Ana SayfaArşivSayı 51-52Bizi Kürtler Özgürleştirecek

Bizi Kürtler Özgürleştirecek

Bir Liberalin Politik Görüşleri:

“Bizi Kürtler Özgürleştirecek”

 

 

Bizi Kürtler özgürleştirecek

 

Mustafa Erdoğan

Star Gazetesi, 30 Mayıs 2009

Cumhurbaşkanının son haftalarda verdiği mesajlar Kürt sorununun çözümü konusunda iyimser bir hava yaratmıştı. PKK çevrelerinden gelen sinyaller de aynı yöndeydi. Ama bu iyimserlik havası şimdilerde maalesef dağılmak üzere. CHP ve DTP’deki bariz tutum değişikliğine rağmen, hükümetin bu meselede inisiyatif almak istemez gibi bir havası var.

Bu izlenimimde yanılmış olmayı çok isterim. Aslına bakılırsa böyle de olmak zorunda. Çünkü Türkiye’nin bugün en büyük sorunu hálá Kürt sorunudur ve Türkiye bu yükü daha uzun süre taşıyamaz. Her şey bir yana, bunca ölüm, kan ve gözyaşına bir an önce son vermek gerek. Diğer bütün maliyetleri bir yana, sırf bunun için bile ne yapılsa yeridir.

Evet, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye ne huzura kavuşabilir, ne özgürleşebilir, ne de refaha erebilir. Bunların hepsi de elbette genel olarak Türkiye halkının özlemi ve ihtiyacıdır, ama Türkiye’nin genel iyiliği Kürtlerin iyiliğinden geçiyor: Kürtler huzur ve refaha kavuşmadan Türkiye huzura ve refaha kavuşamaz, Kürtler özgürleşmeden Türkiye özgürleşemez.

Dediğim gibi, bu sorunun en büyük maliyeti sebep olduğu muazzam boyutlardaki insan kayıplarıdır. Başka hiçbir şey bu insani maliyetten önemli değildir. Onun içindir ki, ölümleri durdurmak, sorunun çözümünün getirebileceği, düşünebilen veya şu anda aklımıza gelmeyen bütün diğer maliyetlere katlanmaya değer. Hiçbir yasak, hiçbir ‘kırmızı çizgi’, hiçbir tabu çocuklarımızın hayatlarının baharında sönüp gitmelerine göz yummayı haklı gösteremez.

Huzur (barış), özgürlük ve refah dedim. Bu savaş bütün bu amaçları dinamitliyor. Türkiye’nin huzur ve barışa ermesi Kürt sorunu devam ettiği sürece mümkün olmayacak. Huzur ve barışın tesisi ise sadece ‘siláhların susması’ ile sağlanabilecek bir amaç değil. Bu elbette gereklidir, önceliklidir, acildir, ama yeterli değildir. Bunun sağlanması için uğraşılırken eş zamanlı olarak ‘barış kuran’ önlemler de alınmak zorundadır.

Barışı kurmak siláhların susmasının ötesinde, Kürtlerin ‘hakkını teslim’ etmeyi gerektiriyor. Buna her şeyden önce ‘Kürtlerle helálleşmek’le; kendilerine bugüne kadar yaşatılan acıları anladığımızı, bunun faillerini onaylamak şöyle dursun, aksine onlardan utanç duyduğumuzu Kürtlere hiç değilse hissettirmekle başlamak gerekiyor.

‘Hakkı teslim’ etmenin pratik sonuçları ise, bir yandan kültürel kimliklere saygının anayasallaştırılması ve buna bağlı olarak kültürel hakların tanınması, diğer yandan da Kürtlerin siyasi temsilinin kolaylaştırılması ve idari adem-i merkeziyetçiliğin bütün Türkiye’de kurumlaştırılmasıdır. Bunlar olmadan kalıcı barış mümkün değildir. Bunlar sağlanmadan diğer sosyo-ekonomik tedbirler de sonuç vermeyecektir.

