi alanı haline getirirken, gösterge de bir sınıf mücadelesi alanına dönüşmektedir.

Belirli toplumsal göstergelerin çatışan toplumsal çıkarlar tarafından çekiştirilmesiyle dinamizm kazanan anlamın üretimi, Volosinov’a göre farklı grupların gösterge/işareti denetleme mücadeleleriyle ve bu mücadelenin varoluşu hem yansıtması hem de çarpıtması ile yakından bağlantılıdır (Mumby, 1989: 294- 295). İşaretin çarpıtılması, ideolojik bir bağlamda, bir işaret ile onun göndergesi arasındaki ilişkilerin çeşitli yollarla değiştirilmesi süreciyle mümkün olmaktadır. Çarpıtma süreci üç farklı düzeyde görülmektedir: İlk olarak, tanım gereği, her bir sembolik söylem kendisinden başka bir şeye gönderme yapar; böylece dikkat, sembolik öğeden uzaklaştırılarak sembolik signifiers’a doğru çarpıtılır. İkincisi, tek bir işaret potansiyel olarak çok sayıda göndergeye sahiptir. Üçüncüsü, “temsiliyet sistemleri” olan ideolojiler, bizim dünyayla veya ötekiyle kurabildiğimiz ilişkiler içerisinden anlam sistemlerini eklemler. Thompson da ideolojinin, göndergesel alanın kayganlığı ile işlediğini ve bu kayganlığın, egemenlik ilişkilerini gizleyebildiğini vurgulamaktadır (Thompson, 1984: 36).

Volosinov’un yaklaşımı, ideoloji ile dilin bir ve aynı şeyler olmadığı sonucuna yol açarken; ideolojik öğelerin zorunlu bir sınıfsal aidiyetleri olmadığını da belirtmekteydi (Hall, 1994). Bu saptamanın getirdiği açılım, “ideolojik göstergenin/ işaretin toplumsal çok vurgululuğu” olmuştur. Bu çok vurgululuk içinde, alternatif ve direngen söylemsel yorumlar söz konusu olabilir. Ancak yönetici sınıf da göstergeyi tek vurgulu yapmak için mücadele vermektedir (Volosinov, 1973: 23). İdeolojik göstergeye sınıflar üstü bir karakter vererek göstergeyi tek vurgulu hale getirmek, sonuç olarak ideolojik bir kapanma pratiği gerçekleştirmekti (Hall, 1994: 87). Hangi türden toplumsal vurgunun üstün geleceği ve güvenilirlik kazanacağı konusunda girişilen bir toplumsal mücadele, söylem içinde egemen olma mücadelesidir. Anlamı oluşturan işte bu mücadeleli süreçtir. Bu mücadelenin söylemsel eklemlenme ve ayırma süreçlerinden oluştuğunu belirten Hall’a göre dilde sınıf mücadelesi iki şekilde ortaya çıkmaktadır: Bazen dilde sınıf mücadelesi, farklı terimlerin yerleştirilmesi için verilir. Örneğin zenci terimi yerine “siyah” terimini koymak için verilen mücadelede olduğu gibi. Ancak mücadelenin ikinci ve en sık görülen türü, aynı terimi farklı bir biçimde vurgulamak için, yani yananlamı üzerinde gerçekleşmektedir (Hall 1994: 90).

Volosinov’u izleyen Althusserci Fransız dilbilimci Pécheux ise, izleyenleri ile birlikte, ideolojik mücadelenin bir aracı olarak söylemsel pratiklerin kuramını geliştirmiştir. Pécheux’un amacı, Saussure’ün dil çalışmalarında ihmal ettiği konuyu, yani anlamın üretimi üzerindeki toplumsal- tarihsel koşulların belirleyici etkilerini gözler önüne sermekti (Thompson, 1984: 234). O’na göre, anlam, verili bir söylemsel formasyonun dilsel öğeleri arasındaki ilişkilerce oluşturulur. Dolayısıyla anlam, Pécheux’un kuramında belirleyici söylemsel formasyon içindeki bir üretim olarak ele alınmaktadır. Yani kelimeler, sıfatlar, deyimlerin tek başlarına bir anlamları yoktur, üretildikleri söylem oluşumuyla anlam kazanırlar.

Kuramında üzerinde durduğu nokta, söylem süreçlerinin işleyişinin, dilin sınıf ilişkilerine indirgenmesine yol açmadığı ve dilin “görece özerk bir sistem” olduğudur (aktaran Thompson, 1984: 235). Pécheux’a göre:

“...dil sistemi, hem materyalist hem idealist için, hem devrimci hem karşı devrimci için...aynıdır. Ancak bu, karşıt karakterlerin aynı söyleme sahip oldukları anlamına gelmez: dil, farklılaşmış söylem süreçlerinin ortak tabanıdır” (aktaran, Larrain, 1995:103). Dolayısıyla tüm söylem süreçleri, ideolojik sınıf ilişkilerinden kaynaklanırlar. Pécheux ve izleyenleri, ideoloji=söylem gibi bir eşitlik öne sürmemekle birlikte, ideolojik formasyonların, toplumsal formasyon içindeki belirli bir durumda neyin söylenebileceğini ve söylenmesi gerektiğini belirleyen bir veya çok sayıda söylemsel formasyonlar içerdiklerini öne sürmektedirler (Thompson, 1984: 235). Yani, ideolojiyi, bireyleri özne haline getiren bir söylem olarak algılamaktadırlar (Larrain, 1995: 105). Dolayısıyla onların birincil ilgisi, söylemin özne biçimlerinin şekillendirilmesinin kuramını oluşturmaktı.

Pécheux, dile ve söyleme ilişkin bu görüşlerinde sınıf indirgemeciliğine karşı durmakla birlikte sınıf mücadelesinin belirleyici rolünü kabul etmektedir. Onun, ideolojik ifade araçlarını sınıf mücadelesi alanında tanımlayarak Althusser’in ötesine geçtiği belirtilmektedir (Larrain, 1995:104).

Althusser’den yola çıkarak ideolojinin maddiliğini sergilemeye çalışırken psikanalizden yararlanan ve öncülüğünü Coward ve Ellis’in yaptığı yaklaşımlarda ise dilin kendisinin gerçekliğe sahip bir süreç olduğu vurgulanmaktadır. Bu yaklaşımlarda, dil süreci, Marksist kuramdaki ekonomik, siyasal ve ideolojik pratikler dışında bir dördüncü pratik, bir “anlamlandırma pratiği” olarak kavranmaya başlanmıştır (Coward ve Ellis, 1985: 143). Çelişkili bir süreç olan anlamlandırma boyutu, temel ile üst yapı arasındaki bağlantıyı kurarak, Marksist ideolojik pratik kavramını tamamlayıcı olarak değerlendirilmektedir (Coward ve Ellis, 1985: 144). Böylece Marksizmde dilin, ideolojik pratik tarafından işlenen, ideoloji ile eklemlenen ancak onun içinde erimeyen bir statüye kavuşturulduğu öne sürülmektedir (Coward ve Ellis, 1985: 140- 141).

Dilin toplumsal karakterinin ve dil kullanımının aktif/ eylemsel karakterinin öne çıkmaya başlamasıyla ideoloji ve dil arasındaki ilişki de, özneye ilişkin yaklaşımlar da burada belirtildiği gibi, farklı kavranmaya başlandı. Dil ve ideoloji arasındaki ilişkiyi anlamakta söylem kavramına geniş bir alan açılmaktadır; ideolojinin söylem içinde açıklanması, eklemlenmiş bir yapı sergileyen ve genişleyen dilsel yapıntılar içinde ideolojinin anlaşılması olarak değerlendirilmektedir ki bu, ideolojinin maddiliğinin tasarlanmasında önemlidir. Söylemin ideoloji olarak yorumlanması ne anlama gelmektedir? Thompson, egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesinde anlamların hareketlendirilmesi için, göndergesel (referential) yani nesne alanında sürekli bir kaymanın gerçekleştiği görüşündedir (Thompson, 1984:138, 200). İşte, söylemi ideoloji olarak yorumlamak; “bu çoklu göndergeleri (referentleri) açıklayan ve onların karmaşıklığının egemenlik ilişkilerini nasıl sürdürdüğünü gösteren bir anlamı inşa etmektir (Thompson, 1984:200).

Dilin dış dünyayı anlamlandıran üretken ve dolayımlayıcı bir pratik olarak kavrandığı bu süreç içinde özne de önceden verili ya da aşkın olarak değil, dil ve söylem pratikleri içinde inşa edilen yani üretkenlik hareketinde üretilen bir şey olarak tasarlanmaktadır (Ellis ve Coward, 1985: 46). Böylece ideolojinin gerektirdiği üretken insani öznenin, anlamlandırma pratikleriyle ilişkisi kurulmaktadır[1]. Özellikle psikanaliz ve Lacan'ın çalışmaları, öznenin ideolojideki temsil pratiklerinin gerektirdiği tutarlı bir öznellikten çok dilde inşa edilen çelişkili öznelliğe sahip bir yanı olduğunu öne sürerek bu yaklaşımları desteklemektedirler.

Kendi üretim, yeniden üretim ve kullanımının toplumsal koşullarından yalıtık bir dil kavrayışından (yapısalcılık) toplumsal dünya içindeki dil kavrayışına geçişle birlikte[2], dil, iktidarın kurulduğu bir alan olarak görülmeye başlandı. Güç/iktidar ilişkileri bütün iletişim durumları içine yerleşmiştir ancak nihai olarak sabitlenmesi söz konusu değildir; farklı anlamlar için mutlaka açık bir alan bırakılır. Bu noktada söylem, bir anlamın dil pratiği içinde sabitlenmeye çalışılmasıdır. Bu süreçte, başka anlamlar dışlanır, üretimleri sınırlanır. Özellikle Laclau ve Mouffe, nihai bir anlam (bir açıdan da güç ilişkileri) sabitliğini olanaksız görür ancak geçici ve kısmi sabitleştirimlerin varlığını alıkoyarlar (1992:140). Laclau, toplumun ve toplumal failin özcü bir kavrayışına dayandığını belirttiği alt yapı-üst yapıya dayalı ideoloji kavrayışını ve yanlış bilinçlilik kavrayışını reddederken, toplumsalın bütüncül ve akıllı bir nesne olarak varolmadığına ve toplumsal failin de çelişkisisz bir kimlikte sabitlenemeyeceğine dayanmaktadır. İleri kapitalist toplumlarda soyal failin homojenliği bir yanılsamadır, kimlik merkezsizdir; kimlik sürekli değişen konumlanışların durmaksızın eklemlenmesinden başka bir şey değildir. Yine de ideoloji kavramını tamamen eleyebilmek "yanlış tanıma/misrecognation" kavramı olmaksızın yapamadığımız için, mümkün değildir. Toplumsal failin homojenliği ve kimliği, yanlış tanıma kavramı olmaksızın formüle edilemez. İdeoloji ve yanlış tanıma kategorisi geleneksel içerikleri dışında kullanıldıklarında alıkonabilirler. İdeolojik olan pozitif bir özün/essence yanlış tanımasından ibaret değildir; tam tersine herhangi bir pozitivitenin kararsızlığının farkına varamamadan, nihai dikişin olanaksızlığının farkına varamamadan ibarettir.

Eagleton’a göre ise “ideoloji, bir dil meselesinden öte bir “söylem” meselesidir; anlamlandırma meselesinden çok, belirli somut söylemsel etkiler yaratma meselesidir” (1996: 307). Bazı yaklaşımlar, ideoloji ve dil arasındaki bağlantıya daha fazla yoğunlaşmaktadırlar. Örneğin Gouldner’e göre ideolojiler, simge sistemleri, dil çeşitlemeleri, geliştirilmiş şifrelerden oluşan bir tür ‘meta- dil’dir (aktaran Thompson, 1984: 89). Oysa ideoloji dilinin, gündelik yaşamdaki hegemonik ilişkilerde de sürdürüldüğü ve ideolojinin, örgütlü politik pratikler kadar etkili zeminlerinden birini de, gündelik yaşamın bütün alanları (ev, işyeri, okul, medya) oluşturduğu genel kabul görmektedir (Thompson, 1984: 83-88).

İktidarın toplumsal örgütlemesini yeniden üreten dilsel biçimlere duyarlı ‘eleştirel dilbilimciler’ grubundan Roger Fowler, dile, sadece analitik bir araç olarak değil, genel bir temsiliyet kuramını açıklama yolu olarak da köktenci bir rol verilmesini önermektedir (Fowler, 1991:8). Vurguladığı şey, bütün anlamların toplumsal olarak üretildiği ve bütün söylemin de toplumsal bir ürün ve pratik olduğudur (Fowler, 1991:8). Söylem, günümüzdeki kullanılışıyla, dil içinde şifrelenmiş ideolojiyi toplumsal ve kurumsal olarak ortaya çıkarmaktadır (originating) (Fowler, 1991:42). Bir başka eleştirel dilbilimci Gunther Kress’de, ideolojiyle bağlantılı şekilde, söylemi sistematik olarak örgütlenmiş konuşma tarzı şeklinde tanımlamaktadır. Söylem, söylenmesi olanaklı olan ve söylenmesi olanaklı olmayanı betimleyerek ve sınırlandırarak tanımlamaktadır. Böylece söylemin, verili bir alana ilişkin olası açıklamalar seti sağladığını vurgulamaktadır (aktaran Fowler, 1991:42).

Böyle bir ilişkiselliğe değinmesine karşın, ideoloji konusundaki klasik yaklaşımların temel/ üstyapı modeline bağlılıkları nedeniyle, gerçekten ideolojiyle ilgilenmeyerek onu en basit terimlerine indirgediği eleştirisi (bkz. Sholle,1994) gözardı edilmemelidir.

Bize göre ideoloji, ne cisimsiz fikirler olarak ne de belirli davranış kalıplarıyla ilgili bir sorun olarak değil, söylemsel (yani bir açıdan göstergesel) bir fenomen olarak ele alınmalıdır. Eagleton’un belirttiği gibi, böyle bir kavrayış, ideolojinin maddiliğini vurgularken bir yandan da ideolojinin anlamlarla ilişkili olduğunu içermektedir (1996: 269). Anlamın yapısal bir kapanımına ve öznenin sabitleştirimine doğru eğilim gösteren ideolojinin işleyişi, yine Eagleton’a göre “belirli tür çıkarların siyasi iktidarın belirli biçimleri adına maskelendiği, rasyonalize edildiği, doğallaştırıldığı, evreselleştirildiği ve meşrulaştırıldığı süreçler” boyunca gerçekleşmektedir (Eagleton, 1996:280).

John B. Thompson’un ideoloji kavramlaştırması da ideolojinin işleyiş süreçlerini buna yakın bir şekilde ayrımlaştırmaktadır. O’na göre ideoloji, belirli anlamların başat bireyler ve grupların hizmetine harekete geçirilmesi; yapılanmış toplumsal ilişkileri belirli durumlarda kurmaya ve korumaya hizmet eden sembolik biçimler tarafından, belirli anlamların inşa edilmesi ve taşınmasıdır (1990:72-73). En geniş anlamıyla ideolojiyi iktidara hizmet eden anlam olarak tanımlayan Thompson, ideolojinin işleyiş sürecinde anlamları harekete geçiren sembolik biçimlere özel önem vermektedir. Sembolik biçimlerden kastettiği ise, özneler tarafından üretilen ve gerek üretenler gerekse başkalarınca anlamlı inşalar olarak farkedilen eylemler, ifadeler, görüntüler ve metinlerdir. Dilsel ifadeler ve açıklamalar yanında görsel imajlar veya görsel imaj-sözcük kombinasyonları da yarı dilsel sembolik biçimler olarak belirtilmektedir (Thompson, 1990:59). Sembolik biçimlerin karakterlerini beş tipe ayırmaktadır: amaçlı, uzlaşımsal, yapısal, göndergesel ve kendisinin eklediği “bağlamsal” özellikler... Bu nitelikleriyle sembolik biçimler toplumsal ilişkilerin kurulmasında sürekli ve yaratıcı bir şekilde rol oynamaktadırlar (1990:58). Vurguladığı nokta, çağdaş toplumlarda kitle medyasının, bu sembolik biçimlerin inşasında ve iktidar ilişkileriyle içiçe geçmesinde merkezi konumda olduğudur (1990:3,95).

Thompson, Eagleton’a benzer bir şekilde, ideolojinin işleyişinde beş genel yöntem ve bu yöntemlerin karşılık geldiği bazı tipik sembolik inşa stratejileri ayırt etmektedir (1990:60):

  • Meşrulaştırma: Rasyonalizasyon, evrenselleştirme ve anlatısallaştırma startejileri, meşrulaştırmanın belirli tipik stratejileridir.
  • Gizleme/ gizemleştirme: Yer değiştirme, mistikleştirme (euphemization) ve mecaz (düzdeğişmece, eğretileme ve bütünden parçaya parçadan da bütüne yöneltme, ideolojinin bu tipik işleyişinin stratejileridir.
  • Birleştirme: Standartlaştırma ve birliğin sembolleştirilmesiyle ideolojinin işlemesidir.
  • Parçalama (fragmentation): Farklılaştırma ve ötekinin tasfiyesi ile işlemektedir.
  • Şeyleştirme (reification): Doğallaştırma, sonsuzlaştırma ve yalınlaştırma/ edilginleştirme ile ideolojinin işlemesidir.

İktidar, egemenlik ve egemenliğin eleştirisi sorunlarını ortaya çıkarmak için, ideolojinin sadece politikalarla ilgili bir temsiliyetler sistemi olarak anlaşılmaktan çıkıp, toplumsal ilişkileri haklılaştıran bir anlamlandırma biçimi olarak da kavraması gerekmektedir (Thompson, 1984:173). Böyle bir kavrayış içinde ideoloji daha geniş bir kavram olarak belirir. Ancak, bir toplumdaki bütün anlamlandırma pratiklerini içeren ve kullanışsız ölçüde şişkin bir kavram olmaması için, siyasi iktidar süreçleri ile bu göstergeler arasındaki ilişkileri kapsayacak bir daraltmaya gidilmesi gereklidir (Eagleton, 1996:55). İdeolojinin genel olarak egemenlikle değil de sınıf egemenliği ile bağlantılandırılması, böylesine bir daraltmayı ifade eder. Bu çerçevede Ricoeur’a göre “ideoloji...fikirlerin ve gerçekliğin düzenini tersyüz eden ve toplumsal dünyanın belirli niteliklerini gizleyen bir bozulma (distortion ) aracılığıyla sınıf egemenliğini haklılaştırır” (aktaran Thompson, 1984:187). İdeoloji, toplumsal açıdan önemli belirli bir grubun veya sınıfın içinde bulunduğu durumu ve hayat deneyimlerini simgeleyen (doğru veya yanlış) fikirlere karşılık geldiği bu geniş anlamıyla, “dünya görüşü” kavramına yakınlaşır. Ancak ikinci anlamında eksik olan, ideolojinin çatışmaya dayanan yönüdür. Bunu içerecek şekilde ideoloji, çıkar çatışması durumlarında toplumsal grupların çıkarlarının meşrulaştırılması ve desteklenmesi sürecindeki söylemsel bir mücadele alanı olarak görülebilir (Eagleton, 1996:56).

Kavramlaştırmayı daha da netleştirmek için, toplumsal grup çıkarlarının, üretim ilişkilerindeki yerleme dayanan sınıf öznesinden hareketle olduğu kadar, cinsiyete ve ırka dayanan özne konumlarından yola çıkılarak da çerçevelendirilebileceğini belirtmek gereklidir. Eagleton’un vurguladığı gibi, “ideolojik söylemler ile toplumsal çıkarlar arasındaki ilişkiler, karmaşık ve değişken türden ilişkilerdir” (1996: 307). Toplumsal yapılanma içerisinde, sınıf temeli dışında, örneğin cinsiyet, yaş, etnik kökende temellenen, sistematik olarak asimetrik iktidar ilişkileri de süregitmektedir.

İdeolojinin nasıl kavranması gerektiğine ilişkin açıklamasında A.Giddens yararlı dört tez öne sürmektedir (1991:21). Öncelikle ideolojinin bilimle karşılaştırılıdığı içeriğinden ayrılması gerekmekte; ikinci olarak ideoloji kavramı iktidar ve egemenlik kuramıyla ilişkili formüle edilmelidir Burada ideoloji, kısmi çıkarların evrensel çıkarlar olarak temsil edilmesi şeklinde kavranmalıdır. Üçüncüsü, ideoji analizi dil ve eylem felsefesindeki son gelişmelerle ilişkili ele alınmalıdır. Bu gelişmeler, dilin dünyayı tanımlayan bir araç/dolayımlayıcı olduğu nosyonundan dili bir praxis veya eylemin "öteki yüzü" olarak vurugulayan bir dil yorumlamasına (intepretation of language) doğru olmaktadır. Ancak bu şekilde, ideolojinin en somut ve ilginç biçimleri gündelik pratiklerle ilişkilendirilebilir. Anlamlandırma tarzları, çalışma durumu ve ekonomik yaşamın politik yaşamdan yani yurttaşlar olarak yaşamlarından zorunlu ayrılmışlığı üzerine kurulu bir gündelik yaşam üretmektedir. ekonomik olanın politik olandan bu ayrılmışlığı, sınıf dominasyonunun temel mekanizmalarındandır. Burada Giddens'in belirttiği gibi, ideolojiye basitçe inanç sistemleri olarak davranmak ideolojik olarak ilgili geniş bir insani eylem alanının dışarıda bırakılması tehlikesine yol açabilir. Toplumsal bilimlerde egemen ideoloji tezine yönelik Abercrombie ve Turner'ın saldırılarının önemine inanmaktadır. İdeolojik Devlet Aygıtları'na dayalı ideoloji kavramlaştırmasında meşruiyet, uzlaşımsal ideoloji kuramları olarak gizlenen egemen sınıf toplumlarının tutarlılığında kökten bire tarzdır. Meşruiyet krizi, bu kuramlarda Batı kapitalist toplumlarını tehdit eden temel gerilim kaynağıdır. Ancak böyle bir görüş, toplumsal düzenin biraz zorbalık ve polis gücüyle karışık normatif uzlaşımlara dayalı olduğunu varsayar. Önemli olan böyle bir normatif toplum görüşünün sorgulanmasıdır zaten ve Giddens de buna dikkat çeker.

Dilin üretkenliği ve kuruculuğuna ilişkin vurgularla desteklenen anlamlandırma pratiğinin öneminin artmasıyla, ideoloji kavramlaştırması da dille ve sembollerle bağlantısı çerçevesinde ele alınmaya başlanmıştır. Kimi yaklaşımlar bir pratik olarak ideolojinin sınıf egemenliği ile nedensellik bağının ortadan kaldırılması yönünde iken, başka bazı yaklaşımlar da bir anlamlandırma pratiği ve mücadele alanı da olsa ideolojinin egemen sınıflarla belirli bir ilişkiselliği olduğunun gözardı edilmemesi gerektiğini belirtmektedirler. Bu ayırım temelde, göndergesel alana yani nesneler alanına yaklaşımla ilgilidir. Post yapısalcı yaklaşım nesneler ve bilginin söylem içinde inşa edildiğini ve hangi söylemin gerçekliği yansıtabildiği hakkında haklılaştırılabilecek bir varsayım olamayacağını öne sürmektedirler (Barrett, 1991:41). Nesnel olduğu öne sürülen bir gerçeklikte ısrarın tahakkümün basit bir aracından başka bir şey olmadığını vurgulayan ve nesneden yola çıkarak anlama yerine özneden yola çıkarak anlama üzerinde vurgusunu koyan bu akımlara göre, dilin dolayımı olmaksızın nesnel kurulamaz (aktaran Gellner,1994: 46-47). Dil kuramındaki sözü edilen gelişmeler, önceden varolan bir gerçekliğin basitçe yansıtılması yerine anlamlandırma süreci içinden bilişsel dünyaların etkin inşası görüşünü güçlendirecek şekilde ele alınmaktadır (Bennet, 1989: 287). Nesnelin ya da toplumsal gerçekliğin kurulması ise mücadeleli ve dinamik bir süreçtir.

Dilin dinamik ve dolayımlayıcı boyutu olan söylemin önemi tam da bu noktada, gerçekliği yeniden tanımlayabilmesinde yatmaktadır (Ricoeur’dan aktaran Thompson, 1984: 177). Buna göre gerçeklik, şeylerin anlamlandırılma tarzlarının sonucu olarak kavranmaktadır (Hall 1994:82). Eagleton’un eleştirdiği bu görüşe göre; “gerçekliğin kendisi, biz onu söylemlerimiz yoluyla oluşturmadan önce, tam anlamıyla ifade edilemez bir X’dir” (1996:243).

Bu konu söylemsel pratikler ile söylemsel olmayan pratikler ayırımının reddi ya da kabulü ile de ilişkilidir. Laclau ve Mouffe’in başlıca temsilcileri olduğu saf söylem kuramları çerçevesinde, bir toplumsal pratiğin dilsel ve davranışsal yanları arasında kurulan ayırım, yanlış bir ayırımdır (Laclau ve Mouffe, 1992: 132). Pratiklerin bu şekilde ayrılması yerine önerdikleri ise, eklemlenme mantığıdır. Eklemlenme, eklemleyici bir pratiğin sonucu olarak kimlikleri değiştirilen öğeler arasındaki bir ilişki kurma pratiğidir. Ve bu eklemleyici pratikten doğan yapılaşmış bütünselliğe söylem (discourse) demektedirler (1992: 130). Eklemlenmiş bir söylemsel bütünde, her bir öğe, bir farklılık konumu işgal etmektedir. Dolayısıyla söylem, bir eklemlenmiş farklılıklar alanıdır (Laclau ve Mouffe, 1992: 139). Yani söylem, tutarlı ve türdeş öğeler içeren bir bütünsellik değil, heterojen ve seçmeci bir bütünselliktir.

İdeoloji kavramını, öznelerin etkin olarak yaratıldığı söylem bütünleştirmesi ile değiştiren yaklaşımlarında, örneğin Laclau ve Mouffe’nun çalışmalarında, hakikat iddialarının reddedilmesi, “temsil etmenin çöküşünün” ilanıyla paralel gitmektedir. Temsil etme veya anlamlandırma, sunan ile sunulan arasındaki bir farka dayanmaktadır. İdeoloji pratiğinin temeli olan temsil düşüncesi, gösterilenin (kavramın) gösterenden (işitim veya görme imgesi) önce varolmasına ve onun tarafından itaatkar bir şekilde yansıtılmasına dayanır (Eagleton, 1996:290). Temsiliyetin çöküşünü ilan eden, post yapısalcı ve post- Marksist kuramlarda ise, gösterge (kavram ve işitim imgesi) ile gönderge (nesne) arasındaki ilişkiler rastlantısaldır. Dahası, Laclau ve Mouffe’de ideolojik söylemlerin ve hegemonik pratiklerin geldikleri yerin belirsizleşmesi, gösterilen ile göndergenin özdeşleştirilmesiyle sonuçlanır. Dolayısıyla temsil edilen şey, hiç bir zaman katı bir gerçeklik değil, temsil etme eyleminin kendisi tarafından biçimlendirilen bir şeydir. Ve bu nedenle, Hindess ve Hirst’e göre siyasi ve ideolojik söylemler, durumu kendilerine özgü yollarla kavramlaştırarak kendi gösterilenlerini kendileri yaratırlar; söylem, gerçek nesneler üretir (Eagleton, 1996: 288-289). Ortaya çıkan sonuç, toplumsal çıkarların da öznelerin dil içerisinden inşa ettiği şeyler olduğunun vurgulanması ve siyasetin ekonomik durum ve koşullar üzerine üstünlüğünün olumlanmasıdır (Eagleton, 1996: 285). Kimi yakşalımlara göreyse siyaset, bir temsil nosyonuna dayanmadan söz konusu olamaz. Çünkü Erdoğan’ın belirttiği gibi, “ siyasal, kendisini toplumsaldan ayırarak ve onu yansıttığını ve onunla örtüştüğünü öne sürerek vardır” (Erdoğan, 1994: 50).

Bu noktada belirli ideolojilerin farklı toplumsal sınıflara ait olup olmadığı ya da politik ideolojinin bu sınıf aidiyetli yüklemesinin bir hata olup olmadığı konusu önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Söylem kategorisi içerisinde hem dilsel hem de dilsel olmayan öğeleri kapsayarak söylemsel pratikler ile söylemsel olmayan pratikler ayırımını reddeden Laclau ve Mouffe’in (1992: 135) Gramsci’nin hegemonyasına ilişkin yorumları, hegemonik bir sınıf tarafından eklemlenen ideolojik öğelerin zorunlu bir sınıf aidiyeti olmadığı görüşünü[3] geliştirmelerine yol açmıştır (Barrett, 1991:63,76). Onların sonuçlarına göre, toplumsal taşıyıcıların zorunlu olarak sınıfsal bir özü olmadığı gibi, sınıf konumu da zorunlu olarak çıkarlarla bağlantılı değildir (1992: 75-83). Eklemlenme, Laclau ve Mouffe’de ‘çıkar’ın yerine geçirilmektedir. Hidness ve Hirst’e göre de, siyasi çıkarlar, önceden verili toplumsal ve ekonomik çıkarları temsil etmezler (aktaran Eagleton, 1996: 294). Post- Marksizm içindeki bu görüşler, bir kimsenin toplumsal- ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siyasi- ideolojik çıkarları arasında herhangi bir zorunlu ilişki olduğunun reddi anlamına gelmektedir. Ekonomizmden uzaklaşmak için siyasal olan üzerine yapılan bütün vurgular, Eagleton’un yetkin bir biçimde eleştirdiği gibi, “siyaset ve ideolojinin çıktığı yerin belirlenemediği ve gökten düşen aşkın gösterenlere benzediği” aşırı bir siyasileştirme ile sonuçlanmaktadır (Eagleton, 1996:295)[4].