Öte yandan, Kürtlerin bu şekilde özgürleşmesi bütün Türkiye’yi özgürleştirecektir. Çünkü, belli bir bölgedeki huzursuzluk ve baskının etkileri sadece o bölgeyle sınırlı kalmaz, kalmıyor da. Bu ‘istisnai’ durum sürekli olarak hepimizin özgürlüğünün şu veya bu ölçüde çalınmasının mazereti olarak kullanılıyor. Ayrıca, hiç bitmeyen olağanüstülük hali cari rejimin dengelerini askeriye lehine olacak şekilde değiştiriyor, militarizmi olağanlaştırıyor.

Tersi de doğrudur: Nasıl ki, Kürtlerin özgürleşmesi Türkiye’yi özgürleştirebilir, aynı şekilde Türkiye’nin özgürleşmesi de Kürtleri özgürleştirebilir. Nitekim, Kürtler de bunun farkında oldukları için Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefini destekliyorlar.

Maliyet meselesine gelince, bu savaşın ekonomik faturası da çok ağır oluyor. Sadece Türkler için değil, Kürtler için de… Bu savaş hepimizin ‘ekmeğinden çalıyor’. Savaş devam ettikçe devlet ekmek yerine siláha çalışıyor çünkü. Savaşın maliyeti geçimimizi olduğu kadar, eğitim ve sağlığımızı da vuruyor. Muazzam savaş harcamalarının yol açtığı refah kaybı az-buz değildir.

Onun için, hükümet de muhalefet de Cumhurbaşkanına kulak versin.

*   *   *

 

Mustafa Erdoğan: “Amaç, Kürtleri AKP’lileştirmek”

Neşe Düzel

Taraf Gazetesi, 1 Şubat 2010

 

(…)

Neşe Düzel: En çok hangi konularda bocalıyor AKP?

Mustafa Erdoğan: En çok, Silahlı Kuvvetler’in sivil otoritenin denetimi altına alınması, askerî vesayetin tasfiye edilmesi konusunda bocalıyor. Türkiye’deki sistemin en kritik konusu da bu zaten. Bu ülkenin, Kürt ve Alevi meseleleri, işsizlik, yoksulluk gibi başka pek çok sorunu var ama… Aciliyeti bakımından en temel sorun, Silahlı Kuvvetler’in, herhangi bir Batı demokrasisinde olduğu gibi, bizde de sivil, demokratik otoritenin kesin ve tam kontrolü altına alınmasıdır. Çünkü Türkiye’nin diğer bütün sorunlarının çözümü, sistemdeki askerî vesayet sorununun çözümüne bağlıdır.

Neden AKP demokratikleşmeyi sağlayamıyor?

Bunları söylerken, bu tesbitleri yaparken AKP’ye de haksızlık yapmamaya çalışıyorum. Çünkü AKP bu ülkede demokratikleşme için en çok çaba harcayan siyasi parti ama… Demokrasi, AKP’nin hedeflerinden biri olsa da, diğer partiler gibi o da, demokrasiyi kendi başına bir değer olarak ele almıyor. Zaten Türkiye’de hiçbir siyasi parti demokrasiyi kendi başına bir değer olarak görmüyor. Demokrasiye böyle araçsal yaklaşılınca, demokratikleşme konusunda bir kararlılık gösterilmiyor ve ortaya bir irade zaafı çıkıyor tabii. Ayrıca Türkiye’deki sistem de siyasi partilerin ‘değişim iradesini’ kırıyor.

Sistem bunu nasıl beceriyor?