Bu yaklaşımların önemli bir kuramsal halkası, iktidar biçimlerinin ve ilişkilerinin de klasik Marksist tarzda yorumlanmasının[5] terk edilmesidir. Foucault’a göre Marksizm, iktidar ilişkilerinin bir aracı olarak ideolojiye abartılı bir önem vermektedir (Sholle, 1994: 231). Söylem ve iktidar arasındaki yakın ilişkilerden yola çıkarak, söylemin “iktidarın dolaysız bir görünümü” olduğunu belirten Foucault (1994: 276), iktidar kavramının en iyi ifadesini savaşta bulan bir güç ilişkisi olduğunu savunmaktadır (aktaran Larrain, 1995: 134). İktidarı mikro işletim terimleriyle ele alan Foucault’a göre iktidar, devlet, bireyler, ekonomik güçler vb... taşıyıcılar içinde yerleştirilmemekte ve çağdaş işleyişi yasa ve ceza yoluyla değil de teknik, normalleştirme ve denetim ile sağlanmaktadır (Barrett, 1991: 134). O’na göre iktidar, sahip olunan bir şey değil, uygulanılan bir şeydir ve herkes, iktidarın şebekesi içinde çoktan düzenlenmiş katılımcılardır (Barrett, 1991:136). Buradan ulaştığı sonuç, ne yönetici sınıf/grup ne de devlet aygıtlarını denetleyen grupların, toplum içinde işlev gören iktidarın, bütün şebekesini yönetemedikleridir (aktaran Barrett, 1991:153). Laclau ve Mouffe de iktidarın çeşitli biçimlerini, iktidara karşı koyuş ile birlikte değerlendirmektedir. Ancak bunu yaparken, Larrain’in eleştirdiği gibi, kuramlarında gözardı ettikleri sınıfsal koşulları değerlendirmelerine katmaktadırlar (Larrain, 1995: 143). Toplum, bu bağlamda, iktidarın değişik biçimleriyle iktidara karşı oluşan tepkiler arasında gelişigüzel düzenlenmiş uzlaşmazlıklardan ibarettir:

“...iktidar sorunu bir hegemonik formasyonun merkezini hangi sınıfın ya da hangi egemen kesimin oluşturduğunun araştırılması olarak ortaya konamaz” (Laclau ve Mouffe, 1992:178).

Kısacası post-yapısalcı ve post- Marksist yaklaşımlarda iktidar sorunsalı, siyasetin ekonomik/sınıfsal temelinin reddedilmesiyle bağlantılı olarak, sınıf tahakkümü ve devlet egemenliği alanının dışına taşınmaktadır. Bu tam da en çok eleştirildikleri noktalardan birini oluşturmaktadır. Eleştiriler, değişik kurumsal düzenlemeleri ve onların iktidar tekniklerini araştırmayı yararlı bulmakla birlikte, onları devlet ve sınıf sisteminden tamamen bağlantısız biçimde araştırılmasına yönelmektedir (Larrain, 1995:146). Therborn da, “iktidarın mikro politikaları” nın moda olduğu bu dönemde, bütün toplumsal iktidar ilişkilerinde devletin can alıcı öneminin altının çizilmesi gerektiğini belirtmektedir (Therborn,1989: 16).

Sonuç

İdeoloji, gerçekliği şifreleyen bir sistem olarak da değerlendirilmektedir (Veron’dan aktaran Heck, 1980:123).Gerçekliğin toplumsal inşasındaki kurucu rolü ile de tasarlandığında ideoloji, anlamın ve simgelerin karşılıklı etkileşimi (interplay) içinde konumlanmaktadır (Geertz’den aktaran Mumby, 1989). Veron’un belirttiğince “bir ideoloji, iletileri ortaya çıkaran anlamsal kurallar sistemi olarak tanımlanabilir” (aktaran Heck, 1980:124). İdeolojiyi bu şekilde ele almak, onun, belirli başat grupların hegemonya koşullarını üretebilme ve yeniden üretebilmeyi nasıl gerçekleştirdiğini açıklayan pejoratif kullanımından uzaklaşmak olarak değerlendirmektedir (Mumby,1989:294). Oysa hegemonyanın başat gruplarca üretimi yanında boyunsunan grupların direnen anlamlarının inşası ve biçimlenmesi de ideoloji kavramlaştırmasıyla ilgilidir. Her ikisini kapsayan bir ideoloji kavramlaştırması, nesnel toplumsal gerçekliğe ilişkin anlamsal/ söylemsel inşaların, başat sınıf veya grupların egemenlik koşullarının üretimi ve yeniden üretimine hizmet edebildiğini vurgulamalıdır.

 

 

 

KAYNAKÇA

Barrett, M. (1991), The Politics of Truth:Ideology from Marx to Foucault. Oxford: Polity Press.

Bennet, T. (1989) Media, Reality, Signification , Culture, Society and the Media. GB: Methuen.

Coward R. ve Ellis, J. (1985) Dil ve Maddecilik, Semiyolojideki Gelişmeler ve Özne Teorisi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Eagleton, T. (1996). İdeoloji. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Erdoğan, N. (1994). Metinlerarasılık, Hegemonya ve Siyasal Alan, Toplum ve Bilim. İstanbul: Birikim, 63, 40-57.

Fowler, R. (1991). Language in the News: Discourse and Ideology in the Press. London& New York: Routledge

Gellner, E. (1994). Postmodernizm, İslam ve Us. Ankara: Ümit Yayıncılık.

Giddens, A (1991), Four Theses on Ideology, in İdeology and Power in the Age of Lenin in Ruins, (ed) Arthur and Marilouise Kroker, New World Perspective: Montreal.

Hall, S. (1994)., Ideolojinin Yeniden Keşfi: Medya Çalışmalarında Baskı Altında Tutulanın Geri Dönüşü. Mehmet Küçük (Der.), Medya, İktidar, İdeoloji. Ankara: Ark Yayınevi.

Heck, M.C., (1980). The Ideological Dimension of Media Messages, (ed.) A. Lowe, P.Willis. Culture, Media, Language. GB:Hutchinson Co.

Jackson, L. (1991), Linguistic Idealism and the Critics of the 1970's, içinde The Poverty of Structuralism, New York-London: Longman.

Kristeva, J. Semiotik, içinde Language The Unknown, çev. Ayşa İnal, s.295-323.

Laclau E. (1991), The Impossibility of Society, içinde Ideology and Power in the Age of Lenin in Ruins, (ed) Arthur and Marilouise Kroker, New World Perspective: Montreal.

Laclau E. ve Mouffe, C., (1992). Hegemonya ve Sosyalist Strateji. İstanbul: Birikim Yayınları.

Larrain, J., (1983). Marksizm and Ideology. London : The Macmillan Press Ltd.

Larrain, J., (1995). İdeoloji ve Kültürel Kimlik. İstanbul: Sarmal Yayınevi.

Mumby, D. K., (1989). Ideology and the Social Construction of Meaning: A Communication Perspective . Communication. Quarterly, Vol.37, No: 4, s.291-304.

Pécheux, M. (1994), The Mechanism of Ideological (Mis) recognition, in Mapping Ideology, (ed) Slavoj Zizek, London: Verso, s.141-150.

Pécheux, Michel ve Gadet, Françoise (1991), La Langue Introuvable, in Ideology and Power in the Age of Lenin in Ruins, (ed) Arthur and Marilouise Kroker, Canada: Culture Texts Series

Sholle, D. (1994). Eleştirel Çalışmalar: İdeoloji Teorisinden İktidar/ Bilgiye, (derl.) M.Küçük, Medya, İktidar, İdeoloji. Ankara:Ark

Therborn , G., (1989). Iktidarın İdeolojisi ve İdeolojinin İktidarı. İstanbul: İletişim Yayınları.

Thompson, J.B., (1984). Studies in the Theory of Ideology. Cambridge: Polity Press.

Thompson, J.B., (1992). Ideology and Modern Culture. Cambridge: Polity Press.

Volosinov, V.N. (1973). Marxism and the Philosophy of Language. L.Matejka ve I.R. Titunik (İngilizce çev.), UK: Seminar Press.

 

 



[1] Laclau ve Mouffe’de de özne konumları, söylemsel konumlar olduklarından kalıcı olarak sabit olamadıkları gibi, kalıcı olarak sabit ilişkilere de giremezler (Laclau ve Mouffe, 1992: 144-145). Dolayısıyla toplumsal ilişkinin de kaynağı olamazlar. Öte yandan öznenin bu şekilde değerlendirilmesi, Eagleton’un belirttiğince “siyasal açıdan göstergebilimsel kapanım ediminin kötülüklerin temel nedeni sayıldığı ve dilsel üretim güçlerinin coşkuyla salıverilişinin eleştirellikten uzak bir biçimde övüldüğü bu kuram, özgürlükçü (liberter) bir özne kuramı” olarak değerlendirilebilinir (Eagleton, 1996,173-174).              

[2] Aslında Wittgenstein, uzun zaman önce dilin zorunlu olarak toplumsal olduğunu vurgulamıştır.

[3] Sınıf ideolojileri ile sınıf çıkarları arasında temsiliyet ilişkisi kurulmasına kimi Marksistler de karşı çıkmaktadır. Örneğin Therborn, Marksizmin faydacı bir mirası olarak nitelediği temsil kavramının terkedilmesi gerektiği görüşündedir (1989:66).

[4] Marksistler arasında da ideolojik evrenin yalnızca sınıf ideolojilerine indirgenemeyeceğini vurgulayanlardan Therborn’a göre: “Bir kişinin yaşamı ve dünyasının anlamı, üretim ilişkilerine başvurarak bütünüyle yanıtlanamayacak...varoluşsal bir sorundur” (1989:31). Ancak sınıfsal olmayan ideolojilerin her zaman sınıflarla bağlantılı olduğu saptamasını da yapar: “Bütün ideolojiler, (sınıflı toplumlarda) farklı sınıflar ve sınıf ideolojileriyle tarihsel eklemlenme biçimleri içinde varolurlar” (1989:41).

[5] Marksizmde iktidar, üretim araçları üzerindeki ekonomik denetimden kaynaklanır ve sınıfsal temele sahiptir.

]]>
atilla2005@gmail.com (Çiler Dursun) Sayı 12 Mon, 07 May 2012 13:29:07 +0000
Türkiye Solunun Tarihsel ve Politik Gerilimleri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/80-turkiye-solunun-tarihsel-ve-politik-gerilimleri https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/arsiv/item/80-turkiye-solunun-tarihsel-ve-politik-gerilimleri

Çetin Konuk

Bu yazının amacı Türkiye Solunun ayrıntılı bir tarihçesini yazmak değildir. Yazı, Bütünsel Marksist Oluşum Younda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı'nın[1] birinci bölümünde belirlenen ve açıklanan “Türkiye’de Marksizm; Tıkanma ve Yeniden Tanımlanma Süreci”ni biraz daha açıklayarak netleştirme amacını güdecektir.

Bir olgu ya da olayın anlaşılması için, aldığı son biçimi koşullandıran belli başlı faktörleri ortaya koymak ve onların kökenine inmek gerekir. Bu da, tarihsel gelişimi yakalamak; içsel gelişmenin seyrini ve bu gelişim seyrini koşullandıran faktörleri bilince çıkarmak demektir.

“Her ülke kendi özgüllüğünü, Marksizm gibi uluslararası bir teori ve harekete karşı da dayatmanın yollarını buluyor. Marksizm Türkiye’de (esasen 60’lı yıllarla başlarsak), kısa bir kültürel edinim (teorik, ideolojik vs. değil kültürel!) dönemi ardından, politik-örgütsel yanıyla 1970’li yılların başında anlatımını buldu.”[2]

Türkiye solunun, geleneksel açıdan iktidara talip olmayı değil,“Marksist muhalif” olarak rüştünü ispat çabası, yürütülen halkçı politikaya bağlı olarak halkın 'baba' olarak gördüğü devlete kendisini muhatap olarak kanıtlama temelinde oluşan kişiliği; bunu örgütüne ve mücadele anlayışına yansıtması bugüne ulaşan temel özelliği olagelmiştir.

1960’lar, sol hareketin, ikinci kez doğduğu ve günümüze kadar yansıyan etkilerini oluşturan yıllardır. Marksizmin Türk Solu içinde, bu dönemin ortalarına doğru, etkin olmaya başladığına tanık oluruz.

Sol hareketin gelişiminde dayandığı toplumsal taban, uluslararası gelişmeler; gerek kapitalizmin gelişimi, gerekse sosyalizm cephesinin durumu göz önüne alındığında, Türkiye’de sol hareket ve Marksizmin de, her ülkede olduğu gibi, siyasal-sosyal ortamın verili varlığı ve Türkiye’de özel olarak belirleyiciliği altında şekillendiği görülür. Bu anlamda uluslararası plandaki gelişmeler, sol hareketin şekillenmesinde aktif bir rol oynamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dünyada sermayenin kendisini yeniden organize etmesi, periferi ülkelerdeki kapitalist gelişme ve sınıfsal ayrışmalarla birlikte, sınıf mücadelesi de güçlendi.

Devrimcilerin Devraldığı Miras

TKP’nin siyasal programı, klasik “kapitalist olmayan yol”, “üçüncü yol” perspektifine bağlı olarak yürüttüğü faaliyet içinde belirginleşmektedir.* Bu ve sonrası süreci, R. N. İleri şöyle anlatıyor: “Bu durum, yani Atatürk döneminin anti-emperyalist ve devrimci niteliği, solu bir dereceye kadar açmazlara sokuyordu. Köklü toprak reformu, halkın yararına yöneltilmiş ve halkın denetiminde bir endüstrinin ve rejimin kurulması, ağır endüstriye ağırlık verilmesi, politik hürriyetlerin yani sınıfa parti ve sendikalar kurma hakkının tanınması, işçilerin mesleki haklarının sağlanması ve tek dereceli nisbi seçim sisteminin kurulmasına yönelmiş 'Milli Demokratik Devrimin' tamamlanması amacını güden, sosyalizme açık bir mücadeleye girişen sol, bunu Kemalist Kamp’ın sol unsurlarıyla güç birliği içinde legal bir ortamda gerçekleştirmek istiyordu.”[3]

1925 sonrasında TKP, Kemalizmle arasına sınır çekmeye yönelmesine rağmen, R.N. İleri’nin belirttiği gibi, “Kemalist Kamp’ın sol unsurlarına sosyalist devrim koşulları olgunlaşıncaya kadar”, dolayısıyla “anti-emperyalist, anti-feodal devrim tamamlanıncaya kadar” ve ancak “bu devrimleri tutarlı sürdürmesi” kaydıyla bir yol göstericilik üstleniyordu. Bu hareket içerisinde olanlar resmi ideoloji ile yakın durarak, yaptıkları çalışmalarla Kemalist devrimleri yorumlamak ve onlara teorik bir temel oluşturmak amacı gütmüşlerdir. Kadro Dergisi etrafında ortaya çıkan ve eski TKP’lilerden oluşan hareket, bu yönelimin, sınırlarına varan bir örneğidir.

TKP’nin birkaç onyıllık ‘tarihi’nin ardından, ‘60’lar solda yeni bir yönelime tanık oldu. TİP (Türkiye İşçi Partisi), bu koşullar içinde 13 Şubat 1961'de M. Ali Aybar başkanlığında bir grup sendikacı tarafından kuruldu. Siyasal sahnede solun temsilciliğini üstlenen TİP, “TKP geleneğinden, biraz da onun pratik anlamda eleştirisinden güç alarak, 'sol' hareket tarihinde ilk kez kitlesel bir güce ulaşıyordu”[4]. Azınlık seçkin bir grup olarak aydın kimliğinden sıyrılamayan ve kitlelerle bağ kurmak konusunda zaafiyetler taşıyan TKP geleneği açısından bakıldığında, legal düzeyde sahnede yerini alan ve solu kitlelere taşıyan TİP, Türkiye sol tarihi açısından önemli bir mihenk taşını oluşturur.

TİP, seçim sisteminin de yardımıyla, Meclis'e 15 milletvekili taşıyacak bir güce erişmesine rağmen, programında “Kanun yolunda iktidara yürüyen siyasi teşkilat”[5] olarak somutlanan reformist, uzlaşmacı çizgisi, onu, kendisini tasfiye etmeye kadar götürmüştür.

“İşçiler arasında yapılan anketler, TİP’in yandaşlarının çoğunluğunun, (...) 30 yaşından aşağı, ilkokul veya daha üstü öğrenim görmüş, büyük kentlerde nitelikli işçi olarak çalışan bireylerden oluştuğunu göstermiştir.”[6] Oylarının niteliği göz önüne alındığında, TİP'in, halkın geniş yığınlarını kucaklayacak bir çizgi tutturamamış, daha çok kentlerde nitelikli işçiler arasında ve mezheplere dayalı kolaycı bir çalışma tarzı sürdürmüş olduğu anlaşılır. Bu durum, daha sonra ortaya çıkan devrimci solun kitle içerisindeki çalışma tarzına yansımıştır. 1970’lerde iktidar olmak hedefini güden TİP, kitle partisi olma yolunda köylücü bir çizgiye yönelmiş ve sosyalizm vurgusunu devreye sokmuştur. Bu politik tutum, Behice Boran’ın şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır: “Demokratik yolu ve yığınları başa koymak gerekir, reformlar köklü değişikliklerden çıkarı olan sınıfların uyanması ve teşkilatlanması ile gerçekleşebilir.”[7]

“Sınıfsal ittifaklar yelpazesini süreç içinde derece derece oluşturup pekiştiren işçi sınıfı, böylesine geniş bir tabana dayanarak kendi partisi aracılığıyla iktidara gelecek ve kendisiyle birlikte tüm kol ve kafa emekçilerini, halk kitlelerini her türlü sömürüden, baskı ve şiddetten kurtararak, gene bir süreç içinde Türkiye’yi, dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alan tam bağımsız ve özgür toplum düzeyine çıkaracak olan sosyalizmi gerçekleştirecektir.”[8] Programındaki ilerici söylemlerine rağmen parlamentocu tutumundan vazgeçemeyen TİP’in, devrimci bir durumun olmadığı, sosyalistlerin ve işçi sınıfının, çıkarlarını parlamenter yoldan korumalarının dışında hiçbir seçeneklerinin olmadığı tutumunun ısrarlı savunusu kendi içinde karşıtını doğurmuştur. Gelişen muhalefet (Emek Grubu ve MDD’ciler), radikal çıkışları nedeniyle TİP yönetimi tarafından tasfiye edildi.

TİP’in ortaya çıkışı, Yön gibi yeni bir siyasal oluşumu da koşullandırmıştı. "Başını Doğan Avcıoğlu’nun çektiği Yön Dergisi ve bu dergi çervresinde oluşan Yön Hareketi bir anlamda Kadro’nun devamı gibidir.”[9]

Kapitalist gelişme doğrultusunda oluşan, sosyal ve sınıfsal ilişkilerin aydınlar üzerinde yansıttığı “etkilerin” bir ürünü olarak şekillenen Yön, ideolojik temelini Kemalizmden alıyordu. 1961 yılında yayımlanmaya başlayan dergi, Kemalizmin temel bakış açısına uygun olarak “çağdaş uygarlık”, “batılılaşma”, “devletçilik”, “sosyal adalet” gibi hedeflerle topluma yön verilmesi gerektiği düşüncesi taşıyordu. Bu noktadan bakıldığında ideolojik ve siyasal bakış açısından en güçlü ve hazırlıklı olan hareketin Yön olduğu görülecektir.

“Yön–Devrim çizgisi, 27 Mayıs darbesi ile birlikte açılan yeni siyasal ve entellektüel ortamın en karakteristik özelliklerini yansıtmakla kalmamış, aynı zamanda o dönemde dünyaya egemen olan başlıca reformcu düşünce ve siyaset akımlarının bir karmaşasını da temsil ederek Türkiye sol hareketinin başlıca eğilimleri üzerinde etkili olmuş ve günümüze kadar süregelen sonuçlar doğurmuştur.”[10]

Her ne kadar sol bir grup olduğu iddiasıyla hareket ediyor ve diğer gruplarca sol olarak tanınıyorsa da Yön Hareketi, ancak bir ‘sol’ Kemalist bir hareket olmanın ötesine geçmemiştir. “Yöncüler, kendi programlarını, 'sosyal adalet içinde hızlı kalkınma' olarak özetliyorlar, ve bu soyutlama 'Anayasanın benimsediği bir formül' olarak sunuluyordu. Devrim kavramının düzenin en temel belgesi açısından yozlaştırılmasını ifade eden bu tutum, dönemin Milli Demokratik Devrim teorisini kabul etmiş 'en radikal' silahlı hareketleri (THKO, TKP-ML ve THKP-C) tarafından da genel bir kabul görmüş durumdaydı.”[11]

1965’te şekillenmeye başlayan ve 1967’de yükselen MDD (Milli Demokratik Devrim) hareketi, bu dönemin, eski TKP mirası ile dolaysız bağları bulunan bir siyasi odağıdır. Önemli kadrolarının hemen hemen tümü eski TKP’li olan MDD, 1960-70 döneminde Yön ile aynılaşan politik bir tutum göstermiştir. Aralarındaki fark, MDD hareketinin Marksizan argümanları kullanması, alt sınıflara yakın olması ve Yön’ün geleceğe hiçbir miras bırakmadan yok olmasıdır. Yön'den farklı olarak MDD hareketi, 71 devrimci hareketinin içinde şekillendiği ve etkilendiği bir odak olmuştur.

MDD hareketi 1967 yılında politik arenaya, TİP’le aralarındaki temel ayrımın programatik değil, mücadele anlayışına ilişkin olduğunu deklere ederek çıktı. Onların mücadele anlayışlarına ilişkin ortaya koydukları sınıf önderliği ve sınıf partisi görüşleri, halkçı - cepheci anlayışın basit bir kopyasıydı. Aydınlık Dergisinde, TİP’in sosyalist bir parti olması için yapması gerekenler sıralanırken; kendi parti anlayışları da dile getiriliyordu: “TİP sosyalizmin bilimini temel alan, emekçileri parti içinde örgütleyip sosyalist kadrolar oluşturmak ve bütün milli sınıfları milli kurtuluş saflarında toplamaya yönelen parti olmalıdır.”[12] Bu bakış açısı, MDD hareketinin TİP’ten çok Yön hareketi ile örtüşmesini beraberinde getiriyordu. MDD’nin Yön’den bu anlamdaki farkı, darbeci beklentileri Marksist söylemlerle ifade ediyor olmasıdır.

MDD hareketi, savunduğu “Milli Demokratik Devrim”e kimin önderlik edeceği sorusuna net bir yanıt verememiştir. Diğer yandan “Bağımsızlık olmadan sosyalizm olmaz” söylemiyle, küçük burjuva radikallerini demokratik devrimde reddedilemez bir güç olarak görmüş, ve bu işi onlara, “bağımsızlığı savunmak işi esasen küçük burjuva radikallerine aittir” diyerek, havale etmiş, küçük burjuva radikallerinin ordu lehindeki propagandalarını ve darbe teşviklerini desteklemiştir.

“Küçük burjuvazi, milli burjuvaziden ayrı olarak ele alınmalıdır. Komprador kapitalizmi ile sınıf çıkarı asla bağdaşmayan küçük burjuvazi bilinçlendiği ölçüde devrimden yanadır. Hem demokratik devrimden yana, hem sosyalist devrimden yana.… Küçük burjuva kökten gelme asker-sivil-bürokrat, aydın küçük burjuvazi içindedir. …Asker-sivil-aydın zümre gerek kök bakımından gerek genel durum bakımından içinde sayılması gerektiği Türk küçük burjuvazisinin en bilinçli kolunu, bu sınıf öncü müfrezesini teşkil etmektedir. Kesin olarak demokratik devrimden yanadır, sosyalist devrime karşı olması için sınıf açısından bir neden yoktur.”[13]

MDD’nin askerci eğilimi, M. Belli’nin görüşlerinde net olarak dile getirilmektedir: “Türkiye’de iki ana ilerici akım vardır. İki devrimci kol, güçbirliği halinde Türkiye'nin gelecekteki tarihi kaderini tayin etmek durumundadırlar. Mustafa Kemal kolu ve sosyalist kol”[14]. “Öteki ülkelerin tarihinde sık sık görülen askerler tarafından bastırılan halkçı ilerici hareketler bizim tarihimizde yoktur. Ve bu gerçek bizim ilerici olarak Türk ordusuna karşı tutumumuzun batı anti-militaristlerin tutumunun tam karşısı olmasını gerektirir.”[15] MDD kuramcıları da, kendilerini Kemalizmin izinde gören Kadro'dan, 27 Mayısçılardan ve Kemalizm ile ilişki kurmak isteyen Yöncülerden sonra, önceki geleneğe bir anlamda bağlılıklarını sergilerler. Küçük burjuva aydınlar zamanla radikal düşüncelere yönelirken, çıkardıkları Aydınlık Dergisi sayesinde de düşüncelerini yaygınlaştırmaya çalışırlar. Böylelikle MDD hareketinin genel olarak ilk vardığı kuramsal sonuç, “burjuva demokratik devrim” ile “milli demokratik devrim"in birbirinden farklı olduğudur. Çünkü sömürge ve bağımlı ülkelerde “burjuva demokratik devrim” gerçekleşemez. Bağımlı ülkelerdeki devrimin karakteri anti-emperyalist ve anti-feodal olmak durumundadır. Ülkede sınıflar ve aydınlar üzerine yapılan araştırmalarda, küçük burjuvazinin burjuvaziye bağlılığı, köy küçük burjuvazisinin tutuculuğu, yerli burjuvazinin geliştikçe asker-sivil-aydın-bürokrat kesimin onun etkisinde kaldığı, bu kadroların emperyalizm yanlısı ve ona karşı olanlar olarak ikiye ayrıldığı gibi sonuçlara varırlar. Milli burjuvazinin ise, varlığı ortaya konmakla birlikte, toplumsal ve ekonomik yaşamda önemli bir güç olmadığı kanısı hakimdir. Sonuçta demokratik devrimi, küçük köylülerin ve küçük burjuvazinin en radikal gruplarının yardımı ile işçi sınıfının üzerine alabileceği görüşü hakim olur.

MDD hareketi Türk sol tarihi içerisinde, kullandığı terminoloji ile sol sapma gibi görülebilse de, bir küçük burjuva sağ sapma olarak nitelendirilmelidir. “MDD hareketi, yayınları ve çalışmalarıyla gelecek dönemlerin kadrolarının klasik Marksist literatür alanında olduğu gibi yurt gerçeklerinin araştırılmasında da kuramsal eğitimini sağlayacak ve özellikle gençliğin devrimci harekete katılmasına ön ayak olacaktır.”[16]

TKP, TİP ve MDD hareketleri genel bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda ortaya çıkan sonuç şudur: TKP, Şefik Hüsnü ile birlikte sınıf içinde faaliyet göstermeye özel bir önem göstermiştir, bu noktada Kemalizmle yakınlaşmışsa da örgüt fikri güçlü tutulmuştur. TKP legal olanaklardan yoksun olunan bir dönemde illegal siyasal faaliyet yürütmüştür. TİP, kullandığı legal ortam aracılığıyla örgütlülüğünü sürdürmüş, dar da olsa kendi anlayışı çerçevesinde sınıf tabanlı bir faaliyet yürütmüştür. MDD ise legal çalışmaya, her türlü legal çalışma ortamını “icazetçi” sayarak yanaşmadığı gibi, illegal anlamda da bir faaliyet yürütmek için özel bir çaba harcamamış, 'hareket' sınırını aşamamıştır.

Türkiye’de sosyalizmin "özgünlüğü”nü vurgulama ve bunun öncüsü olma misyonunu taşıma iddiaları, aşağıdaki açıklamalarda görülebileceği gibi, bu oluşumların ortak yanıdır.

“Türkiye’ye özgü sosyalist rotayı çizmek ve Türk sosyalist hareketini yüzde yüz bağımsız yabancı etkilerden uzak, …bir hareket olarak raya oturtmak mücadelesini vermektir.”[17]

“Türkiye İşçi Partisinin sosyalizmi, ‘Türkiye Sosyalizmi’ ithal malı değildir. Bu, ne Batıdaki, ne Doğudaki örneklerine benzer. Çünkü Türkiye ne Batıdır, ne Doğudur. Türkiye kendine özgü koşulları olan bir ülkedir.”[18]

“Türkiye sosyalizmi bilimsel toplumculuğun ışığında ama her türlü dogmacılıktan, taklitçilikten, tekerlemecilikten kaçınarak gaziler çağından ta İstiklal Savaşına kadar kendi milli tarihinden destek bulan Türkiye’nin…”[19]

“Türkiye emekçilerinin… çıkarları gereği, Sovyetler Birliği’ne bu ülkeyi yöneten partiye karşı olumlu bir tutumu benimsemek… başka şeydir, ‘Moskovacı’ olmak başka şey… Maocu, Kastrocu, Moskovacı yakıştırmalarına cevabımız şudur: Biz Türkiyeciyiz. Türkiye emekçilerinin davasının savunucusuyuz biz.”[20]

Bu dönemde farklılığı ile kendisini ortaya koymaya çalışan bir kişi vardır ve bu, eski bir TKP’li olan Hikmet Kıvılcımlı’dır. Sınıf ve parti kavrayışı açısından M. Belli’den daha ileri olan Kıvılcımlı, politik olarak çok özel bir yer işgal etmez gibi gösterilmeye çalışılır ve görmezlikten gelinir. “Kıvılcımlı’nın TKP içinde gerçekleştirdiği eleştiri ve öneriler, TKP’nin örgütsüzlüğünü, teorisizliğini, ve eylemsizliğini açığa çıkarır”.[21] TKP merkez komitesine sunduğu Yol adını taşıyan çalışmaları için Kıvılcımlı şunları söyler: “1930 yılına dek Türkiye’de geçirdiğim ilk on yıllık Marksist-Leninist pratik ve teori savaşına dayanarak, 40 yıl önce ‘Yol’ adı altında bir seri yerli orijinal araştırmalar yapmıştım. Burada her biri ayrı kitaplar halinde, ideoloji, sosyal gelişim, Parti Tarihi, Strateji Planında burjuvazi, proletarya, köylü ve ulus ve taktik problemleri ayrıntı ve eleştirileriyle ele alınıyordu.”[22] O zamana kadar bu derinlikte ele alınıp işlenmemiş konular olması anlamında bu çalışmalar oldukça büyük önem taşımaktadır.* 1930’lu yıllarda özellikle Kemalizm ve ulusal sorun konusunda TKP’den ayrıksı, ileri bir konuma sahip olan Kıvılcımlı, “TKP bünyesinin ‘yabancı’ unsurlarındandı.”[23]

Tüm aykırılığına rağmen Kıvılcımlı, 1930’larda aldığı ileri tutumları terkederek, 27 Mayıs darbesinin etkisi altında darbe umudu ve bekleyişi içerisine girdi. “Ordunun bizdeki ilerici rolü üzerine tezler”i ile Kemalizmin etki alanında, diğer anlayışlarla aynı noktaya düştü.