Sistem, büyük davalar gütmekten vazgeçen partinin önüne müthiş bir kadrolaşma ve rant dağıtma mekanizması koyuyor. zaten bu ülkede siyaset, neredeyse zenginleşmenin birinci aracı oluyor. İktidara gelen her parti kendi zenginini yaratıyor. Böylece siyasi partiler, ülkeyi demokratikleştirmek, askerî vesayeti kaldırmak, Kürt meselesini çözmek için riskler almak yerine, taraftarlarına, tabanına, kadrolarına devletin imkânlarını dağıtıyor ve hiç risk almadan, başını derde sokmadan durumu idare ediyor. AKP de işte zaman zaman böyle düşünüyormuş ve bu yöne evrilirmiş gibi bir izlenim veriyor. Nitekim AKP de kamu kesiminde epeyce kadrolaştı ve epeyce AKP zenginleri oluştu.

AKP demokratikleşmeyi henüz kendi bünyesine sindiremedi mi?

AKP’nin kendi yapısından ve tabanından kaynaklanan bir sorunu var. Hem tabanda, hem yönetimde ‘statükocu güçler’ gibi düşünenler var. AKP, yüzde 47 oyu sadece demokratlardan almadı. AKP’nin genel tabanı muhafazakâr tabandır. Ve bu dindar taban aynı zamanda milliyetçi bir tabandır.

Dindarlıkla milliyetçilik bağdaşabilir mi?

Ben de dindarlara hep bu ikisini nasıl bağdaştırıyorsunuz diye soruyorum. Dindarlıkla milliyetçilik teorik olarak bağdaşmaz ama, dindarlıkla milliyetçilik bizde iç içe geçmiş durumda. Bu da kültür içinde oluşmuş bir şey. Diyanet modeli Cumhuriyet’le ortaya çıkan bir şey değil. Devletin dini kontrol etmesi, bizim geleneğimizde olan bir model. Bizde toplum, devletle dini iç içe algılamaya alışmış. Dolayısıyla bizde dindarlık, ahlaklı ve dinî olmaktan çıkıp siyasi bir tutum haline de gelmiş. Yani dindarlık, otoriteye ve devlete nasıl baktığınızla ilgili hale gelmiş. Bu yüzden dindarlık milliyetçilikle çok zıtlaşmıyor bizde.

Peki, hangi noktada ayrılıyorlar?

Milliyetçilikte toplumu kontrol eden, yöneten otoriteye, toplumun olduğu varsayılan devlete saygı veya tapınma esastır. Dindar bu işi tapınmaya götüremez ama otorite sahiplerine itaat eder. Bu gelenekte eleştirmek ve muhalefet etmek yerine itaat var. Ayrıca bizim İslami kültür geleneğimizde bir de anarşi korkusu vardır.

Anarşi korkusu nedir?

Bizim hem Anadolu’daki tarihimiz hem de İslam tarihi açısından en temel korkularımızdan biridir anarşi korkusu. Merkezî otoritenin kaybolmasının, toplumu anarşiye sürükleyeceğinden korkulur. Kaosa, fitne ve fesada ve tarihimizdeki fetret dönemine sürüklenmemek için, ‘zalim ve kötü de olsa devlete, otoriteye itaat etmek lazım’ diye düşünülür. Bu zihniyet, halkımızın kültürel kodu haline gelmiştir. AKP’nin işte böyle bir tabana dayandığı unutulmamalı.

Dindarlık mı milliyetçilik mi kuvvetli AKP’nin tabanında?

İkisi iç içe geçmişler ama milliyetçilik dindarlığı kontrol ediyor diyebilirim.

AKP’nin tabanı tam olarak nasıl bir taban?

AKP’nin teşkilat yapısının da, tabanının da demokrat olduğu söylenemez. AKP’nin çekirdek tabanının temel problemi, 28 Şubat’ta gördükleri baskıdan kurtulmaktır. Bu taban, demokratikleşmeyi, kendisini baskıdan kurtardığı ölçüde ister. Bu tabanın önemli bir kısmı, kendisi baskı altında değilse, iktidarın baskıcı olmasına pek karşı çıkmaz. Otoriter yönetime “hayır” diyen bir taban değil bu. AKP’nin çekirdek tabanında böyle bir demokratik sorun var. Ama AKP yönetimi, tabanın bu yanını kontrol altında tutuyor. Çünkü AKP demokrasiye mahkûm!