1968’lerde, Asya ülkelerindeki toprak mücadeleleri, Latin Amerika’da anti-emperyalist hareketler, Vietnam halkının ABD’ye karşı yürüttüğü başarılı mücadele, Küba zaferi dünyayı güçlü bir anti-emperyalist dalga ile sarsarken, Türkiye solu yeniden oluşumunu bu ortam içerisinde gerçekleştirmiş, ve bu gelişmenin bir parçası olmuştur. Özellikle Vietnam devrimi ve Latin Amerika’daki gerilla mücadeleleri Türkiye sol hareketi üzerinde güçlü etkiler bıraktı. MDD hareketinin bir kesiminin Maocu yorumları, diğer kesiminin SBKP’nin “kapitalist olmayan kalkınma yolu”, “ileri demokrasi” v.b. tezlerini sahiplenmeleri, yine TİP’in, SBKP’nin ”barışçıl geçiş”, “barış içinde bir arada yaşama” tezlerine sarılması karşısında sol hareketler reformizmle aralarında belirginleşen yol ayrımlarında kendilerine en yakın odağı yol gösterici olarak kabul edeceklerdi. Gençlik kesimleri de reformcu ve uzlaşmacı tavırlar karşısında kendilerine Guevera, Marieghella gibi Latin Amerika devrimciliğinden ve Çin devriminin etkisi ile Maoculuğun “devrimci yorumlarından” eylemlerine “meşru zemin” kazandıracak tarzda etkilenmişlerdir. Bu etkilerin temel yanı, bu dönem boyunca 60'lı yıllar sol hareketinin, Yön hareketinde kendisini ortaya koyan Kemalizm dışında, 'ilerici ve devrimci' bir geleneğin, kültür ve mirasının bulunmamasıdır.

Devrimci Kopuşa Doğru

Türkiye solu dünyayı, 1960 sonrası gelişiminde birçok problemle boğuşurken tanıyacaktır. Genç kuşağın önünde, örnek alınacak bir komünist gelenek dışında, her türlü sapma mevcuttur. Kemalizm, popülizm, reformizm, militarizm, vb. Bir yandan Latin Amerika ülkelerinde gelişen gerilla mücadeleleri, diğer yandan SBKP tarafından estirilen 'modern revizyonist' rüzgarlar… Genç sol hareket, dünyaya gözünü bu ortamda açıyordu.

1961-1971 döneminde belirginleşen yol ayrımları, sol hareketin mensuplarının düşüncelerindeki ana temaların ortak olmasına karşın, dünyadaki politik gelişmelerin etkisi altında farklı politik tarzlar edinmelerinden ve sınıfsal konumlarından kaynaklanarak belirginleşen bakış açılarında somutluk kazanır. 1969 sonrasında iktidarın artan saldırıları karşısında TİP yöneticileri bile parlamentarizme mesafeli yaklaşırken, Devrim Gazetesi etrafında toparlanan Yön aydınlarından arta kalanlar, MDD hareketini ilk kuranlarla birlikte ilerici subayların müdahalesini beklemeye koyulurlar. MDD hareketi içinde Aydınlık Dergisi etrafında toparlanan gençlik kesiminde, Marksist eserlerden çok, Sovyet devriminin etkisiyle okunan Lenin’in eserleri ve özellikle 1930-50 yılları arasında Çin devriminin deneylerini yansıtan ve “Milli Demokratik Devrim” tezlerini destekleyen Mao-Zedung düşüncesi yoğun ilgi görür.

Başını Sovyetler Birliği'nin çektiği sağcı çizginin etkileri ve emperyalizme karşı gelişen gerilla hareketleri, devrimcilikle reformizm arasındaki ayrışmanın ana çizgilerini oluştururken; dönemin devrimci hareketlerinin teorik ifadesi, kendisini Mao düşüncesinde bulmuştur. “Silahlı mücadelenin esas alınması” gerektiği yolundaki görüşlerin bütün devrimci çevreleri etkilemesi, ve bunun, reformizm ve uzlaşmacı akımlara karşı bir ayrım çizgisi olarak kabul edilmesi, dünyadaki gelişmelerden etkilenen Türkiye’deki radikal sol harekette kısa zamanda kabul gördü.

M. Çayan’ın Aydınlık Sosyalist Dergide yayımlanan, “Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori” başlıklı yazısı, genel olarak devrimci grupların ilkelerini ortaya koyar: “…şehir ve köy proletaryasının ve emekçilerinin hala önemli bir kısmının baş düşmanları olan emperyalizmin Türkiye’deki uzantısı AP. iktidarının ya da statükocu muhalefetin peşinden gittiği şehir ve köy proletaryasının geniş çevrelerinin öz devrimi sosyalist devrimden habersiz olması bir yana, ülkesinin işgal altında olduğunun bile farkında olmadığı bir evrede, proletaryanın fiili öncülüğünden bahsetmek, oportünizmin daniskasıdır.” “…işçi sınıfının öncülüğü olmadan ne anti-emperyalist savaş başarıya ulaşır, ne de sosyalizme geçiş olabilir. İşçi sınıfının öncülüğü olmadan sosyalizme geçişi mümkün görmek boş bir hayaldir.”[24]

Devrimci grupların kendilerine aradıkları strateji, her grubun eylemleri ile kazandığı pratik deneyime dayanır. Marighella ve Guevera’nın, bu dönemde Türkçeye çevrilen eserleri gerilla hareketinin gelişimine katkıda bulunurken, ‘Halk kurtuluş savaşı’ da bir 'ilke' olarak yerleşmeye başlıyordu. Halk savaşı düşüncesinde ilke olarak; düşmana karşı yıpratıcı bir mücadele vermek; devrimci mücadelenin en geliştiği bölgelerde parlayan iç savaş kıvılcımlarını aktif mücadeleyle ülkenin tüm alanlarına yaymak, mücadeleyi politikleşmiş bir askeri mücadele biçiminde yürütmek, ekonomik ve demokratik mücadeleleri asıl mücadeleye yardımcı olması bakımından önemsemek gerekmektedir. Karşı devrimin baskısına devrimci şiddetle cevap verilmeli, işçi ve köylü kitlelerine aktif mücadelenin gerekliliği gösterilmelidir.

'71 Devrimci Kopuşu

Türkiye’de örgütlerini yaratan silahlı hareketlerin tümü, MDD tezini savunan taraftan çıkmıştır. Bu hareketlerin yaptığı ülke tahlillerinde ve ileri sürdükleri savlarda; Türkiye'nin yarı-sömürge, yarı-feodal yapısının kabulü, esas mücadelenin emperyalizme karşı verilmesi gerekliliği, Mao’nun “halk savaşı stratejisine” bağlı olarak verilecek gerilla mücadelesinin esas alınması gerektiği düşünceleri göze çarpan unsurlardır.

Devrimci kopuşu simgeleyen hareketler içerisinde THKO, yalnızca pratik bir tavır olarak kaldı. THKO siyasi olmaktan çok askeri bir örgütlenme olarak şekillendi. “'Foko' tipi örgütlenme, üzerinde fazlaca tartışılmadan benimsenmiş ve hareketin esas karakteri, örgütsel ifadesini ‘ordu’ kavramında bulan silahlı eylemcilikte yoğunlaşmıştı.”[25] Örgüt, geriye birkaç bildiri ve kısa bir sürede ele alınıp çalakalem Hüseyin İnan tarafından yazılan Türkiye Devriminin Yolu çalışması dışında hiçbir yazılı belge bırakmadı. THKO “halk savaşı stratejisi” içinde teorik olarak işçi sınıfının rolünü reddetmezken “üretimde bulunan proletaryanın savaşıma müsait olmadığı” gerekçesiyle “üretim dışı" proletaryayı (kır yoksulları ve küçük üreticiler) temel almıştır.

THKO, THKP-C ve TKP-ML, 1960'lar solculuğundan kapsamlı bir politik kopuşun denemeleridir. Bu üç örgüt, kendilerinden sonraki sol hareket üzerinde kalıcı etkiler bırakmışlardır.

THKP-C teorik temellerini MDD ve PDA çizgisinin eleştirisi temelinde oluşturmuştur. THKP-C, MDD hareketinden farklı olarak ulusal bir cephe içerisinde bir sınıf partisini şart koşuyordu. THKP-C lideri Mahir Çayan’a göre, “Leninist devrim teorisinde, ihtilalci inisiyatifin rolü (emperyalist dönemin özelliklerinden dolayı) Marx ve Engels’inkilerle kıyasla çok daha ağırlıklıdır. Emperyalist dönemde, devrimlerin maddi temeli hazır olduğu için, meseleyi çözmek ihtilalci inisiyatifin uygun zamandaki atılımına kalmaktadır.”[26]

“Parti-Cephe teorisyeni M. Çayan bu yaklaşımını demokratik devrim anlayışına dek uzatarak, gündemdeki devrimi işçi sınıfının ideolojik, politik, örgütsel öncülüğünde ve kesintisiz olarak sosyalizme yönelen bir süreç olarak tanımladı.(…) MDD çizgisi yerine, devrimi sınıfın öncülüğünde kesintisiz bir süreç olarak değerlendiren daha ileri bir formülasyon getirildi.”[27] Fakat gerilla mücadelesini esas alan THKP-C’ye göre devrimciler, M. Çayan’ın “çağımızın baş çelişkisi ezilen uluslar ve emperyalizm arasında”dır düşüncesine dayanarak savaş alanı olarak kırları seçmelidirler. Halk, “suni denge” sonucu, devlet karşısında pasifize bir konumda olduğundan, “silahlı propaganda” ile harekete geçirilecektir. “Profesyonel devrimcilerin teşkil ettiği savaş örgütünün objektif olarak proletaryanın devrimci iradesini temsil etmesi esastır. Ve proletaryaya bilinç dışarıdan verilecektir.”[28]

Marksizme dönük bütün yönelimlerine rağmen, gerek THKO, gerek THKP-C hareketleri mahkemelerde yaptıkları savunmalarda, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni adlı çalışmasında ileri sürdüğü bütün tezleri olduğu gibi tekrarlamışlardır. Ülke tahlilleri, devlet, ordu üzerine düşünceleri Yön ve MDD hareketinin görüşlerine tamamen uygundu. THKO’nun sosyalizmi hedeflediğine ilişkin herhangi bir teorik belirti yoktur. Hareket, anti-emperyalist olmanın dışında bir özellik göstermez. “Milli Demokratik Devrim” ve kesintisiz sosyalizme geçiş (ilke olarak kabul edilmesine rağmen) söylemi, savunmalarında bile dile getirilmemiştir.

İbrahim Kaypakkaya, işkencedeki onurlu devrimci direnişi ile en çok, fakat 1971 kopuşunda ortaya koyduğu teorik yaklaşımları ile en az tanınan kişidir. Gerek 60 sol hareketi üzerinde Kemalizmin hegemonyasına ilişkin, gerek ulusal sorun konusundaki görüşleri ile Kaypakkaya, kopuş yaşayan bir devrimcidir.

TİİKP’den kopan TKP-ML, Kaypakkaya ve bir grup arkadaşı tarafından kuruldu. Kaypakkaya, işçi sınıfı ve halkın ayaklanması için devrimci örgütün gerekliliğine vurgu yaparken; “Şimdi işçi sınıfımızın ve yoksul köylülerimizin büyük çoğunluğu kurtuluşlarının ancak silahlı mücadele ile olacağını kavramış durumdadırlar”, “genel olarak dünyada özel olarak da Türkiye’de objektif şartlar devrime son derece elverişlidir” der.[29] TKP-ML, yarı-sömürge, yarı-feodal olan Türkiye’de devrimi, “kırlardan şehirlere doğru gelişen halk savaşı” yoluyla gerçekleştirmek için pratik adımlar atılmasını öneriyordu. Kaypakkaya da öncekiler gibi, proletarya partisinin kuruluşunu kırlardan başlayacak bir mücadele içinde olanaklı görüyordu. Bu görüş genel olarak 1971 hareketinin tüm kesimleri tarafından paylaşılıyordu.

71 hareketi kadrolarının tümü ideolojik gıdalarını Yön ve MDD hareketlerinden almışlardır. Yöneticilerin genç olması ve hareket tabanının özellikle gençliğe dayanması yanında, Marksist birikimin zayıflığı bu hareketler için önemli bir engel oluşturuyordu. Uluslararası planda yol gösterici olarak örnek aldıkları Gueveracılık, Çaru Mazumdarcılık ve Maoculuk, MDD’ciliğin alternatifi olarak kavrandı.

Toplumsal olarak işçi sınıfının barışçı bir mücadele çizgisi benimsemesi, 71 hareketini, işçi sınıfı vurgusuna rağmen, mücadelede yönelecek önemli bir unsurdan yoksun bırakıyordu. Bu dönemde, sınıf vurgusuna sahip TİP ve sınırlı bir etkiye sahip olsa da Hikmet Kıvılcımlı bir yana, gençlik hareketi, sosyalizm ve işçi sınıfı vurguları ile parlamentarizm ve reformizm arasında sıkışıp kalmıştır. 71’deki devrimci kopuştan geriye, alt sınıf ve tabakalara dayalı bir silahlı mücadele anlayışı sunmaktan fazla bir şey kalmamıştır.

1975 - 80'de Marksizme Ulaşma Çabaları

1971 hareketi, 12 Mart sonrasında örgütsel varlığı yanında, neredeyse tüm önder kadrolarını da yitirdi. Fakat başeğmez mücadelenin ardından gelen yenilginin geride kalan kadrolar üzerinde bıraktığı yüksek moral değerler sayesinde, bu hareketler kendilerini toparlama, yanılgılarını (kaba bir biçimde de olsa) değerlendirme, eleştirme ve giderme çabası içinde oldular. Bu samimi çabalar, hareketlerin toparlanmasını ve mücadeleye eğilimli kitleler tarafından desteklenmesini sağlamıştır.

1975 yılından sonra gelişmeye başlayan sol hareketin, Parti-Cephe geleneği bir tarafta tutulursa, Marksizme yakınlaşma çabaları daha da güçlendi. “İdeolojik önderlik” tezlerinin terk edilmesi ve “kitlelere gidilme” anlayışı hakim olmaya başladı.* Fakat Türkiye’de toplumsal siyasal sisteme karşı mücadele eden siyasi hareketlerin hiçbiri, devrimci demokrasi sınırını aşamamıştır. Bu durum, Taslak’ta farklı bir bakış açısından ifade edilir: “Türkiye komünist hareketinin bütün ömrü, küçük burjuva radikalizminin egemenliği altında geçmiştir.”[30] Her ne kadar bu siyasi hareketlerin her biri kendisini Marksist-Leninist kabul ederken, kendi dışındakileri Marksizmden şu ya da bu ölçüde sapma olarak görüp kıyasıya eleştirdiyse de, “devrimci demokrat hareket” tanımlaması genel bir yaygınlık kazandı.

İşçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini kazanamaması koşullarında “devrimci demokrasi” yalnızca demokrasi taleplerini ve özlemlerini değil sosyalizm özlemlerini de dile getirmiştir. “Çünkü Türkiye’de politik Marksizm, Rusya’da olduğu gibi küçük burjuva devrimciliğinden koparak değil, esasen, küçük burjuva sosyalizminden –yer yer ve politik eylem anlamında küçük burjuva devrimciliğiyle birlikte– koparak politik arenanın ‘aktör’leri arasında yerini almıştır. Bu tarihselliğin anlaşılması, tarih dışı spekülatif tarzların daha başlarken sakatlayıcı niteliğini bertaraf etmek bakımından tayin edicidir.”[31]

Bütün farklı yanlarına rağmen, hareketlerin ortak özelliği, MDD hareketinin teorik mirasçıları olmalarıdır. “Demokrasi ve bağımsızlık” ve “demokratik halk iktidarı” gibi temalar, tümünde ortaktır.

“Yeterli bir teorik olgunlaşma süreci yaşanmadan pratik-politik ifadelerini (örgütsel yapılarda) bulan Marksizm, o andan itibaren Türkiye’de Marksizme ilişkin kendine misyon biçenlerin önceliklerini de belirledi. Bu, kuşkusuz bir tarihsel kazanımdı, ama yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından, hala ilk kazanım kategorisinin geride bırakılmamış olması, bugün çubuğun kazanım yönüne değil, kazanımın eksikliğine doğru bükülmesini zorunlu kılıyor.” [32]

Öncüllerinin reformist ve sağcı yaklaşımlarından kopmakla 1971 sonrası hareket halkçılığa devrimci bir içerik kazandırdı. Geçmişe yöneltilen eleştiriler, dönemin kitle hareketleri ile de birleşince ortaya çıkan teori ve programlar, burjuva reformizmi karşısında mücadele eden güçler için bir çekim merkezi oldu. 71 sonrası siyasi hareketler, bütün teorik ve siyasal eksiklere rağmen, 71 hareketinin bıraktığı devrimci direniş, devrimci moral ve etkiyle birleşerek hızla yaygınlaşan anti-faşist gençlik ve kitle hareketi ile birlikte ortaya çıkan gelişme ortamında birer çekim merkezi oldular. Fakat son yirmi yılın deneyimi de gösteriyor ki, bu hareketler, teorileri ve buna dayanan programları ile, devrimci demokrasi sınırlarını aşamayan halkçı hareketlerin düşünsel ifadeleri olmaktan öteye geçememişlerdir.

“Ne yazık ki Türkiye devrimci hareketi, Türkiye’nin devrimcisi dogmatiktir. Türkiye devrimci hareketinin yaptığı dogmalar, Marksizmin-Leninizmin değil, popülist ideolojinin dogmalarıdır.”[33]

Üç İnceleme

Bu alt-bölümde, 1980 12 Eylül’üne öngelen birkaç yıllık yoğun dönemde, sol harekette belli bir öbeği temsil eden ve Marksizme yönelim konusunda görece ileri bir konumda yer alan üç hareketi, temel ideolojik bilinçleri, tutarsızlıkları ve Marksizme ulaşamamanın yarattığı sancıları örneğinde, betimsel bir tarzda ele alacağız.

Taslak’ta belirtildiği üzere, bu hareketlerin “yirmi küsur yıllık tarihlerini, örgütsel olarak parti-öncesinde kilitlenme, politik olarak pratik-politikte kilitlenme, ideolojik-teorik olarak doktrinarizmde kilitlenme şeklinde soyutlayabiliriz. Bu üç düzlem aslında birbirlerine neden-sonuç anlamında sıkıca bağlıdır ve belirli bir dönemsel perspektif içerisinde, ancak üçlü (yani bir anlamda bütünsel) bir gerçekleşme mümkündür.”[34]

Halkın Yolu

Örgütsel olarak kendisini 1975 başlarında gösteren THKP-C/ML hareketi, 71 hareketinin halkçı devrim anlayışını reddetmeksizin, temelde küçük burjuva maceracılığına ve modern revizyonizme tavır aldı. Mücadele anlayışında, “öncü savaş” yerine “kitleler” konularak “devrim kitlelerin eseri olacaktır” şiarı öne çıkarıldı. Geçmişle kıyaslanınca, bu, mutlak bir ilerlemeyi belirtiyordu. Halkçı anti-emperyalist devrim kavramının ön kabulü Çin Devriminin etkisi altında şekillendi. 1976 yılında Halkın Yolu Gazetesinde yayımlanan “Örgüt Platformu”nda, devrim anlayışı Maocu halk savaşına ve üç dünya teorisine göre şekilleniyordu. Türkiye üzerine şu türden tahliller yapılıyordu:

“Türkiye emperyalizme bağımlı geri bir tarım ülkesidir.

“Ülkenin dünya çapında can çekişen kapitalizme bağımlılığın bir sonucu olan yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı sürdüğü sürece çözülmesi gereken temel çelişme (...) emperyalizmle emperyalizmin uzantısı tekelci burjuvazi, feodal toprak ağaları, ve tefecilerle çeşitli milliyetlerden halkımız arasındaki mücadelede yansıyan, üretici güçlerle, üretici güçlerin özgürce gelişmesini önleyen yarı-sömürge, yarı-feodal yapı arasındaki çelişmedir.

“…devrimin yolu uzun süreli halk savaşıdır.”[35]*

Platform, Mao-Zedung düşüncesi ve Çin’deki ekonomik sosyal yapının Türkiye koşullarına uygunluğu ön kabul alınarak oluşturulmuştur. Marksist teori ve birikim bakımından eksik olan hareket, “üç dünya teorisi"nin tartışıldığı bir ortamda lider kadrosunun büyük bir kısmının Aydınlık’a geçmesi ile birlikte oldukça geriledi. Geride kalanlar 1978 yılında hareketin ilk aşamasından kalan zaafları temizleme ve yeniden toparlanma çabasına girdiler. Yayımladıkları Devrimci Teori'nin 2. Sayısında işe ilk kurucuların teorik anlayışlarını eleştirerek başladılar. Temelde yine eski teorik yapı olmak kaydıyla söylenen, “proleter devrimci hareket(in), önünde duran bir dizi meselede esas olarak doğru tahliller yaptı”ğıydı[36]. “HY’nin programı, doğrudur ve izlediği siyasete temel teşkil etmiştir. Bundan sonraki yayınlar için de teşkil edecektir”[37] deniliyor ve Halkın Yolu’nun, ”Esas yönüyle Marksizm-Leninizm yolunda ilerleyen”[38] politik niteliğine vurgu yapılıyordu.

Oldukça kısa sürede programatik görüşlerde başdöndürücü bir dönüşüm yaşanır. “Devrimci Teori’de yayınlanan… ifadelerimiz üç dünyacılığa tayin edici darbeyi indirmeye hizmet etti. M-L ve Mao-Zedung düşüncesi tabii ki oportünizmi reddediyordu.”[39]

Dönüşümde 1979 yılı önemli bir aşamayı temsil ediyor. Devrimci Teori'nin 5. Sayısında şunlar söyleniyor: ”HY, Marksizm-Leninizmin klasiklerini incelemeye, işçi sınıfı ile birleşmeye büyük önem verdiği için, Mao-Zedung’u savunmaya çalışmasına rağmen … temel noktalarda Maoculuğun etkisini kırdı, doğru kavrayışı getirdi.”[40]* Halkın Yolu, bu dönemde, kendi Marksist gelişimini ve diğer siyasi hareketlerle ayrımını da ortaya koyuyor: “Eleştirilerimiz Maoculuğun, Aydınlık / TİKP revizyonizminin ideolojisini… Maoculuktan beslenen ‘Partizan’, ’DHB’, ’HK’ ve hatta ‘Devrimci Yol’ gibi akımların da teorik eleştirisidir.”[41]

Alıntılarda ele aldığımız tarihsel aralık oldukça ciddi zaaflar içermektedir. Hareketlerin dayandığı teorik temel, “ne olursa olsun her zaman en doğru şeyi söylemiş olmak” gerekliliğine inanan, dünyanın kendi eksenleri etrafında döndüğünü sanan bir grup “aydın"ın önünü görmeyen mantığından başka bir şey değildir. Önce bir dünya yaratılır ve sonra yaratılan bu dünyaya, inanmanın ötesinde tapınılmaya geçilir. Çünkü birbirine benzeyen gruplar arasında farklı olduğunu göstermek, grubu ayakta tutmanın ve eldeki kadroları harekete bağlamanın ana koşulunu oluşturmaktadır. Değişime yeni bir örnek; 1979 tarihli THKP-C/ML örgüt programıdır: “Üretim araçlarının tekelleşmesi, sermayenin hakimiyet alanı büyürken buna paralel olarak üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin sosyal karakteri arasındaki çelişki büyümektedir.”[42] Kapitalizmin geliştiği saptamasına ulaşmak için ne kadar uzun bir süreye ihtiyaç duyulduğu görülüyor.

Hareket, 12 Eylül sonrasında dağıtılır ve örgütsel faaliyet durdurulur. 1984 Haziranında yapılan 1. Genel Toplantı ile TKİH adı alınır ve yeniden toparlanma kararı alınır. İşçinin Yolu Dergisinde geçmiş şöyle değerlendirilmektedir: “Örgütümüzün geçmişine göz attığımızda, 1975’lerde Marksizme yönelme çabamıza rağmen 1979’da Mao-Zedung düşüncesinin mahkum edilmesi ile küçük burjuva dünya görüşünün çemberini parçalayabildiğimizi açık ve belirgin olarak Marksizme yöneldiğimizi görüyoruz.”[43] “Kıymeti kendinden menkul” hareket, öncellerinden devralınanları deyim yerinde ise rötuşlarla süslediği eski fikirleri, süreç içerisinde değişikliğe uğratmadan olduğu gibi savunmaya devam etmektedir.

'90'lı yılların başlarında, TKİH ve TKP/ML Hareketi ilerlemelerini, “bu topraklarda gerçekleştirilemez denilen bir hedefe ulaştıklarını, kendilerini feshederek MLKP-K adlı yeni bir örgüt kurduklarını[44] açıklamakla sürdürdüler. Tarihsel bir ilerleme olarak kaydedilen bu gelişme sonucunda varılan teorik duruş şu şekilde ifade ediliyordu: Tarih kendi yok oluşunun maddi koşullarını yaratan kapitalizmi mezara gömme görevini, ücretli köleler sınıfını oluşturan proletaryaya vermiştir. Komünist hareket, üretimin toplumsal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişmeyi çözmeye yönelen işçi sınıfı hareketinin ve bilimsel sosyalizmin teorisiyle aydınlatılmış anlatımıdır.*[45] Sol hareketin tarihinde gerçek bir ilerleme sayılacak bu birleşme, hareketin teorik gelişiminde Marksist anlamda bir ilerleme sağlayamadı Hareketin teorisini temellendirmek amacıyla yapılan bir araştırma ve değerlendirme çalışmasında şu tespitler yer almaktadır: “Bugünkü geriliğin ve dağınıklığın belli başlı iki nedeni vardır: Bunlardan birincisi, yığın hareketini gerektiği gibi yönetme (…) yeteneğine sahip olamamış, işçi sınıfı hareketi ile birleşememiş sosyalist hareket; ikincisi ise en özgür yıllarda dahi yaygın bir karakter kazanamamış, derinleşememiş (…) yığınların spontane mücadelesinin gelişim seyri.”[46]

Anlatılanlara baktığımızda, teorik gelişimden anlaşılanın, Marksist klasiklerin pedagojik tarzda okunmasından ileri gitmediğini; yapılan değerlendirmelerin ise teorik gelişmeden çok pratik politik faaliyetlerin “teorik“ bir biçim verilerek değerlendirilmesinden ibaret olduğunu görüyoruz.

Halkın Birliği

TKP-ML, MDD hareketinin bir parçası olan burjuva şovenist ve legalist tutumuna karşı, devrimci radikal bir anlayışı benimsediği için PDA-TİİKP (Proleter Devrimci Aydınlık-Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) hareketinden koptu. TKP-ML’nin teorik programına göre yarı-sömürge, yarı-feodal Türkiye’de feodalizm ile halk arasındaki çelişkiyi demokratik devrim çözecektir. Devrim bir “halk devrimidir.”

“…halk işçi sınıfı, köylülük, şehir küçük burjuvazisi, ve orta burjuvazinin devrimci kanadından oluşmaktadır; iktidar bu sınıfların ortak diktatörlüğü, ama ittifakta proletarya egemen ve önder bir rol oynadığı için de proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olan demokratik halk diktatörlüğü olacaktır.”[47] Görüşler tamamen Çin devriminin Türkiye’ye uyarlanmasından oluşmaktaydı. Ancak, TKP-ML'nin, Kemalizm ve ulusal sorunda, THKO ve THKP/C’den ayrı ve özgün yanları vardı.

12 Mart döneminden sonra, örgüt içi tartışmalar, geçmişi tümüyle savunan TKP/ML ve eleştirel bakan TKP-ML Hareketi olarak 1976'da ikiye ayrılışla sonuçlandı. TKP-ML Hareketinin kendisini sorgulaması ve yeni düşüncelere yönelmesi olumlu yönde bir adımdı. Örneğin ülkenin sosyo-ekonomik yapısını değerlendirirken yarı-feodalizmin reddedilerek kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu sonucuna varılması ve küçük burjuva maceracılığının reddi, önemli adımlar olarak kaydedilebilir. Ancak bu yıllarda, “Üç dünya teorisi"nin kabulü, PDA ile “proleter devrimcilerin birliği” gibi anlayışlar temelinde birleşme yolları aranması, hareketin sağcılığa doğru kaymasının göstergeleri arasında yer alıyordu.