(…)

AKP genel bir demokratikleşme adımı olarak Kürt açılımı başlatmıştı ama bu iş durdu. Kürt açılımındaki tıkanma hakkında ne düşünüyorsunuz?

AKP askerî vesayet sorununda olduğu gibi Kürt meselesinde de bocalıyor. Oysa başlangıçta herkeste ‘kimlik meselesi nihayet ciddiye alınıyor. Kürt sorununu sadece güvenlik boyutunda görmeyen bir yaklaşım artık hâkim olacak ve anayasa değişikliği de yapılacak’ beklentisi yaratmıştı. Fakat işin arkası gelmedi, sürecin adı başta Kürt açılımıyken değiştirildi, diğer açılımlar da sürece katılarak, Kürt meselesi temel mesele olmaktan çıkarıldı ve bir kenara itildi. AKP’nin Kürt meselesinde bir handikabı daha var.

Nedir handikabı?

AKP Kürt meselesini, işin rantını, başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere başka siyasi partilerle paylaşmadan hale yola koymak istiyor.

Kürt siyasi hareketini yani Barış ve Demokrasi Partisi çizgisini sürece katmadan Kürt sorunu çözülebilir mi?

Çözülemez ama AKP hep bunu denedi. AKP’lileştirerek bu meseleyi çözmek istiyor. Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeler, belediyeleriyle ve genel seçimlerdeki oy görüntüleriyle AKP’li hale gelirse… Yani Kürtler, AKP’li olurlarsa, kimlik sorunları o kadar önemli olmaz diye düşünüyor AKP. Dile getirmiyor ama arka planda ‘din kardeşliği’nin etkili olacağını hesaplıyor. ‘Kimlik sorunu yokmuş gibi ekonomik tedbirler alırız, Kürtlere biraz da refah dağıtırız ve hepimiz bir oluruz’ diye bir strateji izliyor. ‘Bu yolla Kürt sorununu çözmesek de, sorunu rahatlatırız ve bu rahatlamanın rantını da sadece biz yeriz’ beklentisini taşıyor. AKP bu yüzden Kürt siyasi hareketinin temsilcisi konumundaki partiyi sürekli dışladı ve onu PKK’nın uzantısı olmakla itham etti. AKP, Kürtleri AKP’lileştirme politikasını hâlâ terk etmedi.

AKP’nin stratejisi bu idiyse, Kürt açılımını niye başlattı sizce?

Onun kastettiği açılımla demokratların kastettiği açılım aynı şey değil. AKP, Kürt açılımıyla Kürtleri AKP’lileştirmeyi kastediyor. Kürtlere bazı rahatlamalar sağlayarak onları AKP kanalıyla sisteme entegre etmeye çalışıyor. AKP’nin Kürt meselesine yaklaşımında ikinci çıkmazı da Türkiye’deki statüko!

Biraz daha net söyler misiniz?

Kürtlerin talebi, özünde kimlik talebidir. Bu kimlik talebi de, dildir, kültürel haklardır ve kısmen özerkliktir. Bunlar da anayasa değişikliği gerektirir. AKP’nin muhafazakâr ve kısmen de milliyetçi olan tabanının önemli bir kısmı Kürt kimliğini tanıyan bir çözüme hazır değil. AKP’nin tabanından daha da önemlisi, başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere statüko buna hiç hazır değil. AKP’nin kendi bürokrasisi dahil, ülkedeki idari zihniyet Kürt açılımına var gücüyle direniyor.

(…)

AKP yönetimi kararlı davranabilseydi, Kürt açılımı sağlıklı bir şekilde yürüyebilir miydi

Burada sorun kararlı davranıp davranmamakta değil. Burada sorun, bakış açısında. AKP’nin Kürt sorununa bakış açısı yanlış. Başlangıçta din kardeşliğiyle bu işin çözüleceğini düşündüler. Sonra Kürtleri AKP’lileştirerek durumu rahatlatmayı tasarladılar. Kürtleri, AKP kanalıyla sisteme entegre etme politikasından hâlâ caymış değiller.