1976-79 arasında hareket bu görüşler çerçevesinde faaliyetini sürdürdü. Yine bu dönemde AEP’in etkisiyle “üç dünya teorisi"nin reddi gerçekleşti ve bu düşüncenin kaba hatları temizlenmeye çalışıldı. 1979 Konferansında yapılan değerlendirmelerde hata ve zaaflar tespit edilirken bunları aşma ve yenilenme yerine, TKP-ML Hareketi, kendisinden başka Marksist-Leninist hareket olmadığını ilan ederek*, kabuğuna çekildi ve giderek küçülerek sekter ve kapalı bir yapıya dönüştü.

1986 yılında yapılan 2. Konferansla, hareket içerisinde süren iç tartışmalara kesin bir nokta konuldu. Her tartışmanın ardından varılan sonuçlarda da; sık sık özeleştiri yapılırken artık geleneksel hale gelen şu değerlendirme eklenmeden geçilmiyordu: ”Hareketimiz Marksist-Leninist örgütlenme anlayışını kendisine rehber almıştı ve yönelimi esas olarak doğruydu. Ancak bunların hayata geçirilmesi esas olarak yanlıştı.”[48]

Seçenek Dergisinin geçmişi değerlendiren yazılara yer verilmiş bir sayısındaki sunuş yazısında yapılan bir değerlendirme, bu politik akımlara yönelik 'ideolojik etki'nin yönünü belirtmesi bakımından kayda değer: “Anti-sosyal-emperyalist kesimde Maocu revizyonizme karşı açılan ideolojik savaşımdan sonra, Marksizmin devrim sorununa ilişkin teorik görüşlerine hakim olunamadığı ölçüde, Troçkizmin etkilerine doğru savrulma tehlikesi doğdu, ve bu zamanla giderek yaşandı.”[49]

Halkın Kurtuluşu

Türkiye’deki devrimci hareketin (Devrimci Yol ve Kurtuluş'la birlikte) ön planında yer alan ve o dönemlerde çıkardığı gazetenin adı ile anılan HK (Halkın Kurtuluşu) hareketi, sonradan partileşerek TDKP adını aldı. Kendilerini 'anti-revizyonist kamp'ın temsilcisi sayan hareketlerle geçirdiği teorik evrim 'üç dünya teorisi'nin kabulünden başlayarak, 'Mao-Zedung düşüncesi'nin savunulması ve reddi gibi süreçlerde de benzer seyir izlemiştir.

THKO, MDD grubundan ayrılan hareketler içinde MDD etkisini en çok taşıyan grup durumundaydı. 71 hareketinin yenilgisi aynı zamanda “öncü gerilla savaşı” düşüncesinin yenilgisiydi. 1975 yıllarında gelişen anti-faşist gençlik ve kitle hareketinin etkisi, kalan kadrolarda “kitle devrimi” perspektifinin benimsenmesini sağladı.

Hareketin 'kendiliğinden' gelişimi nedeniyle teorisizlik hakim öğe durumundaydı. Teorisizlik; Türkiye tahlillerinde “faşizmin tırmandığı" görüşünden kısa bir zaman sonra “faşist diktatörlük” tespitine doğru evrilmelerinde; ÇKP’nin etkisi ile “Sovyet revizyonizmi"ne tavır alırken “üç dünya teorisi"ni kabul etmelerinde ve bir ara PDA ile “proleter devrimcilerin birliği” adına, “parti birliği” girişiminde bulunmalarında kendisini gösteriyordu.

Yeterince teorik donanımı olmayan hareket, anti-emperyalist, anti-faşist mücadele ajitasyonuna dayanan ve gelişen küçük burjuva kitle hareketinin siyasi canlılığı sayesinde büyüdü. 1980 yılına kadar geçen süreçte THKO, düzenlediği kongreyle, “Türkiye’deki çeşitli milliyetlerden proletaryanın ve tüm komünistlerin tek gerçek partisi olarak TDKP kuruldu”[50] diyerek kendisini “tek komünist parti” ilan etti.

Gelişim konusunda çok iddialı olan örgütün birkaç yıl içinde yaşadığı gel-gitler, teorik durumunun sefaletinin göstergesiydi. “Mao-Zedung yoldaş bizim de yolumuzu aydınlatmıştır ve aydınlatıyor. Bu yoldan saparsak bize lanet olsun.” “UDHD bizi Marx-Engels-Lenin-Stalin ve Mao-Zedung’un kızıl düşüncelerinden vazgeçmeksizin son hedef olan komünizme ulaştırabilir. Ondan vazgeçmek demek, Mao-Zedung’un kızıl yolunu terk etmek, Krusçev’in kara yüzlü dönekliğini benimsemek demektir.”[51]

Devrimci demokratizm sınırını aşamayan ve bunu Marksist söylemlerle aynı potada eritmeye çalışan THKO, kendiliğindenci gelişim içerisinde devrimci akıntıya tabi oldu. Ancak, Halkın Kurtuluşu literatürü bunu, bekleneceği üzere, farklı yorumladı: “THKO özeleştiri yoluyla örgütsel bütünlüğünü koruyarak niteliğinin değişimiyle Marksist bir örgüte dönüştü ve gelişmesini bundan sonra daima M-L doğrultuda sürdürdü.”[52] Söylenenler ve gelinen yer günlük politikaya tabilik, politik anlamda kendiliğindencilik, diğer yandan politik olamamanın ve günlük küçük gerçeklerin peşinden koşturmanın bir ifadesi olmaktadır.

Yukarıda yapılan alıntılarda görülen apolitik şekilsiz tutum, kaba ve mistik dil bir yana; 'üç dünya teorisi'nin reddi gibi teorik bir sözde özeleştiri yazısında; “Biz aslında üç dünya teorisini savunmadık, çünkü tezlerimiz bu teoriyle taban tabana zıttı. … Üç dünya teorisi çizgimizde bir süs gibi duruyordu” gibi bir samimiyetsizlik örneği verilebiliyor; veya “Mao-Zedung düşüncesi”nin reddedilmesi gündeme geldiğinde, Maocu geçmiş, “elimizdeki belgeler,…ÇKP’nin teori ve faaliyetlerinin gerçek boyutları ile anlaşılması açısından son derece yetersizdi”[53] gibi ifadelerle gerekçelendirilebiliyordu. Teorik olmayan içi boş ifadeler, gelişmelere göre tavır almak, önce savunulanları yadsımak ve hiç söylenmemiş gibi göstermeye çalışmak, teorisiz politika yapmaya çalışmanın beceriksizliğidir. İşte iki örnek daha:

“Özellikle platformumuza temel teşkil eden yazılarda Mao-Zedung’un Marksizm-Leninizme herhangi bir katkıda bulunmadığını, böyle olduğu söylenen meselelerin Lenin ve Stalin’de olduğunu ortaya koyduk.”[54]

“Nitekim genel siyasi çizgimizi oluşturan temel tezlerin içinde Marx, Engels, Lenin, Stalin'in fikirleri ve eserlerine ters, bunlarla doğrulanamayacak bir görüş yoktur. Mao-Zedung’u yeniden değerlendirirken M-L klasiklerin yanı sıra, kendi ideolojik siyasi çizgimizi de esas alıyor ve bu çizgiyi tüm oportünist ve revizyonistlere karşı kararlılıkla savunuyoruz.”[55]

Burada doğrudan yapılmayan şey, Marksist klasiklerin kendi tezlerine destek olmak üzere yazıldığını iddia etmektir. Aslında, kendi temel tezlerinin doğruluğu vurgulanarak, Marksist klasikler ikinci planda bu tezlerin destekçisi, yani ideolojik öğeleri destekleyen ideolojik eserler olarak ele alınmaktadır. Türkiyeli devrimcilerin dogmatik olduğu görüşü, tam da burada yerine oturmaktadır. “Marksizmin örgüt endeksli kavranışı, politik Marksizm anlayışına üstün kılındı.”[56]

El yordamı ile teori üreten TDKP, bir yandan kitlevi olarak gelişirken, diğer yandan siyasal olarak sağa savrulmaktadır. “Elli yıllık sol tarihin mirasçısı” olmakla övünmek, bir yandan elli yılın olumluluklarının yanında olumsuzluklarını da üstlenerek bunun içinden çıkma çabasını ve sorumluluğunu beraberinde getirirken, TDKP “mirasçı” olarak sadece pratik deneyimleri almış ve teorilerinin sadece pratik politik deneyimlere dayandığını göstermiştir. Ortaya çıkan “ucube”, tecrübeli, küçük burjuva dar ufuklu, Marksist teoriye bir türlü sahip olamayan ‘teorisyenler’ örgütlülüğüdür. Nitekim örgütlülüğün geldiği nokta, sağa savrulmanın en son noktası legalizm ve illegal örgütlülüğün tasfiyesi olmuştur.

Bu eğilimlerin dışında THKP-C izleyicileri görünüşte geçmişi savunuyor görünmekle birlikte, 1974’lerde gelişen devrimci popülizm karşısında “küçük burjuva maceracı” tezleri eleştirmeden, sessizce terk ettiler. Fakat genel teorik temelin ve devrim anlayışının korunmasının da yardımıyla, gençlik içerisinde kendilerine yer edinmelerini sağlamıştı. Bunda, özellikle Devrimci Yol başarılı oldu. Geçmişi ve değerlerini savunarak içlerinden çıkan küçük gruplar fazla etkili olamadılar. Bunların içerisinde örgütlenerek M. Çayan çizgisinin savunuculuğunu üstlenen ve 1980 sonrası dönemde toparlanarak faaliyetlerini sürdürebilen neredeyse sadece Devrimci Sol olmuştur. Kurtuluş grubunu oluşturanlar geçmişin özeleştirisine girmekle beraber revizyonizmle aralarındaki bağı koparamadıklarından, özeleştirileri onları daha çok revizyonizme yaklaştırdı. Geçmişteki maceracılığı eleştirmek ve bunun ötesine geçememek Kurtuluş'u ‘sağcı’ bir çizgiye götürdü.

Herhangi bir hareketin, önce kabul ve bir müddet etkileşim ve ilişki içinde olunan merkezin tavrına bağlı olarak reddettiği tezler karşısında, hiçbir devrimci örgüt diğerine “niçin savunduğunun” hesabını sormamıştır. Dün savunulan teori için, reddedildikten sonra savunanlara “karşı devrimci” diyenler ve hatta bu düşünce sahiplerini şiddetle cezalandıranlar, kendilerinin dün savunduğu düşünce dolayısıyla karşı devrimcilik yaptıklarının özeleştirisini hiç yapmamış ve hiçbir örgüt de bunun nedenini sorgulamamıştır. Yukarıda görece ayrıntılı bir şekilde gösterildiği üzere, Mao-Zedung düşüncesinin anti-Marksist olduğunu ‘bir sabah uyandıklarında’ anlayanlar, her zaman için (teoriyi savundukları dönem de dahil olmak üzere) Marksist olduklarını iddia etmişlerdir.

Genel Bir Değerlendirme

“Marksist aydın” olarak rüştünü ispat çabası, devlete kendisini muhatap olarak kanıtlama temelinde oluşan kişiliği; bunu örgütüne ve mücadele anlayışına yansıtması Türkiye solunun bugüne ulaşan temel bir özelliği olagelmiştir. Bu iddianın temelinde yatan gerçek şudur: Osmanlı’dan bu yana ilk muhalefet hareketlerinden başlayarak Şefik Hüsnü TKP’sinden 71 kuşağına dek “Marksist” veya “sosyalist aydınlar”, sadece politik muhalefet görevini üstlenen örgütler içerisinden çıkarak gelmişlerdir.* 71 kuşağının üzerinde yükseldiği mirasın bulaşıklığı bir biçimde bu devrimci harekete de yansımıştır.

Devrimci demokrat hareketler, bir yandan kapitalizmin egemenliğini kabul ederek sosyalist devrim perspektifi ile devrim tahlilleri; diğer yandan kapitalizmin aşırılıklarının ön plana çıkarılmasına dayanan ve bunları yok etmeye yönelik reform programları yapmışlardır.*

Diğer yandan; yeterli teorik birikime sahip olmayan devrimci hareketlerin küçük burjuva sınıfsal tabanı, Marksist teoriyi kendi sınıfsal gerçeklerine göre değerlendirmelerine neden olmuştur. “Önsel olarak öne sürülmüş programatik düşüncelere dayanak arama girişimi araştırmada olguları ‘amaca uygun bir biçimde irdeleme’ tek yanlılığını getirmiştir.”[57]

Sol hareketin 71 ve sonrasında ortaya koyduğu teorik siyasal programlar, hem farklı bir tarih diliminde, hem de örnek alınan ülke ve siyasi yapıların özgün koşullarında oluşmuş ve olgunlaşmıştır. Koşulların farklılığını gözetmek yerine onları yapay bir biçimde birbirine yaklaştırma çabaları, yöntemdeki idealizmi ortaya koyucu niteliktedir.

Marx’ın ekonomi politik konusunda Alman aydınları için söylediği şu sözler oldukça anlamlıdır: “Almanya’da ekonomi politik şu ana kadar yabancı bir bilim olarak kaldı. (…) Demek ki ekonomi politiğin yeşereceği toprak yoktu. Bu ‘bilim’, İngiltere ve Fransa’dan hazır mal olarak ithal edilmek zorundaydı; ve Alman (ekonomi politik -çev.) profesörleri öğrenci olarak kaldılar. Yabancı bir gerçeğin teorik ifadesi, bunların elinde bir dogmalar demeti haline geldi ve çevrelerindeki küçük ticaret aleminin terimleriyle yorumlandı ve bunun için de yanlış yorumlandı. Bilimsel iktidarsızlık duygusunu, tümüyle bastıramadıkları bu duyguyu, gerçekten yabancısı oldukları bir konuya dokunmuş olmanın bilinçaltı rahatsızlığını, ya tarih ve yazın alanlarında ‘allamelik’ taslayarak, ya da ‘kameral’ bilimler denilen ve Alman bürokrasisinin arafı geçmek zorunda olan umutsuz adaylarının laf kalabalığından alınmış yabancı malzeme karışımı ile beceriksizce örtmeye çalıştılar.”[58]

Marksist olmaya Marx’ın eserlerinin okunması nasıl yetmiyorsa, Lenin'in Ne Yapmalı'sının bir bölümünün okunması da “devrimci Marksist örgüt yaratmaya” yetmiyor. İlki, “ideolojik olarak doktrinarizm şeklinde ifade edilebilecek”[59] bir teoriyi, ikincisi ise ancak dar örgütçü ve sekter kast tipi örgütleri ortaya çıkarmıştır.

Örgütlenmelerin tümünde görülen, kendi gelişim süreçlerine, varılması gereken sonuç olarak bakan “nirvana”ya ulaşmış insanların yaklaşımı: “Önce bu aşamalardan geçtik, sonra şu kadar süre ideolojik tartışma ve netlik aranışıyla geçti … ve sonunda ‘erdik’". ‘Ermişliğin’ dayandığı temellerden biri, “Ülkedeki bütün devrimcilerin eninde sonunda kendi çevrelerinde toparlanacağına olan inanç”tır[60].

Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının incelenmesi ve politik programların bunun üstüne inşa edilmesine olumlu bir adım olarak bakmak mümkündür. Fakat teorik olarak yapılan tartışmalarda sosyo-ekonomik ve politik unsurların hesaba katılmadığı görülür. “Halkın temel sömürü biçimi”nin devrimin niteliğini belirleyeceği tespitinden yola çıkılarak, egemen üretim biçimi kapitalist ise sosyalist devrim, kapitalist üretimin varlığıyla birlikte çoğunlukla yarı feodal ise “demokratik devrim” yapmak gerekli görülür. Gerekliliğin temelinde ise kapitalizmin “ne oranda gelişmiş olduğu” sorusuna verilen cevap vardır. Bu cevap, aynı zamanda “hangi tipte devrim” sorusuna karşılık gelmiştir. Yapılan incelemelerde varılan sonuç yine küçük burjuva ekonomist bakış açısını aşamamıştır.*

Marksizme yönelen devrimci hareketler, küçük burjuva sınıf nitelikleri nedeniyle küçük burjuva devrimciliğinin etkisinden kurtulamamış, Marksist nitelik pratik politik örgütlenme düzeyinde gerçekleşmiş, ancak teorik alana geçirilememiştir. “Marksist politik var oluş gerçekleşti, ama Marksist teorik üretim olmaksızın… Türkiye’de sırf yeterince teorik edinim sağlanamadığı için söz konusu nüfuz kırılamadı.”[61]* Sol örgütler kendi sınıfsal konumlarını, Marksizm adına üretilen ideolojilerle teorize etmektedirler. Marksizm de buna kılıf olarak geçirilmektedir. Marksizmin yorumlarını, ideoloji adına politik destek olarak almak bir dönem örgütün hareketliliği için yetebiliyor. Fakat Türkiye solunda yenilgi dönemlerinin sonrasında yapılan özeleştiri ve geçmiş değerlendirmeleri, kadroları örgütte tutmanın telaşıyla üretilmeye çalışılan teoriler, gerek örgütsel yapıyı gerek kadroları, zenginliğin bulunabileceği kaynaklardan da büsbütün uzak tutuyor.

Tarih …kapitalizmi mezara gömme görevini, ücretli köleler sınıfını oluşturan proletaryaya vermiştir” sözlerinde ifadesini bulan “öznel örgüt Marksizmi” “Teori ile praksisin birliği bilincin gerçeklikle böyle bir ilişki kurması durumunda imkan içine giriyor. Ama bu imkanın oluşması için, bilincin ortaya çıkışı da, tarihsel sürecin kendi amacına (insanların iradelerinden oluşan, ama keyfiliğe ve akıl-ruhun icadı olmayan bir amaca) doğru atmak zorunda olduğu kesin sonuçlu bir adım şeklinde olmalıdır”[62] İfadesinde tarihe hedef koymak biçiminde kendisini ortaya koyan Lukacsyan idealizm, sol hareketlerin programında tarihi kişileştirmekle aynı bataklıkta dolaşıyor.

Türkiye solu, kendi içinde sorgulayıcı, duyarlı olamamış ve gelişmeleri asgari düzeyde de olsa takip etmeyi başaramamıştır. Kuşkusuz hiçbir hareketin diğer bir harekete “sen mücadele edemezsin” şeklinde bir dayatması olamaz. Fakat yapılan işlerin (olumlu ya da olumsuz), ortaya atılan iddiaların, söylenen her sözün hesabı tutulmalı ve gerektiğinde sorulmalıdır.

Geçmişi açısından uzun bir mücadele deneyimine sahip olması gereken Türkiye solu, köklü bir sınıf mücadelesi pratiği ve teorik birikimden yoksundur. “Türkiyeli Marksistler, evrensel Marksist değerleri ülkelerinde yerleştirip yaymak için çok yoğun bir mücadele vermek durumundalar.”[63]

Türkiye’de sol hareketler (Marksist akım olmak bir yana), muhalif devrimci örgütler olarak, kitleselleşmek adına ya legalizme yönelmekte, ya da kendilerini korumaya aldıkları kale duvarları ardında küçük gruplar olarak kalmaktadırlar. Son dönemlerde devrimci hareketin yayınlarında rastlanan “Türkiye’nin sosyalizme gebe” olduğu, “sosyalizmin Türkiye’nin üzerine doğru yıkıldığı” türünden söylemlerin bugünkü gibi ortamlarda etkili olabileceğini söylemek mümkün görünmüyor.

Türkiye devrimci hareketinin mirasının içerdiği devrimci dinamiğin önemi, bütün sorunlarına rağmen, gözden kaçırılmamalıdır. Devrimci hareketin tarihi, her yanıyla sorgulanması ve iyi-kötü, doğru-yanlış yönleriyle ayıklanması gereken bir süreçtir.

 

 
 


[1] M. Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995. Bundan böyle Taslak olarak anılacaktır.

[2] Taslak, s.37

* Türkiye'de sol hareketin 1960 sonrası yeniden oluşumunda, uluslararası durum ve gelişmelerin, özellikle SSCB’nin politik etkileri yanında, 27 Mayıs darbesinin geliştirdiği ordu ve TKP'nin geliştirdiği “kapitalist olmayan yol” yanılsamalarını da dikkate almak gerekir.

[3] R. N. İleri, TKP Gerçeği ve Bilimsellik, Anadolu Yay., İstanbul 1976, s. 123

[4] Türkiye Devriminin Yolu ve Görevleri, Der:. Selahattin Erdem, (tarihsiz), Zagros Yay., s. 163

[5] TİP Programı, Ankara 1964, s. 14

[6] S. Yerasimos, Türkiye Tarihi Üzerine, C. III, İstanbul 1980, Gözlem Yay., 3. Basım, s. 905

[7] Aktaran: Abdurrahman Atalay, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, No: 63, s. 2143

[8] TİP Program ve Tüzüğü, Ankara 1979, s. 73

[9] Merdan Yanardağ, a.g.e., s. 16

[10] İ. Akdere, Z. Karadeniz, Türkiye Solunun Eleştirel Tarihi-1, Evrensel Yay., İstanbul 1996, s. 221

[11] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s. 242

[12] Aydınlık’tan (Aralık 1968, Sayı: 2, s.10) aktaran Erkin Eralp, "Türkiye Sol Hareketi", Ekimler, S. 1, s. 124

[13] E. Tüfekçi (M. Belli)’den, (Yön, 5 Ağustos 1966) aktaran: S. Yerasimos, a.g.e., s. 907

[14] M. Belli’den (Türk Solu, 15 Aralık 1967) aktaran: S. Yerasimos, a.g.e., s. 908

[15] M. Belli’den (Türk Solu, 14 Mayıs 1968) aktaran: A.g.e., s. 908

[16] A.g.e., s. 910

[17] Behice Boran, Sosyalizm ve Türkiye Sosyalizmi, (1977?), s. 71

[18] M. Ali Aybar'dan aktaran: S. Yerasimos, a.g.e., s. 914

[19] Yön'den (7 Mayıs 1965, Sayı 10) aktaran: Erkin Eralp, a.g.e., s. 130

[20] M. Belli'den ("Her Devrim Milli Bir Yol İzler", Türk Solu, 27 Şubat 1968) aktaran: E. Eralp, a.g.e., s. 130

[21] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s.162

[22] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Yol 1, 1. Basım, Biblotek Yay., İstanbul 1992, s. 5

* Hikmet Kıvılcımlı’nın Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi adlı eserinde bellirttiği temel tezler, radikal solun Türkiye tahlillerine ve bunun üzerinde yükselen programlarına esas oluşturmuştur. 1980 sonrası döneme kadar Kıvılcımlı dışında, “ülkeyi ekonomik yönden araştıran" bir yazar çıkmamıştır.

[23] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s. 162

[24] M. Çayan, Bütün Yazılar, Atılım Yay., İstanbul 1992, s. 99

[25] İ. Akdere, Z. Karadeniz, a.g.e., s. 289

[26] M. Çayan, a.g.e., s. 264

[27] Erkin Eralp, a.g.e., s. 137

[28] M. Çayan, a.g.e., s. 271-72

[29] İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yay., İstanbul 1987

* Görece de olsa gelişen işçi hareketlerinin bu hareketlerdeki bir yansıması gelişme olarak kendisini gösterdi.

[30] Taslak, s. 42

[31] Taslak, s. 42-43

[32] Taslak, s. 37

[33] H. Fırat, Devrimci Harekette Reformist Eğilim, 1. Baskı, Eksen Yay., İstanbul 1990, s. 54

[34] Taslak, s. 39

[35] "Örgüt Platformu", Halkın Yolu, Sayı:1, Mart 1976

* Bu ifadeler, diğer örgütlerin programlarında aynı tarzda ve ilginçtir, bazen aynı sözcüklerle yer almaktadır.

[36] Devrimci Teori, S. 2, s. 98

[37] Devrimci Teori, S. 3, s. 22

[38] Devrimci Teori, S. 3, s. 21

[39] Devrimci Teori, S. 2, s. 105

[40] Devrimci Teori, S. 5, s. 80

* Yazı “Mao-Zedung düşüncesini” eleştirmek kaygısını taşımamaktadır. Mao-Zedung tarihte en tutarlı en kapsamlı demokratik devrimlerden birinin yaratıcısıdır. Mao-Zedung, feodal, yarı-feodal bir ülkede demokratik devrim gerçekleştirmekle kalmamış sosyalizan önlemler de almıştı. 75 yılları itibarı ile gelişen sol hareket içinde “Mao ile başlayan yönelim devrimci bir damara hep sahip olmuştur. Mao’nun, Kruşçev’e karşı Marksizmin genel ilkelerini ve devrimi savunmasının büyük kategorik önemi, hiçbir Marksist tarafından inkar edilmeyecek ağırlıktadır.” (Taslak, s. 77)

[41] Devrimci Teori, S. 5, s. 83

[42] Proleter Devrimci Halkın Yolu, S. 94

[43] İşçinin Yolu, S. 5,

[44] MLKP-K Programı, Derleyen: G. Altınoğlu, Varyos Yay., İstanbul 1994, s. 1

* MLKP-K Programında “Türkiye’nin Sosyo Ekonomik Tahlili ve Stratejik Planımızın Ana Özellikleri” başlığıyla yer alan bölüm (s. 69) ile Hikmet Kıvılcımlı’nın Yol - 2 (İstanbul 1992, Bibliotek Yay.) adlı çalışmasında yer alan “Devrim Kuvvetleri” başlıklı yazısının (s. 13) karşılaştırılması ilgi çekecektir.

[45] MLKP-K Programı, a.g.y., s. 45

[46] A. Can, Türkiye'nin Maddi Toplumsal Gerçeği ve Devrimci Strateji, Varyos Yay., 1. Basım, İstanbul 1991, s. 14

[47] İ. Kaypakkaya, a.g.e., s. 90

* O dönemde var olan TDKP-İÖ, THKP-C/ML, TİKB, Kawa gibi. örgütleri küçük burjuva hareketler olarak adlandırıyordu. Bu sadece TKP/ML Hareketi’ne özgü değildi, dönemin diğer hareketleri de kendi dışındakilere aynı şekilde bakıyordu.

[48] TKP-ML Hareketi II. Konferans Belgeleri, s. 63 ve Partinin Yolu, S. 9, 1986, s. 24-26

[49] Doğru Seçenek, S. 1, sunuş yazısı

[50] TDKP Kongre Belgeleri, 1980, s.5

[51] Ulusal Demokratik Halk Devrimi, Halkın Kurtuluşu Yay., 1978, s. 38-41

[52] A.g.y., s. 48-49

[53] Parti Bayrağı, S. 15, s. 6

[54] Parti Bayrağı, S. 15, s. 6

[55] A.g.d., s. 6

[56] Taslak, s. 51

* Kemalist hareketten umulan destekle başlayan “icazetçi” yaklaşım; M. Suphi ve arkadaşlarının Kemalist hareketten medet ummaları, onunla uzlaşarak yurda döndüklerinde öldürülmelerinden; TKP lideri Ş. Hüsnü’nün Kemalistlerden icazet alarak Karadeniz bölgesinde devlet adına resmi doktorluk yapmasına, yıllarca hapishanelerde kalmasına rağmen orducu darbelere güven duyan H. Kıvılcımlı’ya kadar uzanır.

* Bütün sol hareketin programlarında yazılan “iktidara gelince yapacaklarımız” bölümüne sayılan işler (sol hareketin hiçbir zaman yönetmek üzere örgütlenme anlayışının bulunmamasına rağmen) kendini muhalif olarak ispatlamaya çalışmanın bir ürünüdür. Çünkü bu ifade, “Yapılacakları devrimle (ancak) biz başarabiliriz, bu koşullarda başka türlü olamaz"ın anlatımıdır. Bu, Leninist anlamda “talepler için mücadele etmek” değil, savunulan düşüncelerin düzen içinde çözülemeyecek sorunlar olarak gösterilmesidir. Oysa savunulan devrim anlayışının “burjuva demokratik devrim” olması onların elindeki (teorik gibi görünen) silahları da almaktadır. Her özeleştiri dönemi sol hareketler içinde yeni yapıların çıkmasının nedenlerinden birisi budur. Hizip olarak adlandırılan yeni grupların ifadeleri genel olarak “ben daha iyi yaparım" olmaktadır. Bir dönem büyüyen ve gelişen yapılar zaman içinde katılaşmakta ve örgütsel bütünlüğü koruma çabasına girmektedirler.

[57] A. Can, a.g.e., s. 14

[58] K. Marx, Kapital, C.1, Çev.: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 3. Baskı, İstanbul 1986, s. 22

[59] Taslak, s. 48

[60] M. Çulhaoğlu, "Solda İdeolojik Silkiniş İçin Düşünceler", Gelenek , S. 35, s.15

* Türkiye’nin sosyo-ekonomik anlamda ilk incelenmesini H. Kıvılcımlı gerçekleştirmiştir. Sol hareketin tüm araştırmalarda vardığı sonuç, kapitalizmin Türkiye’de tekelci olarak başladığı yönündeki ortak ifadedir. Bu ifade H. Kıvılcımlı’da da olduğu gibi vardır. Birçok farklı araştırmadan sonra aynı sonuca varması devletçi, küçük burjuva sınıfsal bakış açısından kopamamanın sonucudur.

[61] Taslak, s. 46

* Sol hareketlerin programlarında yan yana kullandıkları “işçi sınıfı ve emekçi halk” kavramları (sol hareketlerin halk kavramlarına bağlı olarak) küçük burjuvazi ve işçi sınıfı arasında yaşanan çelişmelerin uzlaşır çelişmeler olduğunun ideolojik kabulüdür. Bu küçük burjuvaziden sosyalizm kurmak talebinde bulunmak; sol politik örgütlerin sınıfsal durumlarının işçi sınıfı karşısındaki anlatımıdır.

[62] G. Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, Çev.: Yılmaz Öner, 1. Baskı, Belge Yay., İstanbul 1998, s. 55

[63] Ö. Bedri Canatan, "Muhafazakar Marksistler ve Marksist Muhafazakarlık", Görüş, S. 11,1991, s. 18-19

]]>
atilla2005@gmail.com (Çetin Konuk) Sayı 12 Mon, 07 May 2012 13:05:11 +0000