Kürt açılımının PKK’lıları demokratikleşme yoluyla dağdan indirip sivil hayata entegre etmek yerine, bu açılımın PKK’yı tasfiyeye dönüştüğü yönünde eleştirilerin giderek artması bu yüzden mi?

Bunda doğruluk payı büyük. Hükümetin devletle uyumlu olarak yapmak istediği büyük ölçüde budur. Yani, esas itibarıyla, PKK’yı tasfiye etmektir. PKK’nın uzantısı gibi görünen siyasi hareketi de Kürtlerin temsilcisi konumundan uzaklaştırmak ve AKP kanalıyla Kürtleri devlete entegre etmektir.

Kürt açılımı büyük bir aldatmaca olmuyor mu o zaman?

Bunu, demokratikleşme adı altında yapmak bir aldatmacadır tabii. PKK’nın tasfiye edilmesinin ötesinde, dağdakileri sisteme entegre edecek, Kürt siyasi hareketinin kendisini serbestçe ifade etmesine imkân verecek anayasal ve yasal düzenlemeler konusunda bir hazırlıkları ve istekleri yok gibi görünüyor.

AKP, Kürtleri AKP’lileştirme politikasını hangi söyleme dayandırıyor?

Kardeşlik vurgusunu öne çıkarıyor. El altında din birliğini, din kardeşliğini de öne çıkararak, bu kardeşlikçi söylemi geliştirmek istiyor.

Demokrasilerde ‘kardeşlik’ diye bir ölçü var mıdır?

Büyük ölçekli toplumlarda kimlik sorununu kardeşlikle çözemezsiniz . Aile işi değil bu. Akraba, kabile işi hiç değil. Kürt meselesi büyük bir mesele. AKP ise hâlâ meseleye Türk olarak bakıyor. Oysa PKK’nın Kürtlerle ilişkisini, Türklerin görme biçimiyle Kürtlerin kendilerinin görme biçimi arasında hiçbir paralellik yok. Türkler PKK’ya baktıklarında terörist bir örgüt görüyorlar. Kürtler ise PKK’yı böyle görmüyor. AKP, meseleye Türkler gibi bakıyor ve bu bakışıyla kendi tabanında bile etkili olamıyor.

(…)

Güneydoğu’da binlerce çocuk ‘taş fırlattı, slogan attı’ diye on yıla, onbeş yıla mahkûm oluyor. AKP neden yasaları değiştirip bu çocukları kurtarmıyor? Hapse giren çocuklar AKP yönetiminin aklında ve vicdanında bir sorun yaratmıyor mu?

Çözümü bu kadar basit ve kolay olan bir meselenin bile çözülememiş olması anlaşılır değil. Başbakan duygusal biri. Bu konularda duyarsız davranacağını sanmıyorum. Benim tahminim şu ki sorun statükoda değil, sorun AKP’nin kendi bürokrasisinde. Adalet ve İçişleri Bakanlıklarındaki kendi tutucu bürokrasisi AKP’yi engelliyor ve yer yer yanlış bilgilendiriyor ve onu yanıltıyor. AKP’li bürokratların önemli bir kısmı Cemil Çiçek’in açıklamalarında ortaya çıkan devletçi ve milliyetçi bir dünya görüşüne sahipler.

AKP Kürt meselesini çözmek için ne yapmalı?

Türkiye bu sorunu bir asayiş sorunu, sadece ekonomik bir sorun, bir refah sorunu gibi görerek işe başlayamaz. Kürtlerin geleneksel olarak Türkiye’de hissettikleri aşağılanma, dışlanma ve baskı gözardı edilerek, onlara sadece ekmek vererek veya bölgeyi terörden kurtararak sorunu çözmek mümkün değildir. Bu meseleyi bir kimlik meselesi olarak görmek gerekiyor.

O zaman ne yapmak gerekiyor?

Kimlik meselesi, Kürtlere, dil ve kültürel haklarının tanınmasını gerektiriyor. Türkiye’de devlet kendisini Türklerin devleti olarak görüyor ve ülkedeki herkesi Türk olarak tanımlıyor. Anayasa’nın başlangıç kısmından vatandaşlık tanımına kadar, sistemin bu milliyetçi tarafgirlikleri kaldırılmalı. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bütün halkın devleti olduğunu kabul etmeli. Bunun için anayasa değişikliği lazım. Bir de dil meselesi var.

Dil sorunu nasıl çözülmeli?

Kürtçenin bazı bölgelerde ikinci bir dil olarak kabul edilmesi ve bazı bölgelerde iki dilli bir yapı kurulması gerekebilir. Oysa bugün sivil hayatta bile Kürtçenin kullanımıyla ilgili sorunlar var. Anayasa Türkçe dışındaki bir dille ifade yasağını kaldırdığı halde bu özgürleşme hâlâ hayata geçirilmedi. Çünkü bürokrasi engelliyor.

(…)

AKP’nin sistemi değiştirmek diye bir ana meselesi yok mu aslında?

Olmayabilir. Gerçekten de, Genelkurmay’ın başına hep hükümetle uyumlu çalışacak birini getirebileceklerinden emin olsalar, onlar açısından sorun bitmiş olur. Askerî vesayeti bitirmeyi, devleti demokratikleştirmeyi zamana yayıyorlar. Ve o zaman, hiç gelmiyor. Çünkü ‘ehveni şerleri ürkütmeyelim’ diyerek çözümü ertelemek ve zamana yaymak, askerî vesayetin kanıksanmasına ve kendini sistemde daha pekiştirmesine yarıyor.

Türkiye AKP iktidarında sivilleşemeyecek mi?

Bu mantıkla sivilleşemez. Silahlı Kuvvetler, Türkiye’de özerk bir kurum. Parlamento karşısında bile kendisini bağımsız bir güç olarak görüyor. Adeta ikinci bir devlet gibi duruyor. Hiçbir demokraside silahlı kuvvetler parlamento karşısında kendisini bağımsız bir organ ve güç olarak göremez. Türkiye’de insanlar, bunun ne kadar vahim bir durum olduğunu hâlâ kavrayamadı.

(…)

Anayasa değişikliği olarak AKP’nin gündeminde ne var peki?

Mevcut sistemi özgür ve demokratik hale getirecek kapsamlı bir değişiklikten ziyade, Anayasa Mahkemesi’nin ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üye oluşumunu değiştirmek, parti kapatmayı zorlaştırmak gibi, karşılaştığı bürokratik kilitleri açacak bazı değişiklikleri içeren bir anayasa değişikliği istiyor olabilir ve Anayasa’da kendi ihtiyaçlarını karşılayan kısmi değişiklikler yapılabilir. Ama bu anayasa değişikliklerinin istikbali hakkında da emin olamayız.

(…)

Anayasayı değiştirmek için mutlaka bir kurucu meclis mi oluşturmak gerekir?

Kolaylık olsun diye adına kurucu meclis diyorum. Seçmenlerin partilere verdikleri olağan vekâlet ile anayasa yapmaları için verdikleri vekâlet farklıdır. Bu, şu demek… Herhangi bir kampanyada tartışılan sorunlarla sınırlı bir seçimden sonra kampanyada konu edilmemiş, halkın o konudaki düşünceleri gözetilmeksizin oluşturulmuş bir meclisin tümüyle yeni bir anayasa yapması temsil açısından sorunlu olabilir. Onun için önümüzdeki genel seçimin kampanyası, bu meselelerin de tartışıldığı ve herkesin görüşünü ortaya koyduğu ve seçmenin de partilerin projesini bilerek oy verdiği bir seçim olmalı ki, oluşan yeni meclis bu ülke için tümüyle yeni bir anayasa yapabilsin.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar